TÜRKÇE YAZILI ANLATIM
I. Hikâye Türü
(Hikâyenin Tanımı – Unsurları : Plân, Konu, Zaman, Mekân, Kişi/Kişiler, Dil ve
İfade Çeşitleri)
Bir ya da birkaç kişinin başından geçen dar ve kısa hayat olaylarını anlatan
yazılara hikâye denir. Arapça’da “kıssa”, “olmuş bir olayı anlatma” karşılığında
kullanılır. Tanzimat döneminde “roman” karşılığı olarak kullanılan hikâye
günümüzde, “öykü” olarak da isimlendirilmektedir. Ancak “öykü” kelimesi,
“hikâye” kelimesinin bütün anlam nüshalarını karşıladığı söylenemez.
Farklı tanımları olan ve hayatın kesimlerinden izler taşıyan hikâyenin dört
temel ögesi bulunmaktadır.
A. Olay (Durum)
Olay, hikâyede temel ögedir. Yazarın seçmek istediği fikre arabuluculuk eder.
Her hikâyede mutlaka bir olay vardır. Olay, aynı zamanda zaman, yer ve kişilerle
birlikte bir aksiyon oluşturur. Hikâyelerde olaylar fazla genişletilmez.
B. Kişi ve Kişiler
Olay ile insan arasında sürekli bir ilişki vardır. Genel ölçüler içerisinde
hikâyelerin temel ögesi insandır. İnsan; zaman, yer ve toplumsal çerçeve ile
kuşatılmıştır. Güzel yazılmış hikâyelerde biz, belli zaman ve mekânlarda
yaşayan, kendine has dünyası olan “gerçek insan” ile karşılaşırız. Hikâyelerdeki
kişiler, toplumsal hayattan alınmışlardır. Dış görünüşleri, ruhsal ve psikolojik
durumları, özel durumları belirlenerek karakterleri hakkında bir yargıya
varılır.
C. Zaman
Hikâyede zaman, gerçeği belirtmesi bakımından önemlidir. Olaylar belli bir zaman
dilimi içinde gelişir. Hikâyede belirtilen zaman kendi içinde bir bütündür.
D. Yer
Yer, olayların geçtiği, kişileri ve zamanı kuşatan varlık karşılığındadır. Yer
ayrıntıları verilirken işlevsel tasvirlere başvurulur. Bu tasvirlerde, hikâyenin
konusu, teması, görüş açısı veya teziyle ilgili ögeler sıralanır.
E.Hikâyede Aranan Özellikler
Hikâyede aranan özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
1.Bilinen alışılmış olaylar fazla ilgi çekmez.Gerçek hayatın ilgi çekici yönleri
ele alınmalıdır.
2.Olaylar birbirine karıştırılmadan anlatılmalıdır.
3.Olaylarla ilgili çevre tasvirine, ruhu ve fiziki portrelere yer verilmelidir.
4.Anlatım açık, sade olmalıdır.
5.Olay, yazarın veya kahramanın ağzından(görülen geçmiş zaman kipiyle)
anlatılmalıdır.
6.Kişi sayısı fazla olmamalıdır.
7.Okur, olaya çekilmeli, zaman zaman çarpıcı örneklere yer verilmelidir.
8.Başlıkla konu arasında bir uyum olmalıdır.
Ömer Seyfettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Reşet Nuri Güntekin,
Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal bu türde eser vermiş yazarlarımızdan
başlıcalarıdır.Günümüzde olay, durum, mizah, serüven, tarih, gezi vb. konularda
hikâyeler yazan pek çok hikâyeci vardır.
Örnek Metin 1:
E S K İ C İ
Vapur rıhtımdan kalkıp da Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu
geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
- Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma
neşesiyle,
fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Önce babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu
komşunun yardımı ile halasının yanına , Filistin’in sapa bir kasabasına
gönderiliyordu.
Hasan vapurda oyalandı; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran
simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya
değiştirilirken çalınan kanpanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi.Peltek,
şirin konuşmasıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.Fakat vapur,
şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere
yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı.Kalanlar bilmediği bir dilden
konuşuyorlardı ve ona, İstanbul’daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; adı değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun yâ Hassen.
Diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh yâ Hassen...
Derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler
soran olsa da susuyordu.Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık,
gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, hep susuyordu.
Fakat hem tümüyle çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de
tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı.
Bu keçiler kap kara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi
aynamsı bir cilâ ile kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı,
ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı.Çok
uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene
bakmıyorlardı bile...Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün
arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan
gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! Dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve
kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık
kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf
kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs...
Yâ habibi! Yâ aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler.
Bir çok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine ceket giymiş
saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle haftalarca sustu. Anlaya
başladığı Arapça’yı, küçük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha
büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi
tıkandığını duyuyordu, gene susuyordu.
Hep sustu... Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları
vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır numara makine ile kesilmiş,
alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı.
Yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı
beceriyordu.
Bir gün halası, sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna
sırtında çuval kaplı yayvan bir torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir
demir parçası olan, dağınık kılıklı bir adam girdi. Torbasında mukavva gibi
bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlede oturdu Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı,
tek kat, basık, toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki...Şaşarak, eğlenerek
seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik,sapsız
bıçağı ile kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer
birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına
çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar
çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu.
Susuyor ve bakıyordu...
Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle
sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını şaşkınlıkla işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?..
-İstanbul’dan geldim!
-Ben de o taraflardan... İzmit’ten!
Eskicinin saç sakal dağınık, göğüs bağır açık,pantolonu dizlerinden yamalı,
dişleri eksik ve suratı sarı sapsarıydı.Gözleri akına kadar sarıydı. Türkçe
bildiği ve İstanbul tarafından geldiği için Hasan, şimdi onun yalnız işine
değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında,tıpkı çenesindeki sakalı
andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle
adam yeniden sordu:
-Ne diye düştün bu cehennem bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı...Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti.
Komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele
bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde
yataklar serili olduğunu söyledi.Bir aralık da kendisi sordu:
-Sen niye buradasın?
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan, durmadan, dinlenmeden, nefes
almadan, yanakları sevincinden pembe pembe,dudakları taze gevrek, billûr sesiyle
sürekli konuşuyordu.Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de
ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu.
Artık erişemeyeceği yurdunun deresini,bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş
gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu.Geçmiş günleri, kaybettiği yerleri
düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini
ağır tutuyordu. Fakat sonunda bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti.
Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını
sarmaladı. Bunları hep ağır ağır yaptı.
Hasan yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor...Sessizce,
titreye titreye ağlıyor.Yanaklarından göz yaşları bir biri arkasına temiz vagon
pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren manzaraları içine
alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntıları
ile yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl
akıyordu.
-Ağlama be! Ağlama be!..
Eskici başka söz bulamamıştı.Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla
ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama!..
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne
geçmeğe çalıştı ama yapamadı. Kendini tutamadı, gözlerinin dolduğunu ve
sakalından kayan yaşların , Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar
sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
Refik Halid Karay
Türkiye Türk Edebiyatı Türk Ocakları Eğitim Kültür Vakfı yayını, Ankara 1999.
Örnek Metin II :
F O R S A
Akdeniz’in esatir(masal ve efsaneler) yuvası, nihayetsiz ufuklarına bakan küçük
tepe mini mini bir çiçek ormanı gibiydi.İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca
gövdeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârlarıyla sarhoş
olan martılar çılgın naralarıyla havayı çınlatıyorlardı.Badem bahçesinin yanı
geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa duvarın ötesindeki zeytinlik ta
vadiye kadar iniyordu.Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız
methalinden(giriş yerinden) bir ihtiyar çıktı.Saçı sakalı bembeyazdı.Kamburunu
düzeltmek istiyormuş gibi gerindi.Elleri, ayakları titriyordu.Gök kadar boş, gök
kadar sakin duran denize baktı., baktı.
- Hayırdır inşallah! dedi.
Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını iki ellerinin arasına aldı.
Sırtında yırtık bir çuval vardı.Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş
sanılacaktı.Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Gökle
denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı.Fakat görünürde bir şey
yoktu.
Bu, her gece uykusunda kendisini kurtarmak için birçok gemilerin pupa yelken
geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsaydı. Esir olalı kırk seneden ziyade
geçmişti.Otuz yaşında dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının
eline düşmüştü. Yirmi sene evvel onların kadırgalarında(yelken ve kürekle
hareket ettirilen savaş gemileri) kürek çekti. Yirmi sene iki zincirle iki
ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı.Yirmi senenin yazları,
kışları, rüzgârları,fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu
eritemedi.Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa
halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert âdaleli
bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülürdü.Daima güneşin
doğduğu yeri sol ilerisine alıp gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli
gizli, işaretle eda ederdi(yerine getirirdi). Elli yaşına gelince korsanlar onu
“Artık iyi kürek çekemez!”diye çıkarıp bir adada satmışlardı.Efendisi bir
çiftçiydi.On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı.Allah’a çok
şükrediyordu.Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi.Abdest alabiliyor, tam
kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor,dua
edebiliyordu.Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı.Otuz sene içinde
hiçbir an ümidini kesmedi.”Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli
yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanıyorum!”derdi.En
şanlı, en meşhur Türk gemicilerindendi.Daha yirmi yaşındayken Tarık Boğazı’nı
geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar, kıyı görmeden gitmiş,rast
geldiği ücra(uzak) adalardan cizyeler(vergiler) almış, irili ufaklı donanmaları
tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler Türkeli’nde namı dillere
destandı.Padişah bile kendisini saraya çağırmış,maceralarını dinlemişti.Çünkü
Hızır Aleyhisselâm’ın gittiği diyarları dolaşmıştı.Öyle denizlere gitmişti ki
üzerinde dağlardan,adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu.Oraları tamamıyla
başka bir cihandı.Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu.Karısını, işte bu, senesi
bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka cihandan almıştı.Gemisi
altın,gümüş, inci, elmas,esir dolu vatana dönerken kenarsız deniz ortasında
evlenmiş,oğlu Turgut Çanakkale’yi geçerken doğmuştu.Şimdi kırk beş yaşında
olmalıydı.Acaba yaşıyor muydu? Kırk senedir yalnız taht yerinin, İstanbul’un
minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim odsa gözümü kapar,
Kabataş’ın önüne demir atardım”diye düşünürdü.Altmış yaşını geçtikten sonra
efendisi sözde azat etti(tutsaklığına son verdi).Bu azat etmek değil,sokağa,
açlığa, perişanlığa atmaktı. İhtiyar esir bu viran bağın içindeki kulübeyi
buldu.İçine girdi.Kimse bir şey demedi.Ara sıra kasabaya iniyor,ihtiyarlığına
acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu.On sene daha
geçti.Artık hiç kuvveti kalmamıştı.Hem bağ sahibi de artık kendisini
istemiyordu.Nereye gidecekti?
Fakat eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı.Kırk senelik bir
rüya...Türkler’in, Türk gemilerinin gelişi...
Gözlerini kadit(çok zayıf, kuru) elleriyle iyi oğdu. Denizin gökle birleştiği
yere yine baktı.Evet, mutlaka geleceklerdi.Buna o kadar emindi ki...
-Kırk sene görülen rüya yalan olmaz! Diyordu.Kulübe duvarının dibine
uzandı.Yavaş yavaş gözlerini kapadı.İlkbahar bir ümit tufanı gibi her tarafı
parlatıyordu.Martıların:
-Geliyorlar geliyorlar, seni kurtarmağa geliyorlar! Gibi işittiği tatlı
seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkeleler
üzerinde geziniyorlar, çuvaldan esvabının içine kaçıyorlar,gür beyaz sakalının
üstünde oynaşıyorlardı.İhtiyar esir, rüyasında ağır bir Türk donanmasının limana
girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı.Al
bayrağı uzaktan tanıdı.Yatağanlar,kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.
-Bizimkiler!Bizimkiler! diye bağırarak uyandı.Doğruldu.Üstündeki kertenkeleler
kaçıştılar.Limana baktı.Hakikaten kalenin karşısına bir donanma
gelmişti.Kadırgaların(yelkenle ve kürekle yürütülen gemilerin), yelkenlerin,
küreklerin biçimine dikkat etti.Sarardı.Gözlerini açtı.Kalbi hızla çarpmağa
başladı.Ellerini göğsüne koydu.Bunlar Türk gemileriydi.Kenara yanaşıyorlardı.
Gözlerine inanamadı.”Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü.Fakat
uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elini ısırdı.Yerden sivri bir
taş parçası aldı.Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu.Uyanıktı.Gördüğü rüya
değildi.O uyurken donanma burnun arkasından birden bire zuhur etmiş
olacaktı.Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü.Hemen çöktü.Kenara çıkan
bölükler, ellerinde al bayrak, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı.Kırk
senelik bir beklemenin son azmiyle davrandı.Birden kemikleri çatırdadı.Badem
ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü.Kenara doğru koştu,
koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru
koştuğunu görünce:
-Dur! Diye bağırdılar.
İhtiyar durmadı, bağırdı:
-Ben Türk’üm, oğullar, ben Türk’üm!
-...............................
Askerler onun yaklaşmasını beklediler.Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk
geleni tutup öpmeğe başladı.Gözlerinden yaşlar akıyordu.Haline bakanların hepsi
müteessir olmuştu.Biraz heyecanı sükûn bulunca ona sordular:
-Kaç yıldır esirsin?
-Kırk!
-Nerelisin?
-Edremitli.
-Adın ne?
-Kara Memiş.
-Kaptan mıydın?
-Evet...
İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine bakıştı.Bir çığlıktır koptu.”Beye haber
verin! Beye Haber verin!” diye bağrışıyorlardı.İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş
gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya
çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini(kahramanlıklarını) bilmeyen,
şöhretini duymayan yoktu.Biraz güvertede durdu. Sevinçten kırk senedir hasret
kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir
çakşır(şalvar) geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk
koydular.
-Haydi Bey’in yanına! dediler.
Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kıçına doğru yürüdü.
Kara pala bıyıklı, sırmalı esvabının üzerine demir zırhlar giymiş iri bir adamın
karşısında durdu.
-Sen kaptan Memiş misin?
-Evet, dedi.
-Hızır Aleyhisselâm’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
-Benim.
-Doğru mu söylüyorsun?
-Ne yalan söyleyeceğim?
-Aç bakalım sağ kolunu!
İhtiyar kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı.
Bazusunda(pazısında) haç şeklinde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi
altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı.Bey ellerine sarıldı.
Öpmeğe başladı.
-Ben senin oğlunum! Dedi.
-Turgut musun?
-Evet.
-......
İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı.Kendine gelince oğlu ona:
-Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.
Eski kahraman kabul etmedi:
Hayır, ben de beraber cenge çıkacağım.
-Çok ihtiyarsın baba.
-Fakat kalbim kuvvetlidir.
-Rahat et! Bizi seyret!
-Kırk senedir dövüşe hasretim.
Oğlu:
-Vurulursun! Vatana hasret gidersin! Diye onu gemide bırakmak istedi. Kara M
emiş, o vakit birden bire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu.
Kalkan kılıç istedi.Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:
-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil
midir? dedi.
......................
Ömer Seyfettin, Seçme Hikâyeler I,
Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1974.
II.BİLGİYİ ÖN PLANDA TUTAN TÜRLER
II.1. Fıkra (Gazete Köşe Yazısı)
Fıkra, bir yazarın günlük olaylardan etkilenerek yazdığı ve o konu üzerende
kendi kişisel görüş ve düşüncelerini yansıttığı yazılara denir.Başta sosyal,
siyasî olaylar olmak üzere seçtiği konuyu yorumlayıp işleyen fikir yazısı geniş
okuyucu kitlelerine seslenmek amacını taşır.
Fıkra, gazete ve dergilerin iç sayfalarının bir köşesinde
yayınlanır.Edebiyatımıza Tanzimat döneminde batıdan girmiştir.Fıkra yazarının
amacı, okuyucu kitlelerinin duygu ve düşüncelerini etkileyerek kendi düşünceleri
doğrultusunda bir kamuoyu oluşturmaktır.
Fıkranın Özellikleri
1.Konusunu güncel olaylardan alır.
2.Yazı, etkisini yayınlandığı gün gösterir, zaman geçtikçe önemini kaybeder.
3.Kişisellik ön plândadır.
