TÜRKÇE YAZILI ANLATIM
 
I. Hikâye Türü
(Hikâyenin Tanımı – Unsurları : Plân, Konu, Zaman, Mekân, Kişi/Kişiler, Dil ve İfade Çeşitleri)
 
Bir ya da birkaç kişinin başından geçen dar ve kısa hayat olaylarını anlatan yazılara hikâye denir. Arapça’da “kıssa”, “olmuş bir olayı anlatma” karşılığında kullanılır. Tanzimat döneminde “roman” karşılığı olarak kullanılan hikâye günümüzde, “öykü” olarak da isimlendirilmektedir. Ancak “öykü” kelimesi, “hikâye” kelimesinin bütün anlam nüshalarını karşıladığı söylenemez.
Farklı tanımları olan ve hayatın kesimlerinden izler taşıyan hikâyenin dört temel ögesi bulunmaktadır.
A. Olay (Durum)
Olay, hikâyede temel ögedir. Yazarın seçmek istediği fikre arabuluculuk eder. Her hikâyede mutlaka bir olay vardır. Olay, aynı zamanda zaman, yer ve kişilerle birlikte bir aksiyon oluşturur. Hikâyelerde olaylar fazla genişletilmez.
B. Kişi ve Kişiler
Olay ile insan arasında sürekli bir ilişki vardır. Genel ölçüler içerisinde hikâyelerin temel ögesi insandır. İnsan; zaman, yer ve toplumsal çerçeve ile kuşatılmıştır. Güzel yazılmış hikâyelerde biz, belli zaman ve mekânlarda yaşayan, kendine has dünyası olan “gerçek insan” ile karşılaşırız. Hikâyelerdeki kişiler, toplumsal hayattan alınmışlardır. Dış görünüşleri, ruhsal ve psikolojik durumları, özel durumları belirlenerek karakterleri hakkında bir yargıya varılır.
C. Zaman
Hikâyede zaman, gerçeği belirtmesi bakımından önemlidir. Olaylar belli bir zaman dilimi içinde gelişir. Hikâyede belirtilen zaman kendi içinde bir bütündür.
D. Yer
Yer, olayların geçtiği, kişileri ve zamanı kuşatan varlık karşılığındadır. Yer ayrıntıları verilirken işlevsel tasvirlere başvurulur. Bu tasvirlerde, hikâyenin konusu, teması, görüş açısı veya teziyle ilgili ögeler sıralanır.
E.Hikâyede Aranan Özellikler
Hikâyede aranan özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
1.Bilinen alışılmış olaylar fazla ilgi çekmez.Gerçek hayatın ilgi çekici yönleri ele alınmalıdır.
2.Olaylar birbirine karıştırılmadan anlatılmalıdır.
3.Olaylarla ilgili çevre tasvirine, ruhu ve fiziki portrelere yer verilmelidir.
4.Anlatım açık, sade olmalıdır.
5.Olay, yazarın veya kahramanın ağzından(görülen geçmiş zaman kipiyle) anlatılmalıdır.
6.Kişi sayısı fazla olmamalıdır.
7.Okur, olaya çekilmeli, zaman zaman çarpıcı örneklere yer verilmelidir.
8.Başlıkla konu arasında bir uyum olmalıdır.
Ömer Seyfettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Reşet Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal bu türde eser vermiş yazarlarımızdan başlıcalarıdır.Günümüzde olay, durum, mizah, serüven, tarih, gezi vb. konularda hikâyeler yazan pek çok hikâyeci vardır.
 
Örnek Metin 1:

E S K İ C İ
 
Vapur rıhtımdan kalkıp da Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
- Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle,
fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Önce babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımı ile halasının yanına , Filistin’in sapa bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda oyalandı; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kanpanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi.Peltek, şirin konuşmasıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı.Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona, İstanbul’daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; adı değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun yâ Hassen.
Diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh yâ Hassen...
Derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu.Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, hep susuyordu.
Fakat hem tümüyle çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kap kara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cilâ ile kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı.Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile...Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! Dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs...
Yâ habibi! Yâ aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Bir çok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine ceket giymiş saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle haftalarca sustu. Anlaya başladığı Arapça’yı, küçük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, gene susuyordu.
Hep sustu... Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır numara makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı. Yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası, sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı yayvan bir torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası olan, dağınık kılıklı bir adam girdi. Torbasında mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı iskemlede oturdu Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık, toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki...Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik,sapsız bıçağı ile kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu...
Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını şaşkınlıkla işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?..
-İstanbul’dan geldim!
-Ben de o taraflardan... İzmit’ten!
Eskicinin saç sakal dağınık, göğüs bağır açık,pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı sapsarıydı.Gözleri akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul tarafından geldiği için Hasan, şimdi onun yalnız işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında,tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle adam yeniden sordu:
-Ne diye düştün bu cehennem bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı...Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti. Komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi.Bir aralık da kendisi sordu:
-Sen niye buradasın?
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan, durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe,dudakları taze gevrek, billûr sesiyle sürekli konuşuyordu.Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu. Artık erişemeyeceği yurdunun deresini,bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu.Geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat sonunda bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep ağır ağır yaptı.
Hasan yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor...Sessizce, titreye titreye ağlıyor.Yanaklarından göz yaşları bir biri arkasına temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntıları ile yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyordu.
-Ağlama be! Ağlama be!..
Eskici başka söz bulamamıştı.Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama!..
 
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeğe çalıştı ama yapamadı. Kendini tutamadı, gözlerinin dolduğunu ve sakalından kayan yaşların , Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
 
Refik Halid Karay
 Türkiye Türk Edebiyatı Türk Ocakları Eğitim Kültür Vakfı yayını, Ankara 1999.
 
Örnek Metin II :
F O R S A
 
Akdeniz’in esatir(masal ve efsaneler) yuvası, nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe mini mini bir çiçek ormanı gibiydi.İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gövdeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârlarıyla sarhoş olan martılar çılgın naralarıyla havayı çınlatıyorlardı.Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa duvarın ötesindeki zeytinlik ta vadiye kadar iniyordu.Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız methalinden(giriş yerinden) bir ihtiyar çıktı.Saçı sakalı bembeyazdı.Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi.Elleri, ayakları titriyordu.Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı., baktı.
- Hayırdır inşallah! dedi.
Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını iki ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı.Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş sanılacaktı.Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı.Fakat görünürde bir şey yoktu.
Bu, her gece uykusunda kendisini kurtarmak için birçok gemilerin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsaydı. Esir olalı kırk seneden ziyade geçmişti.Otuz yaşında dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi sene evvel onların kadırgalarında(yelken ve kürekle hareket ettirilen savaş gemileri) kürek çekti. Yirmi sene iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı.Yirmi senenin yazları, kışları, rüzgârları,fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi.Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert âdaleli bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülürdü.Daima güneşin doğduğu yeri sol ilerisine alıp gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle eda ederdi(yerine getirirdi). Elli yaşına gelince korsanlar onu “Artık iyi kürek çekemez!”diye çıkarıp bir adada satmışlardı.Efendisi bir çiftçiydi.On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı.Allah’a çok şükrediyordu.Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi.Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor,dua edebiliyordu.Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı.Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi.”Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanıyorum!”derdi.En şanlı, en meşhur Türk gemicilerindendi.Daha yirmi yaşındayken Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar, kıyı görmeden gitmiş,rast geldiği ücra(uzak) adalardan cizyeler(vergiler) almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler Türkeli’nde namı dillere destandı.Padişah bile kendisini saraya çağırmış,maceralarını dinlemişti.Çünkü Hızır Aleyhisselâm’ın gittiği diyarları dolaşmıştı.Öyle denizlere gitmişti ki üzerinde dağlardan,adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu.Oraları tamamıyla başka bir cihandı.Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu.Karısını, işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka cihandan almıştı.Gemisi altın,gümüş, inci, elmas,esir dolu vatana dönerken kenarsız deniz ortasında evlenmiş,oğlu Turgut Çanakkale’yi geçerken doğmuştu.Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı.Acaba yaşıyor muydu? Kırk senedir yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim odsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atardım”diye düşünürdü.Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi sözde azat etti(tutsaklığına son verdi).Bu azat etmek değil,sokağa, açlığa, perişanlığa atmaktı. İhtiyar esir bu viran bağın içindeki kulübeyi buldu.İçine girdi.Kimse bir şey demedi.Ara sıra kasabaya iniyor,ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu.On sene daha geçti.Artık hiç kuvveti kalmamıştı.Hem bağ sahibi de artık kendisini istemiyordu.Nereye gidecekti?
Fakat eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı.Kırk senelik bir rüya...Türkler’in, Türk gemilerinin gelişi...
Gözlerini kadit(çok zayıf, kuru) elleriyle iyi oğdu. Denizin gökle birleştiği yere yine baktı.Evet, mutlaka geleceklerdi.Buna o kadar emindi ki...
-Kırk sene görülen rüya yalan olmaz! Diyordu.Kulübe duvarının dibine uzandı.Yavaş yavaş gözlerini kapadı.İlkbahar bir ümit tufanı gibi her tarafı parlatıyordu.Martıların:
-Geliyorlar geliyorlar, seni kurtarmağa geliyorlar! Gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan esvabının içine kaçıyorlar,gür beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı.İhtiyar esir, rüyasında ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı.Al bayrağı uzaktan tanıdı.Yatağanlar,kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.
-Bizimkiler!Bizimkiler! diye bağırarak uyandı.Doğruldu.Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar.Limana baktı.Hakikaten kalenin karşısına bir donanma gelmişti.Kadırgaların(yelkenle ve kürekle yürütülen gemilerin), yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti.Sarardı.Gözlerini açtı.Kalbi hızla çarpmağa başladı.Ellerini göğsüne koydu.Bunlar Türk gemileriydi.Kenara yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.”Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü.Fakat uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elini ısırdı.Yerden sivri bir taş parçası aldı.Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu.Uyanıktı.Gördüğü rüya değildi.O uyurken donanma burnun arkasından birden bire zuhur etmiş olacaktı.Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü.Hemen çöktü.Kenara çıkan bölükler, ellerinde al bayrak, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı.Kırk senelik bir beklemenin son azmiyle davrandı.Birden kemikleri çatırdadı.Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü.Kenara doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu görünce:
-Dur! Diye bağırdılar.
İhtiyar durmadı, bağırdı:
-Ben Türk’üm, oğullar, ben Türk’üm!
-...............................
Askerler onun yaklaşmasını beklediler.Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeğe başladı.Gözlerinden yaşlar akıyordu.Haline bakanların hepsi müteessir olmuştu.Biraz heyecanı sükûn bulunca ona sordular:
-Kaç yıldır esirsin?
-Kırk!
-Nerelisin?
-Edremitli.
-Adın ne?
-Kara Memiş.
-Kaptan mıydın?
-Evet...
İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine bakıştı.Bir çığlıktır koptu.”Beye haber verin! Beye Haber verin!” diye bağrışıyorlardı.İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini(kahramanlıklarını) bilmeyen, şöhretini duymayan yoktu.Biraz güvertede durdu. Sevinçten kırk senedir hasret kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır(şalvar) geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.
-Haydi Bey’in yanına! dediler.
Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara pala bıyıklı, sırmalı esvabının üzerine demir zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.
-Sen kaptan Memiş misin?
-Evet, dedi.
-Hızır Aleyhisselâm’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
-Benim.
-Doğru mu söylüyorsun?
-Ne yalan söyleyeceğim?
-Aç bakalım sağ kolunu!
İhtiyar kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı. Bazusunda(pazısında) haç şeklinde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı.Bey ellerine sarıldı. Öpmeğe başladı.
-Ben senin oğlunum! Dedi.
-Turgut musun?
-Evet.
-......
İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı.Kendine gelince oğlu ona:
-Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.
Eski kahraman kabul etmedi:
Hayır, ben de beraber cenge çıkacağım.
-Çok ihtiyarsın baba.
-Fakat kalbim kuvvetlidir.
-Rahat et! Bizi seyret!
-Kırk senedir dövüşe hasretim.
Oğlu:
-Vurulursun! Vatana hasret gidersin! Diye onu gemide bırakmak istedi. Kara M emiş, o vakit birden bire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan kılıç istedi.Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:
-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.
......................
 Ömer Seyfettin, Seçme Hikâyeler I,
Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1974.
 
 
II.BİLGİYİ ÖN PLANDA TUTAN TÜRLER
 
II.1. Fıkra (Gazete Köşe Yazısı)
Fıkra, bir yazarın günlük olaylardan etkilenerek yazdığı ve o konu üzerende kendi kişisel görüş ve düşüncelerini yansıttığı yazılara denir.Başta sosyal, siyasî olaylar olmak üzere seçtiği konuyu yorumlayıp işleyen fikir yazısı geniş okuyucu kitlelerine seslenmek amacını taşır.
Fıkra, gazete ve dergilerin iç sayfalarının bir köşesinde yayınlanır.Edebiyatımıza Tanzimat döneminde batıdan girmiştir.Fıkra yazarının amacı, okuyucu kitlelerinin duygu ve düşüncelerini etkileyerek kendi düşünceleri doğrultusunda bir kamuoyu oluşturmaktır.
Fıkranın Özellikleri
1.Konusunu güncel olaylardan alır.
2.Yazı, etkisini yayınlandığı gün gösterir, zaman geçtikçe önemini kaybeder.
3.Kişisellik ön plândadır.
4.Anlatım açık, fakat ustalıklıdır.
5.Öne sürülen fikirler kanıt ve belgeye dayandırılmaz.
6.Belli bir görüş ve bakış açısının okuyucuya benimsetilmesi amacı vardır.
7.Gereksiz sözlerle konu uzatılmamalı, ilgi çekici yönleri üzerinde durulmalıdır.
8.Dil sade ve anlaşılır olmalıdır.
9.Gerekiyorsa başkalarına ait etkileyici sözlere, atasözlerine ve deyimlere yer verilmelidir.
Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı Atay, Yusuf Ziya Ortaç, Peyami Safa fıkra yazarlarımızdandır.
Başlangıçta sadece siyasî ve sosyal konular etrafında yazılan fıkraların zamanla konu ve kapsamı genişletilmiş, sanattan spora, ekonomiden siyasete kadar her alana yayılmıştır.Günümüzde çeşitli gazete ve dergilerde başarılı fıkra örnekleri yazan pek çok fıkra yazarı vardır.
Örnek Metin I:

                     H A Y R A N L I K
İnsan düşünce, duygu ve ifadesinin mucizeleri karşısında hayranlık duymak kadar tabiî bir hal olamaz. Bir Yunan mabedi, bir Sinan Camiî, bir Râkım yazısı karşısında bu hayranlığı duymak zorundasınız.
Fakat hayranlığın bir de başka şekli vardır; kendinden başka her şeye hayran olmak.Böyle hareket edenler hüküm hastasıdır. Bunlar için hayranlık bir gayedir.
Avrupa’dan, Amerika’dan gelen her fikre, her modaya, her yeni dans şekline, her konferansçıya hayran olan insanlar vardır. Her eli kalem tutan adamın yazdığı her şeye hayran olanlar vardır. Her kumaş modasına, her iskarpin biçimine hayran olanlar vardır. Her Avrupalı profesöre, aktöre, sinema artistine hayran olanlar vardır.
Hayranlık, üstün eserlere karşı duyulduğu zaman, normal bir haldir; fakat bayağı, harcıâlem, basmakalıp eserlere karşı duyulduğu zaman başka bir haldir. Bu fikri başka türlü söyleyeyim; hayranlığın sebebi eserlerdeki mükemmellik olduğu zaman, bu hal tabiîdir. Böyle olmayıp da kendimizdeki aşağılık duygusunu belirtmeye bir vesile olduğu zaman bu hal hastalıktır.
Medeniyet için, yani ilim, fen, teknik için Avrupa’ya, Amerika’ya gidelim; fakat kültürde yani dilde, ahlâkta, sanatta ve hayat anlayışında hep Türk kalalım.

                               İsmail Hakkı BALTACIOĞLU
Sabahat Emir ,Kompozisyon Yazma Sanatı, İstanbul,1980.
 
Örnek Metin II:
 
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
 
Arada bir kendi kendisine: “Ben ne biçim adamım?” diye soran kaç kişi vardır? Geçici bir hayret ve tecessüsle değil, hayranlıkla veya nefretle değil, devamlı ve samimi bir anlama ihtiyacıyla, kendi kendini karşısındaki koltuğa oturtarak, bir hasta muayene eder gibi, peşin fikirlerden,dost medihlerinden ve düşman hükümlerinden uzak, kendi kendisini anlamaya çalışan kaç kişi vardır?
Eski Greklerin Delf Mabedi üzerinde şu emir yazılı imiş:”Ey insan, kendini bil!” Sokrates bunu çok tekrarladı. Dermiş ki:”Kendimi bilmeye muktedir olmadığım halde, başka şeyleri öğrenmeye çalışmak bana gülünç görünüyor”. Saint Augustin’in İtirafları’nda da şu cümle yer alıyor: “İnsanlar, dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusu temaşa etmek için seyahat ederler; fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden geçip giderler”.
Beş yüzyıldan beri tabiatın ıcığını cıcığına çıkarıp her şeyi öğrenen insanın kendi kendisi hakkında bildikleri o kadar azdır ki; “insan muamması” terkibi yeniliğini muhafaza etmektedir. İlk zamanların karanlığı XX. Yüzyılda da devam ediyor. Birkaç yıl evvel Londra’da toplanan filozoflar, bilginler, ilâhiyatçılar, beyin fizyolojisi uzmanları, ilmin ve felsefenin en son gayretlerini de inceledikten sonra, beyinle şuur arasındaki münasebette, Sokrates’ten beri devam eden karanlıkların dağılmadığı neticesine varmışlardı.Tıp bayramında genç bir doktorumuzun beyinde şuur merkezinin keşfedildiğini ileri süren garip sözlerini gülümseyerek dinledim. Hâlâ eski lokalizasyon nazariyelerinden artık çok uzakta olduğumuzu bilmeyenler de mi var?
İnsanın meçhul kalması, en çapraşık yaratık olmasındandır. Hele insan beyni, hiçbir neşterin, anatomi bilgisinin ve nörolojik muayenenin künhüne(aslına) varamadığı bir mucize sırrı olmaya devam ediyor. Birçok ruh ve sinir hastalıklarının teşhissiz ve tedavisiz kalması da bundandır. Ben kendi hesabıma, eğer bir muammayı deşmeye çalışmayacaksam, bir kundura boyacısı olmayı , bir akıl ve sinir doktoru olmaya tercih ederim. Niçin böyle konuştuğumu yakından bilenler de bana hak verirler.
Herkes her şeyden evvel kendini bilmeye çalışsa, ilmin hâlâ karanlıkta kalan taraflarına belki aydınlıklar dolar. Fakat herhalde ahlâkın kazancı ilminkinden fazla olur. Flaubert’in “kimse kimseyi anlamıyor” sözü, romanlarda posası çıkarılmış,XIX. Yüzyıl yalnızlık romantizminin beylik bir ifadesidir. Fakat bir hakikat payından mahrum değildir. Bilhassa ferdin kendi nefsi üzerindeki bilgisizliği bahis konusu olduğu zaman, Sokrates bugün de haklıdır sanıyorum.      Peyami SAFA
                    Tercüman, 24 mart 1960

II.2. Röportaj
 
Röportaj, herhangi bir olayı veya olguyu araştırıp görüntüleri ile anlatan bir yazı türüdür.Amacı, bir gerçeği gözler önüne sermektir.Hazırlanırken fotoğraf, belge ve görüntülerden yararlanılır.
Fransızca’dan dilimize geçmiştir.Röportajda seçilen konu ile ilgisi olan kişilerin görüşlerine başvurulur.Röportaj yazarı, kendi görüş.yargı ve izlenimlerini de röportajlarında değerlendirebilir.
Röportaj, tek bir yazıdan oluşabileceği gibi yazı dizisi olarak da yayınlanabilir.
 
 
Röportajın Özellikleri
 
1.Dil yalın ve çarpıcı olmalıdır.
2.Gezilen görülen yerler ve konuşulan kişilerle ilgili resim ve görüntülere yer verilmelidir.
3.Gerçekler saptırılmamalıdır.
4.Konular hayattan seçilmeli, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymalıdır.
5.Yalın ve çarpıcı bir anlatım biçimiyle yazılmalıdır.
6.Konuşma yapılan kişilere yer verilmelidir.
Edebiyatımızda Ruşen Eşref Ünaydın, Hikmet Feridun Es, Yaşar Kemal, Fikret Otyam, Yılmaz Çetiner, Kenan Akın bu türün önemli temsilcisidir.
Günümüzde bu türün çarpıcı örneklerini, gerek gazete ve dergilerde, gerekse görsel yayında sunan pek çok araştırmacı yazar vardır.
 
Röportaj Örneği
..................
Güneşle beraber yoldayız.Manisa’nın ekonomik kaderini üzümden kurtaracak çalışmaları görmeye gidiyoruz. Sabahın altısı. Şehrin bütün caddelere, hatta ara sokakları kalabalık. İrili-ufaklı traktörler, işçilerle dolu römorkleri uçururcasına ovaya koşturuyor.Dar sokaklardan,ara yollardan cipler de bu koşuya katıldılar. Başları sarı poşularla örgülü işçilerle kamyonlar geçiyor. Kadın, erkek, genç, ihtiyar,çoluk,çocuk ovaya koşuyorlar; bağına, tütününe ve en çok bel bağladıkları pamuğuna!
Her taraf yeşil, yemyeşil.Ama yeşili, tütün yeşil, pamuk yeşili.Sonra, söğüt, kavak ve çınar yeşili.Tevekkeli yeşil Manisa demişler buraya.Gözü ve gönlü doyuran yeşillik aralarında bembeyaz kuleleri, kar gibi bağ damarları benek benek ağarıyor.Bir ay sonra şehir büsbütün boşalacak; bu kuleler, bu damlar sıhhatli genç kızların, neşeli üzüm çocuklarının kahkahalarıyla bir kat daha şenlenecektir.Hele bağlara bir ben düşsün.
........................
Yol Akhisar’a doğru uzadıkça bağları arkamızda bıraktık.Şimdi iki yanımız uçsuz bucaksız pamuk tarlaları.Bir karış boş yer, ekilmemiş bir avuç toprak yok.Uzak, yakın bütün köylerin insanları boşalmış tarlalara, dibek başlarında oynayan küçüklere, belleri bükülmüşlere bırakılmış köylerden geçiyoruz.Her taraf pamuk.Kozalar patladığı zaman ovanın yüzü kim bilir nasıl karlaşacak, aklaşacak?
Sığ bir yerinden Gediz’i aşınca Şükrü Cider’in çiftliğindeyiz.Yüzlerce kadın, erkek, genç ve yaşlının çalıştıkları pamuk tarlalarından türküler geliyor.Zeybek türküleri söylüyorlar bir ağızdan.Çapalar hiç durmadan pamuk fidelerinin köklerini dövüyor, kabartıyor.
Genç çiftçi, yanaklarını ve ensesini örten sarı bürgüsünü kasketinin üstünde düğümlerken konuşmaya başlıyor:
-Geçen yıl diyor, tütüne bel bağlamıştık.Ne çare ki tütün, işçilerimizin emeklerini bile tam manasıyla karşılamadı.Onun için bu yıl bütün ova olanca gücünü pamuğa verdi.
Korlaşan güneş altında güneşle cenkleşen bütün bu insanların ümitleri hep pamuktadır.Kışın edilen borçlar pamukla ödenecek, yavuklular pamuktan sonra birleşecekler.Ocaklar pamukla tütecek, ambarlar pamuktan geleceklerle dolacak.Giyim-kuşam ve bütün iyi-kötü arzular hep pamuğa bağlanmış.
1950-51 yıllarında yalnız Manisa Ziraî Donatım Kurumu’ndan ovaya satılan traktör adedi 700’den fazla.Ödeme şartları da çiftçiye büyük kolaylıklar sağlamış.Köylüler taksitle alınan her şeyin adını Marshall koymuşlar.Traktör Marshall,diskaro, mibzer, batos hep alırken de “Marshall mı, peşin mi?” diye soruyorlar;Marshall’sa eyvallah!..
Tarlanın üst başından lacivert iki traktör, pamukların aralarını süzerek, ağır ağır geliyor.Henüz askerliğini yapmamış iki delikanlı poşularla sarılı.Beyazlanmış kirpikli gözlerini bir plan çizgisi kadar düzenli paralellerle ekilmiş pamuk çizgilerine dikmişler, homurdanan traktörlerle yaklaşıyorlar.
-Bu gördüğünüz pamukları kardeşim Ali ile gece gündüz çalışarak kendimiz ekeriz, diyor, Şükrü Cider.Pamuk ekme işi en önemli iştir.Ufak bir ihmal, küçük bir dikkatsizlik, koca bir masrafı, emeği ve en mühim olan zamanı boşa harcatır.Bundan evvel bazı acemiliklerimiz ve zararlarımız oldu.Sütten ağzımız yandı, şimdi ayranı üfleyerek içiyoruz.
Ovanın bütün kısmını kaplayan bu pamuklar önümüzde uğultularla çalışan bu traktörlerin çektikleri mibzerlerle ekilmiş, motor ve makine kuvvetli olmasa böyle geniş ziraate insan ve hayvan takatinin yetişemeyeceği bir bakışta belli oluyor.Yıllarca hayvan ayakları altında tıkızlanmış(aşınmış) çayırlıklar, yağmurla ve güneşle betonlaşmış topraklar, ancak ağır traktörlerle çekilen koca disk gibi pulluklarla ufalanarak tohum atılacak hale getirilmiş.Tarlaların kenarlarındaki yüksek otların arasında irili ufaklı çeşitli pulluklar yatıyor.Aylarca ve geceli gündüzlü çalışmaktan yorulmuşlar gibi yaslanmışlar hendeklere, dinleniyor.Ovanın her tarafından motor sesleri geliyor.Bin tepelerden Menemen Boğazı’na kadar uzanan düzlükte bir fabrika uğultusu var.
Öğrenmek istediklerimi bakışlarımdan sezen bu narin yapılı çiftçi: “Şimdi gördüğünüz ovamızdaki bu kalabalık, dış illerden gelerek buralarda çalışırlar.” Diye devam ediyor konuşmasına: “ İşçilerin Dayıbaşı denilen başları daha akıştan buralara gelerek angajeler yaparlar.Bazıları yaz çalışmaları için avans para bile alırlar.Şu çalışan kalabalığın çoğunu Balıkesir köylüleri teşkil ediyor.Arkada çiftlik binalarında çalışma müddetince misafir kalırlar.Bazı akşamları bu misafir işçilerle beraber şehre, sinemaya gidiyoruz.Traktörlerimiz, şehirde yapılan kutularla dondurmaları kutularla ortalarına kadar ulaştırıyorlar.Hep beraber yiyip, zevkle çalışıyoruz.”
Sevimli bakışlarıyla ağasının konuşmalarını, dinleyen Ali Cider de gülerek tarla kenarında tenteleri, camları indirilmiş bir cip işaret ederek:
-Şu ağacın altındaki cipin görevini tahmin edebilir misiniz ? diyor.
-Çiftlik binalarıyla tarlalar arasındaki yolları kısaltmak için olacak her halde.
İki genç kardeş cevabıma gülüşüyorlar ve Ali Cider anlatıyor:
-Evet, ama asıl vazifesi, bu geniş pamuklarda çalışanlara Ankara ve İstanbul radyolarının şarkılarını, türkülerini, haberlerini getirmektir. Saat 12’den sonra, tarlalarımız bu cipin radyosundan gelen seslerle dolar. Hepimiz hem radyo dinler, hem çalışırız
-Anlaşılıyor ki, otomobil de bu iş sahasında lüks olmaktan kurtarılmış ve asıl hizmetine sokulmuştur.
Bütün tarlaları ve ovayı adım adım dolaşırken, pek yakın bir gelecekte iktisadî kalkınmaya kavuşmanın inancı ve güvenci, geliyor insana. Apaşikâr ki hep beraber, gayretle ve imanla topraktayız. Toprak, kıymet bilen ve emek ödeyen en büyük, en vefalı ana...
  Kemal Garipoğlu
Örnekli Kompozisyon Bilgileri,
Ankara 1974,s.261-263

 
III .YAŞANTIYA DAYALI YAZILAR
 
III.1.Anı
 
Anı, sanat, bilim ve pratik alanda şöhret yapmış kişilerin başlarından geçen önemli olayları, ya da devirlerinde olup biten olaylarla ilgili bilgi ve gözlemlerini anlatan yazılara denir.Anı, bir bakıma geçmişi yeniden yaşamak ve yargılamaktır.
Anıya konu olan olaylar, başta tarih olmak üzere biyografi, roman, hikâye, şiir ve pek çok türe kaynaklık eder.
Anıların düzenlenmesi, yazarının tercihine göre çeşitlilik gösterir.Kimileri anıları kronolojik olarak kimileri de rast gele yazarlar.Yazılış nedenleri yazarının siyasî kimliğine, ruh haline ve sosyal anlayışına göre farklılıklar gösterebilmektedir.Anının yazılış amaçları da farklıdır.Unutulma korkusu, sır olarak kalan bir gerçeği ortaya koyma, karşılaşılan haksızlıklarla hesaplaşmak, günah çıkartmak, gelecek kuşaklara ders vermek anı yazarının başlıca amaçları arasındadır.Anı gazete ve dergilerde yayınlanabileceği gibi kitap olarak ta yayınlanabilir.
Anının Özellikleri
1.Konu okuyucunun dikkatini çekecek nitelikte olmalıdır.
2.Samimi bir dille yazılmalı, gelecek kuşaklara ders verecek nitelikte olmalı, onları iyi yola yönlendirmelidir.
3.Kaba ve kırıcı olunmamalıdır.
4.Duygusal olunmamalı, gerçekler olduğu gibi dile getirilmelidir.
5.Kesinliği ispatlanmayacak bilgilere yer verilmemelidir.
Bilim ve siyaset alanında anı yazmış pek çok insan vardır.Bilge Kağan, Atatürk, Kazım Karabekir, Halide Edip, Hüseyin Cahit Yalçın, Yusuf Ziya Ortaç, Yahya Kemal bizdeki anı yazarlarından birkaçıdır.
 