4.Anlatım açık, fakat ustalıklıdır.
5.Öne sürülen fikirler kanıt ve belgeye dayandırılmaz.
6.Belli bir görüş ve bakış açısının okuyucuya benimsetilmesi amacı vardır.
7.Gereksiz sözlerle konu uzatılmamalı, ilgi çekici yönleri üzerinde
durulmalıdır.
8.Dil sade ve anlaşılır olmalıdır.
9.Gerekiyorsa başkalarına ait etkileyici sözlere, atasözlerine ve deyimlere yer
verilmelidir.
Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı Atay, Yusuf Ziya Ortaç, Peyami Safa fıkra
yazarlarımızdandır.
Başlangıçta sadece siyasî ve sosyal konular etrafında yazılan fıkraların zamanla
konu ve kapsamı genişletilmiş, sanattan spora, ekonomiden siyasete kadar her
alana yayılmıştır.Günümüzde çeşitli gazete ve dergilerde başarılı fıkra
örnekleri yazan pek çok fıkra yazarı vardır.
Örnek Metin I:
H A Y R A N L I K
İnsan düşünce, duygu ve ifadesinin mucizeleri karşısında hayranlık duymak kadar
tabiî bir hal olamaz. Bir Yunan mabedi, bir Sinan Camiî, bir Râkım yazısı
karşısında bu hayranlığı duymak zorundasınız.
Fakat hayranlığın bir de başka şekli vardır; kendinden başka her şeye hayran
olmak.Böyle hareket edenler hüküm hastasıdır. Bunlar için hayranlık bir gayedir.
Avrupa’dan, Amerika’dan gelen her fikre, her modaya, her yeni dans şekline, her
konferansçıya hayran olan insanlar vardır. Her eli kalem tutan adamın yazdığı
her şeye hayran olanlar vardır. Her kumaş modasına, her iskarpin biçimine hayran
olanlar vardır. Her Avrupalı profesöre, aktöre, sinema artistine hayran olanlar
vardır.
Hayranlık, üstün eserlere karşı duyulduğu zaman, normal bir haldir; fakat
bayağı, harcıâlem, basmakalıp eserlere karşı duyulduğu zaman başka bir haldir.
Bu fikri başka türlü söyleyeyim; hayranlığın sebebi eserlerdeki mükemmellik
olduğu zaman, bu hal tabiîdir. Böyle olmayıp da kendimizdeki aşağılık duygusunu
belirtmeye bir vesile olduğu zaman bu hal hastalıktır.
Medeniyet için, yani ilim, fen, teknik için Avrupa’ya, Amerika’ya gidelim; fakat
kültürde yani dilde, ahlâkta, sanatta ve hayat anlayışında hep Türk kalalım.
İsmail Hakkı BALTACIOĞLU
Sabahat Emir ,Kompozisyon Yazma Sanatı, İstanbul,1980.
Örnek Metin II:
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
Arada bir kendi kendisine: “Ben ne biçim adamım?” diye soran kaç kişi vardır?
Geçici bir hayret ve tecessüsle değil, hayranlıkla veya nefretle değil, devamlı
ve samimi bir anlama ihtiyacıyla, kendi kendini karşısındaki koltuğa oturtarak,
bir hasta muayene eder gibi, peşin fikirlerden,dost medihlerinden ve düşman
hükümlerinden uzak, kendi kendisini anlamaya çalışan kaç kişi vardır?
Eski Greklerin Delf Mabedi üzerinde şu emir yazılı imiş:”Ey insan, kendini bil!”
Sokrates bunu çok tekrarladı. Dermiş ki:”Kendimi bilmeye muktedir olmadığım
halde, başka şeyleri öğrenmeye çalışmak bana gülünç görünüyor”. Saint
Augustin’in İtirafları’nda da şu cümle yer alıyor: “İnsanlar, dağların
zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusu temaşa
etmek için seyahat ederler; fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini
görmeden geçip giderler”.
Beş yüzyıldan beri tabiatın ıcığını cıcığına çıkarıp her şeyi öğrenen insanın
kendi kendisi hakkında bildikleri o kadar azdır ki; “insan muamması” terkibi
yeniliğini muhafaza etmektedir. İlk zamanların karanlığı XX. Yüzyılda da devam
ediyor. Birkaç yıl evvel Londra’da toplanan filozoflar, bilginler,
ilâhiyatçılar, beyin fizyolojisi uzmanları, ilmin ve felsefenin en son
gayretlerini de inceledikten sonra, beyinle şuur arasındaki münasebette,
Sokrates’ten beri devam eden karanlıkların dağılmadığı neticesine
varmışlardı.Tıp bayramında genç bir doktorumuzun beyinde şuur merkezinin
keşfedildiğini ileri süren garip sözlerini gülümseyerek dinledim. Hâlâ eski
lokalizasyon nazariyelerinden artık çok uzakta olduğumuzu bilmeyenler de mi var?
İnsanın meçhul kalması, en çapraşık yaratık olmasındandır. Hele insan beyni,
hiçbir neşterin, anatomi bilgisinin ve nörolojik muayenenin künhüne(aslına)
varamadığı bir mucize sırrı olmaya devam ediyor. Birçok ruh ve sinir
hastalıklarının teşhissiz ve tedavisiz kalması da bundandır. Ben kendi hesabıma,
eğer bir muammayı deşmeye çalışmayacaksam, bir kundura boyacısı olmayı , bir
akıl ve sinir doktoru olmaya tercih ederim. Niçin böyle konuştuğumu yakından
bilenler de bana hak verirler.
Herkes her şeyden evvel kendini bilmeye çalışsa, ilmin hâlâ karanlıkta kalan
taraflarına belki aydınlıklar dolar. Fakat herhalde ahlâkın kazancı ilminkinden
fazla olur. Flaubert’in “kimse kimseyi anlamıyor” sözü, romanlarda posası
çıkarılmış,XIX. Yüzyıl yalnızlık romantizminin beylik bir ifadesidir. Fakat bir
hakikat payından mahrum değildir. Bilhassa ferdin kendi nefsi üzerindeki
bilgisizliği bahis konusu olduğu zaman, Sokrates bugün de haklıdır sanıyorum.
Peyami SAFA
Tercüman, 24 mart 1960
II.2. Röportaj
Röportaj, herhangi bir olayı veya olguyu araştırıp görüntüleri ile anlatan bir
yazı türüdür.Amacı, bir gerçeği gözler önüne sermektir.Hazırlanırken fotoğraf,
belge ve görüntülerden yararlanılır.
Fransızca’dan dilimize geçmiştir.Röportajda seçilen konu ile ilgisi olan
kişilerin görüşlerine başvurulur.Röportaj yazarı, kendi görüş.yargı ve
izlenimlerini de röportajlarında değerlendirebilir.
Röportaj, tek bir yazıdan oluşabileceği gibi yazı dizisi olarak da
yayınlanabilir.
Röportajın Özellikleri
1.Dil yalın ve çarpıcı olmalıdır.
2.Gezilen görülen yerler ve konuşulan kişilerle ilgili resim ve görüntülere yer
verilmelidir.
3.Gerçekler saptırılmamalıdır.
4.Konular hayattan seçilmeli, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymalıdır.
5.Yalın ve çarpıcı bir anlatım biçimiyle yazılmalıdır.
6.Konuşma yapılan kişilere yer verilmelidir.
Edebiyatımızda Ruşen Eşref Ünaydın, Hikmet Feridun Es, Yaşar Kemal, Fikret
Otyam, Yılmaz Çetiner, Kenan Akın bu türün önemli temsilcisidir.
Günümüzde bu türün çarpıcı örneklerini, gerek gazete ve dergilerde, gerekse
görsel yayında sunan pek çok araştırmacı yazar vardır.
Röportaj Örneği
..................
Güneşle beraber yoldayız.Manisa’nın ekonomik kaderini üzümden kurtaracak
çalışmaları görmeye gidiyoruz. Sabahın altısı. Şehrin bütün caddelere, hatta ara
sokakları kalabalık. İrili-ufaklı traktörler, işçilerle dolu römorkleri
uçururcasına ovaya koşturuyor.Dar sokaklardan,ara yollardan cipler de bu koşuya
katıldılar. Başları sarı poşularla örgülü işçilerle kamyonlar geçiyor. Kadın,
erkek, genç, ihtiyar,çoluk,çocuk ovaya koşuyorlar; bağına, tütününe ve en çok
bel bağladıkları pamuğuna!
Her taraf yeşil, yemyeşil.Ama yeşili, tütün yeşil, pamuk yeşili.Sonra, söğüt,
kavak ve çınar yeşili.Tevekkeli yeşil Manisa demişler buraya.Gözü ve gönlü
doyuran yeşillik aralarında bembeyaz kuleleri, kar gibi bağ damarları benek
benek ağarıyor.Bir ay sonra şehir büsbütün boşalacak; bu kuleler, bu damlar
sıhhatli genç kızların, neşeli üzüm çocuklarının kahkahalarıyla bir kat daha
şenlenecektir.Hele bağlara bir ben düşsün.
........................
Yol Akhisar’a doğru uzadıkça bağları arkamızda bıraktık.Şimdi iki yanımız uçsuz
bucaksız pamuk tarlaları.Bir karış boş yer, ekilmemiş bir avuç toprak yok.Uzak,
yakın bütün köylerin insanları boşalmış tarlalara, dibek başlarında oynayan
küçüklere, belleri bükülmüşlere bırakılmış köylerden geçiyoruz.Her taraf
pamuk.Kozalar patladığı zaman ovanın yüzü kim bilir nasıl karlaşacak, aklaşacak?
Sığ bir yerinden Gediz’i aşınca Şükrü Cider’in çiftliğindeyiz.Yüzlerce kadın,
erkek, genç ve yaşlının çalıştıkları pamuk tarlalarından türküler geliyor.Zeybek
türküleri söylüyorlar bir ağızdan.Çapalar hiç durmadan pamuk fidelerinin
köklerini dövüyor, kabartıyor.
Genç çiftçi, yanaklarını ve ensesini örten sarı bürgüsünü kasketinin üstünde
düğümlerken konuşmaya başlıyor:
-Geçen yıl diyor, tütüne bel bağlamıştık.Ne çare ki tütün, işçilerimizin
emeklerini bile tam manasıyla karşılamadı.Onun için bu yıl bütün ova olanca
gücünü pamuğa verdi.
Korlaşan güneş altında güneşle cenkleşen bütün bu insanların ümitleri hep
pamuktadır.Kışın edilen borçlar pamukla ödenecek, yavuklular pamuktan sonra
birleşecekler.Ocaklar pamukla tütecek, ambarlar pamuktan geleceklerle
dolacak.Giyim-kuşam ve bütün iyi-kötü arzular hep pamuğa bağlanmış.
1950-51 yıllarında yalnız Manisa Ziraî Donatım Kurumu’ndan ovaya satılan traktör
adedi 700’den fazla.Ödeme şartları da çiftçiye büyük kolaylıklar
sağlamış.Köylüler taksitle alınan her şeyin adını Marshall koymuşlar.Traktör
Marshall,diskaro, mibzer, batos hep alırken de “Marshall mı, peşin mi?” diye
soruyorlar;Marshall’sa eyvallah!..
Tarlanın üst başından lacivert iki traktör, pamukların aralarını süzerek, ağır
ağır geliyor.Henüz askerliğini yapmamış iki delikanlı poşularla
sarılı.Beyazlanmış kirpikli gözlerini bir plan çizgisi kadar düzenli
paralellerle ekilmiş pamuk çizgilerine dikmişler, homurdanan traktörlerle
yaklaşıyorlar.
-Bu gördüğünüz pamukları kardeşim Ali ile gece gündüz çalışarak kendimiz ekeriz,
diyor, Şükrü Cider.Pamuk ekme işi en önemli iştir.Ufak bir ihmal, küçük bir
dikkatsizlik, koca bir masrafı, emeği ve en mühim olan zamanı boşa
harcatır.Bundan evvel bazı acemiliklerimiz ve zararlarımız oldu.Sütten ağzımız
yandı, şimdi ayranı üfleyerek içiyoruz.
Ovanın bütün kısmını kaplayan bu pamuklar önümüzde uğultularla çalışan bu
traktörlerin çektikleri mibzerlerle ekilmiş, motor ve makine kuvvetli olmasa
böyle geniş ziraate insan ve hayvan takatinin yetişemeyeceği bir bakışta belli
oluyor.Yıllarca hayvan ayakları altında tıkızlanmış(aşınmış) çayırlıklar,
yağmurla ve güneşle betonlaşmış topraklar, ancak ağır traktörlerle çekilen koca
disk gibi pulluklarla ufalanarak tohum atılacak hale getirilmiş.Tarlaların
kenarlarındaki yüksek otların arasında irili ufaklı çeşitli pulluklar
yatıyor.Aylarca ve geceli gündüzlü çalışmaktan yorulmuşlar gibi yaslanmışlar
hendeklere, dinleniyor.Ovanın her tarafından motor sesleri geliyor.Bin
tepelerden Menemen Boğazı’na kadar uzanan düzlükte bir fabrika uğultusu var.
Öğrenmek istediklerimi bakışlarımdan sezen bu narin yapılı çiftçi: “Şimdi
gördüğünüz ovamızdaki bu kalabalık, dış illerden gelerek buralarda çalışırlar.”
Diye devam ediyor konuşmasına: “ İşçilerin Dayıbaşı denilen başları daha akıştan
buralara gelerek angajeler yaparlar.Bazıları yaz çalışmaları için avans para
bile alırlar.Şu çalışan kalabalığın çoğunu Balıkesir köylüleri teşkil
ediyor.Arkada çiftlik binalarında çalışma müddetince misafir kalırlar.Bazı
akşamları bu misafir işçilerle beraber şehre, sinemaya gidiyoruz.Traktörlerimiz,
şehirde yapılan kutularla dondurmaları kutularla ortalarına kadar
ulaştırıyorlar.Hep beraber yiyip, zevkle çalışıyoruz.”
Sevimli bakışlarıyla ağasının konuşmalarını, dinleyen Ali Cider de gülerek tarla
kenarında tenteleri, camları indirilmiş bir cip işaret ederek:
-Şu ağacın altındaki cipin görevini tahmin edebilir misiniz ? diyor.
-Çiftlik binalarıyla tarlalar arasındaki yolları kısaltmak için olacak her
halde.
İki genç kardeş cevabıma gülüşüyorlar ve Ali Cider anlatıyor:
-Evet, ama asıl vazifesi, bu geniş pamuklarda çalışanlara Ankara ve İstanbul
radyolarının şarkılarını, türkülerini, haberlerini getirmektir. Saat 12’den
sonra, tarlalarımız bu cipin radyosundan gelen seslerle dolar. Hepimiz hem radyo
dinler, hem çalışırız
-Anlaşılıyor ki, otomobil de bu iş sahasında lüks olmaktan kurtarılmış ve asıl
hizmetine sokulmuştur.
Bütün tarlaları ve ovayı adım adım dolaşırken, pek yakın bir gelecekte iktisadî
kalkınmaya kavuşmanın inancı ve güvenci, geliyor insana. Apaşikâr ki hep
beraber, gayretle ve imanla topraktayız. Toprak, kıymet bilen ve emek ödeyen en
büyük, en vefalı ana...
Kemal Garipoğlu
Örnekli Kompozisyon Bilgileri,
Ankara 1974,s.261-263
III .YAŞANTIYA DAYALI YAZILAR
III.1.Anı
Anı, sanat, bilim ve pratik alanda şöhret yapmış kişilerin başlarından geçen
önemli olayları, ya da devirlerinde olup biten olaylarla ilgili bilgi ve
gözlemlerini anlatan yazılara denir.Anı, bir bakıma geçmişi yeniden yaşamak ve
yargılamaktır.
Anıya konu olan olaylar, başta tarih olmak üzere biyografi, roman, hikâye, şiir
ve pek çok türe kaynaklık eder.
Anıların düzenlenmesi, yazarının tercihine göre çeşitlilik gösterir.Kimileri
anıları kronolojik olarak kimileri de rast gele yazarlar.Yazılış nedenleri
yazarının siyasî kimliğine, ruh haline ve sosyal anlayışına göre farklılıklar
gösterebilmektedir.Anının yazılış amaçları da farklıdır.Unutulma korkusu, sır
olarak kalan bir gerçeği ortaya koyma, karşılaşılan haksızlıklarla hesaplaşmak,
günah çıkartmak, gelecek kuşaklara ders vermek anı yazarının başlıca amaçları
arasındadır.Anı gazete ve dergilerde yayınlanabileceği gibi kitap olarak ta
yayınlanabilir.
Anının Özellikleri
1.Konu okuyucunun dikkatini çekecek nitelikte olmalıdır.
2.Samimi bir dille yazılmalı, gelecek kuşaklara ders verecek nitelikte olmalı,
onları iyi yola yönlendirmelidir.
3.Kaba ve kırıcı olunmamalıdır.
4.Duygusal olunmamalı, gerçekler olduğu gibi dile getirilmelidir.
5.Kesinliği ispatlanmayacak bilgilere yer verilmemelidir.
Bilim ve siyaset alanında anı yazmış pek çok insan vardır.Bilge Kağan, Atatürk,
Kazım Karabekir, Halide Edip, Hüseyin Cahit Yalçın, Yusuf Ziya Ortaç, Yahya
Kemal bizdeki anı yazarlarından birkaçıdır.
Anı Örneği I:
D A Ğ L A R D A B İ R I Ş I K Ş E H R İ
Akşam karanlığı çökmüştü. Büyük bir pencereden karşıdaki yüksek dağlara,
eteklerinde uzanan geniş ovaya bakıyordum. Bu sakin ve tatlı gece, eskiden
ürperti veren boşlukla doluydu. Şimdi, yüzlerce penceresi pırıl pırıl ışık yanan
saraylarla dolu. Bu saraylarda yüzlerce bilim adamı, eşi ve çoluk çocuğu ile
mesut, gülüyor,oynuyor,okuyor ve düşünüyor. Şu karşıdaki yüksek binalar, kız ve
erkek öğrenci yurtları.
Bunlar, sadece bir akşam vakti görülen şeyler.Bu ışık şehrini bir de sabah vakti
görmelisiniz. Ufuklar, çepçevre karlarla örtülü yüksek dağlarla çevrilidir. Bu
dağlardan birisinin destanî adını hepiniz bilirsiniz; Palandöken.
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine mensup bir hanım asistanın Elazığ
Masalları üzerine yaptığı bir doktora imtihanında bulunmak için, kuruluşundan on
dört yıl sonra tekrar Erzurum’a geldim. Doktora yapan hanım asistan, Elazığ’a
giderek, orada ses kayıt makinesi ile yüze yakın masal toplamış ve onları bugün
şöhreti dünyayı saran Rus âlimi V. Propp’un metoduna göre incelemişti.
Palandöken eteğinde binlerce gencin okuduğu bir üniversite şehri, bu
üniversitenin Halk Edebiyatı Bölümünde Anadolu masallarını en yeni metotlara
göre inceleyen bir hanım asistan. Kendi kendime acaba diyorum Atatürk, Erzurum
Kongresi yapılırken, bir gün düşünceli dolaştığı bu tepelerde kendi adını
taşıyan büyük bir üniversitenin kurulacağını hayal etmiş miydi?
Sanıyorum, o günler acı ve karanlık günlerdi. Kimse geleceğin ne olacağını
bilmiyordu. Sadece ölüme meydan okuyan iman ve ümit vardı. Fakat her şey
onlardan doğdu ve Şair Mehmet Çınarlı’nın deyimi ile “gerçek hayali aştı”.
On dört yıl önce Erzurum’da bir ortaokul binasında, üç-dört mumun ışığı altında
kurulacak üniversitenin bölüm ve programları üzerinde konuşuyorduk. Şehirde
henüz yüksek voltajlı bir elektrik şebekesi bile yoktu. Radyoyu belli saatlerde
dinleyebiliyorduk. Sesler, hayallerin fısıltıları gibi çok uzaklardan geliyordu.
Şimdi bir ışık şehrinin kurulduğu yerlere o zamanlar geceleri mutlak bir
karanlık, gündüzleri ise bozkır hakimdi. Şimdi Atatürk Üniversitesi
Ziraat,Edebiyat, Tıp,Kimya, İslâmî İlimler vs. fakülteleri ile gerçekten büyük
bir ilim şehri meydana getirmiş bulunuyor. Başlangıçta bir masa etrafında
toplanabilen beş-on kişiden ibaret iken, bugün Atatürk Üniversitesi
lojmanlarında yüzlerce öğretim üyesi ve binlerce öğrenci bulunuyor.
Orada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü ben kurmuş ve bölgede zengin bir kültür
tabakası teşkil eden sözlü halk edebiyatı mahsullerini toplamağa başlamıştım.
Ramazan geceleri halk kahvelerinde çok güzel hikâyeler anlatan Behçet Mahir’i o
zaman tanımış ve kendisinden teyple Köroğlu Destanı’nın ilk bölümlerini
almıştım. Daha sonra asistanlar, bu okuma yazma bilmeyen, fakat asırların
hazinesini kafasında taşıyan yüce gönüllü halk adamının ağzından binlerce
sayfalık hikâye kaydettiler.
Bugün Atatürk Üniversitesi Halk Edebiyatı Bölümünde doktora yapmış altı asistan
bulunuyor. Onlarla beraber çalışmak, onları yetiştirmek benim için büyük bir
zevk olmuştur. Cumhuriyetin 50. yıldönümü münasebetiyle benim başlattığım
Köroğlu Hikâyeleri ile doktora tezleri basılıyor. “Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir.” Diyen o büyük insana, karınca kararınca şükranlarımızı biz de böyle
eda ediyoruz.
İlim, türeyen bir tohum. Doktoralarını yapan bu altı halk edebiyatı asistanı,
öğrencilerine yüzlerce araştırma yaptırmışlar. Hepsi de burcu burcu Anadolu
toprağı kokuyor.Bunlar, Türk halk kültürü üzerinde çalışanlar için bir
hazinedir.
Bu seferki gidişimde yetiştirdiğim asistanlar tarafından ağırlanırken, hocalığın
zevkini bir daha tattım Hepsi evlenmişler, üniversitenin güzel,rahat, konforlu
dairelerine yerleşmişlerdi. Hanımlarından çoğu da talebemdi. Bir yığın cıvıl
cıvıl çocuk, altın başaklar gibi geleceği müjdeliyordu
Büyük fakülte binalarını dolaşırken gıpta ettim. İstanbul’da bu genişlik,
rahatlık ve güzellik yoktu. Lojmanların ortasında herkesin toplandığı, yemek
yediği ve eğlendiği bir lokal de vardı. Erzurum ovasında geniş bir saha işgal
eden üniversite, her gün yeni binalarla genişliyor. Bir sabah, Karasu’ya kadar
gittik. Daha işlenmemiş pek çok toprak vardı.Atatürk Üniversitesi, bilhassa
ziraat ve hayvancılık sahasında araştırma yapmak maksadıyla kurulmuştur. Bugün
hayli ilerlemiş olmakla beraber, gayesine ulaşmış değildir. Gönül istiyor ki
üniversiteye bağışlanmış olan bu binlerce dönüm arazi, ilim ve tekniğin en son
usullerine göre işlensin ve Anadolu halkına bilginin verimli olduğunu göstersin.
Atatürk Üniversitesi’nde bir işletme çiftliği var. Fakat denildiğine göre pek
randımanlı çalışmıyormuş. Akıl gerektirir ki, bir işe yatırılan para kâr
getirsin. Aldığını birkaç misli vermeyen kuruluşların millete örnek olması
imkânsızdır. Atatürk Üniversitesi, bağışlanan geniş arazisini işleyerek
masraflarını çıkarabilmeli. Şimdi boş duran topraklarda özel sektör milyonlar
kazanabilirdi. Hayatta başarı kazanmış şahsiyetlerden müteşekkil bir mütevelli
heyeti, Atatürk Üniversitesi topraklarını verimli hale getirebilir.
Orada en çok hoşuma giden yerden biri de halıcılık atölyeleri oldu. Başında
Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi mezunlarından değerli bir gencin bulunduğu bu
müessesede, yüz kadar köylü kızı çalışıyordu. Yaşları 8-18 arası bu güzel minik
varlıklar dünyanın en güzel halılarını dokuyorlar. Cumhuriyetin 50.yıl amblemini
de nakış olarak kullanan büyük bir halı dokumuşlar ki, bir harika. Hepsi
ısmarlanmış olan diğer halılar da çok güzel. İş kapasitesi dolu olduğu için,
yeni sipariş almayan bu müessese, alabildiğine geliştirilebilir. Zira yaptığı iş
kâr getiriyor, müşteri de çok. Öyle sanıyorum ki, burada bin genç kız
çalışabilir.Yılda bin güzel halı Türkiye’de ve dünyada pek âlâ müşteri bulur.
Ben kendi hesabıma oraya bir halı ısmarlayamadığıma üzüldüm.Atatürk
Üniversitesinin en verimli kuruluşlarından biri bu halıcılık tesisidir.
Mehmet Kaplan
Hisar Dergisi,1973
Anı örneği II:
A LT I İ Ş A N
Şark saraylarının nişan ve madalyalarında, elmas, altın veya gümüşlerin çarşı
değerinden başka hiçbir değeri olmamıştır. Hamit İstanbul’una gelip de birkaç
Bedesten malı ve bir iki nişanla geri dönmeyen hemen hiçbir Frenk yoktu.
Büyük Harb’de birkaç ay kadar, harb madalyası bu değersizliği gidermişti.O zaman
madalya yalnız Çanakkale siperlerinin damgası idi. Çölde esir ettiğimiz İngiliz
çavuşlarından biri, karargâh neferleri arasında bir harb madalyalı asker görmüş
ve gözlerini açarak: -Çanakkale, Çanakkale! Demişti.
Genç subayların en merak ettiği şey işte bu madalya, bir de İngiliz kayışı
idi.Arkadaşım A... cepheden gelen tanıdıklarımızda göre göre, bir müddet çöle
gitmeye karar verdi ve dağ taş ortasında İngiliz süvarilerini kovalarken
bacağından yaralandı, vurulan atı bir tarafa kendisi öbür tarafa
yuvarlandı.Neferleri zar- zor ölümden kurtararak kendisini hasta çadırına kadar
sürükleyebildiler.
Bu havadisi aldığımız vakit kumandanla bir Almanya seyahatine
çıkıyorduk.İstanbul’da kumandan bana, nişan ve madalyam olup olmadığını sordu.
Boş göğüslü bir subay, iyi bir süs değildir. Bir iki gün içinde bir harb
madalyası, bir de kılıçlı Meclis nişanı aldım.
Berlin’de Kayser’in locasında opera seyrettiğimizin ertesi günü, bir demirhaç
madalyası verdiler.Hamburg’da birkaç müessese dolaştık, serbest şehrin kendine
has nişanı vardı. Onu da göğsümün bir kenarına taktım. Kendisini ancak ayakta
gördüğüm Avusturya İmparatoru, hepsinden cömert çıktı: Onun hediye ettiği harb
madalyası, ancak yüzbaşı olanlara verilirmiş. Bu madalyanın önemli olması
yüzünden, memleketimde bir de kılıçlı madalya liyakati kazandım.
Almanya, Avusturya ve Belçika’yı dolaşmıştık.Harbde böyle bir seyahat, kendi
başına bütün arkadaşları gıptalandıracak bir kazanç idi.Fakat arkadaşım A...nın
bir tek tesellisi vardı:Yarasının üstüne astığı madalyayı ve İngiliz kayışını
bana göstermek!
Şurası var ki, ben Belçika’da en iyi İngiliz köselesinden yalnız kayış
değil,bütün lâzım olanları satın almıştım.A...yi ilk defa öğle yemeğinde gördüm.
Madalyasının gurur ile gülmek için açılan dudakları, benim dolu göğsüme baktığı
vakit, buruşup kasıldı.
Karargâhla siper arasındaki derin uçurumu bu kadar yakından sezmemiştim.Nişan ve
madalyalarımdan ikisini göğsüm süslü olmak için, birini operada nefis bir oyun
seyrettiğim için, birini Hamburg Belediyesi’nin ziyafetinde bulunduğum için,bir
başkasını Baden-Baden kasabasında bir imparator yüzü gördüğüm için almıştım.
Bu ibtizal(yıpranma)den sonra, tanıdığım bazı subaylar arsında kırmızı, beyaz
şeritlerini koparıp atanlar ve madalya taşımamak için yemin edenlere sık sık
rast gelmişimdir.
Halbuki Kil’de bir İngiliz kruvazörünün bir İngiliz deniz altısına verdiği
randevuyu haber alıp tek başına oraya giden ve İngiliz kruvazörünü batıran genç
bir kumandanın en büyük övüncü, boynuna astığı Pour-le-Merite nişanı idi.
Arasında bulunduğu kalabalık subaylar safında bu nişan yalnız onun boynunda
vardı.
Fedakârlık ve feragat gibi, vazifeden üstün hareketler istenen işlerde ve
zamanlarda iltimas ve imtiyaz kadar zararlı ne olabilir? Büyük Harpte bazı
cephelerimizin en hazin hali,siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının
geridekiler tarafından yenmiş olması idi. Siper,ölüm düğmesine bastığı zaman,
çok defa; arkada,tâ uzakta birtakım göğüsler üzerende elmas, altın veya gümüş
ışıklar yandığı görülürdü.
Falih Rıfkı Atay,
Zeytindağı ,MEB Devlet Kitapları,İstanbul,1970
III.2. Gezi Yazısı
Gezilip görülen yerle ilgili bilgi ve gözlemleri yansıtan yazılara denir.Gezi
yazısı gezginin gördüğü yerleri başkalarıyla paylaşma isteğinden
doğmaktadır.İletişim ve ulaşım araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde gezi
türündeki yazılar büyük ilgi görmüştür.Çünkü insanlar gezip görmediği yerlerle
ilgili bilgileri bu tür eserlerde okumuşlar ve seyahat etme istekleri büyük
ölçüde kabarmıştır.
Marco Polo’nun uzak doğu ile ilgili gözlemleri Batı’nın Doğu’ya olan iştahını
kabartmış, Homeros’un Odysseus’u Ege’nin gizemli dünyasını ortaya çıkarmış,
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si Türk coğrafyasını tanıtmıştır.XVll.yüzyılda
yazılan bu eser edebiyatımızda bu türün en önemli eseri kabul edilmektedir.XVIII
Çelebi Mehmet Efendi’nin “Paris Sefaretnamesi” de kültür tarihimize kaynaklık
yapan önemli eserlerdendir.Falih Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, İsmail Habib
Sevük, Şevket Rado gezi yazarlarımızdandır.
Gezi Yazısının Özellikleri
1.Gezi yazarı iyi bir gözlemci olmalıdır.
2.Gezilen yerlerin özellikleri ve coğrafi konumu hakkında bilgi verilmeli,
sosyal, ekonomik, kültürel özellikleri yansıtılmalıdır.
3.Gezilen yerlerin farklılıkları ortaya konulmalı ilgi çekici yönleri
belirtilmelidir.
4.Anlatılan gerçeklerle rivayetler birbirine karıştırılmamalı, rivayetlerin
rivayet olduğu belirtilmelidir.
5.Görülenlerin yorumu yapılarak bir sonuca varılmalıdır.
6.Herkesin anlayabileceği sade bir dil kullanılmalıdır.
Günümüzde yazma istek ve alışkanlığı olan pek çok kişi gazete ve dergilerde gezi
yazısı yazmaktadır.Sadun Bora, Erdal Öz, İlhan Selçuk, Haldun Taner, Yılmaz
Çetiner, Yavuz Bülent Bakiler, Coşkun Aral başlıcalarıdır.
Türkçede Tanınmış Gezi Kitaplarından Başlıcaları Şunlardır:
1.Piri Reis, Bahriyye;xvı.yüzyıl Akdeniz’in limanlarını ve denizin bütün
özelliklerini tanıtan kitaptır.
2.Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi;xvıı. Yüzyılda 10 cilt olarak yazılan bu eser
bu türün edebiyatımızda en önemli eseri olarak kabul edilir.
3.Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Paris Sefaretnâmesi; xvııı.yüzyılda yazılmış
olup kültür tarihimizin önemli kaynaklarındandır.