Anı Örneği I:

D A Ğ L A R D A B İ R I Ş I K Ş E H R İ
 
Akşam karanlığı çökmüştü. Büyük bir pencereden karşıdaki yüksek dağlara, eteklerinde uzanan geniş ovaya bakıyordum. Bu sakin ve tatlı gece, eskiden ürperti veren boşlukla doluydu. Şimdi, yüzlerce penceresi pırıl pırıl ışık yanan saraylarla dolu. Bu saraylarda yüzlerce bilim adamı, eşi ve çoluk çocuğu ile mesut, gülüyor,oynuyor,okuyor ve düşünüyor. Şu karşıdaki yüksek binalar, kız ve erkek öğrenci yurtları.
Bunlar, sadece bir akşam vakti görülen şeyler.Bu ışık şehrini bir de sabah vakti görmelisiniz. Ufuklar, çepçevre karlarla örtülü yüksek dağlarla çevrilidir. Bu dağlardan birisinin destanî adını hepiniz bilirsiniz; Palandöken.
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine mensup bir hanım asistanın Elazığ Masalları üzerine yaptığı bir doktora imtihanında bulunmak için, kuruluşundan on dört yıl sonra tekrar Erzurum’a geldim. Doktora yapan hanım asistan, Elazığ’a giderek, orada ses kayıt makinesi ile yüze yakın masal toplamış ve onları bugün şöhreti dünyayı saran Rus âlimi V. Propp’un metoduna göre incelemişti.
Palandöken eteğinde binlerce gencin okuduğu bir üniversite şehri, bu üniversitenin Halk Edebiyatı Bölümünde Anadolu masallarını en yeni metotlara göre inceleyen bir hanım asistan. Kendi kendime acaba diyorum Atatürk, Erzurum Kongresi yapılırken, bir gün düşünceli dolaştığı bu tepelerde kendi adını taşıyan büyük bir üniversitenin kurulacağını hayal etmiş miydi?
Sanıyorum, o günler acı ve karanlık günlerdi. Kimse geleceğin ne olacağını bilmiyordu. Sadece ölüme meydan okuyan iman ve ümit vardı. Fakat her şey onlardan doğdu ve Şair Mehmet Çınarlı’nın deyimi ile “gerçek hayali aştı”.
On dört yıl önce Erzurum’da bir ortaokul binasında, üç-dört mumun ışığı altında kurulacak üniversitenin bölüm ve programları üzerinde konuşuyorduk. Şehirde henüz yüksek voltajlı bir elektrik şebekesi bile yoktu. Radyoyu belli saatlerde dinleyebiliyorduk. Sesler, hayallerin fısıltıları gibi çok uzaklardan geliyordu. Şimdi bir ışık şehrinin kurulduğu yerlere o zamanlar geceleri mutlak bir karanlık, gündüzleri ise bozkır hakimdi. Şimdi Atatürk Üniversitesi Ziraat,Edebiyat, Tıp,Kimya, İslâmî İlimler vs. fakülteleri ile gerçekten büyük bir ilim şehri meydana getirmiş bulunuyor. Başlangıçta bir masa etrafında toplanabilen beş-on kişiden ibaret iken, bugün Atatürk Üniversitesi lojmanlarında yüzlerce öğretim üyesi ve binlerce öğrenci bulunuyor.
Orada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü ben kurmuş ve bölgede zengin bir kültür tabakası teşkil eden sözlü halk edebiyatı mahsullerini toplamağa başlamıştım. Ramazan geceleri halk kahvelerinde çok güzel hikâyeler anlatan Behçet Mahir’i o zaman tanımış ve kendisinden teyple Köroğlu Destanı’nın ilk bölümlerini almıştım. Daha sonra asistanlar, bu okuma yazma bilmeyen, fakat asırların hazinesini kafasında taşıyan yüce gönüllü halk adamının ağzından binlerce sayfalık hikâye kaydettiler.
Bugün Atatürk Üniversitesi Halk Edebiyatı Bölümünde doktora yapmış altı asistan bulunuyor. Onlarla beraber çalışmak, onları yetiştirmek benim için büyük bir zevk olmuştur. Cumhuriyetin 50. yıldönümü münasebetiyle benim başlattığım Köroğlu Hikâyeleri ile doktora tezleri basılıyor. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Diyen o büyük insana, karınca kararınca şükranlarımızı biz de böyle eda ediyoruz.
İlim, türeyen bir tohum. Doktoralarını yapan bu altı halk edebiyatı asistanı, öğrencilerine yüzlerce araştırma yaptırmışlar. Hepsi de burcu burcu Anadolu toprağı kokuyor.Bunlar, Türk halk kültürü üzerinde çalışanlar için bir hazinedir.
Bu seferki gidişimde yetiştirdiğim asistanlar tarafından ağırlanırken, hocalığın zevkini bir daha tattım Hepsi evlenmişler, üniversitenin güzel,rahat, konforlu dairelerine yerleşmişlerdi. Hanımlarından çoğu da talebemdi. Bir yığın cıvıl cıvıl çocuk, altın başaklar gibi geleceği müjdeliyordu
Büyük fakülte binalarını dolaşırken gıpta ettim. İstanbul’da bu genişlik, rahatlık ve güzellik yoktu. Lojmanların ortasında herkesin toplandığı, yemek yediği ve eğlendiği bir lokal de vardı. Erzurum ovasında geniş bir saha işgal eden üniversite, her gün yeni binalarla genişliyor. Bir sabah, Karasu’ya kadar gittik. Daha işlenmemiş pek çok toprak vardı.Atatürk Üniversitesi, bilhassa ziraat ve hayvancılık sahasında araştırma yapmak maksadıyla kurulmuştur. Bugün hayli ilerlemiş olmakla beraber, gayesine ulaşmış değildir. Gönül istiyor ki üniversiteye bağışlanmış olan bu binlerce dönüm arazi, ilim ve tekniğin en son usullerine göre işlensin ve Anadolu halkına bilginin verimli olduğunu göstersin.
Atatürk Üniversitesi’nde bir işletme çiftliği var. Fakat denildiğine göre pek randımanlı çalışmıyormuş. Akıl gerektirir ki, bir işe yatırılan para kâr getirsin. Aldığını birkaç misli vermeyen kuruluşların millete örnek olması imkânsızdır. Atatürk Üniversitesi, bağışlanan geniş arazisini işleyerek masraflarını çıkarabilmeli. Şimdi boş duran topraklarda özel sektör milyonlar kazanabilirdi. Hayatta başarı kazanmış şahsiyetlerden müteşekkil bir mütevelli heyeti, Atatürk Üniversitesi topraklarını verimli hale getirebilir.
Orada en çok hoşuma giden yerden biri de halıcılık atölyeleri oldu. Başında Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi mezunlarından değerli bir gencin bulunduğu bu müessesede, yüz kadar köylü kızı çalışıyordu. Yaşları 8-18 arası bu güzel minik varlıklar dünyanın en güzel halılarını dokuyorlar. Cumhuriyetin 50.yıl amblemini de nakış olarak kullanan büyük bir halı dokumuşlar ki, bir harika. Hepsi ısmarlanmış olan diğer halılar da çok güzel. İş kapasitesi dolu olduğu için, yeni sipariş almayan bu müessese, alabildiğine geliştirilebilir. Zira yaptığı iş kâr getiriyor, müşteri de çok. Öyle sanıyorum ki, burada bin genç kız çalışabilir.Yılda bin güzel halı Türkiye’de ve dünyada pek âlâ müşteri bulur. Ben kendi hesabıma oraya bir halı ısmarlayamadığıma üzüldüm.Atatürk Üniversitesinin en verimli kuruluşlarından biri bu halıcılık tesisidir.
                     Mehmet Kaplan
Hisar Dergisi,1973
 

Anı örneği II:
A LT I İ Ş A N
 
Şark saraylarının nişan ve madalyalarında, elmas, altın veya gümüşlerin çarşı değerinden başka hiçbir değeri olmamıştır. Hamit İstanbul’una gelip de birkaç Bedesten malı ve bir iki nişanla geri dönmeyen hemen hiçbir Frenk yoktu.
Büyük Harb’de birkaç ay kadar, harb madalyası bu değersizliği gidermişti.O zaman madalya yalnız Çanakkale siperlerinin damgası idi. Çölde esir ettiğimiz İngiliz çavuşlarından biri, karargâh neferleri arasında bir harb madalyalı asker görmüş ve gözlerini açarak: -Çanakkale, Çanakkale! Demişti.
Genç subayların en merak ettiği şey işte bu madalya, bir de İngiliz kayışı idi.Arkadaşım A... cepheden gelen tanıdıklarımızda göre göre, bir müddet çöle gitmeye karar verdi ve dağ taş ortasında İngiliz süvarilerini kovalarken bacağından yaralandı, vurulan atı bir tarafa kendisi öbür tarafa yuvarlandı.Neferleri zar- zor ölümden kurtararak kendisini hasta çadırına kadar sürükleyebildiler.
Bu havadisi aldığımız vakit kumandanla bir Almanya seyahatine çıkıyorduk.İstanbul’da kumandan bana, nişan ve madalyam olup olmadığını sordu. Boş göğüslü bir subay, iyi bir süs değildir. Bir iki gün içinde bir harb madalyası, bir de kılıçlı Meclis nişanı aldım.
Berlin’de Kayser’in locasında opera seyrettiğimizin ertesi günü, bir demirhaç madalyası verdiler.Hamburg’da birkaç müessese dolaştık, serbest şehrin kendine has nişanı vardı. Onu da göğsümün bir kenarına taktım. Kendisini ancak ayakta gördüğüm Avusturya İmparatoru, hepsinden cömert çıktı: Onun hediye ettiği harb madalyası, ancak yüzbaşı olanlara verilirmiş. Bu madalyanın önemli olması yüzünden, memleketimde bir de kılıçlı madalya liyakati kazandım.
Almanya, Avusturya ve Belçika’yı dolaşmıştık.Harbde böyle bir seyahat, kendi başına bütün arkadaşları gıptalandıracak bir kazanç idi.Fakat arkadaşım A...nın bir tek tesellisi vardı:Yarasının üstüne astığı madalyayı ve İngiliz kayışını bana göstermek!
Şurası var ki, ben Belçika’da en iyi İngiliz köselesinden yalnız kayış değil,bütün lâzım olanları satın almıştım.A...yi ilk defa öğle yemeğinde gördüm. Madalyasının gurur ile gülmek için açılan dudakları, benim dolu göğsüme baktığı vakit, buruşup kasıldı.
Karargâhla siper arasındaki derin uçurumu bu kadar yakından sezmemiştim.Nişan ve madalyalarımdan ikisini göğsüm süslü olmak için, birini operada nefis bir oyun seyrettiğim için, birini Hamburg Belediyesi’nin ziyafetinde bulunduğum için,bir başkasını Baden-Baden kasabasında bir imparator yüzü gördüğüm için almıştım.
Bu ibtizal(yıpranma)den sonra, tanıdığım bazı subaylar arsında kırmızı, beyaz şeritlerini koparıp atanlar ve madalya taşımamak için yemin edenlere sık sık rast gelmişimdir.
Halbuki Kil’de bir İngiliz kruvazörünün bir İngiliz deniz altısına verdiği randevuyu haber alıp tek başına oraya giden ve İngiliz kruvazörünü batıran genç bir kumandanın en büyük övüncü, boynuna astığı Pour-le-Merite nişanı idi. Arasında bulunduğu kalabalık subaylar safında bu nişan yalnız onun boynunda vardı.
Fedakârlık ve feragat gibi, vazifeden üstün hareketler istenen işlerde ve zamanlarda iltimas ve imtiyaz kadar zararlı ne olabilir? Büyük Harpte bazı cephelerimizin en hazin hali,siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının geridekiler tarafından yenmiş olması idi. Siper,ölüm düğmesine bastığı zaman, çok defa; arkada,tâ uzakta birtakım göğüsler üzerende elmas, altın veya gümüş ışıklar yandığı görülürdü.
                                                   Falih Rıfkı Atay,
Zeytindağı ,MEB Devlet Kitapları,İstanbul,1970
 
 
                

III.2. Gezi Yazısı
 
Gezilip görülen yerle ilgili bilgi ve gözlemleri yansıtan yazılara denir.Gezi yazısı gezginin gördüğü yerleri başkalarıyla paylaşma isteğinden doğmaktadır.İletişim ve ulaşım araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde gezi türündeki yazılar büyük ilgi görmüştür.Çünkü insanlar gezip görmediği yerlerle ilgili bilgileri bu tür eserlerde okumuşlar ve seyahat etme istekleri büyük ölçüde kabarmıştır.
Marco Polo’nun uzak doğu ile ilgili gözlemleri Batı’nın Doğu’ya olan iştahını kabartmış, Homeros’un Odysseus’u Ege’nin gizemli dünyasını ortaya çıkarmış, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si Türk coğrafyasını tanıtmıştır.XVll.yüzyılda yazılan bu eser edebiyatımızda bu türün en önemli eseri kabul edilmektedir.XVIII Çelebi Mehmet Efendi’nin “Paris Sefaretnamesi” de kültür tarihimize kaynaklık yapan önemli eserlerdendir.Falih Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, İsmail Habib Sevük, Şevket Rado gezi yazarlarımızdandır.
Gezi Yazısının Özellikleri
1.Gezi yazarı iyi bir gözlemci olmalıdır.
2.Gezilen yerlerin özellikleri ve coğrafi konumu hakkında bilgi verilmeli, sosyal, ekonomik, kültürel özellikleri yansıtılmalıdır.
3.Gezilen yerlerin farklılıkları ortaya konulmalı ilgi çekici yönleri belirtilmelidir.
4.Anlatılan gerçeklerle rivayetler birbirine karıştırılmamalı, rivayetlerin rivayet olduğu belirtilmelidir.
5.Görülenlerin yorumu yapılarak bir sonuca varılmalıdır.
6.Herkesin anlayabileceği sade bir dil kullanılmalıdır.
Günümüzde yazma istek ve alışkanlığı olan pek çok kişi gazete ve dergilerde gezi yazısı yazmaktadır.Sadun Bora, Erdal Öz, İlhan Selçuk, Haldun Taner, Yılmaz Çetiner, Yavuz Bülent Bakiler, Coşkun Aral başlıcalarıdır.
Türkçede Tanınmış Gezi Kitaplarından Başlıcaları Şunlardır:
1.Piri Reis, Bahriyye;xvı.yüzyıl Akdeniz’in limanlarını ve denizin bütün özelliklerini tanıtan kitaptır.
2.Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi;xvıı. Yüzyılda 10 cilt olarak yazılan bu eser bu türün edebiyatımızda en önemli eseri olarak kabul edilir.
3.Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Paris Sefaretnâmesi; xvııı.yüzyılda yazılmış olup kültür tarihimizin önemli kaynaklarındandır.
4.Ahmet Haşim, Bize Göre (1928), Frankfurt Seyahatnâmesi(1933)
5.Cenap Şehabettin, Hac Yolunda (1909)
6.Falih Rıfkı Atay, Denizaşırı(1931), Tuna Kıyıları(1938)
7.Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir(1946)
8.Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları(1.cilt 1936, 2.cilt 1966)
 
Örnek Metin:
V E N E D İ K
 
Çağın tekerlek ve elektrik gürültüsünden usanan, Avrupa şehirlerinden bıkan insanlar hiç olmazsa bir hafta için Venedik’e gitmelidirler.Venedik dünyanın hiçbir şehrine benzemez. Sokakları sudan, suları kumaştan, binaları mozaik, halkı masal kişisi, hayatı ortaçağa özgü bir şehirdir.
(...) Eskiden yalnız gemi ile gelinen bu şehri şimdi Avrupa’ya bağlayan uzun bir tren köprüsü vardır. Tarlalar, ormanlar, bahçeler, dereler, dağlar, tepelerle çevrili, asfalt yollu, tramvaylı,fabrikalı Avrupa şehirlerinden geçip bu köprüye gelen trenin pencerelerinde, bir iki metre derinliği geçmeyen geniş bir denizin nemli havası solunur. Tren diğer garlar gibi bir garda durur, ama bu garın kapısından çıkılınca arabalar, otomobillerle dolu bir alan yerine mermer basamakları ıslak bir rıhtıma yanaşmış siyah gondollar görülür.
(...) “Canale Grande “ dedikleri büyük kanal, en büyük caddeye karşılıktır. Orada otomobil yerine gondollar, tramvay yerine küçük motorlar işler. Büyük kanaldan iki yana, kaldırımları sudan, küçük küçük yollar ayrılır.
İri parmaklıklı pencereler, demir kapılar, küf kokan binalar arasından sağa sola dönerek şehri dolaşan bu kanallar kimi zaman küçük bir alanın eteğini yalar, kimi zaman bir barok kilisesinin rıhtımlarını ıslatır, kimi zaman bir köprünün altından geçer, kimi zaman bir mağazanın eşiksiz kapısından girer, sonunda Sen Mark alanının önündeki geniş limanda birleşir.
(...) Sen Mark alanının Şehzâdebaşı çayhaneleri gibi sekiz kişiden çok almayan kahvehanelerinde yaldızlı peykeler ve oymalı Venedik aynaları karşısında insan bulunduğu çağı unutur. Şimdi, her akşam belediye mızıkasının çevresine toplanan halkı, Kandiye’nin fethi dolayısıyla bu alanda düzenlenen büyük cirit oyunlarını seyre gelmiş sanır. Bayram günleri sırma işlemeli giysileriyle kiliseye giden toplulukları, üstüne Venedik’in aslanlı bayrağı çekilmiş uzun kırmızı direkler önünde yapılan esnaf alaylarını, büyük yargılamaları, herkesin gözü önünde yapılan idamları düşüne düşüne kendinden geçen insanın hayali ortaçağa gider. Alanın birkaç yerinden ayrılan dar sokaklar kırk elli adımda bir, kemerli köprülerden, başka bir adaya geçtikçe kırmızı kiremitli yüksek evlerin gölgeli duvarları arasına sokulmuş kanallar, sel baskınına uğramış bir şehrin sokaklarını andırır.(...)
Yüksek duvarlarla çevrili dört arşınlık bahçelerin ,sulara kadar sarkan mor salkımları arasında kırmızı zakkumların sivri yaprakları görünür. Suyun dışındaki her biçimin sular içinde de bir resmi meydana gelir. Tersine çevrilmiş pencereler, tırabzanlar, duvarlar, kapılar ve bunların altında mavi bir gök, ebrulu bir kâğıt gibi hareli renklerle resimleşir, erimiş sırçadan bir tablo yapar. Bu renkleri kimi zaman, bir gondolun siyah bıçağı keser, akide gibi uzatır; (renkler) sallanır, birleşir, ayrılır ve gondolcunun başka bir gondolla çarpışmayı önlemek için “uhuu!” diye çıkardığı o üzüntü verici ses duvarlarda yankısını yitirdikten sonra yine eski biçimini alır. Bu tablo esin kaynağı olan binalara, renklere, salkımlara, göklere serenat yapar.
Yarısı güneşli, yarısı gölgeli dar kanalların sonunda kimi zaman güneşle parıldayan saraylar, yaldızlı kubbeler, kırmızı köprüler, sarı duvarlar, pembe binalar görülür.
Şallarının uzun püsküllerini sarkıtarak gondolları seyreden genç kızların köprülerin üstünde yürüyüşleriyle, uzun mantolarını sallayarak giden yaşlıların yürüyüşlerinde hep sessizlik ve hayal vardır.
İki metreyi geçmeyen dar yollarında ne bir at nalı ne de bir tekerlek gürültüsü işitilir. Burada çabuk olan bir şey yoktur. İnsanlar zamana gitmez, zaman insanlara gelir. Sen Mark alanındaki “jakmar”ın eli tokmaklı heykelleri saat başını çaldıklarında herkes zamanın geçtiğinden değil, belki konuşma zamanının geldiğinden memnundur.
Alçak tavanlı karanlık odaların dar pencerelerinde bekleyen sevdalılar vardır.Dükkânlarında ortaçağdan kalma sesler, evlerinde sekiz yüzyıl önceki görenekler yaşayan bu şehirde, gündüzle gecenin ayrımı pek azdır.
Mehtaplı gecelerde, kanallar mandolin ve gitar sesini taşıyan gondollarla dolar. Yuvarlak kâğıt fenerlerle dolanmış olan bu kayıkların köşklerinin içinde dolunaydan bile gizli öpücükler alınıp verilirken , köprülerin üstünde durup bir ağızdan şarkı söyleyenler, sevgilisinin penceresine serenat yapanlar işitilir. Sarayın yanındaki hapishanede idam edilenlerin üç delikli taştan damlayan kanları, belki şimdi bile duvarların, suyun dışında kalan kısımlarına bulaşıktır.
Aşkın, kıskançlığın, kinin, düşmanlığın, casusluğun, kara çalmanın bütün gücüyle egemen olduğu bu sarayda artık ne yanan bir meşale, ne acı çeken bir tutuklu kalmıştır.
Sarayın içinde Düjler’in siyah mantolu hafiyelerinin yerine, şimdi elinde anahtarlarıyla gezen müze bekçileri duvarlardaki resimlerle konuşur.
Avluların mermer dehlizlerinde ipekli giysilerinin eteklerini hışıldatarak gezen düşesler,saraylılar yerine, şimdi tekir kedilerin sessiz ayakları dolaşır.
Mehtaplı gecelerde Venedik’i aydınlatan ay bir tane değildir. Her sarayın, her kanalın, her köprünün ayrı bir ayı vardır. Sen Mark alanının ayı “Riyalto” köprüsünün ayına, “Ölüm” köprüsünün ayı da “Barbiyeri” kanalının ayına benzemez. Kimi zaman yüksekte, kimi zaman alçakta, kimi zaman büyük, kimi zaman küçüktür. İnsan sanır ki doğa, Venedik’in her köşesini bir sulu boya resim aşkıyla boyamış ve her tablonun en uygun yerine bir ay koymuştur. Celâl Esat Arseven
                                Sad. Atilla Özkırımlı(Güneş Dergisi,Sayı 9,Mayıs 1927)
 

III.3.Günlük(Günce)
 
Yaşanılan olayların günü gününe yazılmasından oluşan yazılardır.Biçim bakımından anılara benzerler.Ayrılan tarafları şunlardır:
Anılar, genellikle yaşlılık döneminde yazılır.Yılların kazandırdığı olgunlukla olaylara daha geniş açıdan bakarlar.Daha nesnel ve ölçülü olmayı tercih ederler.
Günlükler ise, günü gününe, düzenli bir biçimde tarih atılarak yazılır. Günlük yazarı , yaşadığı günlük olayların etkisindedir.Daha içten, duyulduğu gibi yazılır.Anılara göre daha duygusaldır.
Günlük de gizli kalmış bir kısım bilgilerin aydınlanmasını sağlayabilir.Bu yönüyle belgesel olma özelliği taşır.Tarihe ışık tutacağı gibi genç kuşaklara da ibret verici yönü vardır.
 