4.Ahmet Haşim, Bize Göre (1928), Frankfurt Seyahatnâmesi(1933)
5.Cenap Şehabettin, Hac Yolunda (1909)
6.Falih Rıfkı Atay, Denizaşırı(1931), Tuna Kıyıları(1938)
7.Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir(1946)
8.Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları(1.cilt 1936, 2.cilt 1966)
Örnek Metin:
V E N E D İ K
Çağın tekerlek ve elektrik gürültüsünden usanan, Avrupa şehirlerinden bıkan
insanlar hiç olmazsa bir hafta için Venedik’e gitmelidirler.Venedik dünyanın
hiçbir şehrine benzemez. Sokakları sudan, suları kumaştan, binaları mozaik,
halkı masal kişisi, hayatı ortaçağa özgü bir şehirdir.
(...) Eskiden yalnız gemi ile gelinen bu şehri şimdi Avrupa’ya bağlayan uzun bir
tren köprüsü vardır. Tarlalar, ormanlar, bahçeler, dereler, dağlar, tepelerle
çevrili, asfalt yollu, tramvaylı,fabrikalı Avrupa şehirlerinden geçip bu köprüye
gelen trenin pencerelerinde, bir iki metre derinliği geçmeyen geniş bir denizin
nemli havası solunur. Tren diğer garlar gibi bir garda durur, ama bu garın
kapısından çıkılınca arabalar, otomobillerle dolu bir alan yerine mermer
basamakları ıslak bir rıhtıma yanaşmış siyah gondollar görülür.
(...) “Canale Grande “ dedikleri büyük kanal, en büyük caddeye karşılıktır.
Orada otomobil yerine gondollar, tramvay yerine küçük motorlar işler. Büyük
kanaldan iki yana, kaldırımları sudan, küçük küçük yollar ayrılır.
İri parmaklıklı pencereler, demir kapılar, küf kokan binalar arasından sağa sola
dönerek şehri dolaşan bu kanallar kimi zaman küçük bir alanın eteğini yalar,
kimi zaman bir barok kilisesinin rıhtımlarını ıslatır, kimi zaman bir köprünün
altından geçer, kimi zaman bir mağazanın eşiksiz kapısından girer, sonunda Sen
Mark alanının önündeki geniş limanda birleşir.
(...) Sen Mark alanının Şehzâdebaşı çayhaneleri gibi sekiz kişiden çok almayan
kahvehanelerinde yaldızlı peykeler ve oymalı Venedik aynaları karşısında insan
bulunduğu çağı unutur. Şimdi, her akşam belediye mızıkasının çevresine toplanan
halkı, Kandiye’nin fethi dolayısıyla bu alanda düzenlenen büyük cirit oyunlarını
seyre gelmiş sanır. Bayram günleri sırma işlemeli giysileriyle kiliseye giden
toplulukları, üstüne Venedik’in aslanlı bayrağı çekilmiş uzun kırmızı direkler
önünde yapılan esnaf alaylarını, büyük yargılamaları, herkesin gözü önünde
yapılan idamları düşüne düşüne kendinden geçen insanın hayali ortaçağa gider.
Alanın birkaç yerinden ayrılan dar sokaklar kırk elli adımda bir, kemerli
köprülerden, başka bir adaya geçtikçe kırmızı kiremitli yüksek evlerin gölgeli
duvarları arasına sokulmuş kanallar, sel baskınına uğramış bir şehrin
sokaklarını andırır.(...)
Yüksek duvarlarla çevrili dört arşınlık bahçelerin ,sulara kadar sarkan mor
salkımları arasında kırmızı zakkumların sivri yaprakları görünür. Suyun
dışındaki her biçimin sular içinde de bir resmi meydana gelir. Tersine çevrilmiş
pencereler, tırabzanlar, duvarlar, kapılar ve bunların altında mavi bir gök,
ebrulu bir kâğıt gibi hareli renklerle resimleşir, erimiş sırçadan bir tablo
yapar. Bu renkleri kimi zaman, bir gondolun siyah bıçağı keser, akide gibi
uzatır; (renkler) sallanır, birleşir, ayrılır ve gondolcunun başka bir gondolla
çarpışmayı önlemek için “uhuu!” diye çıkardığı o üzüntü verici ses duvarlarda
yankısını yitirdikten sonra yine eski biçimini alır. Bu tablo esin kaynağı olan
binalara, renklere, salkımlara, göklere serenat yapar.
Yarısı güneşli, yarısı gölgeli dar kanalların sonunda kimi zaman güneşle
parıldayan saraylar, yaldızlı kubbeler, kırmızı köprüler, sarı duvarlar, pembe
binalar görülür.
Şallarının uzun püsküllerini sarkıtarak gondolları seyreden genç kızların
köprülerin üstünde yürüyüşleriyle, uzun mantolarını sallayarak giden yaşlıların
yürüyüşlerinde hep sessizlik ve hayal vardır.
İki metreyi geçmeyen dar yollarında ne bir at nalı ne de bir tekerlek gürültüsü
işitilir. Burada çabuk olan bir şey yoktur. İnsanlar zamana gitmez, zaman
insanlara gelir. Sen Mark alanındaki “jakmar”ın eli tokmaklı heykelleri saat
başını çaldıklarında herkes zamanın geçtiğinden değil, belki konuşma zamanının
geldiğinden memnundur.
Alçak tavanlı karanlık odaların dar pencerelerinde bekleyen sevdalılar
vardır.Dükkânlarında ortaçağdan kalma sesler, evlerinde sekiz yüzyıl önceki
görenekler yaşayan bu şehirde, gündüzle gecenin ayrımı pek azdır.
Mehtaplı gecelerde, kanallar mandolin ve gitar sesini taşıyan gondollarla dolar.
Yuvarlak kâğıt fenerlerle dolanmış olan bu kayıkların köşklerinin içinde
dolunaydan bile gizli öpücükler alınıp verilirken , köprülerin üstünde durup bir
ağızdan şarkı söyleyenler, sevgilisinin penceresine serenat yapanlar işitilir.
Sarayın yanındaki hapishanede idam edilenlerin üç delikli taştan damlayan
kanları, belki şimdi bile duvarların, suyun dışında kalan kısımlarına
bulaşıktır.
Aşkın, kıskançlığın, kinin, düşmanlığın, casusluğun, kara çalmanın bütün gücüyle
egemen olduğu bu sarayda artık ne yanan bir meşale, ne acı çeken bir tutuklu
kalmıştır.
Sarayın içinde Düjler’in siyah mantolu hafiyelerinin yerine, şimdi elinde
anahtarlarıyla gezen müze bekçileri duvarlardaki resimlerle konuşur.
Avluların mermer dehlizlerinde ipekli giysilerinin eteklerini hışıldatarak gezen
düşesler,saraylılar yerine, şimdi tekir kedilerin sessiz ayakları dolaşır.
Mehtaplı gecelerde Venedik’i aydınlatan ay bir tane değildir. Her sarayın, her
kanalın, her köprünün ayrı bir ayı vardır. Sen Mark alanının ayı “Riyalto”
köprüsünün ayına, “Ölüm” köprüsünün ayı da “Barbiyeri” kanalının ayına benzemez.
Kimi zaman yüksekte, kimi zaman alçakta, kimi zaman büyük, kimi zaman küçüktür.
İnsan sanır ki doğa, Venedik’in her köşesini bir sulu boya resim aşkıyla boyamış
ve her tablonun en uygun yerine bir ay koymuştur. Celâl Esat Arseven
Sad. Atilla Özkırımlı(Güneş Dergisi,Sayı 9,Mayıs
1927)
III.3.Günlük(Günce)
Yaşanılan olayların günü gününe yazılmasından oluşan yazılardır.Biçim bakımından
anılara benzerler.Ayrılan tarafları şunlardır:
Anılar, genellikle yaşlılık döneminde yazılır.Yılların kazandırdığı olgunlukla
olaylara daha geniş açıdan bakarlar.Daha nesnel ve ölçülü olmayı tercih ederler.
Günlükler ise, günü gününe, düzenli bir biçimde tarih atılarak yazılır. Günlük
yazarı , yaşadığı günlük olayların etkisindedir.Daha içten, duyulduğu gibi
yazılır.Anılara göre daha duygusaldır.
Günlük de gizli kalmış bir kısım bilgilerin aydınlanmasını sağlayabilir.Bu
yönüyle belgesel olma özelliği taşır.Tarihe ışık tutacağı gibi genç kuşaklara da
ibret verici yönü vardır.
Örnek Metin:
ALTI YÜZ ON BEŞ(20.01.1987-7.02.1987 8. DEFTER)
Sevgili Milena...Kafka’nın duyarlı mektuplarını okuyorum. Kafka ismi, onu pek
okumamış olmama rağmen, ilk gençliğimden beri beni etkiler nedense.Gösteri’nin
86 dökümü ekinde Haydar Ergülen, benden söz ediyor.Şöyle ki:”1986, bize ilginç
ve önemli yeni şairler getirdi. Adam-sanat’ın Aralık sayısında kendisiyle
yapılan ‘talihsiz’ konuşma dışında, kendisine güvendiği için etkilenmekten
korkmayan Küçük İskender, şiirimizin en önemli yenilerinden oldu.” Bu, günah
çıkartmamıza yardımcı olan kutsal insanların, eleştirmenlerin bana yönelttikleri
saygı ve güven ve omuzuma yükledikleri korkunç bir sorumluluk tanıtırlar.
Şimdiye dek göğüslediklerim, yadsıdıklarım, yüz çevirdiklerim bini aştı; ödün
vermemeye çalıştım, alçakgönüllü hareket etmek için uğraştım, güç harcadım,
hasat mevsimi mi bu?
Küçük İskender, Cangüncem, s. 266(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman
Gündüz, Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
14 Aralık
Belki bütün bir geceye gereksinme gösteren en önemli yerinde, çalışmanın
acınacak bir tempoyla ilerlemesi.
Öğleden sonra Baum’da. Sarı soluk gözlüklü bir kıza piyano dersi veriyor.
Mutfağın loşluğunda sessiz oturuyor oğlu ve tembel tembel ne olduğunu
seçilemeyen bir nesneyle oynuyor. Enikonu bir hoşnutluk izlenimi. Özellikle bir
gerdelde kap yıkayan boylu poslu hizmetçinin çalışması karşısında duyuyorum bu
hoşnutluğu.
19 Aralık
Dün Köy Öğretmeni’ni nerdeyse bilinçsiz yazdım, ama ikiye çeyrek kala paydos
ettim, daha fazla çalışmaktan korktum; korkmakta da haklıymışım, hemen hiç
uyumadım, yalnızca üç kısa düşü göğüsleyip, işte öylesine perişan durumda büroya
yollandım. Dün fabrikayla ilgili olarak babamın suçlaması: “Sen başıma sardın
fabrikayı!” arkasından eve gidip, serinkanlı üç saat yazı yazdım; kuşkusuz suçlu
olduğum, ama suçumun babamın söylediği kadar büyük sayılamayacağı bilinciyle
yaptım bunu. Bugün cumartesi, akşam yemeğine gitmedi; biraz babamdan
çekindiğimden, biraz da geceyi tümüyle çalışarak geçirmek istediğimden; ama
hepsi bir tek sayfa yazabildim, o da pek iç açıcı sayılamaz.
Her öykünün başı insana gülünç geliyor ilkin. Bu körpe, gelişimini henüz
tamamlamamış, dört bir yanı duyarlı organizmanın gelişim sürecini geride
bırakmış her nesne gibi dışa karşı kendini kapama eğilimi gösteren dünyanın dört
başı mamur organizasyonunda tutunabilme umudu yok görünür. Ancak, gelişim
sürecini tümüyle geride bıraksa bile, haklı bir temele dayanan her öykünün
tamamlanmış biçimini kendi içinde taşıdığı unutulur bir arada; dolayısıyla; bir
öykünün başlangıcı karşısında kendini umutsuzluğa kaptırmak doğru sayılamaz. O
zaman anne ve babaların da bebekleri karşısında umutsuzluğa düşmesi gerekirdi.
Çünkü böyle zavallı ve pek gülünç bir yaratığı dünyaya getirmeyi akıllarından
geçirmemişlerdir. Ne var ki, kapılınan umutsuzluğun haklı mı, yoksa haksız bir
umutsuzluk mu sayılacağı bilinemez. Ama yukarıdaki gibi düşünmek, insana belli
bir ölçüde destek sağlayabilir; ben, böyle bir deneyim eksikliğinin daha önce
zararını gördüm.
Franz Kafka Günlükler,
(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman Gündüz,
Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
III.4.Biyografi
Sözlük anlamı “hayat çizgisi” olan biyografi, devlet, siyaset ve sanat alanında
şöhret yapmış kişilerin yaşamını anlatın yazılarıdır.
Eskilerin “tercüme-i hâl” dedikleri biyografiler, divan edebiyatında şuara
tezkirelerinde yer almışlardır.Türk edebiyatında bu türün ilk örneğini Ali Şîr
Nevâî (xv.yüzyıl çağatay şairi) vermiştir.
Biyografisi yazılan kişi ile ilgili şu özellikler yansıtılmalıdır:
1.Doğum yeri, doğum tarihi
2.Çocukluğu, öğrenimi
3.Meslek yaşamı, kişiliği
4.Çevresinde bıraktığı etki ve izler
5.Gelecek kuşaklara örnek olabilecek özellikler
Biyografi yazarı,görüşlerinde ve yargılarında tarafsız olmalı, geniş ve köklü
bir araştırma yapmalıdır.
Biyografi hazırlanırken; kitaplardan, ansiklopedilerden, yazılı belgelerden,
fotoğraflardan ve biyografisi hazırlanan kişinin hayatta olan arkadaşlarından
faydalanılabilir.
Biyografilerde seçilen kişi çalışma ve başarılarıyla insanlara iyi örnek
olabilmeli, anlatım belli bir okuyucu kitlesine hitap etmeli, olaylar kronolojik
olarak değil önem sırasına göre düzenlenmelidir.
Edebiyatımızda tanınmış biyografi yazarlarından bazıları şunlardır:Mithat Cemal
Kuntay, Hasan Ali Yücel, M.Emin Erişirgil, V. Mahir Kocatürk, vd.
Örnek Metin:
Z İ Y A G Ö K A L P
(23 Mart 1876-25 Ekim 1924)
XX.yüzyıl fikir ve sanat adamıdır. Diyarbakır Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten
sonra Mülkiye İdadisi’nde okudu. İstanbul Baytar Mektebi’nde öğrenimine devam
ederken,İstibdada karşı mücadele verdiği için tutuklandı.9 ay hapis yattıktan
sonra memleketi olar Diyarbakır’a sürüldü(1900). Diyarbakır’da ittihat ve
Terakki Fırkası’nın şubesini açtı. 1910’da Selânik’e geldi.1911’de Selânik’te
yayınlanan Genç Kalemler Dergisi’nde yazıları yayımlandı.Balkan Harbi’nde (1912)
İstanbul’a geldi.Darülfünun’da sosyoloji dersleri okuttu(1915-1919).Türk Yurdu
Dergisi’nde yazıları çıktı. Yeni Mecmua’yı çıkardı(1917).Tanin Gazetesi’nde
siyasi yazılar yazınca, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından Malta’ya
sürüldü(1919).Döndükten sonra Diyarbakır’da Küçük Mecmua’yı
çıkarda(1922).Diyarbakır’dan milletvekili seçildi(1923).Milletvekilliği
sırasında hastalandı.25 ekim 1924’te tedavi gördüğü İstanbul’da öldü.Mezarı
Sultan Mahmut Türbesi’ndedir.
Ziya Gökalp,Tanzimat’la başlayan ferdi ve dağınık çabalarla yatağını arayan
Türkçülük akımını bir sisteme bağlayıp topluma mal eden bir bilim adamıdır.”Türk
milletini yükseltmek” ilkesinde özetlediği Türkçülüğün dilde, güzel sanatlarda,
ahlâkta, hukukta, ekonomide, siyaset ve felsefede gerçekleştirilmesi yollarını
göstermiş, halka ve genç kuşaklara öncülük etmiştir.Her alanda yükselmenin,
halkın bilgilendirilmesi ve aydınlatılması ile mümkün olacağını her vesile ile
dile getirmiş, konuyla ilgili olarak inceleme, makale,şiir, destan ve masal
türünde pek çok eser yazmıştır.Kızıl Elma(1915), Yeni HAYAT(1918), Altın
Işık(1923) adlarında üç şiir kitabı olan Ziya Gökalp’in makale ve öteki
türlerdeki eserleri şunlardır: Türkleşmek,İslâmlaşmak, Muasırlaşmak(1918),
Türkçülüğün Esasları(1923), Türk Medeniyeti Tarihi(1925), Malta Mektupları(1931)
vb.