Örnek Metin:
 
ALTI YÜZ ON BEŞ(20.01.1987-7.02.1987 8. DEFTER)
 
Sevgili Milena...Kafka’nın duyarlı mektuplarını okuyorum. Kafka ismi, onu pek okumamış olmama rağmen, ilk gençliğimden beri beni etkiler nedense.Gösteri’nin 86 dökümü ekinde Haydar Ergülen, benden söz ediyor.Şöyle ki:”1986, bize ilginç ve önemli yeni şairler getirdi. Adam-sanat’ın Aralık sayısında kendisiyle yapılan ‘talihsiz’ konuşma dışında, kendisine güvendiği için etkilenmekten korkmayan Küçük İskender, şiirimizin en önemli yenilerinden oldu.” Bu, günah çıkartmamıza yardımcı olan kutsal insanların, eleştirmenlerin bana yönelttikleri saygı ve güven ve omuzuma yükledikleri korkunç bir sorumluluk tanıtırlar. Şimdiye dek göğüslediklerim, yadsıdıklarım, yüz çevirdiklerim bini aştı; ödün vermemeye çalıştım, alçakgönüllü hareket etmek için uğraştım, güç harcadım, hasat mevsimi mi bu?
Küçük İskender, Cangüncem, s. 266(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman Gündüz, Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
 
14 Aralık
Belki bütün bir geceye gereksinme gösteren en önemli yerinde, çalışmanın acınacak bir tempoyla ilerlemesi.
Öğleden sonra Baum’da. Sarı soluk gözlüklü bir kıza piyano dersi veriyor. Mutfağın loşluğunda sessiz oturuyor oğlu ve tembel tembel ne olduğunu seçilemeyen bir nesneyle oynuyor. Enikonu bir hoşnutluk izlenimi. Özellikle bir gerdelde kap yıkayan boylu poslu hizmetçinin çalışması karşısında duyuyorum bu hoşnutluğu.
 
19 Aralık
 
Dün Köy Öğretmeni’ni nerdeyse bilinçsiz yazdım, ama ikiye çeyrek kala paydos ettim, daha fazla çalışmaktan korktum; korkmakta da haklıymışım, hemen hiç uyumadım, yalnızca üç kısa düşü göğüsleyip, işte öylesine perişan durumda büroya yollandım. Dün fabrikayla ilgili olarak babamın suçlaması: “Sen başıma sardın fabrikayı!” arkasından eve gidip, serinkanlı üç saat yazı yazdım; kuşkusuz suçlu olduğum, ama suçumun babamın söylediği kadar büyük sayılamayacağı bilinciyle yaptım bunu. Bugün cumartesi, akşam yemeğine gitmedi; biraz babamdan çekindiğimden, biraz da geceyi tümüyle çalışarak geçirmek istediğimden; ama hepsi bir tek sayfa yazabildim, o da pek iç açıcı sayılamaz.
Her öykünün başı insana gülünç geliyor ilkin. Bu körpe, gelişimini henüz tamamlamamış, dört bir yanı duyarlı organizmanın gelişim sürecini geride bırakmış her nesne gibi dışa karşı kendini kapama eğilimi gösteren dünyanın dört başı mamur organizasyonunda tutunabilme umudu yok görünür. Ancak, gelişim sürecini tümüyle geride bıraksa bile, haklı bir temele dayanan her öykünün tamamlanmış biçimini kendi içinde taşıdığı unutulur bir arada; dolayısıyla; bir öykünün başlangıcı karşısında kendini umutsuzluğa kaptırmak doğru sayılamaz. O zaman anne ve babaların da bebekleri karşısında umutsuzluğa düşmesi gerekirdi. Çünkü böyle zavallı ve pek gülünç bir yaratığı dünyaya getirmeyi akıllarından geçirmemişlerdir. Ne var ki, kapılınan umutsuzluğun haklı mı, yoksa haksız bir umutsuzluk mu sayılacağı bilinemez. Ama yukarıdaki gibi düşünmek, insana belli bir ölçüde destek sağlayabilir; ben, böyle bir deneyim eksikliğinin daha önce zararını gördüm.
Franz Kafka Günlükler,
(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman Gündüz,
Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
 
III.4.Biyografi
 
Sözlük anlamı “hayat çizgisi” olan biyografi, devlet, siyaset ve sanat alanında şöhret yapmış kişilerin yaşamını anlatın yazılarıdır.
Eskilerin “tercüme-i hâl” dedikleri biyografiler, divan edebiyatında şuara tezkirelerinde yer almışlardır.Türk edebiyatında bu türün ilk örneğini Ali Şîr Nevâî (xv.yüzyıl çağatay şairi) vermiştir.
Biyografisi yazılan kişi ile ilgili şu özellikler yansıtılmalıdır:
1.Doğum yeri, doğum tarihi
2.Çocukluğu, öğrenimi
3.Meslek yaşamı, kişiliği
4.Çevresinde bıraktığı etki ve izler
5.Gelecek kuşaklara örnek olabilecek özellikler
Biyografi yazarı,görüşlerinde ve yargılarında tarafsız olmalı, geniş ve köklü bir araştırma yapmalıdır.
Biyografi hazırlanırken; kitaplardan, ansiklopedilerden, yazılı belgelerden, fotoğraflardan ve biyografisi hazırlanan kişinin hayatta olan arkadaşlarından faydalanılabilir.
Biyografilerde seçilen kişi çalışma ve başarılarıyla insanlara iyi örnek olabilmeli, anlatım belli bir okuyucu kitlesine hitap etmeli, olaylar kronolojik olarak değil önem sırasına göre düzenlenmelidir.
Edebiyatımızda tanınmış biyografi yazarlarından bazıları şunlardır:Mithat Cemal Kuntay, Hasan Ali Yücel, M.Emin Erişirgil, V. Mahir Kocatürk, vd.
 
 
 
Örnek Metin:
 
Z İ Y A G Ö K A L P
(23 Mart 1876-25 Ekim 1924)
 
XX.yüzyıl fikir ve sanat adamıdır. Diyarbakır Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Mülkiye İdadisi’nde okudu. İstanbul Baytar Mektebi’nde öğrenimine devam ederken,İstibdada karşı mücadele verdiği için tutuklandı.9 ay hapis yattıktan sonra memleketi olar Diyarbakır’a sürüldü(1900). Diyarbakır’da ittihat ve Terakki Fırkası’nın şubesini açtı. 1910’da Selânik’e geldi.1911’de Selânik’te yayınlanan Genç Kalemler Dergisi’nde yazıları yayımlandı.Balkan Harbi’nde (1912) İstanbul’a geldi.Darülfünun’da sosyoloji dersleri okuttu(1915-1919).Türk Yurdu Dergisi’nde yazıları çıktı. Yeni Mecmua’yı çıkardı(1917).Tanin Gazetesi’nde siyasi yazılar yazınca, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü(1919).Döndükten sonra Diyarbakır’da Küçük Mecmua’yı çıkarda(1922).Diyarbakır’dan milletvekili seçildi(1923).Milletvekilliği sırasında hastalandı.25 ekim 1924’te tedavi gördüğü İstanbul’da öldü.Mezarı Sultan Mahmut Türbesi’ndedir.
Ziya Gökalp,Tanzimat’la başlayan ferdi ve dağınık çabalarla yatağını arayan Türkçülük akımını bir sisteme bağlayıp topluma mal eden bir bilim adamıdır.”Türk milletini yükseltmek” ilkesinde özetlediği Türkçülüğün dilde, güzel sanatlarda, ahlâkta, hukukta, ekonomide, siyaset ve felsefede gerçekleştirilmesi yollarını göstermiş, halka ve genç kuşaklara öncülük etmiştir.Her alanda yükselmenin, halkın bilgilendirilmesi ve aydınlatılması ile mümkün olacağını her vesile ile dile getirmiş, konuyla ilgili olarak inceleme, makale,şiir, destan ve masal türünde pek çok eser yazmıştır.Kızıl Elma(1915), Yeni HAYAT(1918), Altın Işık(1923) adlarında üç şiir kitabı olan Ziya Gökalp’in makale ve öteki türlerdeki eserleri şunlardır: Türkleşmek,İslâmlaşmak, Muasırlaşmak(1918), Türkçülüğün Esasları(1923), Türk Medeniyeti Tarihi(1925), Malta Mektupları(1931) vb.
Bir çok araştırmacı tarafından incelenen ve değişik baskıları olan bütün eserleri, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları bünyesinde toplanmaktadır.
Behçet Necatigil,
   Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü,Varlık Yayınları, Ankara 1980.
 
 
          III:5.Otobiyografi
 
Bir kişinin kendi özgeçmişini yazmasıdır.Otobiyografi malzemesi hazırlayan kişinin iyi bir gözlemci olmasının yanında kuvvetli bir hafıza gücüne de sahip olması gerekir.Yaşananların ve verilen örneklerin ilgi çekici olmasına dikkat edilmeli, inandırıcı olmayan bilgilere yer verilmemelidir.
Otobiyografi bir tarih olmamakla beraber, tarihi de ışık tutabilir.Otobiyografi alanında yazılmış bir eserle yazan ve okuyanlar için birçok konu aydınlatılmış olabilir.
Otobiyografide şu özellikler bulunmalıdır:
1.İlgi çekici olmalıdır.
2.Ahlakî olmalı, gerçekler olduğu gibi yansıtılmalıdır.
3.Ortaya atılan iddialar delillere dayanmalıdır.
4.Genç kuşaklara iyi örnek olmalı, çalışma ve başarıları taktir edilmelidir.
 
 
 
 
Örnek Metin:

BİLGE TONYUKUK YAZITI
 
Ben Bilge Tonyukuk’um. Ben Çin ülkesinde doğdum.(Benim doğduğum yıllarda) Türk milleti Çin’in egemenliği altında idi.
Türk milleti kendisine bir han seçmeden Çin’in egemenliğinden ayrıldı.Sonra kendisine bir han seçti.Ancak seçtiği bu hanı terk edip Çin’e tekrar tabiî oldu.Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını terk ederek (tekrar) Çin’e tabiî oldun.Tabiî olduğu için Tanrı öldürmüştür.Türk milleti öldü, mahvoldu,yok oldu.Türk-Sir(Efendi) milletinin yerinde kabile bile kalmadı.
Ormanlık alana saklananı ve dağa çıkıp gizleneni bir araya geldiğinde yedi yüz kişi oldular. Bu yedi yüz kişinin iki bölümü süvari idi, bir bölümü piyade idi. Yedi yüz kişiyi yöneten büyüklerin unvanı ise Şad idi. Bana;”görüşünü söyle” dedi. Söyleyeni ben idim.Bilge Tonyukuk.
“Kağan mı seçeyim” dedim.Düşündüm. “Zayıf boğa ile besili boğa uzaktan görülse, boğanın besili boğa mı zayıf boğa mı olduğu bilinmezmiş derler” diyip öyle düşündüm.Ondan sonra Tanrı bu bilgiyi verdiği için kendim bizzat kağanı seçtim.
Boyla Bağa Tarkan unvanlı Bilge Tonyukuk ile İlteriş Kağan birlikte birlikte olunca güneyde Tabgaç’ı, doğuda Kıtay’ı, kuzeyde Oğuz’u çokça öldürdü.Bu zamanlarda kağanımın müşaviri ve ordusunun komutanı bizzat ben idim.
Çogay’ın kuzey yamaçları ile Kara Kum’da ikamet ediyorduk.
Batı Yüzü,Birinci Tağ
Not: Bilge Tonyuk’un bu hitabeti, edebiyatımızda ilk otobiyografi örneği olarak da dikkat çekmektedir.Kaynak:Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Albümü,TİKA,Ankara 2001
 
IV. Mensur Eserler
 
Mensur eserler, nesir (düz yazı) olarak yazılmış olanlardır.En doğal anlatım nesir yazılarda verilir.Bizde bulunan ilk edebî nesir örnekleri vııı. Yüzyılda yazılan Göktürk Yazıtları’dır.Mensur eserleri eski nesir ve yeni nesir olmak üzere iki ana başlık altında toplayabiliriz:
A. Eski Nesir
VIII.yüzyıldan yüzyıldan xıx. Yüzyıl ortalarına kadar süren nesirdir.Tarihî gelişim ve değişim neticesinde halk nesri ve klasik nesir iki kolda varlığını sürdürmüştür.
1.Halk Nesri:Halkın ağzında gelişen, dilden dile aktarılan nesirdir.En önemlilerini anonim eserler oluşturur.Halk hikâyeleri(Elif ile Yaralı Mahmut, Asuman ile Zeycan, Tahir ile Zühre vb.), halk masalları, Nasrettin Hoca fıkraları, halk tiyatrosu (Karagöz, Ortaoyunu, kukla, meddah vb.) başlıcalarıdır.
2.Klâsik Nesir:İslâm kültürünün ortak eserlerinin bir sonucu olarak mensur eserleri kapsar. Daha çok “ inşa” olarak bilinen bu nesrin çeşitleri şunlardır:
a.Sade Nesir: Bilim,tarih ve seyahat kitaplarında, anlatım aracı olarak kullanılan nesirdir. “Öğretici nesir” diye de adlandırılır.
b.Yüksek Nesir: Dinî,ahlâkî ve felsefi konuları işleyen eserlerde kullanılan nesirdir. Bu tür nesirlerde, söyleyişe önem verilmektedir.
c.Süslü Nesir: Söyleyişin sözden önemli olduğu,seciler ve söz sanatları ile süslü olan nesirdir
 
 
B. Yeni Nesir
 
1893 Tanzimat Fermanıyla sosyal ve siyasî alanda görülen yenileşme hareketleri edebiyata da yansımıştır.1811 yılında Selanik’te Genç Kalemler dergisinin çıkışı ile birlikte Türk dilinde sadeleşme hareketi başlamıştır.Cumhuriyet döneminde daha da gelişen sade nesir, Atatürk’ün ulusal dil politikası doğrultusunda 20. yüzyılın Türk nesri olarak yerini almıştır,
C.Mensur Eserlerde Şekil, Konu ve Muhteva Özellikleri
 
1.Şekil:Konunun anlatılış özelliği, nesrin şekliyle yakından ilgilidir.Olayın yaşanış biçimi canlandırma yoluyla anlatılıyorsa hikâye, karşılıklı konuşma olarak veriliyorsa tiyatro, güncel olayları anlatıyorsa fıkra olur.Bir gerçek, birtakım delillerle ortaya konuyorsa makale, baştan geçen bir olay anlatılıyorsa anı gündeme gelir.Kısaca her nesir türünün bir anlatım biçimi vardır.Nesir yazıldığı türün kurallarına göre ayarlanmalıdır.
2.Konu:Konu olay,durum, yer, duygu ve düşünce ile yakından ilgilidir.Konu ana fikirle de yakından ilgilidir.Bir bakıma yazının ana fikri konuyu belirler.
3.Muhteva:Bir sanat eserinin konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım özelliklerinin tümü muhteva kapsamı içinde yer almaktadır.Her sanat eserinin bir konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım özellikleri vardır.Üslup ele alınan konuya göre değişir.Anlatımda, dilin zenginliklerinden faydalanılırken farklı yaklaşımlar sergilenir.Konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana fikri destekleyen anlatımlar ise yardımcı fikirlerdir.
Yazının türüne göre, ana fikir gelişir.Bazı türlerde ana fikir konuya sindirilir, bazı türlerde sonuç bölümünde verilir, bazı türlerde ise ana fikir geliştirilirken başka yollara baş vurulur.Bu tarz yazılarda ana fikri bulmak oldukça güçtür.Deneme türünü buna örnek verebiliriz.
D.Mensur Eserlerde Kelime-Cümle-Söz Grubu-Deyim
ve
Atasözlerinin Anlatımdaki Rolü
 
Her türün kendine göre bir anlatım biçimi vardır.Sanatçının birikimi, üslûbu, fikri yapısı, duygu zenginliği, gözlem gücü anlatım biçiminin oluşmasında rol oynar.Ayrıca yazar, eseri ve eserinin yazıldığı dönem bir bütün olarak ele alınmalıdır.Yazarın üyesi olduğu edebî akım da üslûp üzerinde etki yapar.Bütün bunların ötesinde yararlanılın atasözü ve deyimlerde anlatım gücünde tamamlayıcı ögelerdir.
Üslûp, ele alınan konuya göre de değişebilir.Gözleme dayalı bir konuda sıfatlara ihtiyaç duyulmayabilir.Kahramanlık konusundaki hitapla sevgi konusundaki hitap farklılık gösterir.
Belli bir üslûbu olan sanatçı kimliğini kazanmış demektir.Bir bakıma üslûp sanatçının eserindeki imzasıdır.
 
E.Mensur Eserlerde Ana Fikir ve Yardımcı Fikirler
 
Mensur eserlerde işlenen konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana fikir savunulan fikir olabileceği gibi karşı çıkılan fikir de olabilir.Ana fikri destekleyen yardımcı fikirler de vardır.
Ana fikir ve yardımcı fikirlerin belirlenmesi yazarın konuyu ele alış nedeni ve bakış açısıyla ilgilidir.Yazar, okuyucusuna vermek istediği mesajı ana düşüncede verir.Ana düşünceyi destekleyen görüşler ise yardımcı düşüncelerle verilir.
 
VI. ANLATIM TÜRLERİ
 
Anlatım türü kavramı, duygu ve düşüncelerin belli bir kalıba dökülmesi ile ilgilidir.Konu, görüş açısı, amaç, üslûp, dil ve anlatım bu kapsama girer.Yazılı ve sözlü anlatım türlerini kesin boyutlarla tanımlamak mümkün değildir.Çünkü toplumsal ve ekonomik olaylara bağlı olarak yeni boyutlar kazanıp değişebilirler.Sınıflandırmalar veya tanımlamalar daha çok öğretim amacına yönelik yapılmaktadırlar.
Tür bilgisi anlama ve anlatma ile yakından ilgilidir.Okuduğu bir yazının türü hakkında yeterince bilgisi olmayan, konuyu yeterince kavrayamaz.Örneğin, deneme türü hakkında yeterince bilgisi olmayan birisinin, okuduğu denemedeki ince zevk ve espriyi çözmesi mümkün değildir.Bu durum konferans, sempozyum, panel, münazara, forum vb. türler için de geçerlidir.
Anlatım türlerini işlevleri bakımından şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:
A.Yazılı Anlatım Türleri
1.Bilgiye Dayalı Türler:Bu türler genel olarak bilgiyi ön plânda tutarlar.Bilim dili kullanılır.Öğretici nitelik taşırlar.Makale, fıkra(gazete köşe yazısı), deneme, bildiri, tez, eleştiri, inceleme, röportaj, mülakat, monografi, rapor, anı, gezi, biyografi, otobiyografi başlıcalarıdır.
2.Duyguya Dayalı Türler:İnsanların duygu ve düşüncelerini etkileyen türlerdir.Edebî bir dille yazılırlar.Masal, hikâye, roman, tiyatro, senaryo, bilim kurgu türünden örnekleri vardır.
3.Pratik Amaçlı Türler:Haberleşmeye ve pratik amaçlı bilgi vermeye dayalı türlerdir.Günlük konuşma diliyle bilgi verilir.Mektup, dilekçe, gazete haberi, tutanak, rapor, reklam türünden örnekleri vardır.
 
B.Sözlü Anlatım Türleri
 
1.Tartışmalar:Önceden belirlenen bir konu üzerinde, zıt görüşler ortaya konularak yapılan konuşmadır.Tartışma sırasında yeni ve yararlı düşüncelerin ortaya çıkması için konuşmacıların duygularla değil, bilimsel verilerle hareket etmeleri mecburiyeti vardır.Aksi halde tartışmadan hiçbir verimli sonuç alınamaz.Forum, münazara, açık oturum, panel tartışma ortamını hazırlayan uygulamalardır.
2.Görüşmeler:Önceden belirlenen bir konu ile ilgili problemlerin görüşülüp, çözüm arandığı konuşma çeşididir.Mülâkat, Sempozyum, brifing, kongre başlıcalarıdır.
3.Tek Kişinin Konuşması:Bir kişinin dinleyici topluluğu önünde herhangi bir konu hakkında bilgi vermek amacıyla yaptığı konuşmalardır. Her hangi bir konu hakkında yetkili olan kişinin yaptığı açıklamalar ile basın yayın kuruluşlarınca yapılan araştırmalar da bu konuşma kapsamındadır.Bunun dışında nutuk ve demeçler de tek kişi tarafından yapılır.
Bu sınıflandırma dışında, değişik sınıflandırmalar da mümkündür.Şiirin, lirik, epik, didaktik, satirik vb. türleri ile tiyatronun trajedi, komedi, dram karakterli örneklerini alt gruplara ayırabiliriz.
 
 ********************
 
 
HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet, dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Mani sözcüğünün geçmişi ve kaynağı hakkında değişik görüşler vardır.Ahmet Vefik Paşaya göre;”Usulsüz, darpsız, vezinsiz güftedir.”[1] Şemsettin Sami maniyi bir tür değil, ”ezgi ve nağme”[2] olarak tanımlar. Fuat Köprülü, manilerin cinaslı olanlarına “tuyuğ” adını verir[3].Daha pek çok kaynak ve sözlükte çok farklı tanımları olan maninin yörelere göre değişik adları da vardır.Anadolu’nun bir çok yerinde “mani”, Kırım Türkleri’nde “mane, çink”, Azerbaycan’da “mahni”[4], Kazan ve Kırgız Türkleri’nde “aytıpa, kayım, çölenk, step”, Özbeklerde “koşyo, aşule” denildiği çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.[5] Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kadınların söylediklerine “meani”, erkeklerin söylediklerine “bayatı” denildiği herkesçe bilinmektedir.Doğu Anadolu Bölgesi’nde “meni”, diğer bölgelerde ise “mani” şekli yaygındır.
Maniyi diğer türlerden ayıran en önemli özelliği kafiye düzenidir. Kafiyeleniş çoğu kez aaxa şeklindedir. Bir örnek verecek olursak:
Tabakta portakalsın
Sözümüz burda kalsın
Yılda bir kabrime gel
Toprağım kokun alsın
Her mani kendi başına bir bütündür.Bir mani dörtlüğü ile diğer dörtlükler arasında bağ kurmak “maniyi tanımamak” demektir:
Gidiyorum işte gör
Hayalde gör düşte gör
Düşmek nedir bilmezsen
Hele sen bir düş de gör
Manilerin ilk iki mısraı doldurmadır.Bunlarda pek anlam aranmaz.Asıl anlam son iki mısradadır:
 
 
A benim bahtı yarim
Gönülde tahtı yarim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yarim
 
Maniler Türk hayat tarzının vazgeçilmez ürünleridir. Doğumla başlayıp ölümle biten “Geçiş dönemleri” dediğimiz; doğum, çocukluk, gençlik, evlenme ve ölümle ilgili duyguları dile getiren pek çok mani vardır.Ayrıca aşk, gurbet, ayrılık, hasret, kıskançlık, talihsizlik, nasihat, sitem, dua-beddua mani türünün başlıca konuları arasında yer almaktadır.Birkaç örnek vermekle yetineceğiz:


Saçımda siyahım var
Bülbül gibi ahım var
Göz gördü gönül sevdi
Benim ne günahım var (aşk)
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı (ayrılık,gurbet)
 
Entarimi keseyim
Yastıklara basayım
Yarimi eller almış
Ben kendimi asayım (talihsizlik)
 
 
Arasa attım testi
Aras bulandı geçti
Emim oğlu muhannet
Benim de vaktim geçti (sitem)
Al bürüncek bürün yar
Bahçelerde sürün yar
Benden gayri seversen
Yılan ol da sürün yar (beddua)
 
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekar gezdiğim günler
Biri bugün olaydı (pişmanlık)


Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında birgeçiş noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar, istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında fahri öğretmenlik yaptığım Horasan lisesinde, yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir bölümü de manilerdi. Yaklaşık 30 yıl önce derlenen belki de çoğu unutulmuş olan manilerden bazılarını Horasanlı hemşehrilerimin bilgisine sunuyorum:
 
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
 
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
 
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
 
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
 
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
 
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
 
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
 
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
 
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
 
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
 
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
Sen bene ğıyar mısan
 
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
 
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
 
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
 
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
 
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
 
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
 
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
 
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
 
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
 
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
 
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
 
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
 
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
 
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
 
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
 
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
 
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
O yâr eskerden gelmiş
Göz aydını ver de gel
 
 
TÜRK FOLKLORUNDA NEVRUZ VE HIDRELLEZ
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
 
Mart ayı, Ön Asya’daki çeşitli topluluklarda yılın başlangıcı, bahar bayramı veya diğer bir ifadeyle yaz bayramını hatırlatmaktadır.
Yeni gün anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan Nevruz 21 Mart tarihinde gece ve gündüzün eşitlenmesinden dolayı yılbaşı olarak kabul edilir. Türk ve İran çevrelerinde, yıllardır kutlana gelen bir bayramdır.
“Divanü Lugati’t-Türk’te, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nde 21 Mart günü yılbaşı yani Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Türk çevrelerinde çeşitli adlarla kutlanır. Nevruz; Noruz, Navrız, Neruz, Ergenekon, Bozkurt, Çağan, Yeni Gün, Ulusun, Ulu Gün gibi adlarla kutlanan bir bayramdır.”1
Nevrûz Bayramı’na ilk olarak “MÖ.3000’lerde Mezopotamya’da hüküm süren Proto Türkler olarak bilinen Sümerlerde rastlanılmaktadır. Bu bayramın daha sonraları Babilliler, Mısırlılar ve İranlılarca benimsendiği çeşitli kaynaklar tarafından ifade edilmiştir.”[6]
Baharın gelişi, tabiatın canlanma ve yenilenmesi ili ilgili olarak Ön Asya’daki çeşitli topluluklarda Nevruz törenlerini benzer inanç ve törenlere rastlanılmaktadır. Ancak bu törenler, Türk çevrelerinde daha içten ve canlı biçimde ortaya konmuştur. Nevruz, Türk-Müslüman çevrelerinde eskiden beri kutlana gelen en önemli bayramlardan biridir.
Nevruz, Türklerin en eski bayramıdır. Asya ve Avrupa’ya Türklerin aracılığı ile yayılmıştır. “ Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de (1069) koç burcunun (21 Mart-20 Nisan) baharın başlangıcı olduğunu yazmaktadır.”[7] Çin kaynaklarında, Hunlar’ın 21 Mart tarihinde törenler düzenledikleri belirtilmektedir. Bu geleneği Uygurlar da devam ettirmişlerdir. Uygur resimlerinde Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolara rastlanılmaktadır. “Uygur Türkleri, yeni yılın ilk ayına Aram Ay veya Ram adını vermektedirler.”[8]
 Nevruz geleneği, doğrudan doğruya Türklerin Ergenekon destanı ile ilgilidir. “Ergenekon’dan çıkış günü, Nevruz Günü olarak kabul edilir. Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime adlı eserinde, bunu teyit etmekte ve daha sonraları, Tür hükümdarlarının bu günü, kızgın ateşle kızdırılan bir demir parçasının örs üzerinde döverek kutladıklarını kaydetmektedir.”[9] “Altınordu Yarluklarında ve Çuvaş Türklerinde; Navruz veya Naurus yeni yılın ilk günü karşılığında kullanılmaktadır.”[10] “Nevruz, Kazaklar için kutsal bir bayramdır. Yüce Ulusun Günü olarak adlandırılır. Bu günde her türlü kötülükten uzak durulur.”[11] “Kırgızlar, Novruz olarak isimlendirdikleri Nevruz’u yeni yılın il günü kabul etmişlerdir.”[12] Kırgınlıkları bir tarafa bırakıp birbirlerini ziyaret ederler.
Nevruz, Azerbaycan Türkleri arasında en mukaddes günlerden biri olarak bilinir. Halkın Aziz Bayramı  olarak tanınmakta , Norus veya Noyrus ismiyle anılmakta ve bu günde pek çok pratiklere (uygulamalara) yer verilmektedir. Nevruz Bayramı , Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatarlar gibi çeşitli Türk çevrelerinin de âdet, inanç, estetik zevk ve dünya görüşlerini yansıtmaktadır. Kırım Türkleri,’ Navrez’, Başkurtlar ‘Navruz’, Kazaklar ‘Nawruz’, Özbekleri Navroz, Türkmenler Novruz, Doğu Türkistan Türkleri Noruz, Kıbrıs Türkleri Mart Dokuzu olarak isimlendirmektedirler.
İklim şartları nedeniyle bu yaz bayramı törenlerinin yapılması,çeşitli yerlerde tarih değişikliklerine uğramış, farklı tarihlerde uygulama alanı bulmuştur. Miladî 21 Mart tarihine rastlayan Nevruz Yaz Bayramı’nın Anadolu’da 6 Mayıs sabahı Hıdrellez   adıyla benzer törenlerle kutlandığını görmekteyiz.
Eski Türklerde baharın gelişi önemlidir. Baharın gelişi gök gürültüsünden anlaşılırdı. Çin kaynaklarına göre, “Hunlar ve Göktürkler, senenin beşinci ayında büyük bir bayram yaparlardı.Mayıs ayına rastlayan bu dönemde kurbanlar kesilir, at yarışları düzenlenir, şarkılar söylenirdi.”[13]
Türkler, XI.asır sonları ile XII.asır başlarında Anadolu’ya geldiklerinde; ilkbaharda kutlaya geldikleri şenlik ve törenleri de beraberlerinde getirmişlerdir: Bu törenlerden biri olan Hıdrellez; asırlar içinde İslâmiyet’in etkisiyle giderek zenginleşmiş, Türk insanının ruhuna sinmiş ve benliğine yer etmiştir.
Nevruz ve Hıdrellez, bizim millî sembollerimizdendir. Bilindiği gibi, “Millî semboller, tarihin derinliklerine giden başlangıç noktası açıkça belli olmayan millî ve estetik düşüncelerdir. Bunların yansıması, inançlarla, geleneklerle günümüze kadar gelebilmiştir.”[14]
Türk kültürü dışında başka kültürlerde de görülen bahar ve yaz bayramı geleneğinin temelinde, tabiatın canlanması, kışın sona ermesi ve canlanan tabiatın sevinçle karşılanması yatmaktadır. “Türk kültüründe derin izleri bulunan bu gelenek binlerce yıldan beri, gelişerek ve zenginleşerek devam etmektedir.”[15]
Halka göre Hızır, darda kalanların imdadına koşan mübarek bir zattır. İnsanlara servet, bereket ve kâinata yeniden hayat bahşeden bir kudrettir. “Onun Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) içtiği için ölmezliğe erişmiş olduğu , zaman zaman dünyayı ziyaret ettiği, kendisini tanıtmadan insanların arasına karıştığı, sevdiklerine iyilik ettiği inanışları yaygındır.”[16] Günümüz hastane cankurtaranlarına Hızır, acil servislere de Hızır Servisi denilmesinin özündeki espri bu inançla ilgilidir.
Seneyi, Ruz-ı Hızır ve Ruz- Kasım diye ikiye ayıran takvimi bilgilere göre, Ruz-ı Hızır, yaz mevsiminin başlangıcı sayılır. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar süren bu dönem, Hızır Günleri adıyla anılmakta, 186 gün sürmektedir. 9 Kasım – 5 Mayıs tarihlerini içine alan Ruz- ı Kasım kış devresidir. Kasım Günleri olarak adlandırılmakta ve 178 gün, sürmektedir.
Günün adlandırılması, Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) içmiş olan Hızır ve İyas’ın buluşmalarının bu güne rastlamasından kaynaklanmaktadır. Halk inanışına göre, Hızır ve İlyas, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında buluşup görüşürler. Bu buluşmanın neticesinde; tabiata hayat, canlılık ve yeşillik gelir. Tabiatla iç içe yaşayan, tarım ve hayvancılıkla geçinen yörelerde bu gün, büyük bir sevinçle karşılanmaktadır. “Bir rivayete göre, Hz. Muhammed (S.AV), .Hızır’a karada, İlyas’a  denizde, kendi ümmetini koruması görevini vermiştir.”[17]
Hızır ve İlyas adlarının kısaltılmış şekli daha sonraları, Ruz- Hızır (Hızır Günü) karşılığında, Hıdrellez  olarak kullanılmıştır. Bu terim farklı yörelerdeki halk ağızlarında; Idırelle, Iderlez, İlk Yaz, Izır Bayramı  biçiminde söylenmektedir.
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz âyinlerinde çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez Günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın ‘yeşillik ve temiz yerleri sevdiği’ düşüncesiyle, Hıdrellez Günü daima yeşillik ve sulak yerlerde toplanılır. Bütün Türk coğrafyası üzerinde Hıdrellezle ilgili inanç ve uygulamaları bakıldığında; kıştan yaza geçiş ritüeli  olarak yaşadığı görülmektedir.” [18]
İslâm çevrelerindeki inanca göre; “Hızır, ermiş biridir. Allah tarafından Müslümanları korumakla görevlendirilmiştir. Kudüs’te oturur ve istediği zaman istediği yerde görülebilir. Kimi rivayete göre İlyas’la  kardeştir. Kimi rivayete göre de Hızır, İlyas’ın arkadaşıdır. Hızır karada; İlyas, denizde Müslümanları korur.”[19]
Bizde sadece halk itikadı  olarak yaşayan Hızır geleneği “Suriye, Irak, Mısır, Hindistan vb. ülkelerde bir ibadet konusu olmuştur. İslâmiyet yoluyla, Türklere intikal eden bu efsanevî itikada, Türk halkı tarafından da bazı şeyler katılmıştır. Böylece Hızır, Türk folklorunda, konu, ad ve fikir yönünden birtakım değişikliklere uğramıştır. Fakat bütün bu değişmelere rağmen, , darda kalanların imdadına yetişen, insanlara servet, kazanca bereket ve tabiata canlılık veren özelliklerini muhafaza etmiştir.Hulâsa Hızır’ın Türk halkı arasındaki yeri, pek geniş ve önemli olmuştur.”[20]
Türk ve Müslüman çevrelerdeki çeşitli kaynaklarda Hızır’ın,  Hz. Nuh’un gemisinde bulunduğu, Hz. Adem ve H. Havva’nın ölülerini Serandip (Seylan) adasından getirdiği, Nuh peygamberin duasını aldığı dile getirilmektedir.
Halka göre, Hızır’ın çiçeklerle örülmüş bir hırkası, al renkli bir külahı, yeşil sarığı ve kırmızı pabuçları vardır. Ak sakallıdır. Elleri yumuşak , beyaz ve kemiksizdir. Dilenci veya fakir kılığında dolaştığına inanılır.
Hızır, umumiyetle beyaz ata binmiş, ak saçlı ve sakallı bir ihtiyar olarak tasavvur olunur. Eski Türk destan ve efsanelerinde değişik adlarla anılmaktadır. “ Altay efsanelerinde Gök Sakallı İhtiyar, Gök Sakallı Vezir gibi isimlere sık sık rastlamaktayız. Manas Destanı’nda ise, Gök Sakallı Vezir Tanrı tarafından gönderilmiş kutlu bir kişidir.”[21]
Dede Korkut Hikâyeleri’nde de Hızır motifine rastlanılmaktadır. “Dirse Han Oğlu Boğaç Han Boyu’nda  babasının oku ile yaralanan Boğaç Han’ın yarasını Hızır sarar.”[22]
Köroğlu Destanı’nında da Hızır önemli bir yer tutar. Köroğlu ve kızanlarına yol gösteren, felâketleri haber veren, onları tehlikelerden koruyan  Hızır’dır.”[23]
Hamzanâmeler’de “Hızır, sıkıntıda olan Müslümanlara yardım eden er bir kişidir. Darda kalanları göz açıp yumuncaya kadar, bir diyardan başka bir diyara götüren Pir  olarak gösteriliyor.”[24]  
Anlatılanlara göre, bir gün taş üzerinde oturan Hızır, ayağa kalkıp yürümeye başlayınca, kendisi ile birlikte oturduğu taş da hareket etmiş, ayağını bastığı yerlerde çimenler bitmiştir. Bunun için yeşil  anlamına gelen Hızır adını almıştır.
İlyas da Hızır gibi darda kalanların imdadına koşar. Ancak şöhreti Hızır  kadar yaygın değildir. Onun giydikleri Hızır’ınkinden farklıdır. Keçi derisinden yapılmış uzun bir gömlek giyer. Uzun boylu, esmer, oldukça zayıf görünümlü bir ihtiyardır.
Nevruz ve Hıdrellez, Türk folkloru yönünden başlı başına bir hazinedir. İnançlar, efsaneler, ümitlerle dolu, şiirlerle süslüdür. Türk insanının bulunduğu her yerde, Nevruz ve Hıdrellez bahar-yaz bayramı uygulamaları vardır. Bu çizgi Balkanlar’dan Anadolu’ya, Kafkasya’dan Asya içlerine kadar uzanmakta, ölmezlik suyu ve baht açma gelenekleri ile devam etmektedir.

           
PRATİKLER (UYGULAMALAR)
 
21 Mart tarihi öncesindeki Çarşamba gününden başlayan Nevruz törenleri, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde değişik biçimlerde kutlanır. Kutlamalar, kırsal kesimlerde bir nevi doğa sevgisi, bolluk ve bereket bayramı niteliği taşır. İklim şartları nedeniyle, Nevruz Yaz Bayramı törenlerine benzer törenlerin Anadolu’nun farklı yörelerinde; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan akşam ve 6 Mayıs günü Hıdrellez adıyla yapıldığı görülmektedir. Kaynağını Orta Asya’dan alan her iki bayram, Türk halkının doğa sevgisini yansıtmakta ve büyük benzerlikler göstermektedir. Bu törenlerde gerçekleştirilen uygulamaları; Nevruz Uygulamaları ve Hıdrellez Uygulamaları olmak üzere iki başlık altında veriyoruz:


         I. NEVRUZ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
 

Halkın, temizlik, çalışkanlık, yardımseverlik meziyeti, âdetleri, atasözleri, deyimleri, deyişleri, nağmeleri, manileri, ninnileri, türküleri, ağıtları, övmeleri, yermeleri Nevruzla bütünleşerek inanç, âyin ve merasimlere dönüşmüştür. Uygulamalardan bazıları şunlardır:[25]

· 21 Mart öncesindeki son Çarşamba gününden itibaren sofra ve yemek hazırlıkları yapılır.
· Korkak insanların, kokularını yenmeleri için başlarına su dökülür.
· Gelinlerin başlarıyla, süt veren ineklerin boynuzlarına kırmızı bez bağlanır.
· Evden, yoğurt, süt, peynir, kaymak, kibrit, gazyağı gibiürün ve malzemeler verilmez.
· Lohusanın yanına gidilmez.
· Damlarda çalgı çalınır.
· Kız istemeye gidilir.
· Kızlar dilek dilerler.
· Delikanlılar dilek dilerler.
· Eş-dost ziyaret edilir.
· Nişanlı kıza erkek tarafı hediye götürür.
· Kızlar kırmızı elbise giyerler.
· Köpekler ve yılanlar öldürülmez.
· Sütü bol olan hayvanlar okşanır.
· Evler bahçeler temizlenir.
· Ağaçlar budanır, tarlalara ark açılır.
· Torunlara yorgan yapılır.
· Kin güdülmez, küsler barıştırılır.
· Düşmanlıklar sona erdirilir.
· Ava gidilmez.
· Kızlara, gelinlere yeni elbiseler alınır.
· Yumurtalar boyanır.
  

II. HIDRELLEZ PRATİKLERİ ( UYGULAMALARI)
 
Hıdrellez, neşe saçan umut ve coşku dolu bir gündür. Halkımız bu günü hayırlı ve uğurlu bilir, dileklerinin kabul olacağına inanır. Bu günde, kısmete, sağlığa, işlerin kolay yürümesine dair isteklerde bulunulur. Zengin olmak, mutlu bir yuva kurmak, sağlıklı olmak, hastalanmamak, başarılı olmak gibi vb. isteklerde bulunulur. Dileklerin kabulüne yardımcı olmak üzere; sadaka vermek, oruç tutmak, kurban kesmek gibi pratiklere de yer verilir. Bütün hazırlıklar, Hızır’a rastlamak ve ondan yardım almak amacına yöneliktir. Kurban ve adaklar Hızır hakkı için adanır.
Hıdrellez hazırlık ve uygulamalarını çoğunlukla gençler yürütürler. Bu günün pek çok olumlu niteliği yanında, kısmet açan ve mutlu yuvaların kurulmasına zemin hazırlayan yönleri olduğuna da inanılmaktadır.
Hıdrellez öncesi ve Hıdrellez günü yapılan uygulamaların çoğu, ritüel kaynaklıdır. Bu uygulamalarla, “Tabiatta var olduğuna inanılan güç kaynaklarının çeşitli davranış biçimleriyle insanlara geçeceğine inanılmaktadır.”[26] Ayrıca Hıdrellez günü yapılmaması gereken işler de vardır.
 
A. HIDRELLEZ ÖNCESİ HAZIRLIK PRATİKLERİ
 
· Hıdrellez öncesi, 41 karınca yuvasından alınan toprak, ev halkının para cüzdanına az miktarda konursa, o eve bolluk ve bereket gelir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında, akarsudan nur akar. Bu suya girenlerin vücudu zindeleşir ve yeniden hayat bulur.
· Evlenmek isteyen delikanlı özel bir surette hazırlanmış tuzlu çöreği 5 Mayıs akşamı yiyerek gece uykusuna yatarsa, rüyasında evleneceği kızı görür.
· Hıdrellez günü için önceden ekmek pişirilir, bu ekmek parçalanmaz. Sofraya tam olarak konur. Tam ekmek ailenin bütünlüğünü simgeler.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soğanın yeşermiş yapraklarından ikisi aynı anda kopartılarak her biri için niyet tutulur. Hıdrellez günü bu yapraklardan hangisi daha çok uzarsa, o niyetin gerçekleşeceğine inanılır.
· Çocuğu olmanlar, 5 Mayıs günü akşam ezanından sonra kutsal bilinen bir ağaca al- yeşil yazmalar bağlarlar. Sabah gün doğmadan yazmalara bakılır. Kaybolanların sayısı kadar çocuk olacağına inanılır.
· Çocuğu olmayan kadın 5 Mayıs akşamı abdest alıp namaz kıldıktan sonra, bezden yaptığı bebeği, gül ağacının dibine koyarsa çocuğu olur.
· Hasta ve yaşlılar, 5 Mayıs akşamı çimenler üzerinde yuvarlanırlarsa şifa bulurlar.
· Hıdrellezden birkaç gün önce kırlardan toplanan 41 çeşit çiçek, bir kapta su içine konur. Bu su, Hıdrellez günü hastalara şifa vermesi dileği ili içirilir.
· Eve bolluluk, bereket gelsin diye 5 Mayıs akşamı namaz kılınıp dua edilir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soyduğu elmayı, yastığının altına koyup yatan genç, gece rüyasında evleneceği kızı görür.
 
 
B. HIDRELLEZ GÜNÜ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
 
· Hıdrellez günü, güneş doğmadan kalkılır. Geç kalkanlar, şafak vakti evleri dolaşan Hızır’dan nasiplenemezler.
· Evlenmek isteyen kızlar, Hıdrellez günü, kimliklerini belli etmeden kıbleye bakan dokuz komşu kapısını çalarlarsa, o yıl kısmetleri açılır.
· Hıdrellez sabahı, gün doğmadan bir kağıda yazılan dilek akarsuya atılırsa, o yıl gerçekleşir.
· Evlenme çağına gelen genç kız, Hıdrellez günü yaptığı tuzlu çöreğin yarısını yer, diğer yarısını da dam veya duvar üstüne bırakır. Kargalar, bu çöreği alıp hangi evin bacasına götürürlerse genç kız o eve, uzağa götürürlerse uzağa gelin gider.
· Kocaya gidememiş, kısmeti kapalı kızlar için Hıdrellez günü, “kilit açma” pratiği uygulanır. Tanıdık yedi evden alınan yedi anahtar, evde kalmış kızın eline verilir. Kız kendisine verilen anahtarlarla hiç kimseyle konuşmadan içinden dualar okuyarak bu yedi kapıyı açarsa, kısmeti bir yıla kalmaz açılır.
· Kısmetinin açılmasını isteyen genç kız veya delikanlı Hıdrellez günü, sabah namazından önce kıbleye bakan yedi çeşmeden su içerse, o yıl evlenir.
· 6 Mayıs günü sabahı, gün doğmadan sokak kapısı sonuna kadar açılırsa, Hızır eve girer, bolluk bereket getirir.
· Soğan kabuğu ile kaynatılan yumurta, Hıdrellez günü çocuklara yedirilirse, şifa kaynağı olur.
· Hıdrellez günü, boyu kısa olan çocuk veya gencin başına bir oklava ile vurulursa, o yıl içinde boyu uzar.
· Hıdrellez günü seher vakti, bir akarsu kenarında çamurdan ev yapılır, içerisine buğday doldurulursa, o yıl mahsul bol olur.
· Hıdrellez günü kadınlar, başlarına çimen yeşili örtü örtünürlerse, o yıl, bol yağmurlu ve bereketli olur.
· Yağ ve ayran yapılan yayıklar (çalkanlar), Hıdrellez günü, yeşil dal ve yapraklarla süslenirse, o yayıkta yayılan mahsul bereketli olur.[27]
· Hıdrellez günü gözlerine sürme çeken kızların, o yıl başları ağrımaz.
· Herhangi bir kaba su konularak etrafına kızlar oturtulur. İple bağlanan pamuk topağı iğneye takılıp suya atılır, pamuk topağı hangi kızın önünde durursa, o kız diğerlerinden önce kocaya varır.
· Türbelere gidilip, adak ve kurbanlar kesilir.
· Komşulara yedi çeşit çerez dağıtılır.
· Nişanlı çiftler, Hıdrellez günü, ağaçlı , sulak yerlerde dolaşıp piknik yaparlarsa, kısmetleri bol olur.
· Bekâr kızın çehizinden bir parça gül ağacının altına konur. Genç kız rüyasında kimi görürse, onunla evlenir.
· Türbelerde ve diğer kutsal yerlerde, hali vakti yerinde olanlar, fakirlere ziyafet verirler.
· Gül ağacının dibine altın bağlanırsa, o yıl ürün bol olu.
· Ev sahibi olmak isteyenler, Hıdrellez gününden başlayarak üç gün boyunca, gül ağacının dibine ev maketi yaparlarsa, o yıl ev sahibi olurlar.
· Hayvan sahibi olmak isteyenler, Gül ağacının dibine hayvan resmi çizerlerse, çok hayvan sahibi olurlar.
· Tarla sahibi olmak isteyenler, gül ağacının dibine tarla toprağı koyarlar.
· Yılın bolluk ve bereket içinde geçmesini isteyen kişi, şafak vakti gül ağacının dibine özel eşyasını bırakır.
· 40 çiçekten alınan yeşil yapraklar, bir kaptaki suya atılır. Yüzünde sivilce olanlar, bu su ile yıkanırlarsa, sivilcelerden kurtulurlar.
· Yıl içinde kısmetinin açılıp açılmayacağını öğrenmek isteyen genç kız, tomurcuk halindeki bir çiçeği, suyun içine koyar, ertesi gün tomurcuk açılırsa, kısmeti olur. Açılmazsa olmaz.
 
C. HIDRELLEZ GÜNÜ YAPILMAMASI GEREKENLER
 
Anadolu’nun pek çok yöresinde, temizlik ve yemek pişirme işleri, Hıdrellez gününe bırakılmaz. Birkaç gün öncesinden yapılır. Hıdrellez  günü, yeme içme ve eğlenme dışında hiçbir iş yapılmaz. Süpürge tutulmaz, çünkü süpürge tutanların o yıl, sıkıntılı işlerinin çok olacağına inanılır. İğne iplik ele alınmaz ve dikiş dikilmez.Hıdrellez günü eline iğne iplik alıp dikiş dikenler o yıl boyunca kötülüklerle karşılaşırlar. Hıdrellez gününü evde geçirenler, Hızır’ın ağaçlı, yeşillik ve sulak yerlerde dağıttığı nasipten yararlanamazlar. Bunun için Hıdrellez gününü evde geçirmek iyi sayılmaz.
 
SONUÇ
 
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde, “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz âyinlerinde, çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın yeşillik ve temiz yerleri sevdiği  düşüncesiyle, Hıdrellez günü daima yeşillik ve sulak yerlerde toplanılır. Bütün Türk coğrafyasında, Hıdrellez’le ilgili, inanç ve uygulamalara bakıldığında, kıştan yaza geçiş ritüeli olarak yaşadığı görülmektedir”[28] Su hayatın arılığını, saflığını, temizliğini temsil ettiği için, Hıdrellez pratiklerinde önemli bir yer tutmaktadır.
Aslî unsurlardan yeşillik ve çiçekler, canlılığın, üretkenliğin, verimliliğin, temizliğin, iffetin , gençliğin, ölümsüzlüğün (devamlılığın) sembolü olarak uygulamalarda her zaman yer almaktadır.
Hıdrellez pratiklerinde, bolluk ve bereketi sağlamakta baş vurulan esas unsur topraktır. Kişilere ait nesneler toprağa gömülmekle (güç kaynağı kabul edilen) toprakla temasa geçmiş oluyor. Daha sonra bu güç, eşyanın sahibine yansıyor.
Hıdrellez, uygulamalarında, 3, 7, 40, 41 sayılarına bağlı farklı motiflerin yer aldığını görmekteyiz. Bu sayıların kaynakları hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan birisi de İslâm dininde Allah’ın adının 40 vasfı bulunduğu, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) 40 yaşında peygamber  olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, tasavvufta, ‘üçler, yediler, kırklar’ diye adlandırılan sayı motifleri vardır. Bu motifler, Hıdrellez uygulamalarında, ‘üç, yedi, kırk, kırk bir’ şeklinde görülmektedir.
Hıdrellez uygulamalarının pek çoğunda gül ve gül fidanının olması, Hızır ve İlyas’ın yeşili, çimeni, çiçekli-sulak yerleri sevmeleri yanında; gülün İslâmiyet’te kutsal bir nitelik taşımasından da kaynaklanmaktadır. Bir çok İslâmî kaynakta Hz. Muhammed’in (S.A.V.) teri ile gül arasında bir ilgi kurulmuştur. XV.asır şairlerinden Süleyman Çelebi, Vesiletü’n Necat  isimli bizim Mevlid  olarak tanıdığımız eserinde bu ilgiyi şöyle dile getirmektedir:

Terlere güller olurdu ter teri
Hoş dürerlerdi terinde gülleri

Yine halkımız, “kırmızı pabuçlu Hızır’ın değneği ile dokunduğu her gül ağacından renkli, güzel kokulu güller açıldığına inanır.”[29]
Kaynağını mitolojik dönemlerden alan pek çok bahar ve yaz bayramı pratiği (uygulaması), zamanla daha da çoğalıp zenginleşerek Nevruz, Hıdrellez vb. törenlerle günümüze kadar gelebilmiştir. Bu törenlerin yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğu şimdi bizlere düşmektedir. Toplumun her kesiminin bu konuda gereken duyarlılığı gösterip bu kültürel değerleri yaşatmasını diliyorum.  
 
 
KAYNAKÇA
 
Baytanrev , B. A., Nevûz (Yeni Gün), Türk Dünyası Dergisi, Sayı: 17, Ankara 1999, s.69.
Boratav, Prof. Dr. Pertev Naili, Köroğlu, İstanbul 1984, s.29.
Caferoğlu, Ahmet, “Çuvaşça’da Ay Adları”, Halk Bilgisi Haberleri, Sayı: 70, Mayıs 1931, s.181.
Caferoğlu, Ahmet, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1968, ss. 18-19.
Çay, Abdulhaluk M., “Ergenekon Destanı ve Nevrûz Bayramı”, Millî Folklor, Bahar 1995, s.7.
Çay, Abdulhaluk M., Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 138, Ankara 1990, s.15.
Çınar, A. Abbas, “Bursa Yöresinde Hıdrellez ile İlgili İnanışlar”, Milli Kültür Dergisi, Mayıs 1990, s.13.
Elmettin Elibeyzade , Nevruz ve Kurban Bayramının Geçmişi 1200 yıl !, Nevruz ve Renkler , Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri , Ankara 1996 , s.149.
Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkut Kitabı, İstanbul 1973, s.14.
Günay, Umay, “Ritüel ve Hıdrelez”, Millî Kültür Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 1990, s.12.
Hançerlioğlu, Orhan, İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975, s.241.
Kartal, Numan, “Kocacık’ta Hıdrellez Geleneği”, V. Milletlerarası Halk Kültürü Kongresi, Seksiyon Bildirileri, Ankara 1987, s.
Köksal, Dr. Hasan, Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara 1984, s.175.
Nebiyev, Azad, “Azerbaycan’da Nevnuz”, (Aktaran: Lerzan Yağcı), Türk Dünyası Dergisi, Sayı: 8, Mart 1995, ss. 32-35.
Ögel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, İstanbul 1971, ss.151-155.
Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, M.E.Bakanlığı,1000 Temel Eser Dizisi, İst. 1971, s.87.
Özmel, İsmail , “Bizim Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 84, Mayıs 1991, ss. 84-85.
Seyidoğlu, Bilge, “Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 72, Mayıs 1990, s.24.
Sezen, Yard.Doç.Dr. Lütfi, Halk Edebiyatında Hamzanâmeler, Kültür Bakanlığı Yayını, No: 1287, Ankara 1991, s.79.
Tezcan, Mahmut, “Türk Coşkusunun Simgesi Nevruz”, Türk Dünyası Dergisi , Yıl : 7 , Sayı : 17 , Ankara 1999 ,s.30.
Uraz, Murat, “Hıdrellez ve İlyas”, Türk Folkloru Araştırmaları, Mayıs 1978, ss. 8311-14
Ülkütaşır, M. Ş., “Hıdrellez Hakkında Bir Araştırma”, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı, Ankara 1975, ss.157-161.
Yuhadin, K.K., Kırgız Sözlüğü, ( Çev.: Abdullah Battal Tezmen), Ankara 1945, s.585.
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig I (Çev.: R. Rahmeti Arat –Metin Narş), İstanbul 1947, Beyit: 8,139.
 