Bir çok araştırmacı tarafından incelenen ve değişik baskıları olan bütün
eserleri, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları bünyesinde toplanmaktadır.
Behçet Necatigil,
Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü,Varlık Yayınları, Ankara 1980.
III:5.Otobiyografi
Bir kişinin kendi özgeçmişini yazmasıdır.Otobiyografi malzemesi hazırlayan
kişinin iyi bir gözlemci olmasının yanında kuvvetli bir hafıza gücüne de sahip
olması gerekir.Yaşananların ve verilen örneklerin ilgi çekici olmasına dikkat
edilmeli, inandırıcı olmayan bilgilere yer verilmemelidir.
Otobiyografi bir tarih olmamakla beraber, tarihi de ışık tutabilir.Otobiyografi
alanında yazılmış bir eserle yazan ve okuyanlar için birçok konu aydınlatılmış
olabilir.
Otobiyografide şu özellikler bulunmalıdır:
1.İlgi çekici olmalıdır.
2.Ahlakî olmalı, gerçekler olduğu gibi yansıtılmalıdır.
3.Ortaya atılan iddialar delillere dayanmalıdır.
4.Genç kuşaklara iyi örnek olmalı, çalışma ve başarıları taktir edilmelidir.
Örnek Metin:
BİLGE TONYUKUK YAZITI
Ben Bilge Tonyukuk’um. Ben Çin ülkesinde doğdum.(Benim doğduğum yıllarda) Türk
milleti Çin’in egemenliği altında idi.
Türk milleti kendisine bir han seçmeden Çin’in egemenliğinden ayrıldı.Sonra
kendisine bir han seçti.Ancak seçtiği bu hanı terk edip Çin’e tekrar tabiî
oldu.Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını terk ederek (tekrar) Çin’e tabiî
oldun.Tabiî olduğu için Tanrı öldürmüştür.Türk milleti öldü, mahvoldu,yok
oldu.Türk-Sir(Efendi) milletinin yerinde kabile bile kalmadı.
Ormanlık alana saklananı ve dağa çıkıp gizleneni bir araya geldiğinde yedi yüz
kişi oldular. Bu yedi yüz kişinin iki bölümü süvari idi, bir bölümü piyade idi.
Yedi yüz kişiyi yöneten büyüklerin unvanı ise Şad idi. Bana;”görüşünü söyle”
dedi. Söyleyeni ben idim.Bilge Tonyukuk.
“Kağan mı seçeyim” dedim.Düşündüm. “Zayıf boğa ile besili boğa uzaktan görülse,
boğanın besili boğa mı zayıf boğa mı olduğu bilinmezmiş derler” diyip öyle
düşündüm.Ondan sonra Tanrı bu bilgiyi verdiği için kendim bizzat kağanı seçtim.
Boyla Bağa Tarkan unvanlı Bilge Tonyukuk ile İlteriş Kağan birlikte birlikte
olunca güneyde Tabgaç’ı, doğuda Kıtay’ı, kuzeyde Oğuz’u çokça öldürdü.Bu
zamanlarda kağanımın müşaviri ve ordusunun komutanı bizzat ben idim.
Çogay’ın kuzey yamaçları ile Kara Kum’da ikamet ediyorduk.
Batı Yüzü,Birinci Tağ
Not: Bilge Tonyuk’un bu hitabeti, edebiyatımızda ilk otobiyografi örneği olarak
da dikkat çekmektedir.Kaynak:Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi
Albümü,TİKA,Ankara 2001
IV. Mensur Eserler
Mensur eserler, nesir (düz yazı) olarak yazılmış olanlardır.En doğal anlatım
nesir yazılarda verilir.Bizde bulunan ilk edebî nesir örnekleri vııı. Yüzyılda
yazılan Göktürk Yazıtları’dır.Mensur eserleri eski nesir ve yeni nesir olmak
üzere iki ana başlık altında toplayabiliriz:
A. Eski Nesir
VIII.yüzyıldan yüzyıldan xıx. Yüzyıl ortalarına kadar süren nesirdir.Tarihî
gelişim ve değişim neticesinde halk nesri ve klasik nesir iki kolda varlığını
sürdürmüştür.
1.Halk Nesri:Halkın ağzında gelişen, dilden dile aktarılan nesirdir.En
önemlilerini anonim eserler oluşturur.Halk hikâyeleri(Elif ile Yaralı Mahmut,
Asuman ile Zeycan, Tahir ile Zühre vb.), halk masalları, Nasrettin Hoca
fıkraları, halk tiyatrosu (Karagöz, Ortaoyunu, kukla, meddah vb.)
başlıcalarıdır.
2.Klâsik Nesir:İslâm kültürünün ortak eserlerinin bir sonucu olarak mensur
eserleri kapsar. Daha çok “ inşa” olarak bilinen bu nesrin çeşitleri şunlardır:
a.Sade Nesir: Bilim,tarih ve seyahat kitaplarında, anlatım aracı olarak
kullanılan nesirdir. “Öğretici nesir” diye de adlandırılır.
b.Yüksek Nesir: Dinî,ahlâkî ve felsefi konuları işleyen eserlerde kullanılan
nesirdir. Bu tür nesirlerde, söyleyişe önem verilmektedir.
c.Süslü Nesir: Söyleyişin sözden önemli olduğu,seciler ve söz sanatları ile
süslü olan nesirdir
B. Yeni Nesir
1893 Tanzimat Fermanıyla sosyal ve siyasî alanda görülen yenileşme hareketleri
edebiyata da yansımıştır.1811 yılında Selanik’te Genç Kalemler dergisinin çıkışı
ile birlikte Türk dilinde sadeleşme hareketi başlamıştır.Cumhuriyet döneminde
daha da gelişen sade nesir, Atatürk’ün ulusal dil politikası doğrultusunda 20.
yüzyılın Türk nesri olarak yerini almıştır,
C.Mensur Eserlerde Şekil, Konu ve Muhteva Özellikleri
1.Şekil:Konunun anlatılış özelliği, nesrin şekliyle yakından ilgilidir.Olayın
yaşanış biçimi canlandırma yoluyla anlatılıyorsa hikâye, karşılıklı konuşma
olarak veriliyorsa tiyatro, güncel olayları anlatıyorsa fıkra olur.Bir gerçek,
birtakım delillerle ortaya konuyorsa makale, baştan geçen bir olay anlatılıyorsa
anı gündeme gelir.Kısaca her nesir türünün bir anlatım biçimi vardır.Nesir
yazıldığı türün kurallarına göre ayarlanmalıdır.
2.Konu:Konu olay,durum, yer, duygu ve düşünce ile yakından ilgilidir.Konu ana
fikirle de yakından ilgilidir.Bir bakıma yazının ana fikri konuyu belirler.
3.Muhteva:Bir sanat eserinin konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım
özelliklerinin tümü muhteva kapsamı içinde yer almaktadır.Her sanat eserinin bir
konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım özellikleri vardır.Üslup ele alınan
konuya göre değişir.Anlatımda, dilin zenginliklerinden faydalanılırken farklı
yaklaşımlar sergilenir.Konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana
fikri destekleyen anlatımlar ise yardımcı fikirlerdir.
Yazının türüne göre, ana fikir gelişir.Bazı türlerde ana fikir konuya
sindirilir, bazı türlerde sonuç bölümünde verilir, bazı türlerde ise ana fikir
geliştirilirken başka yollara baş vurulur.Bu tarz yazılarda ana fikri bulmak
oldukça güçtür.Deneme türünü buna örnek verebiliriz.
D.Mensur Eserlerde Kelime-Cümle-Söz Grubu-Deyim
ve
Atasözlerinin Anlatımdaki Rolü
Her türün kendine göre bir anlatım biçimi vardır.Sanatçının birikimi, üslûbu,
fikri yapısı, duygu zenginliği, gözlem gücü anlatım biçiminin oluşmasında rol
oynar.Ayrıca yazar, eseri ve eserinin yazıldığı dönem bir bütün olarak ele
alınmalıdır.Yazarın üyesi olduğu edebî akım da üslûp üzerinde etki yapar.Bütün
bunların ötesinde yararlanılın atasözü ve deyimlerde anlatım gücünde tamamlayıcı
ögelerdir.
Üslûp, ele alınan konuya göre de değişebilir.Gözleme dayalı bir konuda sıfatlara
ihtiyaç duyulmayabilir.Kahramanlık konusundaki hitapla sevgi konusundaki hitap
farklılık gösterir.
Belli bir üslûbu olan sanatçı kimliğini kazanmış demektir.Bir bakıma üslûp
sanatçının eserindeki imzasıdır.
E.Mensur Eserlerde Ana Fikir ve Yardımcı Fikirler
Mensur eserlerde işlenen konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana
fikir savunulan fikir olabileceği gibi karşı çıkılan fikir de olabilir.Ana fikri
destekleyen yardımcı fikirler de vardır.
Ana fikir ve yardımcı fikirlerin belirlenmesi yazarın konuyu ele alış nedeni ve
bakış açısıyla ilgilidir.Yazar, okuyucusuna vermek istediği mesajı ana düşüncede
verir.Ana düşünceyi destekleyen görüşler ise yardımcı düşüncelerle verilir.
VI. ANLATIM TÜRLERİ
Anlatım türü kavramı, duygu ve düşüncelerin belli bir kalıba dökülmesi ile
ilgilidir.Konu, görüş açısı, amaç, üslûp, dil ve anlatım bu kapsama girer.Yazılı
ve sözlü anlatım türlerini kesin boyutlarla tanımlamak mümkün değildir.Çünkü
toplumsal ve ekonomik olaylara bağlı olarak yeni boyutlar kazanıp
değişebilirler.Sınıflandırmalar veya tanımlamalar daha çok öğretim amacına
yönelik yapılmaktadırlar.
Tür bilgisi anlama ve anlatma ile yakından ilgilidir.Okuduğu bir yazının türü
hakkında yeterince bilgisi olmayan, konuyu yeterince kavrayamaz.Örneğin, deneme
türü hakkında yeterince bilgisi olmayan birisinin, okuduğu denemedeki ince zevk
ve espriyi çözmesi mümkün değildir.Bu durum konferans, sempozyum, panel,
münazara, forum vb. türler için de geçerlidir.
Anlatım türlerini işlevleri bakımından şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:
A.Yazılı Anlatım Türleri
1.Bilgiye Dayalı Türler:Bu türler genel olarak bilgiyi ön plânda tutarlar.Bilim
dili kullanılır.Öğretici nitelik taşırlar.Makale, fıkra(gazete köşe yazısı),
deneme, bildiri, tez, eleştiri, inceleme, röportaj, mülakat, monografi, rapor,
anı, gezi, biyografi, otobiyografi başlıcalarıdır.
2.Duyguya Dayalı Türler:İnsanların duygu ve düşüncelerini etkileyen
türlerdir.Edebî bir dille yazılırlar.Masal, hikâye, roman, tiyatro, senaryo,
bilim kurgu türünden örnekleri vardır.
3.Pratik Amaçlı Türler:Haberleşmeye ve pratik amaçlı bilgi vermeye dayalı
türlerdir.Günlük konuşma diliyle bilgi verilir.Mektup, dilekçe, gazete haberi,
tutanak, rapor, reklam türünden örnekleri vardır.
B.Sözlü Anlatım Türleri
1.Tartışmalar:Önceden belirlenen bir konu üzerinde, zıt görüşler ortaya
konularak yapılan konuşmadır.Tartışma sırasında yeni ve yararlı düşüncelerin
ortaya çıkması için konuşmacıların duygularla değil, bilimsel verilerle hareket
etmeleri mecburiyeti vardır.Aksi halde tartışmadan hiçbir verimli sonuç
alınamaz.Forum, münazara, açık oturum, panel tartışma ortamını hazırlayan
uygulamalardır.
2.Görüşmeler:Önceden belirlenen bir konu ile ilgili problemlerin görüşülüp,
çözüm arandığı konuşma çeşididir.Mülâkat, Sempozyum, brifing, kongre
başlıcalarıdır.
3.Tek Kişinin Konuşması:Bir kişinin dinleyici topluluğu önünde herhangi bir konu
hakkında bilgi vermek amacıyla yaptığı konuşmalardır. Her hangi bir konu
hakkında yetkili olan kişinin yaptığı açıklamalar ile basın yayın kuruluşlarınca
yapılan araştırmalar da bu konuşma kapsamındadır.Bunun dışında nutuk ve demeçler
de tek kişi tarafından yapılır.
Bu sınıflandırma dışında, değişik sınıflandırmalar da mümkündür.Şiirin, lirik,
epik, didaktik, satirik vb. türleri ile tiyatronun trajedi, komedi, dram
karakterli örneklerini alt gruplara ayırabiliriz.
********************
HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza
dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez
toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet,
dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim
oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da
zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Mani sözcüğünün geçmişi ve kaynağı hakkında değişik görüşler vardır.Ahmet Vefik
Paşaya göre;”Usulsüz, darpsız, vezinsiz güftedir.”[1] Şemsettin Sami maniyi bir
tür değil, ”ezgi ve nağme”[2] olarak tanımlar. Fuat Köprülü, manilerin cinaslı
olanlarına “tuyuğ” adını verir[3].Daha pek çok kaynak ve sözlükte çok farklı
tanımları olan maninin yörelere göre değişik adları da vardır.Anadolu’nun bir
çok yerinde “mani”, Kırım Türkleri’nde “mane, çink”, Azerbaycan’da “mahni”[4],
Kazan ve Kırgız Türkleri’nde “aytıpa, kayım, çölenk, step”, Özbeklerde “koşyo,
aşule” denildiği çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.[5] Güneydoğu Anadolu
Bölgesi’nde kadınların söylediklerine “meani”, erkeklerin söylediklerine
“bayatı” denildiği herkesçe bilinmektedir.Doğu Anadolu Bölgesi’nde “meni”, diğer
bölgelerde ise “mani” şekli yaygındır.
Maniyi diğer türlerden ayıran en önemli özelliği kafiye düzenidir. Kafiyeleniş
çoğu kez aaxa şeklindedir. Bir örnek verecek olursak:
Tabakta portakalsın
Sözümüz burda kalsın
Yılda bir kabrime gel
Toprağım kokun alsın
Her mani kendi başına bir bütündür.Bir mani dörtlüğü ile diğer dörtlükler
arasında bağ kurmak “maniyi tanımamak” demektir:
Gidiyorum işte gör
Hayalde gör düşte gör
Düşmek nedir bilmezsen
Hele sen bir düş de gör
Manilerin ilk iki mısraı doldurmadır.Bunlarda pek anlam aranmaz.Asıl anlam son
iki mısradadır:
A benim bahtı yarim
Gönülde tahtı yarim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yarim
Maniler Türk hayat tarzının vazgeçilmez ürünleridir. Doğumla başlayıp ölümle
biten “Geçiş dönemleri” dediğimiz; doğum, çocukluk, gençlik, evlenme ve ölümle
ilgili duyguları dile getiren pek çok mani vardır.Ayrıca aşk, gurbet, ayrılık,
hasret, kıskançlık, talihsizlik, nasihat, sitem, dua-beddua mani türünün başlıca
konuları arasında yer almaktadır.Birkaç örnek vermekle yetineceğiz:
Saçımda siyahım var
Bülbül gibi ahım var
Göz gördü gönül sevdi
Benim ne günahım var (aşk)
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı (ayrılık,gurbet)
Entarimi keseyim
Yastıklara basayım
Yarimi eller almış
Ben kendimi asayım (talihsizlik)
Arasa attım testi
Aras bulandı geçti
Emim oğlu muhannet
Benim de vaktim geçti (sitem)
Al bürüncek bürün yar
Bahçelerde sürün yar
Benden gayri seversen
Yılan ol da sürün yar (beddua)
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekar gezdiğim günler
Biri bugün olaydı (pişmanlık)
Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında birgeçiş
noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli
merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve
sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar,
istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu
üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları
arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin
Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir
potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında fahri
öğretmenlik yaptığım Horasan lisesinde, yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı
ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir bölümü de manilerdi. Yaklaşık 30 yıl önce
derlenen belki de çoğu unutulmuş olan manilerden bazılarını Horasanlı
hemşehrilerimin bilgisine sunuyorum:
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
Sen bene ğıyar mısan
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
O yâr eskerden gelmiş
Göz aydını ver de gel
TÜRK FOLKLORUNDA NEVRUZ VE HIDRELLEZ
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
Mart ayı, Ön Asya’daki çeşitli topluluklarda yılın başlangıcı, bahar bayramı
veya diğer bir ifadeyle yaz bayramını hatırlatmaktadır.