 **************
 
TÜRKİYE’DE MANİ KÜLTÜRÜ
VE
 HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
 
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet, dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında bir geçiş noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar, istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında, Horasan Lisesinde fahri olarak Türkçe ve Edebiyat Öğretmenliği yapmış, bu nedenle de Tokat Gazi Osman Paşa Lisesine atandığım “Edebiyat Öğretmenliği” görevine başlamam dört ay geçtirilmişti. Dönemin kaymakamı ve lise müdürünün ricası üzerine atanmam yapılıncaya kadar boş geçen Türkçe ve Edebiyat derslerini okutmayı üstlenmiştim. . Haftada 33 saat girdiğim derslerin 15 saatine sembolik bir ücret verilmiş, . 18 saat dersi de fahri olarak yürütmüştüm. Bunun karşılığı olarak “Dersler boş geçmesin” gerekçesi ve lise müdürünün Erzurum Millî Eğitim Müdürlüğüne önerisi ile atanma tebliği geciktirilmişti. Otuz yıllık meslekî deneyimi olan bir “eğitimci” olarak dönemin yöneticilerinin “eğitim hizmetleri aksamasın” düşüncesiyle benim dört aylık gecikmeyle göreve başlamama neden olan uygulamalarını anlayışla karşılıyorum. Her hemşehrimin yapması gereken fedakârlığı yaptığıma inanıyorum. Beni tek üzen husus bu hizmete karşılık dönemin lise müdürü ve okul aile birliği yöneticilerinin bir teşekkür yazısı dahi yazmamış olmamalarıdır. Yine de Horasan Lisesi’nde çalıştığım birkaç ayı, kayıp olarak değil büyük kazanç olarak görüyorum. O günlerde öğrencilerime yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir bölümü de manilerdi. Bugün belki de bir çoğu unutulmuş olan ve bundan otuz yıl önce derlenen manileri, Horasanlı hemşehrilerimin bilgisine sunmayı zevkli bir görev sayıyorum.
Ağ terliğim biçtiğim
Leğende su içtiğim
Yüz bin igit içinde
Eliminnen seçtiğim
 
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
 
Alma attım dereye
Kız çıktı pencereye
Kız Allah’ın seversen
Al beni içeriye
 
Altın yüzük var benim
Parmağıma dar benim
Şu karşıki sarayda
Orta boylu yâr benim
 
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
 
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
 
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
 
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
 
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
 
Beyaz gömlek çift yaka
Yoruldum baka baka
Hiç Müslüman yok mudur
Kolun koluma taka
 
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
 
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
 
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı
 
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
 
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
 
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
 Sen bene ğıyar mısan
 
Fırın üstünde fırın
Ağalar geri durun
O yâr burdan geçince
Altın iskemle kurun
 
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
 
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
 
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
 
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
 
Hançeri taktı geçti
Ateşi yaktı geçti
Derdimi bilmez Aras
Uzaktan aktı geçti
 
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
 
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
 
İlana bah ilana
İlan geldi dolana
Nazlı yârin ğolları
Boynuma beş dolana
 
İlanın incesine
Mailem cilvesine
Ben yârime ğavuştum
Darısı cümlesine
 
İlan inceden öter
Hurma Bağdat’ta biter
Çok sallanma sevdiğim
Cahilem aklım gider
 
İki baci bir ana
Gezeridik yan yana
Felek bizi ayırdı
Her birimiz bir yana
 
İlana bah ilana
Dağda sapan sürene
Ben canımı verirem
Seni bene verene
 
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
 
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
 
 
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
 
İnce çubuh uzadim
Çıhim yolun gözedim
Bülim nerden astığın
Çamaşırın bezedim
 
Kahve biştiği yerde
Bişip düştüğü yerde
Güzel çirkin aranmaz
Gönül düştüğü yerde
 
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
 
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
 
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
 
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
 
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
 
Mani maniyi açar
Maniden kaldık naçar
Kırılacak kollarım
Yarsiz yorganı açar
 
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Deseler yârin gelir
Koşarım yalın ayak
 
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
 
Odaya serdim keçe
Yâr gele burdan geçe
Acep o gün olur mu
Elin elime geçe
 
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekâr gezdiğim günler
Biri bugün olaydı
 
Öksüzem yüzüm gülmez
Dertliyem kimse bilmez
Göz göz olan yaramı
Örterem kimse bilmez
 
Pungar başı pıtırah
O yâr gelsin oturah
Bir o desin bir de ben
Bu sevdadan ğurtulah
 
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
 
Sabah oldi uyan yâr
Beni derde goyan yâr
El sözüne uyup da
Datli cana gıyan yâr
 
Sarı çitim sararam
Yitirmişem araram
Sanmaki unutmuşam
Her gelene soraram
 
Şu Aras hep akar mı
Kenarını yıkar mı
Ay gibi yâri olan
Hiç yıldıza bakar mı
 
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
 
Şu Aras’ın yanında
Bir güzele vuruldum
Güzel yüz vermeyince
Derdinden verem oldum
 
Yara beni yara beni
Gidin diyin yâra beni
Dermansız derde düştüm
Öldürür bu yara beni
 
Yeşil çitim sendedir
Bir ucu da bendedir
Cennetten huri çıhsa
Yine gönlüm sendedir
 
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
Oyâr eskerden gelmiş
Gözaydını ver de gel
 
Yük üstünde halıyam
Halının hayalıyam
Değmeyin dolaşmayın
Ben bir igit yârıyam
 
Zülüf kestim tarama
Dağı taşı arama
Bana bir nâme gönder
Fitil edim yarama
 
 ************* 

HALK EDEBİYATI DERS NOTLARI

(YÖK Çerçeve Programına Göre Hazırlanmıştır)
 
 
Hazırlayan :
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen
 
ERZURUM-2004
 
 
G İ R İ Ş
 
 
I. HALK EDEBİYATI KAVRAMI
Halk edebiyatı, geniş kapsamlı bir kavramdır. Halk edebiyatı deyince: İlk çağlarda söyleyeni bilinmeyen efsaneleşmiş destanlar, hikâyeler, masallar, fıkralar, bilmeceler, tekerlemeler, türküler, maniler, ninniler, ağıtlar, atasözleri, deyimler, dilekler, ilençler, yeminler, Karagöz ve ortaoyunu gibi halk temsilleri hatıra gelir.
II. HALK EDEBİYATI - FOLKLOR İLİŞKİSİ
Bütün sosyal bilimlerde olduğu gibi, folklor ve halk edebiyatının sınırlarını çizmek oldukça güçtür. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını kesin olarak belirtmek kolay değildir. Her sosyal bilim, diğerinden malzeme alır ve ona malzeme verir. Bu nedenle, sosyal bilimlerin çekirdeğini oluşturan folklor ve halk edebiyatı arasında sürekli bir ilişki vardır.
Bunlar aynı zamanda folklor ürünleridir. Kelimenin kökeni, folk(halk) ve lore(bilim)’den gelmektedir. İkisi birlikte halk bilimi karşılığında kullanılmaktadır. “Folklorun canlı kaynağı halk hayatıdır. Doğumdan ölüme kadar bütün törenler folklorun kaynağını oluşturur.”[30] Folklor, tarih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, etnoloji, filoloji ve benzeri bilimlere malzeme veren zengin bir hazinedir.” Toplumun ortak kültürel değerlerinden yararlanarak millî kültürün çekirdeğini oluşturmaktadır.” [31]
İlk çağlardan itibaren meydana gelen bu folklor ürünleri dışında, “Sonradan halk çevrelerinde beslenip değerlendirilen ürünler ise, halk edebiyatı çerçevesinde ele alınır.”[32] Prof. Dr. Mehmet Kaplan halk edebiyatı ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Halk edebiyatı, halkın yaşayışının inanç ve değer hükümlerinin bir hazinesidir. Bu edebiyat beşikten başlayarak insan hayatının bütün safhalarını içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, elem, hasret, tabiat sevgisi, acıma, alay, din duygusu, kahramanlık, ahlâk gibi beşeri bütün duyguları işler. Bundan dolayı bu ürünleri, Türk millî kültürünün en kıymetli hazinesi olarak korumalıyız.”[33]
III. ÂŞIK EDEBİYATI
Halk arasında yetişen saz şairlerinin meydana getirdiği edebiyattır. Destan, koşma, güzelleme, taşlama, ağıt, muamma gibi türleri vardır. Âşık adı verilen şairlerin cura, tambura, bağlama gibi sazlarla söyleyip çaldıkları sözlü, besteli bir edebiyattır. Bilindiği gibi aşk, insanlardaki sevgi ve bağlılık duygusudur. Gerek bu yönüyle, gerekse sevgiliye bağlanma duyguları ile saz çalarak şiir söyleyenlere âşık  denilmiştir.
XVI. asır başlarından bu yana arasına türküler sıkıştırılmış olan halk hikâyelerinin anlatıcılarına da âşık denilmiştir. XX. Asrın başlarından itibaren âşık terimi yerine saz şairi, halk ozanı, ya da halk şairi terimleri kullanılmaktadır.
Âşık terimi, Anadolu dışında Azerbaycan sahasında da yaygındır. “Türkçe’nin konuşulduğu diğer ülkelerde ise farklı adlar alır. Kazaklarda akın çırav, Kırgızlarda akın, Türkmenlerde bağşı olarak bilinir.”[34]
  Âşıklar, irticalen (hazırlıksız, içinden geldiği şekilde) şiir söyledikleri gibi, çağdaşları veya daha önceden yaşamış olan âşıklardan ezberledikleri şiirleri gelecek kuşaklara aktarma görevini de üstlenmişlerdir. Bu sözlü gelenek sayesinde önceki asırlarda söylenmiş olan şiirler günümüze kadar gelebilmiştir.
Halk arasında âşıklık gücünün rüyada bir Pir’ in sunduğu aşk badesini içmekle kazanıldığı inancı yaygındır. Böyle olağanüstü bir olayla âşıklık yeteneğini kazananlar, badeli âşık veya  Hak âşığı olarak isimlendirilirler(bkz,s.13). Âşık, bir yönüyle eski destan geleneğini sürdürmek, başka bir yönüyle sevda şiiri yazmakla görevlendirilmiştir.
Âşık edebiyatı, XVI. asırdan itibaren güçlenmeğe başlamıştır: Hayalî, Öksüz Âşık, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal bu asrın usta şairlerindendir. Pir Sultan Abdal’ın tekke şiiri ile de ilişkisi vardır. Armutlu, Bahşi, Kul Çulha, Kul Mehmet, Öksüz Dede  asrın diğer önemli şairleridir.
XVII. asır, âşık edebiyatının altın çağıdır: Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer, Kuloğlu, Demircioğlu Âşık, Âşık Halil, Ercişli Emrah, Gevheri, Kâtibi, Kuloğlu, Öksüz Âşık, Yazıcı  bu dönemin şairleri arasında yer alırlar.
XVIII. asırda ilgi çekici bir durum ortaya çıkar: Divan şairleri halk şiirine yönelirken halk şairlerinin de divan şiirine ilgi duyduklarını görüyoruz. Divan şairi olan Nedim, İstanbul ağzıyla türkü yazarken, Gevheri, Dertli gibi halk şairleri divan şiirine özenmişlerdir. Bu asırda: Levnî, Bursalı Halil, Abdî, Âşık İbrahim, Pir Mehmet, Âşık Derûnî gibi usta şairler yetişmiştir.
XIX. asırda: Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, Develili Seyranî, Tokatlı Nuri, Bayburtlu Celâlî, Narmanlı Sümmanî, Ruhsatî, Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Turabî, Muhibbî en tanınmış halk şairleri arasında yer alırlar.
Son yıllarda, teknolojinin ve kentleşmenin getirdiği değişmeler, âşıklık geleneğini büyük ölçüde etkilemiştir. Yok olmaya başlayan bu geleneğin yaşatılması için Konya ve Erzurum’da, âşıklık geleneğini yaşatma amaçlı dernekler kurulmuş, çeşitli yarışmalar düzenlenmiştir.
A. ÂŞIK EDEBİYATI ŞİİR TÜRLERİ
Âşık edebiyatı adı altında toplanan edebiyat ürünleri başlıca iki türe ayrılır: Birincisi, anlatım türüne giren halk hikâyeleri (Bu konu, “Halk Hikâyeleri” başlığı altında ayrıca işlenecektir.); ikincisi ise şiirlerdir. Âşık edebiyatı şiir türlerini şu başlıklar altında sıralayabiliriz:
1. Destanlar : Dörder mısralık hanelerle yazılan uzunca şiirlerdir. Hane sayısı 100’e yaklaşabilir. Buna karşılık 10 haneyi aşmayan destanlar da vardır. Destanlar, kahramanlık, doğal afet, hastalık, kıtlık, savaş, ölüm, göç vb. konularda söylenir. Ağırbaşlı destanlar yanında, güldürücü, şaşırtıcı, alaycı, tekerlemeli destanlar da vardır.
Şu hücra köylerin yarası çoktur
Efkârı derindir devası yoktur
Ne kaymakam uğrar ne gelir doktor
Sedirsiz koltuksuz mindersiz köyler
 
Hayıra yorulsun gördüğün rüya
Eller aya gitti biz yerde yaya
Hasta can veriyor su diye diye
Suyu yok gözesiz pınarsız köyler
 
Bu köylerin ortak oldum gamına
Vallah yalan değil şahidim buna
Gün aşınca herkes girer damına
Işıksız ceryansız fenersiz köyler
 
 
 
KÖYLER DESTANI

Yirminci asırda ahvalden halden
Duygusuz görgüsüz habersiz köyler
Sahipsiz her insan şaşarmış yoldan
Tahsilsiz bilgisiz rehbersiz köyler
 
Gel de bu rüyanın tabirini yor
Ehl-i fakaranın yüzü gülmüyor
Yirmi yaşlık gençler imza bilmiyor
Okulsuz kalemsiz deftersiz köyler
 
Nerdedir düşkünün halinden bilen
Yolsuz köye ne giden var ne gelen
Nice apandisten ecelsiz ölen
Yolsuz vesaitsiz öndersiz köyler
 
 
 
Bir ekmeği dörde böler oynarlar
Dünyadan bihaber güler oynarlar
Aç acına davul çalar oynarlar
Kaygısız telâşsız kedersiz köyler
 
Ruhani destanı yazar telinen
Yağan yağmurunan esen yelinen
Toprağı denize gider selinen
Ormansız çalısız çepersiz köyler
Aşık Ruhanî
 
 
Ağlıyorum gözyaşımı silen yok
Bu köylerde ağlayan çok gülen yok
Anlayan yok bildiren yok bilen yok
İmamsız azasız muhtarsız köyler
 
Herkes bir köşede diliyor dilek
Kızlar gelin olur çeyizsiz melek
Ölene kefen yok doğana gömlek
Gelirsiz parasız tutarsız köyler
 
 
 
DESTAN
 
 
El âriftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma
 
Muradım nasihat bunda söylemek
Size lâyık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay’etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
 
Karac’oğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma
Karacaoğlan
 
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelende
Anı yad ellere açıcı olma
 
Mecliste ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
 
Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen iyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
 
 
 
2. Güzelleme: Güzelliğin veya bir güzelin övgüsünü yapan şiirlerdir. Ana konusu sevgi ve aşktır. Lirik bir karakter taşırlar. İnsanlara yapılan her türlü övgü, duygusal yaklaşım ve aşk duyguları güzelleme konuları içinde yer alır. Destan dışındaki diğer şiirler gibi kısadır. Hane sayısı en az üç, en fazla on olur.
 
KÖYLÜ KIZI
(birinci parça)
 
Bugün ne gezersin kırda
Yoksa avcı mısın burda
Al yanağın çukurunda
Var nakışın köylü kızı
 
Efkârî der bir çiçeksin
Daha yavrum küçüceksin
Düğün dernek göçeceksin
Var çok işin köylü kızı
 
Nazlı nazlı yürüyorsun
Var mı işin köylü kızı
Melek gibi duruyorsun
Hoş bakışın köylü kızı
 
Mintanın al mavi yelek
Yandan kâkül buna örnek
Saçlarında çifte örek
Gül takışın köylü kızı
 
 
 
(üçüncü parça)
Boyun orta belin ince
Açılmamış gülün gonca
Bele misafir görünce
Güler kaçar köylü kızı
 
Efkârî der güzel sesi
Tabi insanların hası
Yoğurt ayran kahvesi
Güler açar köylü kızı

Aşık Efkârî
 
Saçlar örenmiş dalına
Güler geçer köylü kızı
Tarlada orak elinde
Güler biçer köylü kızı
 
Gören olur sana hayran
Her gün için sana bayram
Yorulur da buzlu ayran
Güler içer köylü kızı
 
 
 
BANA KARA DİYEN DİLBER
Hint’ten Yemen’den çekilir
Gelir Bağdat’a dökülür
Türlü Taâma çekilir
Biber de kara değil mi

Göllere konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arap beyinin
Çadırı kara değil mi
 
İller de konup göçerler
Lâle sümbülü biçerler
Ağalar beyler de içerler
Kahve de kara değil mi
 
Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sümbül de kara değil mi
 
Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren dilber
Kaşların kara değil mi
 
Boyun uzun belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıverirsin kolunca
Beliğin ince değil mi
 
Utanırsın akar terin
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi
 
Beni kara diye yerme
Mevlâ’m yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi
 
 
Karac’oğlan der maşallah
Bir gün görürüm inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi
Karacaoğlan
 
3. Taşlama: Toplumu veya kişileri eleştiren şiirlerdir. Onların kusurlarını gülünç ve alaylı bir dille ortaya koyar. Destanların kınama ve yergi çeşidine de taşlama denir.
ORMANDA BÜYÜYEN ADAM AZGINI


 
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermek için kesan beğenmez
 
Âlemi ta’n eder yanına varsan
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
Câmiye gelir de erkân beğenmez
Elin kapısında kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berbere gelir de dükkân beğenmez
 
Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kim’ tımar sipah kimi ser-bölük
Bir elife dili dönmeyen hödük
Şehristâna gelir ezân beğenmez                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            
 
Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu’m-ı fâsidince keyif sürecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahvede fağfuri fincan beğenmez
 
Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan şardan kaçanlar
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli bohçası duhân beğenmez
 
Aslında neslinde giymemiş hâre
İş gelmez elinden gitmez bir kâre
Sandığı gömleksiz duran mekkâre
Bedestene gelir kaftan beğenmez
 
Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelen bir köylü kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez
 


 
Kazak Abdal
AMAN GAZETECİ GEL BİZİM KÖYE
 


Aman gazeteci gel bizim köye
Bizden olan türlü halleri de yaz
Yalnız saçlıyı başlıyı değil
Uyuzu koturu kelleri de yaz
 
Tütmez oldu köyümüzün bacası
Ne gündüzü belli ne de gecesi
Dokuz yıldır Alamanya’da kocası
Çoluklu çocuklu dulları da yaz
 
Zannetme ki bütün millet bütündür
Bilmez misin bir tarafı yetimdir
Senin için şark hizmeti çetindir
Uzaktan görünen illeri de yaz
 
Vallahi Doğuda yaşamak hata
Bir köyde bir ağa biniyor ata
Bir baş kırar on bin verir avukata
İfadeden aciz dilleri de yaz
 
Benim neme lâzım koskoca ırmak
Çünkü taksimimde var susuz durmak
Senin bahsettiğin ojeli parmak
İçi nasırlanmış elleri de yaz
 
Bir de tenezzül et bizim köyde yat
Gel sor soruştur derdimiz kat kat
Taş koyulmamış Kars’a bir göz at
Ardahan’a gitmez yolları da yaz


Reyhani’yim ne karalı yazım var
Ben insanım birçok şeyde arzum var
Ne yazık ki kırılmış sazım var
Üstünde yaslanmış telleri de yaz
 
Aşık Reyhani
 
TAŞLAMA
 


Ben senin aslından aldım haberi
Âşıklık bilmezsin densizlenirsin
Nafile söyleyip usta eşârı
Geçüp de üst yana şehbazlanırsın
 
Bir yerde kurarlar bezm-i divanı
Ararsan görünmez mahbup zamanı
Kimden ezber ettin sen bu yalanı
Güzeli sevdikçe elfazlanırsın
Yutabilir misin sen bu lokmayı
Öğretirler sana ders okutmayı
İncecik eğirip sık dokutmayı
Gider kahvelerde kurnazlanırsın
 
 Dertliyâ gevherden çekme hesabı
Aşıkın yanında var mı cevabı
Okuyabilmezsin İncil kitabı
Hemen Aynaroz’da papazlanırsın


Aşık Dertli  
(Aynaroz:Yunanistan’da Hagio Oros yarımadasına Osmanlıların verdiği ad)
4. Koçaklama: Kahramanlık konularını işleyen türkülerdir. Destanlara göre daha kısadır. Destanda anlatım, koçaklamada şiir ön planda tutulur. Koçaklamalara bazı yörelerde yiğitleme  de denir. Ölçü ve kafiyeleniş bakımından koşmaya benzerler. Destanlarda, savaşçılık ve kahramanlık olayları anlatılırken, koçaklamalarda bu duygular kamçılanır.
 
KOÇAKLAMA

Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden iller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.
 
Belimizde kılıcımız kırmanî
Taşı deler mızrağımız temreni
Hakkımızda sultan etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir
 
Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur
Tüfek öter davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir
 
Dadaloğlu
 
İPTİDA BAĞDAT’A SEFER OLANDA
(Genç Osman Destanı)
 
İptida Bağdat’a sefer olanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar kaptı sancağı
İletti bedene dikti Genç Osman
 
Eğerleyin kır atımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazında Bağdat kapısın
Allah Allah deyip açtı Genç Osman
 
Sultan Murat eydür gelsin göreyim
Nice kahramandır ben de bileyim
Vezirlik isterse üç tuğ vereyim
Kılıcından al kan saçtı Genç Osman
 
Kul Mustafa karakolda gezerken
Gülle kurşun yağmur gibi yağarken
Yıkılası Bağdat seni döğerken
Şehitlere serdar oldu Genç Osman
Kayıkçı Kul Mustafa
5. Varsağı : Koşmaya ve semaiye benzer. Hecenin sekizli kalıbıyla söylenir. Türkü cinsinden bir nazım türüdür. Semai ve türkü gibi özel bir bestesi vardır. Daha çok Toros dağlarının güney eteklerine yerleşmiş Varsak Türkmenleri arasında yaşayan âşıklar tarafından söylenir.


VARSAĞI
 
Elâ gözlü nazlı dilber
Koma beni el yerine
Altın kemerin olayım
Dola beni bel yerine
 
Hecine gönlüm hecine
Yiğide ölüm gecine
Al beni zülfün ucuna
Sallanayım tel yerine
 
Güzel karşımda dursana
Şu benim hâlim sorsana
Zülfünden tel versene
Koklayayım gül yerine
 
Karacaoğlan der n’olayım
Kolun boynuna dolayım
Güzelim kölen olayım
Götür beni kul yerine
Karacaoğlan
VARSAĞI
 
Haydi bre deli gönül
Alevden mi dışın senin
Haydi bre deli gönül
Alafıcrık işin senin
 
Yârdan sana sâde cefâ
Sen de bol bol od ver bana
Bozarmış hep yana yana
Kanlı kızıl başın senin
 
Kalan her bucakta gezme
Rüzgârlardan hiyle sezme
Vara yoğa gönül çözme
Bine varmış yaşın senin
 
Deli Boran benzin solmuş
Boğazına zıkkım dolmuş
Döğe döğe gömgök olmuş
Kana kesmiş döşün senin
Deli Boran


6. Ağıt : Acıklı olaylara karşı duyulan tepkiyi dile getiren şiirlerdir. Eski Türk Şiiri’nde sagu, divan şiirinde mersiye  olarak bilinir. Acıklı olaylar karşısında ağıt yakılır (söylenir). Ağıt yakılmasına sebep olan en önemli olay ölümdür. Seferberlik, deprem, hastalık, her türlü doğal afet ve bunlardan kaynaklanan ölüm ve ayrılık olayları ağıt yakmalara neden olmaktadır.

AĞIT
 
Ya rab, bu ne ölüm, bu nasıl zulüm!
Sığmaz yüreklere içler ağlıyor.
Çiçeği burnunda giden bu gülüm,
Toprağa karışan saçlar ağlıyor.
 
Hiçbir can dayanmaz böyle bir zâra,
Mahşere kalmıştır bendeki yara.
Hey mezarcı, kazma vurma mezara.
Sen görmezsin toprak, taşlar ağlıyor.
 
Ötme bülbül ötme, bağlar yaslıdır.
Bugün Ardanuç’ta dağlar yaslıdır.
Kalan bir Kerem’dir, giden Aslı’dır
Ovalar, yaylalar, göçler ağlıyor.
 
Efkârî, sen gamsız kalmazsın bir gün.
Ortada bir tabut, bu nasıl düğün!
Her kimin yüzüne baktımsa bugün,
Çekilir yürekler, içler ağlıyor.
 
Efkârî
 
 
 AĞIT
 
Sultan Murat eydür şimdi zamane
Bana da kalmadı beyler elvedâ
Büküldü kametim döndü kemane
Gezüp seyrettiğim yollar elveda
 
Ardımca yürüdü zülfü melekler
Tersine devretti çarh-ı felekler
Yeniçeri sipahiler solaklar
Önümce yürüyen kullar elvedâ
 
Gazaya gitmeye beyler dizilsin
Kullarımın esamisi yazılsın
Tabutum düzülsün kabrim kazılsın
Varıp seyrettiğim çöller elvedâ
 
Ecelim yetişti yıldızım indi
Dostlarım ağladı düşmanım güldü
Yapılan kadırgam deryada kaldı
Şu Malta’ya giden yollar elvedâ
 
Kuloğlu dostların yüzü ağ olsun
Düşman olanların bağrı dağ olsun
Sultan İbrahim Han şimdi sağ olsun
Harben fethettin eller elvedâ

Kuloğlu
7. Muamma : Güç anlaşılır gizli söz, bilmece, yanıltmaca karşılıklarında kullanılır. Âşık geleneğinde, bilmece karşılığında kullanılan bir şiir türüdür.
MUAMMA
Kıldan ince derler Sırat’ın yolu
Önünde devletlü ardında Ali
Üç yüz altmış birdir selvinin dalı
Dalında açılan iki gül nedir
 
Başına bağlamış al yeşil çember
Kokuyor ağzında misk ile anber
Seksen bin evliyâ yüz bin peygamber
Önünde gidiyor iki kul nedir
 
Seyrânî der diyar diyar gezmedim
Kalem alıp kaşın gözün yazmadım
Elim ile bir gemicik düzmedim
Gemi nedir deryâ nedir yol nedir
 
Aşık Seyrânî
 

Eğlen hocam eğlen bir sualim var
İz’an nedir erkân nedir yol nedir
Seni bana gayet fâzıl dediler
İçerimde bir yara var bil nedir
 
Cennetin kapısın sallâllah açar
Şerîat işini Muhammed seçer
Seksen bin evliyâ yurdundan göçer
Onları bekleten mutlu kul nedir
 
Muhammed dinidir taptığın tapı
Bozulmaz Mevlâ’nın yaptığı yapı
On iki bahçede kırk sekiz kapı
Eşiği bekleyen iki kul nedir
 
 
 
 
8. Semai: Güzellemenin bir çeşidi de semaidir. Koşma gibi aşk ve tabiat güzellikleri üzerine dörtlüklerle söylenir. Koşmadan farklı olarak sekizli hece ölçüsü kullanılır. Özel bir ezgisi vardır.
ELİF
 
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
 
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
 
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
 
Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye
 
Karac’oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye
 
Karacaoğlan
 
SEMAİ
 
Gönül gurbet ele çıkma
Ya gelinir ya gelinmez
Her güzele gönül verme
Ya sevilir ya sevilmez
 
Bahçenizde nar ağacı
Kimi tatlı kimi acı
Gönlümdeki dert ilacı
Ya bulunur ya bulunmaz
 
Yürüktür bizim atımız
Yârdan adlandı zatımız
Gurbet elde kıymetimiz
Ya bilinir ya bilinmez
 
Deryalarda olur bahri
Doldur da ver içem zehri
Sunam gurbet elin kahrı
Ya çekilir ya çekilmez
 
Emrah der ki düştüm dile
Bülbül figan eder güle
Güzel sevmek bir sarp kale
Ya alınır ya alınmaz
 
Erzurumlu Emrah
 
B. HALK ŞİİRİNDE NAZIM BİRİMLERİ
Halk şiiri nazım birimi ile ilgili olarak birbirinden farklı başlıca üç görüş vardır:
1. Korş, Kowalski ve Fabo  Türk şiirinde nazım biriminin beyit olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, dörtlükler iki beytin birleşmesinden meydana gelmiştir.[35]
2. Dr. Rıza Nur, Türk şiirinde nazım biriminin mısra olduğu kanaatindedir. Öne sürdüğü deliller ise şunlardır:
a. Altay halk şiirinde, tek mısralı olanlara rastlanılmaktadır.
b.Bilmeceler arasında da tek mısralı olanlar vardır.
c. Kırgız şiirleri bir bütün halindedir. Bu da tek mısra fikrini doğruluyor.
d.Türk şiiri ilmi üzerine yazılmış bütün eserlerde mısra-ı âzâde terimi vardır. Bu da mısra lehinde kuvvetli bir delildir.
3. Bugünkü bilgilerimize göre, Türk şiirinde nazım biriminin dörtlük olduğu gerçeğine karşı çıkılamaz; ancak bu yüzde yüz kesinlik de göstermez. Reşit Rahmeti Arat’ın  Türk edebiyatında yazılmış en eski parça olarak nitelediği, Mani çevresinde yazılan ve Alpinçur Tigin’in kaleminden çıkan bir şiir üçlüklerden meydana gelmiştir.[36]
Divan ü Lügati’t Türk’teki parçaların bir kısmı, hece ölçüsünün altılı, yedili, sekizli kalıplarıyla yazılmış dörtlüklerden, bir kısmı da on bir, on iki, on üç, on dört heceli beyitlerden meydana gelmiştir. Bektaşî şairlerinden Abdal Musa’nın da on bir heceli gazel biçiminde beyitlerden kurulu bir şiiri vardır.[37]
C. HALK ŞİİRİNDE ÖLÇÜ
Türk halk şiirinde vezin karşılığı ölçü, daha seyrek olarak da tartı terimi kullanılır.[38] Halk şiirimizin ölçüsü hecedir. Bu  durum çağlar boyunca hiç değişmemiştir.Divan ü Lügat’it Türk’te ölçü karşılığında kög  terimi kullanılır.[39]
Saz şairleri en çok 7, 8 ve 11’li hece ölçüsünü kullanmışlardır. Âşık edebiyatı ve anonim halk edebiyatı ürünleri arasında, beşli, altılı, dokuzlu, onlu, on ikili, on üçlü, on dörtlü, on beşli, on altılı kalıplara çok seyrek rastlanılır. Bu kalıplar daha çok türkülerde, bilmecelerde ve manzum atasözlerinde görülür.
Hece ölçüsünde, mısralar arasındaki uyum duraklarla sağlanır. Halk şairleri durak yerine ölçüm derler. [40] Beşli, altılı, yedili ve sekizli kalıplarla yazılmış olan az heceli mısralarda durak bulunmayabilir.
Durakların belli bir düzeni vardır. Çift heceli (6, 8, 10, 12, 14, 16) mısralarda durak, mısraı iki eşit parçaya böler. Tek heceli mısralarda ise, genellikle çok heceli kısım ilk bölümde yer alır: (4+3), (6+5) vb. Aynı hece kalıplarındaki mısraların durakları farklı olabilir. Sözgelimi koşmalarda: (6+5), (4+4+3) veya (7+4) durakları kullanılabilmektedir. Ancak yedi heceli mısraların durak düzeni (4+3) veya (3+4) olabilir. [41]
Saz şairleri başlangıçtan beri hece ölçüsünü asıl ölçü olarak benimsemişlerdir. Kimi halk şairlerinin aruz ölçüsünü kullanmış olmaları bu kuralı değiştirmemiştir.
D. HALK ŞİİRİNDE KAFİYE
Kafiyenin sözlük anlamı, sonda, arkadan gelen  demektir. Halk şiirinde kafiye yerine ayak  terimi kullanılır.[42]
Halk şiirinde tarih boyunca mısra başında, mısra ortasında ve mısra sonunda olmak üzere üç çeşit kafiye kullanılmıştır. Eski Türk şiirinde kafiye mısraın başındadır. Sonda ve ortada olan kafiyelere de rastlanılmaktadır. Reşit Rahmeti Arat, kafiyenin baştan sona kaymasının vurgudan kaynaklandığını ileri sürmektedir.[43]
Kafiye, söylenişi ve anlamları ayrı; fakat kulakta bıraktıkları izler bakımından benzer olan kelimelere denir. Halk şiirinde kafiye, nazım ve ses aracı olarak kullanılmıştır. Bu durumun başlangıçtan günümüze kadar süregeldiğini görüyoruz. Türk halk şiirindeki ortak kafiye şekilleri sırası ile şöyledir:[44]
1. Yarım Kafiye: Kafiye görevinde bulunan kelimelerin tek bir ünsüz benzeşmesi göstermesidir. Yarım kafiye yumuşak sesli oluşu bakımından Türk halk şiirinde çok işlenmiştir. Şu örnek üzerinde görebiliriz :
 
Kailim bakmağa yârin yü(z)üne
Yüzüm sürdüm ayağının to(z)una
Medet uyma adûların sö(z)üne
Benim bedduamı alma sevdiğim
Kayıkçı Kul Mustafa
 
2. Tam Kafiye : Yarım kafiyeye göre daha zengin sesli kafiyedir. Bu kafiyede bir ünsüzle birlikte bir ünlü vardır. Ses sayısının birden ikiye çıkması kulağa daha çok ses vermesini sağlar. Bir örnek verecek olursak :
Sana dar gelmeyecek makberi kimler k(az)sın
“Gömelim gel seni tarihe” desem sığm(az)sın
Mehmet Âkif Ersoy
3. Zengin Kafiye: İkiden fazla ses benzerliği ile yapılan kafiyedir. En az üç sesin benzeşmesi gerekir. Benzeşen seslerin ünlü veya ünsüz sıralanışı belli bir şarta bağlı değildir. Örnek:
Dalgın nazarlarla karıştırma elverir
Sönmüş duran ocakta kıvılcımlı bir k(ülü)
Terk eyle kendi haline meftur u münkesir
Kalsın biraz da ateşi kalbinde ört(ülü)
Hüseyin Siret Özseven
4. Tunç Kafiye: Benzeşen sesler üçten fazla, benzeşen seslerden birisi kelime düzeyinde olursa tunç kafiye meydana gelir. Burada önemli olan nokta, kelime düzeyinde olan benzeşmenin diğer kelimenin içinde yer almasıdır. Şu örneğe bakalım:
Çınla ey coşkun deniz kayalıklarda çınla!
Sar bütün kumsalları o dolaşık sa(çınla)
Ali Mümtaz Arolat
 
5. Cinaslı Kafiye: Cinas, bir söz sanatıdır. Mısraların sonlarında kafiye rolü oynayan cinaslı sözlere, cinaslı kafiye denir. Cinaslı kafiye, söylenişleri ve kulakta bıraktıkları ses bakımından birbirinin tıpkısı olan; fakat anlamca ayrılan kelimelerdir. Bu kafiye çeşidi daha çok İstanbul manilerinde görülür:
Yara sızlar
Oğul ok değmiş yara sızlar
Yaralının halinden
Ne bilir yarasızlar
Bu dörtlüğün ikinci mısraındaki “yara sızlar” yaranın sızlamasını, acı vermesini; dördüncü mısraındaki “yarasızlar” ise, yarası olmayanlar anlamında kullanılmıştır. Cinaslı kafiye olması bu anlam farklılığından kaynaklanmaktadır.
 
6. Redif : Kafiye olmamakla birlikte her çeşit kafiye ile birlikte kullanılır. Redif, söylenişleri, anlamları ve görevleri birbiriyle aynı olan takı, kelime ya da kelime gruplarıdır. Redif, yalnız Türk edebiyatında vardır. Redif’in ne olduğunu iyi bilmezsek kafiye bulmada güçlük çekeriz. Örnek verecek olursak:
Yârab belâ-yı aşkınla kıl aşna (beni)
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüda (beni)
Fuzûlî
Bulmuş kemalini cemal(in dilber)
Âşıka mahsustur visâl(in dilber)
Yetişmeden hüsn-i zeval(in dilber)
Samî
OKUMA PARÇASI:
 
".. Sümmani bir gün, hayvan otardığı Ablaktaşı’na babası ile birlikte gidiyor. Çok zamandan beri oraya gitmemiş olan babası birden:
- Eyvah oğul... Buralara ne olmuş? Buralar Erenler yatağıdır, buralar ziyaret yeridir. Oğul Hüseyin, buranın taşlarını dikenlerini temizle, gün gelir ki ecrini görürsün, demiş.
Babası gittikten sonra, hayvanlar bir tarafta otlarken, Sümmani de babasının sözünü tutarak taşları ve dikenleri ayıklamış, öyle sıcağı bastırınca yorulmuş ve uyumuş ve oracıkta şu rüyayı görmüş:
Kırk güvercin ile üç derviş gelmiş, dervişler bir yeşil yaprak üzerine üç harf yazmış, bunu Sümmani’ye göstermişler, ve O’na 'Bunu Oku demişler. Sümmani de: "Ben okumak bilmem" demiş.
Dervişler hemen oracıkta Sümmani’ye bunu okuyacak kadar öğretmişler. O da bu yazıyı okumuş. Buradaki harfler (G.P.İ) imiş Bunlar; dervişlerin kendisine az sonra gösterecekleri (GÜLPERÎ) nin adının baş, orta ve son harfleri imiş. Dervişler bundan sonra Sümmani'ye "Bade" vermişler. Sümmani ilk badeyi zorlukla içmiş ve içerken dervişler:
- İç oğul! Sevdiğin kızın aşkınadır. Vilayeti Çin maçin, şehri Bedahşan, babası Abbas Han, Adı GÜLPERİ'dir, demişler.
Sümmani badeyi içince Gülperi'yi karşısında görmüş.
Bu defa dervişler kıza dönerek:
- İç kızım. Sevdiğin delikanlı aşkınadır. Vilayeti Erzurum kazası Narman, Köyü Samikale, adı Hüseyin, demişler.
Gülperi de badeyi içmiş, İkisi de üçer kadehi tamamlamışlar. Badeler içilince kız ortadan yok olmuş. Dervişler Sümmani'yi kaçırmışlar. Deryalar'dan, ormanlardan, canavarlı dağlardan, tazı kadar büyük karıncalar arasından geçirmişler. Sonra, Bedahşanda bir saraya indirmişler. Burası Abbas Hanın sarayı imiş. Burada Gülperi'yi O'na tekrar göstermişler. O sırada uyanmış, kendisini kan ter içinde bulmuş. Ablak taşında gündüz uykuya dalan Sümmani uyandığında gece karanlığıdır.
Sümmani etrafına bakınır hayvanlarını da bulamaz. İçinde büyük şüpheler ve endişeler taşıyarak şaşkın şaşkın köyüne dönerken önüne bir Kır atlı çıkar. Sümmani tekrar şaşırır. Kır atlı Sümmani'ye selam verdikten sonra:
- Şaşırma oğlum! Bundan sonra senin adın "Sümmani" dir. Uykuda ne gördünse üç ay kimseye söyleme!
Dedikten sonra, atını sürmüş gitmiş. Sümmani köye gelmiş, üç ay kimseye bir şey söylememiş. Aradan üç ay geçtikten sonra bir kış günü köyün odasında otururlarken, köylüler sıra ile türkü söylüyorlarmış. Sıra Sümmani'ye gelince "Tek-Tek" redifli bir koşma söylemiş ve orda bulunanların hemen beğenisini kazanmış.
Aşık Sümmani'nin bade içişini anlatan koşması şöyledir:
İçtim badesini gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım on beş bengini
Hal, halin altında noktasın tek tek
 
Baksana dillere bak bu sohbete
Yetemedim bu dünyada hikmete
Mecnunu da atmışlardı gurbete
Kalmış gurbet elde hep böle tek tek

Dizemedim gözüm ben bu elfazı
Yüreğimi yaktı kafirin kızı
Kara gördüm artık kış ile yazı
Felek attı bize sillesin tek tek
 Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alem oldu ürüşan
Selam verdi bana hob dervişan
Lisanları bir hoş sadası tek tek
 
Aldılar abdesti uyandım hapdan
Dediler aslınız hakü türabdan
Okuttular üç harfi yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek.
 
Okudum harfini zihnim bulandı
Yaralarım göz göz oldu sulandı
Baktım çar köşede kadeh dolandı
Nuşettim pirlerin badesin tek tek
 
Dediler Sümmani gel çekme elem
Adını çürütür derd ile verem
Senin için dünyada kavuşmak haram
Böyle yazmış kalem Hudasın tek tek.                                                                                                  
 
 Aradan günler aylar geçiyor. Gülperi gündüzleri hayalinde geceleri hep düşündedir. Günler geçtikçe "Gülperi" nin sevgisine dayanamayacak hale geliyor ve O'nu aramaya karar veriyor. Köyünden ayrılırken "Düşüştür” redifli koşmasını söylüyor.
Sümmani; Kafkasya’yı,İran’ı dolaştıktan sonra, sevgilisini bulamadan dönüyor. Giderken yolda bir İranlı Kız görüyor, buna da kınalı" redifli koşmayı söylüyor.
Sümmani, köyüne döndükten sonra on yıldan fazla kalıyor. Bir gece rüyasında "Hazreti Pir" O' na Kırım’a gitmesini söylüyor. Hemen kararını veriyor ve kalkıyor Kırım’a gidiyor. Kırım’da İspirli Muharrem Usta adında bir fırıncı buluyor. O yerlerin garibi olan Sümmani'ye bu Muharrem Usta çok yardımda bulunuyor.
Kırım’da bir saray varmış, bunun kapısında bir taş asiliymiş. Bu taşın altından geçip içeri girmek isteyenler günahsız iseler geçebilirlermiş. Günahlı olanlar girmek isterlerse taş alçalarak başlarına vurur, sersemleyerek geri dönerlermiş. Muharrem Usta, Sümmani’yi bu saraya girmeye teşvik etmiş. O da razı olmuş, abdest alarak kapıya yanaşmış ve taş başına vurmadan içeri girmiş. Sümmani bu sarayda gördüklerini bir destanında anlatıyor.
Sümmani Kırım'dan döndükten sonra artık "Menkıbe" sahnelerinin perdesi kapanıyor.
Sümmani, 1912 yılında tekrar Erzurum'a dönüyor. 1915 yılına kadar hep köyünde kalıyor. 1915 yılının bir sonbahar günü yapraklar dökülürken O'nun öldüğü haberi köye yayılıyor. Bu haberi duyan bütün dostları, hemşerileri ve yöre halkı günlerce ağladılar, ağladılar...
 
Maşukasına kavuşamayan Sümmani bir dörtlüğünü şöyle yazmış:
 
Döner mi kavlinden Sıtkı sadıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca aşıklar
Sümmani'yi derkenara yazmışlar.
 

Başka bir şiirinde de:
 
Ta ezelden beri bir güzele meftunum
Dostlar bu aşk etti pek bizar beni
Yitirdim Leyla'mı ben bir Mecnunum
Yıllar var terk etmez ah-ü zar beni.
 
Bana derler alevin yok közün yok
Bu dünyada itibarin sözün yok
Yokladım kendimi bir kem özüm yok
Yare şekva kılmış ruzigâr beni
 
Sümmani'yem kendi kendim okladım
Şadlık taksiminde ismim sakladım
Yarin fikir defterini yokladım
Yazmış bundan böyle ihtiyar beni.
 
 
 
BİRİNCİ BÖLÜM
 
IV. ANONİM HALK EDEBİYATI
Anonim halk edebiyatı, halkın ortak malıdır. Asırlardan beri ağızdan ağıza söylenegelmiştir. Söyleyenleri ve yazanları belli değildir. Sözlü, çok kere besteli, yabancı etkilerden uzak nazım ölçüsü hece olan edebiyattır. Sözlü yayılması genellikle nazım yoluyla olur. Masal gibi düz yazılarda bile iç kafiyelere ve tekerlemelere rastlanılır. Nazım parçaları cinas ve yarım kafiye ağırlıklıdır.
Kerem ile Aslı, Âşık Garip Asuman İle Zeycan, Ercişli Emrah İle Selvihan, Köroğlu, Elif ile Yaralı Mahmut vb. halk hikâyelerinde de nesir-nazım karışık bir anlatım şekli vardır. Mani, ninni, türkü, destan, masal, efsane, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyim, dua-beddua, ağıt, bilmece, tekerleme, yemin... vb. anonim halk edebiyatı türleri arasında yer almaktadır. Birkaç örnek verecek olursak:
A. MANİ
Mani, toplumun büyük olaylarını, yaşantısını yansıtan nazım türlerinden biridir. Mani sözcüğünün geçmişi ve kaynağı hakkında değişik görüşler vardır. A. Vefik Paşa’ya göre: Usulsüz, darpsız, vezinsiz güftedir.[45] Şemsettin Sami maniyi bir tür değil, ezgi, şekil ve nağme olarak tanımlar.[46]
Manilerin farklı yörelerde değişik adları vardır. Anadolu’nun bir çok yerinde mani, Kırım Türklerinde mane, çing; Azerbaycan’da mahni;[47] Kazan ve Kırgız Türklerinde aytipa, kayım, çölenk, step; Özbeklerde koşyo , aşule denildiği ileri sürülmektedir.[48] Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kadınların söylediklerine meani; erkeklerin söylediklerine bayatı denir. Erzurum ve çevresinde, mani veya  meni  biçimi yaygındır.
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayan, nesilden nesile, ağızdan ağıza dolaşan ve bu yolla günümüze kadar gelebilen anonim halk edebiyatı ürünleridir. En belirgin özellikleri anonim oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Ağızdan ağıza, nesilden nesile geçerken sanat değerleri artar.[49]
Maniyi diğer türlerden ayıran en önemli özelliği kafiye düzenidir. Bu çoğu kez “ a,a,x,a” şeklindedir. Her mani kendi başına bağımsız bir bütündür. Manilerin ilk iki mısraı doldurmadır. Bunlarda anlam aranmaz. Asıl söylenmek istenen son iki mısrada verilmiştir.[50] Bir örnek verecek olursak:
Baklalar çapa ister Bahçe bar için ağlar
Çapacı para ister Ayva nar için ağlar
Kaynanam şöyle dursun Karlı dağ güneş için
Görümcem sopa ister[51] Gönül yar için ağlar[52]
 
 
Mendilim turalıdır Mendilim turalıdır
Sevdiğim buralıdır Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır[53] Yüreğim yaralıdır[54]
 
Minarenin alemi Minarenin alemi
Kaşlar kudret kalemi Kaşlar kudret kalemi
Sana dedim güzel ol Sana dedim güzel ol
Demedim yak alemi[55] Demedim yak alemi[56]
 
Diğer bir mani çeşidi de cinaslı manidir. Cinas, söz arasında yolunu bulup aynı kelimeyi farklı anlamlarla tekrarlamaktır. Cinaslı mani ise yazılışı ve söylenişi aynı, fakat anlamları farklı olan kelimelerin meydana getirdiği kafiyelerle yazılan maniye denir. Cinaslı maniler daha çok İstanbul manileridir. Bu manilerde kafiyelerin cinaslı olması anlamı zenginleştirir. Cinaslı manilerde ilk kelime kafiye hazırlığı içindir. Cinas bu kelimeden doğmaktadır. Örnek:
Azizim gül üşüdü Bu dar günde
Çiğ düştü gül üşüdü Elim al bu dar günde
Bir güldün aklım aldın Ben feleğe neyledim
O nasıl gülüşüdü[57] Ömrümü budar günde[58]
 
Kırkını Oyarsın
Baktın hasmın gariptir Şirin’e Ferhad isen
Çek bıçağı kır kını Varır dağı oyarsın
Sen gibi hovardanın Ne bende kaldı sevda
Çok görmüşüm kırkını[59] Ne sen eski o yarsın[60]
 
 
B. NİNNİ
Macar Türkolog İgnacz Kunos’un ifadesiyle ninniler, Türk hayat tarzının en millî, Türklüğe en has olanıdır.[61] Anne, sütnine veya çocuğa bakan kimse tarafından söylenen sözlerdir. Batı Türkçe’sinde bu kelimeye bağlı olarak ninni çalmak ve ninni söylemek deyimleri doğmuştur. Ninniye: Azerî Türkleri laylay, Kerkük Türkleri leyley, Türkmenler hudi, Özbekler elle,  Kazaklar ise, bişik ciri: beşik türküsü adını vermektedirler.[62]
Ninniler anonim halk edebiyatı ürünlerindendir. Dörtlüklerle söylenirler. Tek dörtlükten meydana gelen ninniler olduğu gibi, birden çok dörtlükten oluşan ninniler de vardır.
Ninniler çocuk emzirilip kundaklandıktan sonra salıncakta, beşikte veya kucakta sallanıp uyutulmaya çalışılırken kadınlar tarafından söylenilir. Özel bir ezgisi vardır.
Ninniler yapı bakımından manilere benzerler. Anlamları büyükleri, ritimleri de çocukları etkileyecek niteliktedir. Ölçü ve kafiyelenişi pek düzenli değildir. Her dörtlüğün sonunda hû hû veya ee ee denilmesi ve mısra sonlarında ninni sözünün tekrar edilmesi başlıca özelliklerindendir. Doğu Anadolu Bölgesinde nenni olarak da bilinen ninni ye iki örnek vermekle yetiniyoruz.:
 
 NİNNİ SANA HOŞ MU GELİR [63]
 
Ninni sana hoş mu gelir
Elâ gözden yaş mı gelir
Baban handan boş mu gelir
Ninni yavrum ninni
Ninni kuzum ninni
 
Uzun kavak boyun olsun
Salkım söğüt dalın olsun
Benim uykum senin olsun
Bağlantı
Ovada çiftliğin işlesin
Çölde davarın kışlasın
Allah hanene bağışlasın
Bağlantı
(çöl: mera, arazi)
NİNNİ
 
Elma attım yuvarlandı
Gitti beşiğe dayandı
Beşikte bebek uyandı
Ninni bebeğim ninni
 
Hû hû billah
Oğluma uyku ver Allah
Uyusun da büyüsün Fetullah
Ninni yavrum ninni
 
Benim kızım nar tanesi
Anasının birtanesi
Uykusunun bir çaresi
Ninni kızım ninni
 
C. TÜRKÜ
Kaynağı Türk kelimesidir. Bu kelime nispet eki alarak türkî olmuş, zamanla türkü biçimine dönüşmüştür.[64] Sözlü gelenekte, bir ezgi ile söylenen halk şiirlerinin her çeşidini göstermek için (âşık şiirleri için dahi) en çok kullanılan ad türkü’dür. Ezginin ve sözlerin çeşitlemesine göre, türkü kelimesi yerine şarkı, deyiş, deme, ninni, ağıt, adları da kullanılır.[65]
Türkçe konuşulan başka ülkelerde türküye şu adlar verilmektedir: Tatar, Abakan; Kazaklar ve Kırgızlarda ır/ yır/ cır; Tatar, Noyan, Tarancı çevresinde beyt, beyit, bayat, mayt; Noyanlarda sarın; Kazaklarda ölön; Kazak ve Kırgızlarda kosok, koşok; Telenütlerde kojan; Türkmenlerde goşgı.
Türkülerle ilgili olarak pek çok tasnif yapılmıştır. Bunlardan Pertev Naili Boratav’ın tasnifi en çok kullanılanıdır. Boratav, türküleri konuları ve işlevleri bakımından şu başlıklar altında toplamıştır: [66]
1.Konularına Göre Türküler
a.Lirik Türküler: Ninniler, aşk türküleri, gurbet, ayrılık, askerlik, hapishane türküleri, ağıtlar, ölüm ve yıkım üzerine çeşitli lirik konulu türküler.
 
  KIRMIZI GÜL
...
(Bağlantı)
Şol revanda balam kaldı
Yavrum kaldı balam nenni
...
Kırmızı gül her dem olmaz
Yaralara merhem olmaz
Balam nenni yavrum nenni
Ol tabibten derman gelmez
 

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Balam nenni yavrum nenni
Gitti gelmez ol muhannet
...
Şol revanda balam kaldı
Yavrum kaldı balam nenni
 
 
 
 
 ...
Kırmızı gülün hazeli
Ağaçlar döker gazeli
Balam nenni yavrum nenni
Kara yağızın güzeli

 
b.Taşlama ve Güldürülü Türküler : Taşlama ve ilenme türküleri, şakalı-alaylı türküler.
 
DESTİYİ ALDIN GIZIM
Destiyi aldım ana
Çeşmeye vardım ana
Kör olası çeşmede
Mendilim galdi ana
 
Çeşmeye vardım ana
Suyu doldurdum ana
Kör olası çeşmede
Mahmut’u gördüm ana
 
Gınayi getir ana
Parmağım batır ana
Ben kararı vermişem
Muhtarı getir ana
 
Datlıdır dilim ana
Uzundur boyum ana
Yüz bin gardaşım gelse
Gırılmaz belim ana[67]
 
 
Destiyi aldın gızım
Çeşmeye vardın gızım
Gettin ki tez gelesen
Nerede galdın gızım
 
Çeşmeye vardın gızım
Suyu doldurdun gızım
Kör olası çeşmede
Kimleri gördün gızım
 
Haltına bak haltına
Bak şu gızın haltına
Ele hersim çıhir ki
Alim yumruk altına
 
Datlıdır dilin gızım
Uzundur boyun gızım
Dur bak gardaşın gelsin
Gırdırim belin gızım
 
 
 
c.Anlatı Türküleri : Efsane konulu türküler, yerel ve kişisel konulu türküler (eşkıya türküleri...vb.), tarihî türküler.
ESTERGON KALASI
 
Estergon kalası su başı kale
Göklere ser çekmiş burçları hele
Biz böyle kaleyi vermezdik ele
Akma tuna akam ben dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım
 
Estergon kalası su başı hisar
Kâfir bayrağını burcuna asar
Baykuşlar çığrışır bülbüller susar
Akma tuna akam ben dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım
 
 
Estergon kalası su başı durak
Kemirir gönlümü bir sinsi firak
Gönül yar peşinde yar ondan ırak
Akma tuna akam ben dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım
 
Estergon kalası su başı kaya
Kemirir gönlümü aşk denen belâ
Çektiğimi hoş gör gel etme cefa
Akma tuna akam ben dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım
 
 
Estergon kalası papazla doldu
Ay tutuldu güneş buluta girdi
Neneler karadan yaslar bağladı
Akma tuna akam ben dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım[68]
2.İşlevlerine Göre Türküler
a.Tören Türküleri : Bayram türküleri, düğün türküleri, din ve mezhep törenleri ile ilişkili türküler, ağıtlar, vb.
 