Yeni gün anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan Nevruz 21 Mart tarihinde gece
ve gündüzün eşitlenmesinden dolayı yılbaşı olarak kabul edilir. Türk ve İran
çevrelerinde, yıllardır kutlana gelen bir bayramdır.
“Divanü Lugati’t-Türk’te, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nde 21 Mart günü yılbaşı
yani Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Türk çevrelerinde çeşitli adlarla
kutlanır. Nevruz; Noruz, Navrız, Neruz, Ergenekon, Bozkurt, Çağan, Yeni Gün,
Ulusun, Ulu Gün gibi adlarla kutlanan bir bayramdır.”1
Nevrûz Bayramı’na ilk olarak “MÖ.3000’lerde Mezopotamya’da hüküm süren Proto
Türkler olarak bilinen Sümerlerde rastlanılmaktadır. Bu bayramın daha sonraları
Babilliler, Mısırlılar ve İranlılarca benimsendiği çeşitli kaynaklar tarafından
ifade edilmiştir.”[6]
Baharın gelişi, tabiatın canlanma ve yenilenmesi ili ilgili olarak Ön Asya’daki
çeşitli topluluklarda Nevruz törenlerini benzer inanç ve törenlere
rastlanılmaktadır. Ancak bu törenler, Türk çevrelerinde daha içten ve canlı
biçimde ortaya konmuştur. Nevruz, Türk-Müslüman çevrelerinde eskiden beri
kutlana gelen en önemli bayramlardan biridir.
Nevruz, Türklerin en eski bayramıdır. Asya ve Avrupa’ya Türklerin aracılığı ile
yayılmıştır. “ Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de (1069) koç burcunun (21 Mart-20
Nisan) baharın başlangıcı olduğunu yazmaktadır.”[7] Çin kaynaklarında, Hunlar’ın
21 Mart tarihinde törenler düzenledikleri belirtilmektedir. Bu geleneği Uygurlar
da devam ettirmişlerdir. Uygur resimlerinde Nevruz kutlamalarını temsil eden
tablolara rastlanılmaktadır. “Uygur Türkleri, yeni yılın ilk ayına Aram Ay veya
Ram adını vermektedirler.”[8]
Nevruz geleneği, doğrudan doğruya Türklerin Ergenekon destanı ile ilgilidir.
“Ergenekon’dan çıkış günü, Nevruz Günü olarak kabul edilir. Ebulgazi Bahadır
Han, Şecere-i Terakime adlı eserinde, bunu teyit etmekte ve daha sonraları, Tür
hükümdarlarının bu günü, kızgın ateşle kızdırılan bir demir parçasının örs
üzerinde döverek kutladıklarını kaydetmektedir.”[9] “Altınordu Yarluklarında ve
Çuvaş Türklerinde; Navruz veya Naurus yeni yılın ilk günü karşılığında
kullanılmaktadır.”[10] “Nevruz, Kazaklar için kutsal bir bayramdır. Yüce Ulusun
Günü olarak adlandırılır. Bu günde her türlü kötülükten uzak durulur.”[11]
“Kırgızlar, Novruz olarak isimlendirdikleri Nevruz’u yeni yılın il günü kabul
etmişlerdir.”[12] Kırgınlıkları bir tarafa bırakıp birbirlerini ziyaret ederler.
Nevruz, Azerbaycan Türkleri arasında en mukaddes günlerden biri olarak bilinir.
Halkın Aziz Bayramı olarak tanınmakta , Norus veya Noyrus ismiyle anılmakta ve
bu günde pek çok pratiklere (uygulamalara) yer verilmektedir. Nevruz Bayramı ,
Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatarlar gibi çeşitli Türk çevrelerinin de âdet,
inanç, estetik zevk ve dünya görüşlerini yansıtmaktadır. Kırım Türkleri,’
Navrez’, Başkurtlar ‘Navruz’, Kazaklar ‘Nawruz’, Özbekleri Navroz, Türkmenler
Novruz, Doğu Türkistan Türkleri Noruz, Kıbrıs Türkleri Mart Dokuzu olarak
isimlendirmektedirler.
İklim şartları nedeniyle bu yaz bayramı törenlerinin yapılması,çeşitli yerlerde
tarih değişikliklerine uğramış, farklı tarihlerde uygulama alanı bulmuştur.
Miladî 21 Mart tarihine rastlayan Nevruz Yaz Bayramı’nın Anadolu’da 6 Mayıs
sabahı Hıdrellez adıyla benzer törenlerle kutlandığını görmekteyiz.
Eski Türklerde baharın gelişi önemlidir. Baharın gelişi gök gürültüsünden
anlaşılırdı. Çin kaynaklarına göre, “Hunlar ve Göktürkler, senenin beşinci
ayında büyük bir bayram yaparlardı.Mayıs ayına rastlayan bu dönemde kurbanlar
kesilir, at yarışları düzenlenir, şarkılar söylenirdi.”[13]
Türkler, XI.asır sonları ile XII.asır başlarında Anadolu’ya geldiklerinde;
ilkbaharda kutlaya geldikleri şenlik ve törenleri de beraberlerinde
getirmişlerdir: Bu törenlerden biri olan Hıdrellez; asırlar içinde İslâmiyet’in
etkisiyle giderek zenginleşmiş, Türk insanının ruhuna sinmiş ve benliğine yer
etmiştir.
Nevruz ve Hıdrellez, bizim millî sembollerimizdendir. Bilindiği gibi, “Millî
semboller, tarihin derinliklerine giden başlangıç noktası açıkça belli olmayan
millî ve estetik düşüncelerdir. Bunların yansıması, inançlarla, geleneklerle
günümüze kadar gelebilmiştir.”[14]
Türk kültürü dışında başka kültürlerde de görülen bahar ve yaz bayramı
geleneğinin temelinde, tabiatın canlanması, kışın sona ermesi ve canlanan
tabiatın sevinçle karşılanması yatmaktadır. “Türk kültüründe derin izleri
bulunan bu gelenek binlerce yıldan beri, gelişerek ve zenginleşerek devam
etmektedir.”[15]
Halka göre Hızır, darda kalanların imdadına koşan mübarek bir zattır. İnsanlara
servet, bereket ve kâinata yeniden hayat bahşeden bir kudrettir. “Onun Ab-ı
Hayat (ölümsüzlük suyu) içtiği için ölmezliğe erişmiş olduğu , zaman zaman
dünyayı ziyaret ettiği, kendisini tanıtmadan insanların arasına karıştığı,
sevdiklerine iyilik ettiği inanışları yaygındır.”[16] Günümüz hastane
cankurtaranlarına Hızır, acil servislere de Hızır Servisi denilmesinin özündeki
espri bu inançla ilgilidir.
Seneyi, Ruz-ı Hızır ve Ruz- Kasım diye ikiye ayıran takvimi bilgilere göre,
Ruz-ı Hızır, yaz mevsiminin başlangıcı sayılır. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar
süren bu dönem, Hızır Günleri adıyla anılmakta, 186 gün sürmektedir. 9 Kasım – 5
Mayıs tarihlerini içine alan Ruz- ı Kasım kış devresidir. Kasım Günleri olarak
adlandırılmakta ve 178 gün, sürmektedir.
Günün adlandırılması, Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) içmiş olan Hızır ve İyas’ın
buluşmalarının bu güne rastlamasından kaynaklanmaktadır. Halk inanışına göre,
Hızır ve İlyas, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında buluşup
görüşürler. Bu buluşmanın neticesinde; tabiata hayat, canlılık ve yeşillik
gelir. Tabiatla iç içe yaşayan, tarım ve hayvancılıkla geçinen yörelerde bu gün,
büyük bir sevinçle karşılanmaktadır. “Bir rivayete göre, Hz. Muhammed (S.AV),
.Hızır’a karada, İlyas’a denizde, kendi ümmetini koruması görevini
vermiştir.”[17]
Hızır ve İlyas adlarının kısaltılmış şekli daha sonraları, Ruz- Hızır (Hızır
Günü) karşılığında, Hıdrellez olarak kullanılmıştır. Bu terim farklı
yörelerdeki halk ağızlarında; Idırelle, Iderlez, İlk Yaz, Izır Bayramı
biçiminde söylenmektedir.
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz
âyinlerinde çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez
Günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın ‘yeşillik ve temiz yerleri
sevdiği’ düşüncesiyle, Hıdrellez Günü daima yeşillik ve sulak yerlerde
toplanılır. Bütün Türk coğrafyası üzerinde Hıdrellezle ilgili inanç ve
uygulamaları bakıldığında; kıştan yaza geçiş ritüeli olarak yaşadığı
görülmektedir.” [18]
İslâm çevrelerindeki inanca göre; “Hızır, ermiş biridir. Allah tarafından
Müslümanları korumakla görevlendirilmiştir. Kudüs’te oturur ve istediği zaman
istediği yerde görülebilir. Kimi rivayete göre İlyas’la kardeştir. Kimi
rivayete göre de Hızır, İlyas’ın arkadaşıdır. Hızır karada; İlyas, denizde
Müslümanları korur.”[19]
Bizde sadece halk itikadı olarak yaşayan Hızır geleneği “Suriye, Irak, Mısır,
Hindistan vb. ülkelerde bir ibadet konusu olmuştur. İslâmiyet yoluyla, Türklere
intikal eden bu efsanevî itikada, Türk halkı tarafından da bazı şeyler
katılmıştır. Böylece Hızır, Türk folklorunda, konu, ad ve fikir yönünden
birtakım değişikliklere uğramıştır. Fakat bütün bu değişmelere rağmen, , darda
kalanların imdadına yetişen, insanlara servet, kazanca bereket ve tabiata
canlılık veren özelliklerini muhafaza etmiştir.Hulâsa Hızır’ın Türk halkı
arasındaki yeri, pek geniş ve önemli olmuştur.”[20]
Türk ve Müslüman çevrelerdeki çeşitli kaynaklarda Hızır’ın, Hz. Nuh’un
gemisinde bulunduğu, Hz. Adem ve H. Havva’nın ölülerini Serandip (Seylan)
adasından getirdiği, Nuh peygamberin duasını aldığı dile getirilmektedir.
Halka göre, Hızır’ın çiçeklerle örülmüş bir hırkası, al renkli bir külahı, yeşil
sarığı ve kırmızı pabuçları vardır. Ak sakallıdır. Elleri yumuşak , beyaz ve
kemiksizdir. Dilenci veya fakir kılığında dolaştığına inanılır.
Hızır, umumiyetle beyaz ata binmiş, ak saçlı ve sakallı bir ihtiyar olarak
tasavvur olunur. Eski Türk destan ve efsanelerinde değişik adlarla anılmaktadır.
“ Altay efsanelerinde Gök Sakallı İhtiyar, Gök Sakallı Vezir gibi isimlere sık
sık rastlamaktayız. Manas Destanı’nda ise, Gök Sakallı Vezir Tanrı tarafından
gönderilmiş kutlu bir kişidir.”[21]
Dede Korkut Hikâyeleri’nde de Hızır motifine rastlanılmaktadır. “Dirse Han Oğlu
Boğaç Han Boyu’nda babasının oku ile yaralanan Boğaç Han’ın yarasını Hızır
sarar.”[22]
Köroğlu Destanı’nında da Hızır önemli bir yer tutar. Köroğlu ve kızanlarına yol
gösteren, felâketleri haber veren, onları tehlikelerden koruyan Hızır’dır.”[23]
Hamzanâmeler’de “Hızır, sıkıntıda olan Müslümanlara yardım eden er bir kişidir.
Darda kalanları göz açıp yumuncaya kadar, bir diyardan başka bir diyara götüren
Pir olarak gösteriliyor.”[24]
Anlatılanlara göre, bir gün taş üzerinde oturan Hızır, ayağa kalkıp yürümeye
başlayınca, kendisi ile birlikte oturduğu taş da hareket etmiş, ayağını bastığı
yerlerde çimenler bitmiştir. Bunun için yeşil anlamına gelen Hızır adını
almıştır.
İlyas da Hızır gibi darda kalanların imdadına koşar. Ancak şöhreti Hızır kadar
yaygın değildir. Onun giydikleri Hızır’ınkinden farklıdır. Keçi derisinden
yapılmış uzun bir gömlek giyer. Uzun boylu, esmer, oldukça zayıf görünümlü bir
ihtiyardır.
Nevruz ve Hıdrellez, Türk folkloru yönünden başlı başına bir hazinedir.
İnançlar, efsaneler, ümitlerle dolu, şiirlerle süslüdür. Türk insanının
bulunduğu her yerde, Nevruz ve Hıdrellez bahar-yaz bayramı uygulamaları vardır.
Bu çizgi Balkanlar’dan Anadolu’ya, Kafkasya’dan Asya içlerine kadar uzanmakta,
ölmezlik suyu ve baht açma gelenekleri ile devam etmektedir.
PRATİKLER (UYGULAMALAR)
21 Mart tarihi öncesindeki Çarşamba gününden başlayan Nevruz törenleri,
Anadolu’nun çeşitli yörelerinde değişik biçimlerde kutlanır. Kutlamalar, kırsal
kesimlerde bir nevi doğa sevgisi, bolluk ve bereket bayramı niteliği taşır.
İklim şartları nedeniyle, Nevruz Yaz Bayramı törenlerine benzer törenlerin
Anadolu’nun farklı yörelerinde; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan akşam ve 6 Mayıs günü
Hıdrellez adıyla yapıldığı görülmektedir. Kaynağını Orta Asya’dan alan her iki
bayram, Türk halkının doğa sevgisini yansıtmakta ve büyük benzerlikler
göstermektedir. Bu törenlerde gerçekleştirilen uygulamaları; Nevruz Uygulamaları
ve Hıdrellez Uygulamaları olmak üzere iki başlık altında veriyoruz:
I. NEVRUZ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
Halkın, temizlik, çalışkanlık, yardımseverlik meziyeti, âdetleri, atasözleri,
deyimleri, deyişleri, nağmeleri, manileri, ninnileri, türküleri, ağıtları,
övmeleri, yermeleri Nevruzla bütünleşerek inanç, âyin ve merasimlere
dönüşmüştür. Uygulamalardan bazıları şunlardır:[25]
· 21 Mart öncesindeki son Çarşamba gününden itibaren sofra ve yemek hazırlıkları
yapılır.
· Korkak insanların, kokularını yenmeleri için başlarına su dökülür.
· Gelinlerin başlarıyla, süt veren ineklerin boynuzlarına kırmızı bez bağlanır.
· Evden, yoğurt, süt, peynir, kaymak, kibrit, gazyağı gibiürün ve malzemeler
verilmez.
· Lohusanın yanına gidilmez.
· Damlarda çalgı çalınır.
· Kız istemeye gidilir.
· Kızlar dilek dilerler.
· Delikanlılar dilek dilerler.
· Eş-dost ziyaret edilir.
· Nişanlı kıza erkek tarafı hediye götürür.
· Kızlar kırmızı elbise giyerler.
· Köpekler ve yılanlar öldürülmez.
· Sütü bol olan hayvanlar okşanır.
· Evler bahçeler temizlenir.
· Ağaçlar budanır, tarlalara ark açılır.
· Torunlara yorgan yapılır.
· Kin güdülmez, küsler barıştırılır.
· Düşmanlıklar sona erdirilir.
· Ava gidilmez.
· Kızlara, gelinlere yeni elbiseler alınır.
· Yumurtalar boyanır.
II. HIDRELLEZ PRATİKLERİ ( UYGULAMALARI)
Hıdrellez, neşe saçan umut ve coşku dolu bir gündür. Halkımız bu günü hayırlı ve
uğurlu bilir, dileklerinin kabul olacağına inanır. Bu günde, kısmete, sağlığa,
işlerin kolay yürümesine dair isteklerde bulunulur. Zengin olmak, mutlu bir yuva
kurmak, sağlıklı olmak, hastalanmamak, başarılı olmak gibi vb. isteklerde
bulunulur. Dileklerin kabulüne yardımcı olmak üzere; sadaka vermek, oruç tutmak,
kurban kesmek gibi pratiklere de yer verilir. Bütün hazırlıklar, Hızır’a
rastlamak ve ondan yardım almak amacına yöneliktir. Kurban ve adaklar Hızır
hakkı için adanır.