KINA TÜRKÜSÜ
 
Sabah seni göçürürler yurdundan
Anan baban deli olur derdinden
 
Ağla kızım ağla bugün günündür
Sağ yanından tutan ağa kaynındır
 
Dola dola büyük eve doldular
Büyük evin küçük kızın aldılar
 
Atladı geçti eşiği eşiği
Sofrada kaldı kaşığı kaşığı[69]
Kız kına yakmaya geldik yakmaya
Yüzüğün takmaya geldik takmaya
 
Dünürlerim geldi kondu tarlaya
Kılıçları yıldız gibi parlaya
 
Altın tas içinde kınan ezerler
Ak gerdana inci mercan dizerler
 
Ağla kızım ağla metin olasın
Yüksektir soyları hatun olasın
 
 
 
SAYA TÜRKÜSÜ
 
Hey hayadan hayadan Aman karabaş koyun
Yılan çıktı kayadan Karlı dağlar aş koyun
Acımızdan gelmedik Ay karanlık gecede
Töremiz var sayadan Çobana yoldaş koyun
 
Elli günü sayasın
Gümbür gümbür yayasın
Foşur foşur sağasın
Şu oğluma (şu kızıma) diyesin[70]
 
*(Saya , koyunların kuzulamasından elli gün kadar önce, İç Anadolu’da ve bilhassa Doğu Anadolu’da yaşatılan geleneklerdir. Çocuklar grup halinde toplanır içlerinden birini çoban seçerler. Çoban ile diğer çocuklar evleri gezerek un, bulgur, yağ, pekmez, incir, şeker, üzüm, bal, peynir veya para toplarlar. Toplanan malzemelerden pilav, yemek, helva yapılır ve topluca yenilir. Saya dolaşılırken çocuklar türkü söylerler.)[71]
 
b.Oyun Dans Anlamında Türküler : Çocuk oyun türküleri, ergin oyun türküleri.
 
 
 
 
ÇAYDA ÇIRA
Çayda çıra yanıyor
Mahmur göz uyanıyor
Fitil çifte yara bir
Yürek mi dayanıyor
 
Çayda çıra yakarım
Yâr yoluna bakarım
Bir yüz görümlüğüne
Beşibirlik takarım
 
Yanar çayda çıralar
Kızlar oyun sıralar
Gelin hanım gelince
Tefçi alır paralar[72]
 
 
 
Çayda çıra yanıyor
Ay tutulmuş sanıyor
Yavaş oyna sevdiğim
Herkes seni tanıyor
 
Çayda çıra yüz çıra
Yandılar sıra sıra
Gelin keklik ben avcı
Koşarım ardı sıra
 
Ay tutulmuş kararmış
Gelin hanım sararmış
Nine mumları getir
Oğlan hulku daralmış
 
 
Ölçü ve kafiyeleniş bakımından koşma ve destana benzeyen türküler, öteki nazım türlerinden şekilden çok beste bakımından ayrılırlar. Melodilerinin bölgesel özelliklerine göre Urfa ağzı, Eğin ağzı, Bozlak ağzı, Kayabaşı, Türkmenî gibi ayrımlar gösterirler.[73]
Türkülerin şekil bakımından değişen mısra kümelerine bent; değişmeden tekrarlanan mısra kümelerine de kavuştak (bağlama) denir.
D. ATASÖZLERİ VE DEYİMLER
Atasözleri ve deyimler günlük konuşmalarımızın vazgeçilmez öğeleridir. Bu sözler, konuşmadan ayrı bağımsız olarak kullanılmışlardır. Konuşmaların arasına serpiştirilmiş, bağımsız anonim sözlerdir.
“Atasözleri, Doğu Türklerinde sav diye adlandırılmıştır. Fakat bu sözcük Türkiye Türkçesi’ne yerleşmemiştir. Sav sözcüğü muhtelif Türk çevrelerinde söz, haber, nutuk, mektup, hikâye ve tarihî hadiseler gibi anlamlarda kullanılmıştır. Atasözü, Arapça’da darbımesel, bazen yalnız mesel  karşılığında kullanılır. Darb: vurmak, taşı gediğine koymak demektir. Şu halde darbımesel, yerinde söylenmiş söz karşılığında kullanılmıştır.”[74] Bu benzerliğinden dolayı Türkiye’de atasözleri, mesel veya darbımesel karşılığında kullanılmaktadır.
Deyimler de halk arasında tıpkı atasözleri gibi bir kaç kelime, tam veya noksan bir cümle ile meramı anlatmaya yarayan sözlerdir. Deyimlerin esas karakteri bir hal ifade etmeleridir. Teşbih, istiare, mecaz, kinaye gibi vb. söz sanatlarına başvurularak kelimeler çoğu kez gerçek anlamları dışında kullanılırlar.
Atasözleri ve deyimler, bir çok bakımdan iç içe girmişlerdir. Bazı deyimler atasözü görünümündedir. Hatta atasözü niteliği taşıyan deyimler vardır. Özetleyecek olursak:
1. Atasözleri:  Bir fikri, bir öğüdü mecaz yoluyla kısa olarak anlatan eskiden beri söylenegelmiş veciz sözlerdir:
· Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver (işi ,ne olursa olsun, ehline ver) .
· El el'in ölüsüne gülerek ağlar .
· Lokma karın doyurmaz, muhabbet artırır.
· Tembele iş de, sana akıl öğretsin .
Asıl atasözleri yanında, fıkra türünde söylenmiş olanlar da vardır. Bunlar çok kısaltılmış hikâye biçimindedirler. Karşılıklı konuşmayı belirten iki simetrik yarı cümleyi içine alır. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi genellikle fiil, anlatılan geçmiş zamanla kullanılır:
· Deveye sormuşlar: “Boynun neden eğri? Nerem düzgün ki boynum eğri olmasın” demiş.
· Kirpi yavrusunu severken “pamuğum” dermiş.
· Kargaya kendi yavrusu “anka” gibi görünürmüş.
 Atasözleri, üslup yönünden de farklılık gösterebilirler. Nesir olanlar yanında nazım unsuru taşıyanlar da vardır:
· Yanmasa ateşin tütmez tütünün.
· Fukaranın ahı, tahtan indirir şahı
· Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına
2.Deyimler : Asıl anlamlarından farklı özel anlam kazanmış ve kalıplaşmış olan kelime grupları veya kelime topluluklarıdır. Akıl kesmek  gibi bir deyimin anlamca insan aklını kesmekle bir ilgisi bulunmadığı gibi, balta atmak deyiminin de balta ile hiçbir ilişkisi yoktur.[75]
Ömer Asım Aksoy’a göre: ”Deyim, çekici bir anlatım kılığı taşıyan ve çoğunun gerçek anlamından ayrı bir anlamı bulunan kalıplaşmış sözcük topluluklarıdır.” Deyimler, kuruluşunda en az iki sözcük bulunan sözlerdir. Deyimlerden çıkan anlam, çoğu kez kuruluşlarında olan sözcüklerin verdiği anlamdan farklıdır. Birkaç örnek verecek olursak:
Abayı yakmak (âşık olmak)
Baldırı çıplak (serseri)
Kabak tadı vermek (usandırmak)
Sermayeyi kediye yüklemek (iflas etmek)
E. DUALAR (DİLİKLER) – BEDDUALAR (İLENÇLER)
Halkımızın insanlar hakkındaki iyi veya kötü düşüncelerini dile getiren, konuşmaya bir orijinallik veren sanatlı sözlere dua veya  beddua  denir. Dualar, iyi dilekleri; beddualar, kötü dilekleri yansıtırlar. Örnek:
 
Allah bereket versin(dua) Ağzın tad görmesin(beddua).
Allah can sağlığı versin(dua) Ağzın imansız kapana(beddua).
Allah muradını versin (dua). Allah belanı versin (beddua).
Geçmişlerinin ruhuna değsin(dua). Bemırat tahtasına uzanasın(beddua).
Güzel gün göresin (dua). Canın bedeninden ayrıla (beddua).
Ömrün uzun olsun (dua). Cennet yüzü görmeyesi(beddua).
Yurdun yuvan şen olsun(dua). Ölün çıka (beddua).
F. BİLMECELER
Bilmece, bir şeyin adını söylemeden, bazı niteliklerini üstü kapalı şekilde anlatarak onun ne olduğunu bilmeyi, dinleyene veya okuyana bırakan oyuna denir. Özelliklerini üstü kapalı söyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayı, karşısındakine bırakan eğlenceli sözlerdir.
İnsan fikrinin, düşüncesinin oluşmasında ve gelişmesinde bilmeceler büyük rol oynar. “Tabiat karşısında bir çok çözümlenmemiş sırla sihirlenmiş olan insanoğlu bu yönde her zaman kendine sorular sormuş ve bu soruların cevabını bulmaya çalışmıştır. Bulunan cevaplar ise çoğu kez akla ve mantığa uygun olmuştur.”[76]
Tarihî kaynaklarda, toplumların ilkel devirlerden beri bilmecelere baş vurdukları belirtilmektedir. Türk çevrelerinde de uzun bir geçmişi olar bilmecelerin farklı isimlerle yaşadığı görülmektedir: Altay Türkleri tapışkak; Azeriler tapmaca; Başkurtlar yomak, tabışmak; Karaçaylar yuma; Kazaklar jumbak; Kırgızlar tabışmak; Özbekler tapişmak; Tatarlar tabışmak, başvatkıç; Tuvalar tıvızık; Türkmenler matal, tapmaca; Uygurlar tepişmak;  Yakutlar taabırın karşılıklarını kullanmaktadırlar. Anadolu’da en yaygın olan bilmece  yanında; atlı hekât, atlı mesel, bilmeli matal, bulmaca, dele, fıcık, gazelleme, hikâye, masal, matal, mesel, metel, söz, tanımaca, tanıtmaca, tapmaca ve tappaca  adları kullanılır.[77] Birkaç örnek verecek olursak:
Durur dikilir, günden güne küçülür (mum).
 
Üstü çayır biçerim,
 Altı göze içerim (Koyun)
 
Her eve anahtarsız girerim(Rüzgar).
 
Çarşıdan alınmaz
Tadına doyulmaz
Mendile koyulmaz(uyku)
Kuru kafa
Attım rafa (ceviz)
Aşağı iner güle güle
Yukarı çıkar ağlaya ağlaya (kuyu kovası)
Yer altında kıllı baş (soğan)
Gündüz ağadır
Gece nöker(hizmetçi) (Yorgan-döşek)[78]
Kış olunca cümle alemi başına toplar (ateş)
 
G. TEKERLEMELER
Ses ve sözcük benzerliklerinden yararlanılarak oluşturulan yarı anlamlı, yarı anlamsız hoş söyleyişli cümlecik ya da sözlere tekerleme  denir.
Tekerlemeler, küçük yaştan itibaren çocukların hayatına giren anonim halk şiiri ürünleridir. Bazılarında anlam yoktur. Ahenkli oldukları için çocukların manzum eserlere karşı ilgi duymalarında önemli rol oynarlar.
 
Sofraya buyurun
Çağırmadı demeyin
Ortasına dalmayın
Kenarından almayın
Uzatmayın elinizi
Kırarım belinizi
Taşköprü’nün hocası
Zeynep Abla’nın kocası[79]
 
Ellim melim
Şemsiye tellim
Tavuk gitti
Horoz öttü
Bülbül kıza
Haber etti
Adana’ya top atıldı
Varın bakın kim vuruldu
Açlık balçık
Sana diyorum sen çık[80]
 
Dağdan indi on beş boz eşek Bir derede eşek eti,
Beşi bez yüklü boz eşek Bir derede şişek eti
Beşi tuz yüklü boz eşek Şişek etine vardım şişek eti yedim
Beşi koz yüklü boz eşek[81] Eşek etine vardım şişek eti yedim[82]
 
Pertev Naili Boratav, tekerlemeleri masal tekerlemeleri ve oyun tekerlemeleri olmak üzere iki grupta ele almıştır:[83]
 Bunlardan masal tekerlemeleri, birbiriyle pek ilgisi olmayan; ama dinleyicinin ilgisini masala çeken sözlerden oluşur.Olayın anlatıldığı masala tekerlemeden sonra başlanılır.
Masalın başında, ortasında ve sonunda kullanılan üç çeşit tekerleme vardır:
Birincisi masal başı tekerlemeleri olarak bilinir ve dinleyiciyi hazır hale getirmek için söylenir. Örneğin : Bir varmış, bir yokmuş ...; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.... vb.
 İkincisi ise, masal anlatılırken konuyu canlı tutmak için söylenen tekerlemelerden oluşur. Örnek: A z gittim,uz gittim, altı ay bir güz gittim, bir de baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.Oyalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, eşeğe binip deveyi kucağına alan ağalar bu da mı yalan?
Üçüncüsü, masal sonu tekerlemeleridir: Gökten üç elma düşmüş; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara olsun. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine ya da kırk gün kırk gece düğünden sonra muratlarına erdiler gibi vb.
Oyun tekerlemeleri : Çocukların kendi yaratmaları olup hepsi şiir niteliğindedir. Bunlar, sayışmacalar, yani oyun içi ayıklamalar, bilinmeyen bir şeyi bulma ve başlı başına oyun olsun diye söylenirler. Konularımızın sınırlı olması nedeniyle, yalnız sayışmacalı tekerleme’ ye bir örnek veriyoruz:
Düğme düğme üç düğme Taş çık
Bak sen benim elime Baş çık
Horoz öttü Sen dur
İşler bitti Sen çık[84]
 
Elma yedi Bekir benim
Sayar sekiz Tekir senin
Doyar Dokuz Sen gir dedim
Dokur kilim Sen çık dedim[85]
 
 
 
H. YEMİNLER
Yemin, Allah adına veya her hangi bir kutsal değere verilen söz veya yapılan vaattir. Bu nedenle kutsal bir teminat anlamı taşımaktadır. Günlük hayatta sık sık kullanılan bir kavramdır. Yemin, tarihin her devrinde çeşitli toplumlarda, kutsal değerler üzerine atfedile gelmiş, sosyal hayatın bir parçası olmuştur.
Ülkemizde yemin, daha çok Allah, Kur’an, peygamber, namus, bayrak, ana-baba, evlat, silah vb. kavramlar üzerine yapılmaktadır. Örnek:
Allah belâmı versin.
Ahrette iman, dünyada mekân yüzü görmeyeyim.
Evim başıma yıkılsın.
Evlâtlarımın hayrını görmeyeyim.
İki gözüm önüme aksın.
Kur’an çarpsın.
Nimet(ekmek) beni çarpsın.
Peygamber ‘ümmetim’ demesin.
Rahmet yüzü görmeyeyim
Yurtsuz yuvasız kalayım.
 
 
İKİNCİ BÖLÜM
 


*Konularımıza geçmeden önce, örnek metinlerin dipnotlarda belirtilen kaynaklardan aynen aktarıldığını, üzerlerinde herhangi bir düzeltme ve değişiklik yapılmadığını belirtmek isteriz.
 
V. HALK TİYATROSU
Hayatı hareket halinde göstermeğe çalışan dram sanatı, Türk hayatında da dikkate değer örnekler vermiştir. Kendine has teknikleri olan bu sanat, Prof. Dr. Şükrü Elçin’in tasnifine göre, köy temsilleri, meddah, karagöz, ortaoyunu ve kukla  olmak üzere beş kolda toplanmıştır.[86]
1.Köy Ortaoyunları (Köy Tiyatrosu) : Köylülerin kış aylarının uzun gecelerinde, özellikle düğünlerde ve bayramlarda eğlenmek için düzenleyip oynadıkları dram karakterli temsillerdir. Tarihî kaynakların verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre, çok eski bir sözlü geleneğe dayanmaktadırlar. Bu oyunlardan bir kısmı ritüel, bir kısmı  profan mahiyettedir.
a. Ritüel (İnanca Dayalı) Oyunlar : Yılın değişmesi ile ilgili oyunlar (köse gelin oyunu), mücerret fikirlere bağlı oyunlar (Arap oyunları), hayvan kültüne bağlı oyunlar (saya gezmesi oyunu), bitki kültüne bağlı oyunlar (Kemalcik, mahsulün elde edilmesi oyunu), mezhep merasimleri (Alevi ve Bektaşiler arasında oynanan, tarikat karakteri taşıyan temsiller)
b. Profan (Maddî) Mahiyetteki Oyunlar : Günlük hayattan alınanlar (tarla sınırı, kalaycı oyunu), masallara bağlı oyunlar (Keloğlan oyunu), destanlara ve şairlerin hayatına bağlı oyunlar (göçebe oyunu), tarihî olaylara bağlı oyunlar (İstiklal Savaşı oyunu), hayvanları taklit edici oyunlar (kartal ve tilki oyunları), samit (sessizlik) ve lâl oyunları (pandomim), [yaş, yılbaşı, berber, kovandan arı çalma, Ali ile Fatoş oyunları, bebek (kukla) oyunları] , karaçör oyunu  gibi bölümlere ayırmak mümkündür.
Köylülerin güldürücü, acıklı, sessiz (samıt veya lâl), bebek(kukla)  olarak belirledikleri bu oyunların en önemli özelliği anonim oluşlarıdır. Bu oyunları, köylerde adları bilinen veya bilinmeyen gençlerle orta yaşlılar oynarlar. Aralarında en yeteneklileri rejisör görevi yapar. Oyunlar kapalı yerde veya açıkta oynanmaktadır. Oyunlarda çok basit bir dekor fikri veren sıradan malzemeler kullanılır. Makyaj ve kostümler çevrede olanlardan seçilir. Bazen at, eşek, deve, köpek gibi hayvanlardan da yararlanılır.
Çocuktan ihtiyara kadar pek çok seyirciye hitap eden bu oyunlar sözlü gelenek yoluyla günümüze kadar gelebilmişlerdir. Bir örnek verecek olursak:
ISBAHA OYUNU
Kadınlar, bir odada sohbet etmektedirler. Isbaha elinde büyük bir bıçakla nara atarak içeri girer.bir köşede oturan tefçi kadına:
Isbaha: - Çal bakalım!
Tef çalınmaya başlar. Isbaha keyifli keyifli oynar.oyun bitince tefçi kadın konuşur:
Tefçi kadın: - Canım Isbaha
Gülüm Isbaha
İlk karısını oynatamamış
Şaşkın Isbaha
Tef yine çalınmaya ve Isbaha oynamaya başlar. Oynarken ilk karısı rolündeki kadının omzuna elindeki bıçakla dokunur. Kadın, hemen ayağa kalkar ve Isbaha ile oynamaya başlar. Oyun biterken, karı-koca birbirlerine sarılırlar. Kadın oturur. Tefçi kadın yine konuşur:
Tefçi kadın: - Canım Isbaha
Gülüm Isbaha
İkinci karısını oynatamamış
Şaşkın Isbaha
Isbaha ikinci karısını da kaldırıp oynatır. Oyunun sonunda sarılırlar ve kadın oturur. Tefçi kadın yine konuşur:
Tefçi kadın: - Canım Isbaha
Gülüm Isbaha
Üçüncü karısını oynatamamış
Şaşkın Isbaha
Isbaha, üçüncü karısını da öncekiler gibi kaldırır. Oynarlar, kadın oturur.
Üç kadın yerlerinden kalkıp Isbaha’nın çevresinde toplanırlar. Isbaha sigarasını çıkarır, ağzına kor. Kibriti birinci karısına uzatır. Kadın kibriti çakar, sigaraya uzatır. Isbaha üfleyerek söndürür. İkinci karısına verir kibriti. Onun yaktığı kibriti de söndürür. Sigarasını üçüncü karısından yakar. Bu arada tefçi oynak bir hava çalmaya başlar. Dördü birden oynamaya başlarlar.oyun bitince Isbaha üçüne birden sarılır.kadınlar yerlerine giderler. Isbaha ortada kalır. Tefçi kadın yine konuşur:
Tefçi kadın: - Canım Isbaha
Gülüm Isbaha
Arkandaki ceket eğreti
Şaşkın Isbaha
Isbaha’nın anası kalabalığın içindedir. Kızar, söze karışır:
Isb. Anası: - Dün alıverdim, yepyeni, saygısız karı.
Tefçi kadın: - Şapkası eğreti.
Isb. Anası: -(Yüksek sesle) Bugün alıverdim, yepyeni, saygısız karı.
Tefçi kadın: - Canım Isbaha
Gülüm Isbaha
Anasının sözüne aldanmış
Ölgün Isbaha
Isbaha bu sözlere üzülerek bayılıp yere yıkılır. Anası, karıları telâşla çevresine toplanırlar. Birinci karısı bir “Aaah!” çeker. İkinci karısı: “Ooof!” çeker. Üçüncü karısı soğukkanlılıkla: “Doktor, doktor!”diye bağırır. Koşarak kapıdan çıkar. Az sonra doktor gelir. Telâşsızdır. Isbaha’nın çevresine toplananları uzaklaştırır.çantasını açar, içerisinden bir takım aletler çıkarır.çömelip hastanın nabzını tutar. Göğsünü dinler, konuşur:
Doktor: - Dağa çıkmış yemiş eriği
Ovaya inmiş yemiş koruğu
Neye sıkıldın Allah’ın yörüğü
Kadınlar yerde yatan Isbaha’yı kaldırıp götürürler.[87]
 

2. Meddah : Meddah, hikâye anlatıcısı demektir. Meddahlık ise hikâye ve taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, elbiseleri ve şahısları bir tek sanatkârda toplanan basit bir temaşa oyunudur. Bu temaşanın tek sanatkârı olan meddah, bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikâye anlatır. Meddahın aksesuarını, bir mendil ile sopa (baston) teşkil eder. Genellikle güldürücü, zaman zaman edebî ve ahlâkî hikâyeler anlatır.
Meddah, hikâyesinin kahramanlarını kendi yörelerinin dilleri ve ağızlarıyla konuşturan insandır. Elindeki mendili, sesini değiştirip çeşitli konuşmaları taklit edebilmek için kullanır. Kısa sopası, kapı çalma ve yere sert vurma taklitlerinde kullanılır.
Çok şahıslı bir tiyatro eserinin tek aktörü hususiyetindeki meddah, doğu ve İslâm memleketlerinin çok eskiden beri tanıdığı bir şahıstır. Okumanın gelişmediği, dinlemenin makbul sayıldığı zamanlarda; Osmanlı saraylarında, şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehane sohbetlerinde Türk halkının büyük ilgisini gören meddah hikâyeleri sayesinde, XV. asırdan XX. asır başlarına kadar pek çok meddah sanatçı yetişmiştir.
 
LETÂİFNÂME:
 
 Sultan Murad devrinde Hoca Dursun adında zengin bir bezirgân ölünce son derece güzel olan oğlu Yusuf’un etrafını serseriler kuşatır;babasının ölümüne ağlarlar. Ona, her biri sıra ile hikâyeler anlatır, sonra meyhane âlemlerine alıştırırlar, malını parasını yiyip perişan bırakırlar.
1. Yusuf’un baba dostu Bekir Odabaşı, yoldan çıkan Yusuf’u karakullukçu yapmak suretiyle kurtarmaya çalışır. Bir gün Yusuf gördüğü cariyeye âşık olur. Kız da onu sever: Yusuf dâvet üzerine kızın hanımının yalısına gider. Hanımla îşünûş başlar. Yusuf, fırsattan istifade ederek cariye Letâif ile murad alıp verir.
2. Râiye Hanım, Yusuf’la münâsebetini hissedince Letâif’i dövdürür, sonra da denize atılmasını emreder. Kayıkçılar kıyamadıkları için ormana atarlar. Yusuf, ertesi günü hadiseyi kayıkçılardan öğrenir ve gidip kızı kurtarır.
3. Râiye, Yusuf’u öldürmek niyetindedir. Konağa geldiği sırada “hâl”e uygun bir hikâye anlatıp kızı kaçırdığını söyler. Yusuf inkâr eder. Lâkin Râiye, kethüdâ kadın vâsıtasıyla Letâif’in evde olduğunu öğrenmiştir. Hiddetini yatıştırmak için Yusuf’un boğazına ip taktırıp su lâğımına attırır.
4. Mirâlem yalısında hikâye anlatarak eğlenmekte olan Tıflî’ye, lâğımdan çıkan Yusuf’u getirirler. Tıflî derdini dinler. Sultan Murad’a söyleyeceğini vaat eder. Ertesi günü temsilî bir hikâye anlatıp sözü onun mâcerasıyla bağlar.
Padişah, Râiye’nin mallarını Yusuf’a bağışlar; serserileri sürerler. Yusuf’a mansıp verilir, Letâif’le evlendirilir, nihayet çocukları olur, ömürlerini zevkle geçirirler.[88]
 
3. Karagöz (Hayal Oyunu) : Hindistan’dan, Cava’dan, Çin’den çıktığına dair görüşler vardır. Bizde, başlıca kahramanlarından biri olan Karagöz’ün adına izafeten Karagöz adını almıştır. Tarihî kaynaklara göre, Türk-Osmanlı cemiyeti içinde XVI. asırdan itibaren gelişmeye başlayan gölge oyununun belli başlı kahramanları Karagöz  ve Hacivat’tır. Karagöz, mesleği demircilik olan, tahsil görmemiş, neş’eli, şakacı, nüktedan, açık kalpli, bazen kaba davranışlarda bulunan bir halk adamıdır. Hacivat ise, medrese kültürü ile yetişmiş sofu, Osmanlı kibar zümresinin görgüsünü almış afyon tiryakisi bir şahıstır. Oyunlarda Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşamış Türk, Arap, Fars(İranlı), Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi tipler de yer alabilmektedir.
Konularını günlük hayat olayları, masal, hikâye ve destanlardan alan Karagöz oyunu; Muhavere (karşılıklı konuşma), Fasıl (Oyun) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. Oyunun sahnesi, 1 metre eninde, 60 santimetre boyunda perde adı verilen beyaz bez’den oluşmaktadır. Bu bez arkadan yağ lambası (günümüzde elektrik) ile aydınlatılır. Karagözcü, deve veya manda derisinden yapılmış 30 santimetre boyundaki tasvirleri, 50–60 santimetre boyundaki değneklerle bu beze dayar. Uçları yontulmuş bu değnekler mum ışığında biraz ısıtıldıktan sonra, tasvirdeki etrafı pekiştirilmiş deliklere takılır. Böylece tasvirler farklı yönlere hareket ettirilmiş olur.
Muhavere, karşılıklı güldürücü konuşmadır. Hacivat’ın medrese kültürü ile söylediği sözlere, Karagöz avam ağzıyla ters ve güldürücü cevaplar verir. Cinas ve hicivlerle beslenen muhavere kısmı bitince fasıl (oyun) başlar. Oyunun sonunda Karagöz, Hacivat’a bir tokat atar. Hacivat da Karagöz’ün “perdeyi yakıp viran ettiğini” söyleyerek sahneden çekilir. Karagöz gelir, seyircilerden sürç-i lisanından dolayı özür diler. Tehdit yollu, gelecek sefer Hacivat’a neler edeceğini haber verir. Böylece ertesi akşamın konusu da öğrenilmiş olur.
Kısacası Karagöz, saray muhitinden başlamak üzere; ramazan gecelerinde, bayramlarda, sünnet düğünlerinde, XVI. asırdan günümüze kadar pek çok seyirci kitlesine hitap etmiş, pek çok sanatçı yetiştirmiş bir halk tiyatrosu ürünüdür.
KANLI KAVAK
 
- Birinci bölüm: Mânici muhâveresi-
( Hacivat semâî okuyarak gelir.)
(Makamı: Ferahnâk.)
 