Hıdrellez hazırlık ve uygulamalarını çoğunlukla gençler yürütürler. Bu günün pek
çok olumlu niteliği yanında, kısmet açan ve mutlu yuvaların kurulmasına zemin
hazırlayan yönleri olduğuna da inanılmaktadır.
Hıdrellez öncesi ve Hıdrellez günü yapılan uygulamaların çoğu, ritüel
kaynaklıdır. Bu uygulamalarla, “Tabiatta var olduğuna inanılan güç kaynaklarının
çeşitli davranış biçimleriyle insanlara geçeceğine inanılmaktadır.”[26] Ayrıca
Hıdrellez günü yapılmaması gereken işler de vardır.
A. HIDRELLEZ ÖNCESİ HAZIRLIK PRATİKLERİ
· Hıdrellez öncesi, 41 karınca yuvasından alınan toprak, ev halkının para
cüzdanına az miktarda konursa, o eve bolluk ve bereket gelir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında, akarsudan nur akar. Bu suya
girenlerin vücudu zindeleşir ve yeniden hayat bulur.
· Evlenmek isteyen delikanlı özel bir surette hazırlanmış tuzlu çöreği 5 Mayıs
akşamı yiyerek gece uykusuna yatarsa, rüyasında evleneceği kızı görür.
· Hıdrellez günü için önceden ekmek pişirilir, bu ekmek parçalanmaz. Sofraya tam
olarak konur. Tam ekmek ailenin bütünlüğünü simgeler.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soğanın yeşermiş yapraklarından ikisi aynı
anda kopartılarak her biri için niyet tutulur. Hıdrellez günü bu yapraklardan
hangisi daha çok uzarsa, o niyetin gerçekleşeceğine inanılır.
· Çocuğu olmanlar, 5 Mayıs günü akşam ezanından sonra kutsal bilinen bir ağaca
al- yeşil yazmalar bağlarlar. Sabah gün doğmadan yazmalara bakılır.
Kaybolanların sayısı kadar çocuk olacağına inanılır.
· Çocuğu olmayan kadın 5 Mayıs akşamı abdest alıp namaz kıldıktan sonra, bezden
yaptığı bebeği, gül ağacının dibine koyarsa çocuğu olur.
· Hasta ve yaşlılar, 5 Mayıs akşamı çimenler üzerinde yuvarlanırlarsa şifa
bulurlar.
· Hıdrellezden birkaç gün önce kırlardan toplanan 41 çeşit çiçek, bir kapta su
içine konur. Bu su, Hıdrellez günü hastalara şifa vermesi dileği ili içirilir.
· Eve bolluluk, bereket gelsin diye 5 Mayıs akşamı namaz kılınıp dua edilir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soyduğu elmayı, yastığının altına koyup
yatan genç, gece rüyasında evleneceği kızı görür.
B. HIDRELLEZ GÜNÜ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
· Hıdrellez günü, güneş doğmadan kalkılır. Geç kalkanlar, şafak vakti evleri
dolaşan Hızır’dan nasiplenemezler.
· Evlenmek isteyen kızlar, Hıdrellez günü, kimliklerini belli etmeden kıbleye
bakan dokuz komşu kapısını çalarlarsa, o yıl kısmetleri açılır.
· Hıdrellez sabahı, gün doğmadan bir kağıda yazılan dilek akarsuya atılırsa, o
yıl gerçekleşir.
· Evlenme çağına gelen genç kız, Hıdrellez günü yaptığı tuzlu çöreğin yarısını
yer, diğer yarısını da dam veya duvar üstüne bırakır. Kargalar, bu çöreği alıp
hangi evin bacasına götürürlerse genç kız o eve, uzağa götürürlerse uzağa gelin
gider.
· Kocaya gidememiş, kısmeti kapalı kızlar için Hıdrellez günü, “kilit açma”
pratiği uygulanır. Tanıdık yedi evden alınan yedi anahtar, evde kalmış kızın
eline verilir. Kız kendisine verilen anahtarlarla hiç kimseyle konuşmadan
içinden dualar okuyarak bu yedi kapıyı açarsa, kısmeti bir yıla kalmaz açılır.
· Kısmetinin açılmasını isteyen genç kız veya delikanlı Hıdrellez günü, sabah
namazından önce kıbleye bakan yedi çeşmeden su içerse, o yıl evlenir.
· 6 Mayıs günü sabahı, gün doğmadan sokak kapısı sonuna kadar açılırsa, Hızır
eve girer, bolluk bereket getirir.
· Soğan kabuğu ile kaynatılan yumurta, Hıdrellez günü çocuklara yedirilirse,
şifa kaynağı olur.
· Hıdrellez günü, boyu kısa olan çocuk veya gencin başına bir oklava ile
vurulursa, o yıl içinde boyu uzar.
· Hıdrellez günü seher vakti, bir akarsu kenarında çamurdan ev yapılır,
içerisine buğday doldurulursa, o yıl mahsul bol olur.
· Hıdrellez günü kadınlar, başlarına çimen yeşili örtü örtünürlerse, o yıl, bol
yağmurlu ve bereketli olur.
· Yağ ve ayran yapılan yayıklar (çalkanlar), Hıdrellez günü, yeşil dal ve
yapraklarla süslenirse, o yayıkta yayılan mahsul bereketli olur.[27]
· Hıdrellez günü gözlerine sürme çeken kızların, o yıl başları ağrımaz.
· Herhangi bir kaba su konularak etrafına kızlar oturtulur. İple bağlanan pamuk
topağı iğneye takılıp suya atılır, pamuk topağı hangi kızın önünde durursa, o
kız diğerlerinden önce kocaya varır.
· Türbelere gidilip, adak ve kurbanlar kesilir.
· Komşulara yedi çeşit çerez dağıtılır.
· Nişanlı çiftler, Hıdrellez günü, ağaçlı , sulak yerlerde dolaşıp piknik
yaparlarsa, kısmetleri bol olur.
· Bekâr kızın çehizinden bir parça gül ağacının altına konur. Genç kız rüyasında
kimi görürse, onunla evlenir.
· Türbelerde ve diğer kutsal yerlerde, hali vakti yerinde olanlar, fakirlere
ziyafet verirler.
· Gül ağacının dibine altın bağlanırsa, o yıl ürün bol olu.
· Ev sahibi olmak isteyenler, Hıdrellez gününden başlayarak üç gün boyunca, gül
ağacının dibine ev maketi yaparlarsa, o yıl ev sahibi olurlar.
· Hayvan sahibi olmak isteyenler, Gül ağacının dibine hayvan resmi çizerlerse,
çok hayvan sahibi olurlar.
· Tarla sahibi olmak isteyenler, gül ağacının dibine tarla toprağı koyarlar.
· Yılın bolluk ve bereket içinde geçmesini isteyen kişi, şafak vakti gül
ağacının dibine özel eşyasını bırakır.
· 40 çiçekten alınan yeşil yapraklar, bir kaptaki suya atılır. Yüzünde sivilce
olanlar, bu su ile yıkanırlarsa, sivilcelerden kurtulurlar.
· Yıl içinde kısmetinin açılıp açılmayacağını öğrenmek isteyen genç kız,
tomurcuk halindeki bir çiçeği, suyun içine koyar, ertesi gün tomurcuk açılırsa,
kısmeti olur. Açılmazsa olmaz.
C. HIDRELLEZ GÜNÜ YAPILMAMASI GEREKENLER
Anadolu’nun pek çok yöresinde, temizlik ve yemek pişirme işleri, Hıdrellez
gününe bırakılmaz. Birkaç gün öncesinden yapılır. Hıdrellez günü, yeme içme ve
eğlenme dışında hiçbir iş yapılmaz. Süpürge tutulmaz, çünkü süpürge tutanların o
yıl, sıkıntılı işlerinin çok olacağına inanılır. İğne iplik ele alınmaz ve dikiş
dikilmez.Hıdrellez günü eline iğne iplik alıp dikiş dikenler o yıl boyunca
kötülüklerle karşılaşırlar. Hıdrellez gününü evde geçirenler, Hızır’ın ağaçlı,
yeşillik ve sulak yerlerde dağıttığı nasipten yararlanamazlar. Bunun için
Hıdrellez gününü evde geçirmek iyi sayılmaz.
SONUÇ
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde, “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz
âyinlerinde, çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez
günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın yeşillik ve temiz yerleri sevdiği
düşüncesiyle, Hıdrellez günü daima yeşillik ve sulak yerlerde toplanılır. Bütün
Türk coğrafyasında, Hıdrellez’le ilgili, inanç ve uygulamalara bakıldığında,
kıştan yaza geçiş ritüeli olarak yaşadığı görülmektedir”[28] Su hayatın
arılığını, saflığını, temizliğini temsil ettiği için, Hıdrellez pratiklerinde
önemli bir yer tutmaktadır.
Aslî unsurlardan yeşillik ve çiçekler, canlılığın, üretkenliğin, verimliliğin,
temizliğin, iffetin , gençliğin, ölümsüzlüğün (devamlılığın) sembolü olarak
uygulamalarda her zaman yer almaktadır.
Hıdrellez pratiklerinde, bolluk ve bereketi sağlamakta baş vurulan esas unsur
topraktır. Kişilere ait nesneler toprağa gömülmekle (güç kaynağı kabul edilen)
toprakla temasa geçmiş oluyor. Daha sonra bu güç, eşyanın sahibine yansıyor.
Hıdrellez, uygulamalarında, 3, 7, 40, 41 sayılarına bağlı farklı motiflerin yer
aldığını görmekteyiz. Bu sayıların kaynakları hakkında farklı görüşler ileri
sürülmüştür. Bunlardan birisi de İslâm dininde Allah’ın adının 40 vasfı
bulunduğu, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) 40 yaşında peygamber olduğu
düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, tasavvufta, ‘üçler, yediler, kırklar’
diye adlandırılan sayı motifleri vardır. Bu motifler, Hıdrellez uygulamalarında,
‘üç, yedi, kırk, kırk bir’ şeklinde görülmektedir.
Hıdrellez uygulamalarının pek çoğunda gül ve gül fidanının olması, Hızır ve
İlyas’ın yeşili, çimeni, çiçekli-sulak yerleri sevmeleri yanında; gülün
İslâmiyet’te kutsal bir nitelik taşımasından da kaynaklanmaktadır. Bir çok
İslâmî kaynakta Hz. Muhammed’in (S.A.V.) teri ile gül arasında bir ilgi
kurulmuştur. XV.asır şairlerinden Süleyman Çelebi, Vesiletü’n Necat isimli
bizim Mevlid olarak tanıdığımız eserinde bu ilgiyi şöyle dile getirmektedir:
Terlere güller olurdu ter teri
Hoş dürerlerdi terinde gülleri
Yine halkımız, “kırmızı pabuçlu Hızır’ın değneği ile dokunduğu her gül ağacından
renkli, güzel kokulu güller açıldığına inanır.”[29]
Kaynağını mitolojik dönemlerden alan pek çok bahar ve yaz bayramı pratiği
(uygulaması), zamanla daha da çoğalıp zenginleşerek Nevruz, Hıdrellez vb.
törenlerle günümüze kadar gelebilmiştir. Bu törenlerin yaşatılması ve gelecek
kuşaklara aktarılması sorumluluğu şimdi bizlere düşmektedir. Toplumun her
kesiminin bu konuda gereken duyarlılığı gösterip bu kültürel değerleri
yaşatmasını diliyorum.
KAYNAKÇA
Baytanrev , B. A., Nevûz (Yeni Gün), Türk Dünyası Dergisi, Sayı: 17, Ankara
1999, s.69.
Boratav, Prof. Dr. Pertev Naili, Köroğlu, İstanbul 1984, s.29.
Caferoğlu, Ahmet, “Çuvaşça’da Ay Adları”, Halk Bilgisi Haberleri, Sayı: 70,
Mayıs 1931, s.181.
Caferoğlu, Ahmet, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1968, ss. 18-19.
Çay, Abdulhaluk M., “Ergenekon Destanı ve Nevrûz Bayramı”, Millî Folklor, Bahar
1995, s.7.
Çay, Abdulhaluk M., Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, Kültür Bakanlığı Yayınları,
No: 138, Ankara 1990, s.15.
Çınar, A. Abbas, “Bursa Yöresinde Hıdrellez ile İlgili İnanışlar”, Milli Kültür
Dergisi, Mayıs 1990, s.13.
Elmettin Elibeyzade , Nevruz ve Kurban Bayramının Geçmişi 1200 yıl !, Nevruz ve
Renkler , Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri , Ankara 1996 ,
s.149.
Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkut Kitabı, İstanbul 1973, s.14.
Günay, Umay, “Ritüel ve Hıdrelez”, Millî Kültür Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 1990,
s.12.
Hançerlioğlu, Orhan, İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975, s.241.
Kartal, Numan, “Kocacık’ta Hıdrellez Geleneği”, V. Milletlerarası Halk Kültürü
Kongresi, Seksiyon Bildirileri, Ankara 1987, s.
Köksal, Dr. Hasan, Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara 1984, s.175.
Nebiyev, Azad, “Azerbaycan’da Nevnuz”, (Aktaran: Lerzan Yağcı), Türk Dünyası
Dergisi, Sayı: 8, Mart 1995, ss. 32-35.
Ögel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, İstanbul 1971, ss.151-155.
Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, M.E.Bakanlığı,1000 Temel Eser Dizisi, İst.
1971, s.87.
Özmel, İsmail , “Bizim Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 84, Mayıs 1991, ss.
84-85.
Seyidoğlu, Bilge, “Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 72, Mayıs 1990, s.24.
Sezen, Yard.Doç.Dr. Lütfi, Halk Edebiyatında Hamzanâmeler, Kültür Bakanlığı
Yayını, No: 1287, Ankara 1991, s.79.
Tezcan, Mahmut, “Türk Coşkusunun Simgesi Nevruz”, Türk Dünyası Dergisi , Yıl : 7
, Sayı : 17 , Ankara 1999 ,s.30.
Uraz, Murat, “Hıdrellez ve İlyas”, Türk Folkloru Araştırmaları, Mayıs 1978, ss.
8311-14
Ülkütaşır, M. Ş., “Hıdrellez Hakkında Bir Araştırma”, Türk Folkloru
Araştırmaları Yıllığı, Ankara 1975, ss.157-161.
Yuhadin, K.K., Kırgız Sözlüğü, ( Çev.: Abdullah Battal Tezmen), Ankara 1945,
s.585.
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig I (Çev.: R. Rahmeti Arat –Metin Narş), İstanbul
1947, Beyit: 8,139.
**************
TÜRKİYE’DE MANİ KÜLTÜRÜ
VE
HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza
dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez
toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet,
dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim
oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da
zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında bir geçiş
noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli
merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve
sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar,
istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu
üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları
arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin
Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir
potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında, Horasan
Lisesinde fahri olarak Türkçe ve Edebiyat Öğretmenliği yapmış, bu nedenle de
Tokat Gazi Osman Paşa Lisesine atandığım “Edebiyat Öğretmenliği” görevine
başlamam dört ay geçtirilmişti. Dönemin kaymakamı ve lise müdürünün ricası
üzerine atanmam yapılıncaya kadar boş geçen Türkçe ve Edebiyat derslerini
okutmayı üstlenmiştim. . Haftada 33 saat girdiğim derslerin 15 saatine sembolik
bir ücret verilmiş, . 18 saat dersi de fahri olarak yürütmüştüm. Bunun karşılığı
olarak “Dersler boş geçmesin” gerekçesi ve lise müdürünün Erzurum Millî Eğitim
Müdürlüğüne önerisi ile atanma tebliği geciktirilmişti. Otuz yıllık meslekî
deneyimi olan bir “eğitimci” olarak dönemin yöneticilerinin “eğitim hizmetleri
aksamasın” düşüncesiyle benim dört aylık gecikmeyle göreve başlamama neden olan
uygulamalarını anlayışla karşılıyorum. Her hemşehrimin yapması gereken
fedakârlığı yaptığıma inanıyorum. Beni tek üzen husus bu hizmete karşılık
dönemin lise müdürü ve okul aile birliği yöneticilerinin bir teşekkür yazısı
dahi yazmamış olmamalarıdır. Yine de Horasan Lisesi’nde çalıştığım birkaç ayı,
kayıp olarak değil büyük kazanç olarak görüyorum. O günlerde öğrencilerime
yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir
bölümü de manilerdi. Bugün belki de bir çoğu unutulmuş olan ve bundan otuz yıl
önce derlenen manileri, Horasanlı hemşehrilerimin bilgisine sunmayı zevkli bir
görev sayıyorum.
Ağ terliğim biçtiğim
Leğende su içtiğim
Yüz bin igit içinde
Eliminnen seçtiğim
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
Alma attım dereye
Kız çıktı pencereye
Kız Allah’ın seversen
Al beni içeriye
Altın yüzük var benim
Parmağıma dar benim
Şu karşıki sarayda
Orta boylu yâr benim
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
Beyaz gömlek çift yaka
Yoruldum baka baka
Hiç Müslüman yok mudur
Kolun koluma taka
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
Sen bene ğıyar mısan
Fırın üstünde fırın
Ağalar geri durun
O yâr burdan geçince
Altın iskemle kurun
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
Hançeri taktı geçti
Ateşi yaktı geçti
Derdimi bilmez Aras
Uzaktan aktı geçti
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
İlana bah ilana
İlan geldi dolana
Nazlı yârin ğolları
Boynuma beş dolana
İlanın incesine
Mailem cilvesine
Ben yârime ğavuştum
Darısı cümlesine
İlan inceden öter
Hurma Bağdat’ta biter
Çok sallanma sevdiğim
Cahilem aklım gider
İki baci bir ana
Gezeridik yan yana
Felek bizi ayırdı
Her birimiz bir yana
İlana bah ilana
Dağda sapan sürene
Ben canımı verirem
Seni bene verene
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
İnce çubuh uzadim
Çıhim yolun gözedim
Bülim nerden astığın
Çamaşırın bezedim
Kahve biştiği yerde
Bişip düştüğü yerde
Güzel çirkin aranmaz
Gönül düştüğü yerde
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
Mani maniyi açar
Maniden kaldık naçar
Kırılacak kollarım
Yarsiz yorganı açar
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Deseler yârin gelir
Koşarım yalın ayak
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
Odaya serdim keçe
Yâr gele burdan geçe
Acep o gün olur mu
Elin elime geçe
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekâr gezdiğim günler
Biri bugün olaydı
Öksüzem yüzüm gülmez
Dertliyem kimse bilmez
Göz göz olan yaramı
Örterem kimse bilmez
Pungar başı pıtırah
O yâr gelsin oturah
Bir o desin bir de ben
Bu sevdadan ğurtulah
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
Sabah oldi uyan yâr
Beni derde goyan yâr
El sözüne uyup da
Datli cana gıyan yâr
Sarı çitim sararam
Yitirmişem araram
Sanmaki unutmuşam
Her gelene soraram
Şu Aras hep akar mı
Kenarını yıkar mı
Ay gibi yâri olan
Hiç yıldıza bakar mı
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
Şu Aras’ın yanında
Bir güzele vuruldum
Güzel yüz vermeyince
Derdinden verem oldum
Yara beni yara beni
Gidin diyin yâra beni
Dermansız derde düştüm
Öldürür bu yara beni
Yeşil çitim sendedir
Bir ucu da bendedir
Cennetten huri çıhsa
Yine gönlüm sendedir
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
Oyâr eskerden gelmiş
Gözaydını ver de gel
Yük üstünde halıyam
Halının hayalıyam
Değmeyin dolaşmayın
Ben bir igit yârıyam
Zülüf kestim tarama
Dağı taşı arama
Bana bir nâme gönder
Fitil edim yarama
*************
HALK EDEBİYATI DERS NOTLARI
(YÖK Çerçeve Programına Göre Hazırlanmıştır)
Hazırlayan :
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen
ERZURUM-2004
G İ R İ Ş
I. HALK EDEBİYATI KAVRAMI
Halk edebiyatı, geniş kapsamlı bir kavramdır. Halk edebiyatı deyince: İlk
çağlarda söyleyeni bilinmeyen efsaneleşmiş destanlar, hikâyeler, masallar,
fıkralar, bilmeceler, tekerlemeler, türküler, maniler, ninniler, ağıtlar,
atasözleri, deyimler, dilekler, ilençler, yeminler, Karagöz ve ortaoyunu gibi
halk temsilleri hatıra gelir.
II. HALK EDEBİYATI - FOLKLOR İLİŞKİSİ
Bütün sosyal bilimlerde olduğu gibi, folklor ve halk edebiyatının sınırlarını
çizmek oldukça güçtür. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını kesin
olarak belirtmek kolay değildir. Her sosyal bilim, diğerinden malzeme alır ve
ona malzeme verir. Bu nedenle, sosyal bilimlerin çekirdeğini oluşturan folklor
ve halk edebiyatı arasında sürekli bir ilişki vardır.
Bunlar aynı zamanda folklor ürünleridir. Kelimenin kökeni, folk(halk) ve
lore(bilim)’den gelmektedir. İkisi birlikte halk bilimi karşılığında
kullanılmaktadır. “Folklorun canlı kaynağı halk hayatıdır. Doğumdan ölüme kadar
bütün törenler folklorun kaynağını oluşturur.”[30] Folklor, tarih, edebiyat,
sosyoloji, psikoloji, etnoloji, filoloji ve benzeri bilimlere malzeme veren
zengin bir hazinedir.” Toplumun ortak kültürel değerlerinden yararlanarak millî
kültürün çekirdeğini oluşturmaktadır.” [31]
İlk çağlardan itibaren meydana gelen bu folklor ürünleri dışında, “Sonradan halk
çevrelerinde beslenip değerlendirilen ürünler ise, halk edebiyatı çerçevesinde
ele alınır.”[32] Prof. Dr. Mehmet Kaplan halk edebiyatı ile ilgili olarak
şunları söylemektedir: “Halk edebiyatı, halkın yaşayışının inanç ve değer
hükümlerinin bir hazinesidir. Bu edebiyat beşikten başlayarak insan hayatının
bütün safhalarını içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, elem, hasret, tabiat
sevgisi, acıma, alay, din duygusu, kahramanlık, ahlâk gibi beşeri bütün
duyguları işler. Bundan dolayı bu ürünleri, Türk millî kültürünün en kıymetli
hazinesi olarak korumalıyız.”[33]
III. ÂŞIK EDEBİYATI
Halk arasında yetişen saz şairlerinin meydana getirdiği edebiyattır. Destan,
koşma, güzelleme, taşlama, ağıt, muamma gibi türleri vardır. Âşık adı verilen
şairlerin cura, tambura, bağlama gibi sazlarla söyleyip çaldıkları sözlü,
besteli bir edebiyattır. Bilindiği gibi aşk, insanlardaki sevgi ve bağlılık
duygusudur. Gerek bu yönüyle, gerekse sevgiliye bağlanma duyguları ile saz
çalarak şiir söyleyenlere âşık denilmiştir.
XVI. asır başlarından bu yana arasına türküler sıkıştırılmış olan halk
hikâyelerinin anlatıcılarına da âşık denilmiştir. XX. Asrın başlarından itibaren
âşık terimi yerine saz şairi, halk ozanı, ya da halk şairi terimleri
kullanılmaktadır.
Âşık terimi, Anadolu dışında Azerbaycan sahasında da yaygındır. “Türkçe’nin
konuşulduğu diğer ülkelerde ise farklı adlar alır. Kazaklarda akın çırav,
Kırgızlarda akın, Türkmenlerde bağşı olarak bilinir.”[34]
Âşıklar, irticalen (hazırlıksız, içinden geldiği şekilde) şiir söyledikleri
gibi, çağdaşları veya daha önceden yaşamış olan âşıklardan ezberledikleri
şiirleri gelecek kuşaklara aktarma görevini de üstlenmişlerdir. Bu sözlü gelenek
sayesinde önceki asırlarda söylenmiş olan şiirler günümüze kadar gelebilmiştir.
Halk arasında âşıklık gücünün rüyada bir Pir’ in sunduğu aşk badesini içmekle
kazanıldığı inancı yaygındır. Böyle olağanüstü bir olayla âşıklık yeteneğini
kazananlar, badeli âşık veya Hak âşığı olarak isimlendirilirler(bkz,s.13).
Âşık, bir yönüyle eski destan geleneğini sürdürmek, başka bir yönüyle sevda
şiiri yazmakla görevlendirilmiştir.
Âşık edebiyatı, XVI. asırdan itibaren güçlenmeğe başlamıştır: Hayalî, Öksüz
Âşık, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal bu asrın usta şairlerindendir. Pir
Sultan Abdal’ın tekke şiiri ile de ilişkisi vardır. Armutlu, Bahşi, Kul Çulha,
Kul Mehmet, Öksüz Dede asrın diğer önemli şairleridir.
XVII. asır, âşık edebiyatının altın çağıdır: Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer,
Kuloğlu, Demircioğlu Âşık, Âşık Halil, Ercişli Emrah, Gevheri, Kâtibi, Kuloğlu,
Öksüz Âşık, Yazıcı bu dönemin şairleri arasında yer alırlar.
XVIII. asırda ilgi çekici bir durum ortaya çıkar: Divan şairleri halk şiirine
yönelirken halk şairlerinin de divan şiirine ilgi duyduklarını görüyoruz. Divan
şairi olan Nedim, İstanbul ağzıyla türkü yazarken, Gevheri, Dertli gibi halk
şairleri divan şiirine özenmişlerdir. Bu asırda: Levnî, Bursalı Halil, Abdî,
Âşık İbrahim, Pir Mehmet, Âşık Derûnî gibi usta şairler yetişmiştir.
XIX. asırda: Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, Develili Seyranî, Tokatlı Nuri,
Bayburtlu Celâlî, Narmanlı Sümmanî, Ruhsatî, Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Turabî,
Muhibbî en tanınmış halk şairleri arasında yer alırlar.
Son yıllarda, teknolojinin ve kentleşmenin getirdiği değişmeler, âşıklık
geleneğini büyük ölçüde etkilemiştir. Yok olmaya başlayan bu geleneğin
yaşatılması için Konya ve Erzurum’da, âşıklık geleneğini yaşatma amaçlı
dernekler kurulmuş, çeşitli yarışmalar düzenlenmiştir.
A. ÂŞIK EDEBİYATI ŞİİR TÜRLERİ
Âşık edebiyatı adı altında toplanan edebiyat ürünleri başlıca iki türe ayrılır:
Birincisi, anlatım türüne giren halk hikâyeleri (Bu konu, “Halk Hikâyeleri”
başlığı altında ayrıca işlenecektir.); ikincisi ise şiirlerdir. Âşık edebiyatı
şiir türlerini şu başlıklar altında sıralayabiliriz:
1. Destanlar : Dörder mısralık hanelerle yazılan uzunca şiirlerdir. Hane sayısı
100’e yaklaşabilir. Buna karşılık 10 haneyi aşmayan destanlar da vardır.
Destanlar, kahramanlık, doğal afet, hastalık, kıtlık, savaş, ölüm, göç vb.
konularda söylenir. Ağırbaşlı destanlar yanında, güldürücü, şaşırtıcı, alaycı,
tekerlemeli destanlar da vardır.
Şu hücra köylerin yarası çoktur
Efkârı derindir devası yoktur
Ne kaymakam uğrar ne gelir doktor
Sedirsiz koltuksuz mindersiz köyler
Hayıra yorulsun gördüğün rüya
Eller aya gitti biz yerde yaya
Hasta can veriyor su diye diye
Suyu yok gözesiz pınarsız köyler
Bu köylerin ortak oldum gamına
Vallah yalan değil şahidim buna
Gün aşınca herkes girer damına
Işıksız ceryansız fenersiz köyler
KÖYLER DESTANI
Yirminci asırda ahvalden halden
Duygusuz görgüsüz habersiz köyler
Sahipsiz her insan şaşarmış yoldan
Tahsilsiz bilgisiz rehbersiz köyler
Gel de bu rüyanın tabirini yor
Ehl-i fakaranın yüzü gülmüyor
Yirmi yaşlık gençler imza bilmiyor
Okulsuz kalemsiz deftersiz köyler
Nerdedir düşkünün halinden bilen
Yolsuz köye ne giden var ne gelen
Nice apandisten ecelsiz ölen
Yolsuz vesaitsiz öndersiz köyler
Bir ekmeği dörde böler oynarlar
Dünyadan bihaber güler oynarlar
Aç acına davul çalar oynarlar
Kaygısız telâşsız kedersiz köyler
Ruhani destanı yazar telinen
Yağan yağmurunan esen yelinen
Toprağı denize gider selinen
Ormansız çalısız çepersiz köyler
Aşık Ruhanî
Ağlıyorum gözyaşımı silen yok
Bu köylerde ağlayan çok gülen yok
Anlayan yok bildiren yok bilen yok
İmamsız azasız muhtarsız köyler
Herkes bir köşede diliyor dilek
Kızlar gelin olur çeyizsiz melek
Ölene kefen yok doğana gömlek
Gelirsiz parasız tutarsız köyler
DESTAN
El âriftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma
Muradım nasihat bunda söylemek
Size lâyık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay’etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
Karac’oğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma
Karacaoğlan
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelende
Anı yad ellere açıcı olma
Mecliste ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen iyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
2. Güzelleme: Güzelliğin veya bir güzelin övgüsünü yapan şiirlerdir. Ana konusu
sevgi ve aşktır. Lirik bir karakter taşırlar. İnsanlara yapılan her türlü övgü,
duygusal yaklaşım ve aşk duyguları güzelleme konuları içinde yer alır. Destan
dışındaki diğer şiirler gibi kısadır. Hane sayısı en az üç, en fazla on olur.
KÖYLÜ KIZI
(birinci parça)
Bugün ne gezersin kırda
Yoksa avcı mısın burda
Al yanağın çukurunda
Var nakışın köylü kızı
Efkârî der bir çiçeksin
Daha yavrum küçüceksin
Düğün dernek göçeceksin
Var çok işin köylü kızı
Nazlı nazlı yürüyorsun
Var mı işin köylü kızı
Melek gibi duruyorsun
Hoş bakışın köylü kızı
Mintanın al mavi yelek
Yandan kâkül buna örnek
Saçlarında çifte örek
Gül takışın köylü kızı
(üçüncü parça)
Boyun orta belin ince
Açılmamış gülün gonca
Bele misafir görünce
Güler kaçar köylü kızı
Efkârî der güzel sesi
Tabi insanların hası
Yoğurt ayran kahvesi
Güler açar köylü kızı
Aşık Efkârî
Saçlar örenmiş dalına
Güler geçer köylü kızı
Tarlada orak elinde
Güler biçer köylü kızı
Gören olur sana hayran
Her gün için sana bayram
Yorulur da buzlu ayran
Güler içer köylü kızı
BANA KARA DİYEN DİLBER
Hint’ten Yemen’den çekilir
Gelir Bağdat’a dökülür
Türlü Taâma çekilir
Biber de kara değil mi
Göllere konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arap beyinin
Çadırı kara değil mi
İller de konup göçerler
Lâle sümbülü biçerler
Ağalar beyler de içerler
Kahve de kara değil mi
Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sümbül de kara değil mi
Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren dilber
Kaşların kara değil mi
Boyun uzun belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıverirsin kolunca
Beliğin ince değil mi
Utanırsın akar terin
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi
Beni kara diye yerme
Mevlâ’m yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi
Karac’oğlan der maşallah
Bir gün görürüm inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi
Karacaoğlan
3. Taşlama: Toplumu veya kişileri eleştiren şiirlerdir. Onların kusurlarını
gülünç ve alaylı bir dille ortaya koyar. Destanların kınama ve yergi çeşidine de
taşlama denir.
ORMANDA BÜYÜYEN ADAM AZGINI
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermek için kesan beğenmez
Âlemi ta’n eder yanına varsan
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
Câmiye gelir de erkân beğenmez
Elin kapısında kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berbere gelir de dükkân beğenmez
Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kim’ tımar sipah kimi ser-bölük
Bir elife dili dönmeyen hödük
Şehristâna gelir ezân beğenmez