Sözü canları bağışlar,
Bizim cânanımız vardır var.
Yüzü hurşide benzer,
Meh– i tâbânımız vardır var.
 
(Nakarat )
Ömrüm yâlelel canım yâlelel,
Bizim canânımız vardır var.
 
(2 nci hane)
Elin ko sine billûre,
Rahim kıl âşık-ı zâre,
Beyaz üzre yazılmıştır,
Nice fermanımız vardır var.
 
HACİVAT – Of hay Hak…
 
Eylemez mi seyreden yârânı hayran perdesi,
Mûcid- i zıll-i hayâlin ehl-i irfan perdesi.
 
Perdeye akseyleyen resm-i hayâlin zıllini,
Gösterir tenvir olundukça bu meydan perdesi.
 
Perdemizden hisse-mend olmakta eshâb-ı kemâl,
Nâmına dense sezâdır hisse-mendan perdesi.
 
Meş’aleyle şûlelendikçe beyaz âyinesi,
Bak ne sûret gösterir mir’at-ı devran perdesi.
 
Sen de ye Hüsni bu şep, gel eyle dikkatle nazar,
Bezm-i yârâne kuruldu işte burhan perdesi.
 
Huzûr-ı hâzıran cem’iyyet-i irfan vakt-i safâ-yı merdan. Lâindir, dinsizdir, münafıktır şeytan. Şeytânın dinsizliğine, Rahmânın birliğine ve bizi ahibbanın sağlığına. (Yer öper ve ayağa kalkarak devamla: )
Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz,
Dîvânelerin hemdemi divane gerektir.
Beyt-i güzîninin müeddâsınca; her hali lâtif, etvârı zarif, fasihüllisân, musâhabeti tatlı.
 
KARAGÖZ – (Penceresinden) Hoş geldin ıspanak suratlı.(Çekilir.)
HACİVAT – Bir yar-ı vefâşîârım olsa geliverse şu dört kûşe hayme üzere kadem bassa. O söylese ben dinlesem. Haddim olmayarak bendeniz söylesem Huzzar- ı Kirâm safâyâb olsalar.
Diyelim işimizi Mevlâm rast getire.
Yâr bana bir eğlence meded!...
Aman bana bir eğlence meded!...
KARAGÖZ – (İçeriden) geliyorum, geliyorum…
HACİVAT – Aman bana bir eğlence meded!..
KARAGÖZ – (Atlar, boğuşurlarken) Dur Hacivat şaka yaptım.
HACİVAT – Bırak birader sakalımı yoldun.(Kaçar)
KARAGÖZ – ( Sırt üstü yatar.) Of aman amanın, öldüm bayıldım, eski hasırlar gibi yerlere yayıldım. (Ayağa kalkar.) Seni gidi utanıp arlanmaz, bacası çökmüş, çatısı yıkılmış, kiremidi kalmamış çingene mutfağı kıyâfetli kerata seni, hele bir daha gel de bak.
HACİVAT – Vay Karagöz’üm, mâşallah akşâm-ı şerifler hayırlar olsun.
KARAGÖZ – Lebbeyk?
HACİVAT – Akşam- ı şerifler hayırlar olsun derim.
KARAGÖZ – Senin de sinsileni sansarlar boğsun. (Tokat)
HACİVAT – (Hiddetli) Bak Karagöz bana böyle gelir gelmez darbe vurmaya hakkın yok.
KARAGÖZ – Sende şu yumruğu al da burnuna sok. (Tokat)
HACİVAT – A birâder, ben şuraya gelir gelmez bir vâveylâdır koptu.
KARAGÖZ – Nereden koptu?
HACİVAT – Ne ?
KARAGÖZ – O mor leylâk?
HACİVAT – A külhâni ben sana şimdi mor leylâk sordum mu? (Tokat)
KARAGÖZ – Ya ben de sana tâze açmış zambak sordum mu? (Tokat)
KACİVAT – A birâder hep lâfların setrepeti.
KARAGÖZ – On paralıkta bana al.
HACİVAT – Neden?
KARAGÖZ – O sert tönbekiden.
HACİVAT – A birader ben senden sert tönbeki sordum mu? (Tokat)
KARAGÖZ – Ya ben de senden tâze Bafra tütünü istedim mi? (Tokat)
HACİVAT – Bak Karagözüm, bu akşam Ramazan-ı Şerif’in on sekizinci gecesi, Cenâbıhak cemî cümleyi çok senelerine yetiştirsin.
KARAGÖZ – Âmin.
HACİVAT – Sen davul çalmasını bilir misin?
KARAGÖZ – Haydi doğru hapise.
HACİVAT – Ne hapsine Karagözüm?
KARAGÖZ – Bekçinin davulunu çalayım, polisler yakalasınlar.
HACİVAT – Yâni Karagözüm, mânicilerin çaldığı gibi.
KARAGÖZ – Haa!. Onu yaparım.
HACİVAT – Davulun var mı?
KARAGÖZ – Var ya..
HACİVAT – Haydi al da gel.
KARAGÖZ – Ne olacak?
HACİVAT – Mahalle mahalle dolaşırız, sen davul çalarsın, ben de mâniler söylerim. Beş on kuruş para kazanırız. Haydi git davulunu al da gel.
KARAGÖZ – Olur. (Eve gelir.) Yâhû…
KARAGÖZÜN KARISI – Hû…
KARAGÖZ – Şu davulu ver.
KARAGÖZÜN KARISI – Aaa, ben onu kırdım, kasnağıyla su ısıttım, çocuğun bezlerini yıkadım.
KARAGÖZ – İyi halt ettin.
KARAGÖZÜN KARISI – Ne yapacaksın?
KARAGÖZ – Hacivat’la sokaklarda mâni söyleyip para kazanacaktık.sana da fistanlık alacaktım.
KARAGÖZÜN KARISI – Öyleyse şaka söyledim, kömürlükte duruyor, git de al…
KARAGÖZ – Ha şöyle.. (Davulla meydana gelir.) Geldik Hacivad.
HACİVAT – Hadi Karagözüm şurdan aşağı mahalleye gidelim, gel benimle. (Birkaç kere giderler, gelirler.)
KARAGÖZ – Daha gidecek miyiz? Yoruldum be. (Yere oturur.)
HACİVAT – Kalk canım, işte geldik başla çalmaya…
KARAGÖZ - (Hem söyler, hem çalar.) Dumbede dumdum!.. Dumbede, dumbede dumdum, dumbede!...
HACİVAT – Size geldim, size geldim,
İnci, mercan dize geldim…
KARAGÖZ – (Çalar.)
HACİVAT – Benim güzel komşularım,
Arzulayıp size geldim.
KARAGÖZ – (Hem çalar, hem söyler.) Gümbede gümbede, gümbede gümgümbede.
HACİVAT - Başta sarık büküm büküm,
Sırtımda davuldur yüküm,
Benim güzel komşularım,
Hele selâmün’ aleyküm.
KARAGÖZ – Aleyküm selâm gümbedegümgüm…
HACİVAT – Merdâne beğim merdâne,
Altın saatler gerdâne,
Benim beğimi sorarsanız,
Sem ü civarda bir tâne.
KARAGÖZ – Gümbedegümgüm, gümgümbede gümgüm…
HACİVAT – Yeni câmi direk ister,
Söylemeye yürek ister,
Benim karnım toktur ama,
Arkadaşım börek ister.
KARAGÖZ – Âmin Hacivat âmin gümbedegümgüm…
HACİVAT – Havaya attım fişeği,
Döndü dolaştı köşeyi,
Arkadaşımı sorarsanız,
Paçacının kör eşeği.
KARAGÖZ – Burada halt ettin tokmak kafana gelecek ha!...
HACİVAT – Aman Karagöz çal bak hanımlar gülüyorlar.
KARAGÖZ – Ben eşek olduktan sonra herkes güler.
HACİVAT – Canım sen aldırma çalmana bak.
KARAGÖZ – Bir daha böyle halt karıştırma tepelerim ha!...
Gümbede gümgüm, gümbede gümgüm, dede gümgüm dede…
HACİVAT – Kâğıttan fener yaparım,
Daracık sokaklara saparım,
Arkadaşım ayı olmuş,
Burnuna halka takarım.
KARAGÖZ – (Hiddetli) Kerata halkayı babanın burnuna tak. Şimdi kafana tokmak gelecek..
HACİVAT – Sen çal canım. Bak herkes gülüyor, çal sen çal.
KARAGÖZ – Olur.(Çalar.) Gümbede gümgümbede…
 
HACİVAT – Şekerim var ezilecek,
Tülbentlerden süzülecek
Bekletmeyin iki gözüm,
Çok yerim var gezilecek.
KARAGÖZ – (Hem söyler, hem çalar.) Gümbede gümgümbede…
HACİVAT – Ayna camlar açılır,
Çil paralar saçılır,
Beyimin gönlü olunca,
Kesenin ağzı açılır.
KARAGÖZ – Açılır… gümbedegüm, gümbedegüm, gümgümbede…
ZENNE – (İçerden.) Bekçi baba biraz gelir misiniz?
HACİVAT – Geleyim efendim. (Gider)
ZENNE – (İçerden.) Alınız şu parayı, size lâyık değil ama kusura bakmayınız.
HACİVAT – Aman efendim, ne zahmet, ne zahmet…
KARAGÖZ – Parayı alıyor, bir de kedi gibi ne zahmet, ne zahmet diyor.
(Perdenin ortasına bir kavak ağacı kurulur. Karagöz ağaca atlarken yere düşer)
KARAGÖZ – Aman kolum kanadım başım gözüm vavavay…
HACİVAT – (Gelir) Ne oldun Karagözüm?
KARAGÖZ – (Ayağa kalkarak.) Bu ağacı buraya dikmiş?
HACİVAT – Ne oldu?
KARAGÖZ – Ne olacak, atlayım dedim, üstüne düştüm, az daha kafam patlayacaktı.
HACİVAT – Bunun adına Kanlıkavak derler. Bu ağaç: Sezer’le Selânik arasında netâmeli bir ağaçtır. Bunun altına çift gelen tek gider, tek gelen hiç gider, sen bunun altında çok dolaşma sonra karışmam. (Gider.)
KARAGÖZ – Hay uydurucu herif hay, bir alay yalanları uydurdu gitti. (Ağaca bakarak.) Ooo.. burada bir de çeşme var. Şurdan bir su içeyim. (Ağzını çeşmeye yaklaştırırken başına vururlar.) Aman kafama kim vurdu? (Arkasına ve yukarı bakarak) Bur da kimseler de yok. Lâkin kafama kim vurdu? Belki çocuklar taş atmışlardır. Çeşmenin suyu da soğukmuş, hele biraz daha içeyim.
KARAGÖZ – (Tam su içerken vururlar.) Ay aman gene vurdular. Neme lâzım buradan savuşmalı Hacivat buralarda durma demişti.(Gider)
(Aşık Hasan ile oğlu Muslu türkü söyleyerek gelirler. Muslu birden kaybolur)
 ÂŞIK – Ah zâlim kavak dalın, budağın kırılsın, yaprakların solsun. Oğlum Muslu…
KARAGÖZ – (Pencereden.) Baba burada musluk filan yok.
ÂŞIK – Musluk değil, benim oğlumun adı Muslu. Bu zâlim kavak aldı gitti benim ciğerimi dağladı.
KARAGÖZ – Yaa… Demek bu kantorlu kavağın hırsızlığıda var ha…
ÂŞIK – Sazımla şu zâlim kavağa yalvarayım belki insafa gelir de oğlumu bana bağışlar.
 (Aşık bir türkü söyleyerek kavağa yalvarır. Oğlu ortaya çıkar. Bu sefer Karagöz kavağa sayıp söver. Aniden çarpıldığı görülür. O sırada Hacivat görünür. Karagöz kendisini kurtarması için ona yalvarır.)
KARAGÖZ – Kuzum Hacivat, bana bir çâre bul.
HACİVAT – Gene senin bu haline acıdım. Ben duâ ederim, sen yalnız amin de. Başka lâkırdı karıştırma.
KARAGÖZ – Olur karıştırmam, yalnız âmin derim. Haydi âmin âmin...
HACİVAT – (Makam ile) El- cinni melâcinni. Âmin desene.
KARAGÖZ – Âmin âmin..
HACİVAT - El-cinni melâcinni kör cini… Âmin de.
KARAGÖZ – Âmin topal cini.
HACİVAT – Aman birâder, başka lâkırdı karıştırma. Sen yalnız âmin de.
KARAGÖZ – Karıştırmam yalnız âmin…
HACİVAT – Estâne mestâne kuru kuru kestâne..
KARAGÖZ – Âmin fındık kebabı şamfıstık.
HACİVAT – Aman Karagözüm başka lâkırdı karıştırma, sonra cinler kızarlar, beni de senin gibi yaparlar.
KARAGÖZ – (Hafif sesle.) İnşallah âmin âmin.
HACİVAT – Ne dedin?
KARAGÖZ – Âmin dedim.
HACİVAT – Aman karagözüm başka lâkırdı karıştırma. Cinler kızarlar, beni de senin gibi yaparlar, sonra ben ne yaparım?
KARAGÖZ – Karıştırmam daha beter olursun inşallâh, âmin âmin…
HACİVAT – Gene ağzında bir şeyler dolaşıyor.
KARAGÖZ – Bir şey yok âmin diyorum âmin…
HACİVAT – Elcinni, melcinni, kör cinni,topal cinni…
KARAGÖZ – Şu herifi de götür cinni. Âmin âmin…
(Cin gelir, Hacivat’ı götürür, çarpık olarak getirir bırakır.)
KARAGÖZ – (Gülerek) Ha ha haaay, aman Hacı cavcav kuyu çengeline dönmüşsün.
HACİVAT – Sahi mi? (Kendine bakarak)Eyvah… ben ne olmuşum?
KARAGÖZ – Gülme komşuna, gelir başına.
HACİVAT – Ben sana demedim mi âminden başka lâkırdı karıştırma diye? Senin yüzünden bakar mısın ne hâl oldum?
KARAGÖZ – (Hafif sesle) Daha beter ol…
HACİVAT – Ne dedin?
KARAGÖZ – Allah beterinden saklasın dedim.
HACİVAT – Cinlere yalvaralım bizi bağışlasın, eski hâlimize koysunlar.
KARAGÖZ – Yalvaralım Hacivat.
HACİVAT – Hadi sen âmin de.
KARAGÖZ – Olur, âmin…
HACİVAT – Elcinni, melâcinni…
KARAGÖZ – Âmin, âmin…
HACİVAT – Gel cin bizi eski hâlimize koy cinni…
KARAGÖZ – (Kavağın cinleri Hacivat’ı Eski hâline getirir. Biraz daha yalvarınca Karagöz de düzelir. Eski hâline dönen Karagöz Hacivat’a vurmaya başlar.)
KARAGÖZ – Bugün de yarın da…(Tokat atar,Hacivat gider.) Ey kantorlu kavat, ben senin kökünü kurutmazsam bana da Karagöz demesinler. (Evine gelir.) Yâhû…
KARAGÖZÜN KARISI – Hû…
KARAGÖZ – Benim bir eski baltam vardı, şunu ver bakalım.
KARAGÖZÜN KARISI – Ne yapacaksın?
KARAGÖZ – Sana kışlık odun keseceğim.(Baltayla gelir.) Şimdi sen görürsün kantorlu kabak. (Ağaca çıkar, türkü söyleyerek kavağı kesmeye başlar.)
(Karagöz, son bir dalın üstüne oturur keserken Hacivat gelir.)
HACİVAT – Aman Karagöz oturduğun dalı kesiyorsun, düşersen kafan gözün patlar.
KARAGÖZ – Sen karışma defol oradan, şimdi kafana baltayı atarım.
HACİVAT – Yazıklar olsun, güzelim ağacı kesmişsin, elin ayağın kesilsin. (Gider.)
KARAGÖZ – Nasıl bizi çarpar mı? Ben de parçalayım da görsün.(Ağaca baltayı vurunca dalla beraber aşağı düşer.) Vay kafam!... Vay… Vay…
(Korucu Arnavut Bayram gelir.)
BAYRAM – Morem çim çesmiştir bu kavayı?
KARAGÖZ – (Baltayı arkasına saklar.) Ne bileyim ben?
BAYRAM – Tü Allah belâsını versin. Morey doğru söyle çim çesmiştir bu kavayı?
KARAGÖZ – Görmedim.
BAYRAM – Ne yaparsın sen burada brey?..
KARAGÖZ – Ben yolcuyum işime gidiyorum.
BAYRAM – Ne var o elinde?
KARAGÖZ – Çubuk çubuk.
BAYRAM – Ver onu bana bir çekeyim.
KARAGÖZ – Delikleri tıkalı.
BAYRAM – Doğru söyle morey, nedir o elindeki?
KARAGÖZ – Kaval kaval.
BAYRAM – Ver onu bir çalayım.
KARAGÖZ – Çatlak çatlak.
BAYRAM – (Arkadaşı Ramazan’a seslenir.) Ho more Ramezan…
RAMAZAN – (Karagöz’ün arkasına gelir.) Ne var more Bayram?
KARAGÖZ – (Arkasına bakarak.) Eyvah Arnavutlar ikileşti, şimdi ne halt etmeli.
BAYRAM – Ne var bu adamın elinde?
RAMAZAN – Balta more kardeş, balta.
KARAGÖZ – (Kendi kendine) Eyvah şimdi hapı yuttuk.
BAYRAM – Demek sen çestin bu kavayı?
KARAGÖZ – Hayır ben kesmedim, bu balta kesmiş.
BAYRAM – Tü… Allah müstahakını versin.
KARAGÖZ – Tükürme be suratımı berbat ettin.
BAYRAM – Ho more Ramezan, ne yapalım bu adamı?
RAMAZAN – Yakalım more yakalım.
BAYRAM – Yazıktır more yazıktır.
KARAGÖZ – Yazıktır ya…
BAYRAM – Yazıktır, bunu keselim, elindeki balta ile keselim.
RAMAZAN – Yazıktır more kardaş.
KARAGÖZ – Yaa… Yazıktır.
BAYRAM – Asalım bunu asalım.
KARAGÖZ – Hoppala!.. Beni öldürmek için münâkaşa yapıyorlar.
RAMAZAN – Yazıktır more kardaş yazıktır.
KARAGÖZ – Yazıktır ya…
RAMAZAN – Bunu kuyuya atalım.
BAYRAM – Olmaz olmaz, kuyu lâzım. Bağlayalım bir ağaca, sürelim yüzüne biraz bal, bırakalım.
KARAGÖZ – Eyvah suratımı arılara, sineklere yedirecekler.
RAMAZAN – Yazıktır, more yazıktır!..
KARAGÖZ – (Kendi kendine) Vay köpoğlu herifler, insanı çeşit çeşit öldürüyorlar!.
RAMAZAN – Bunun ayaklarına yüz sopa vuralım.
BAYRAM – Vuralım.(Karagöz’e) Bırak elinden baltayı yat aşağıya.
(Karagöz’ü yatırırlar, ayaklarını kaldırırlar, biri tutar biri de vurmaya başlar.)
BAYRAM – Bir imiş, iki imiş…
KARAGÖZ – Yavaş vurun be! Hay elleriniz kırılsın.
RAMAZAN – Nasıl keser misin kavayı…(Vurur.) Bir imiş, iki imiş, üç ümüş, dört, pet(beş).
KARAGÖZ – Ağlar. Vay ayacıklarım vay… Yavaş vurun be!
BAYRAM – More Ramezan kaç oldu bre?
RAMAZAN – Bilmem, unuttum…
BAYRAM – Baştan(Vurur) Birimiş, ikiimiş, üç katır pet (4-5. demek) Altı, yedi, on, yirmi, otuz.
KARAGÖZ – Herif hesabı şaşırdı.
BAYRAM – More şaşırdım kaç idi?
KARAGÖZ – Otuzdu otuz.
RAMAZAN – Ben de unuttum.
BAYRAM – Baştan (Vurur) Birimiş, ikimiş, üç, dört pet altmış.
KARAGÖZ – Ha bitiyor.
BAYRAM – Yetmiş, seksen, doksan…
KARAGÖZ – Ha bitiyor ha…
BAYRAM – More Ramezan!.. Ben şaşırdım, kaç idi?
KARAGÖZ – Doksan doksan…
RAMAZAN – More ben de unuttum.
BAYRAM – (Vurur.) Birimiş, ikimiş…
KARAGÖZ – Eyvah bu herifler beni sabaha kadar dövecekler!..
BAYRAM – (Vurur.) Üç, dört, pet altmış, doksan, doksan sekiz, doksan dokuz.
KARAGÖZ – Ha bir tane kaldı.
BAYRAM – More Ramezan!.. Kaç idi?
KARAGÖZ – Eyvah gene baştan başlayacaklar.(Ağlayarak) Vay ayacıklarım vaaay…
RAMAZAN – More kardeş yeter bu kadar dayak.
KARAGÖZ – Hay Allah râzı olsun…
RAMAZAN – Takalım boynuna bir ip, sokak sokak dolaştıralım. Herkes suratına tükürsün.
KARAGÖZ – Hay inâyetinde yerin dibine gir.
(Boynuna ip takarlar. Yaş kesenin, baş kesenin hâli budur, diyerek dolaştırırlar.)
- Yardaklar söylerler -
 
Yaş kesenin, baş kesenin hâli budur hey…
Yaş kesenin, baş kesenin hâli budur hey…
(Birkaç kere böyle dolaştırırlar. Karagöz ellerinden kurtulur, meydana gelir.)
SES – Oh ellerinden zorla kurtuldum. Şimdi bu dalları eve taşıyayım, kışın yakarız. (Bir dal omuzlar eve gelir.) Yâhû al bakalım, sana kışlık odun getirdim.
KARAGÖZÜN KARISI – Aaaa.. bu yaş ağacı nereden kestin, Allah’tan korkmadın mı?
KARAGÖZ – Nene lâzım kışın ısınırız.
KARAGÖZÜN KARISI – Ben korkarım, yaş ağaç yakamam, götür başkasına ver.
(Karagöz dalları birer birer taşır.)
HACİVAT – (Gelir) Ne yaptın bunun dallarını?
KARAGÖZ – Sen şunu tut, bana yardım et, bizim eve götürelim.
(İkisi dalları kucaklarlar. Sallarlar, sallaya sallaya sökerler. Ağaçla beraber Hacivat Karagöz’ün üstüne düşer. Karagöz ağacın altında kalır.)
KARAGÖZ – Aman Hacivat kaldır altında kaldım.
HACİVAT – Dur bakayım. (Kaldırırlar, bu sefer Hacivat’ın üstüne düşerler.) Aman birâder altında kaldım eziliyorum.
KARAGÖZ – Geber kerata.
HACİVAT – Aman birâder kaldır. (Kaldırırlar, birkaç kere böyle devam eder. Nihayet ağacı Karagöz omuzlar evine götürür gelir.)
KARAGÖZ – Başka bir şey kaldı mı?(Yere bakarken )
HACİVAT – Aman Karagözüm nedir bu işler?
KARAGÖZ – Kafanı kırsın geyiklerle keşişler (Tokat).
HACİVAT – Bana ne vurursun elin kırılsın.
KARAGÖZ – Ekler kenetler gene vururum(Tokat).
HACİVAT – Hoş olsun külhani, yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman. (Gider)
KARAGÖZ – Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola. İnşallah yarın akşam Kanlı Nigâr oyununda yakan elime geçerse vay haline vay…(Temennâ ederek çekilir, gider.)[89]
 
 
4. O r t a O y u n u : Maddah’ın çok sanatkârane şekli ve karagözün perdeden yere inmiş biçimidir. Başlangıçta taklide dansa ve söze dayanan oyunlar arasında yer alan ortaoyunu, ülkemizde XV. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlamış ve XIX. asırdan itibaren dramatik bir karakter kazanmıştır. Kol oyunu, meydan oyunu, zuhuri kolu adları ile de yaygın olan orta oyunu bir şehir halk tiyatrosudur. Bu tiyatronun belli başlı iki kahramanı Pişekâr ile Kavuklu’dur. Zenne ve taklit ikinci planda oyunculardır. Ortaoyununun da konuları Karagözde olduğu gibidir. Kütahyalı, Kanlı Nigâr, Mandıra, Büyücü, Ferhat ile Şirin, Fotoğrafçı, Yazıcı, vb. belli başlı konularıdır.             
Ortaoyununda bir bakıma rejisör sayılan Pişekâr’ın ardından Kavuklu gelir. Cahil, ahmak, telâşlı görünen ve neşeli bir halk adamı olan Kavuklu ile Pişekâr arasında geçen muhaverenin ardından tekerleme gelir. Tekerleme, olmayan bir şeyi olmuş gibi gösteren ustalıklı sözlerdir. Tekerlemeden sonra aslında erkek olup kadın kılığına girmiş olan Zenne ortaya çıkar. Sonra taklit bütün kudretiyle oyuna hakim olur.
Vaktiyle sarayda, sünnet düğünlerinde, esnaf cemiyeti gezintilerinde oynanan ortaoyunu, bugün curcunasız ve köçeksiz olarak halkımız arasında oynanmakta ve ilgiyle izlenilmektedir.
 
MAHALLE BASKINI
GİRİŞ
 
(Zurna, Bülbül havası çalar. Pişekâr, pastav elinde, çıkar, meydanı dolaşır. Zurna keser. Etrafa iki el ile selâm verir.)
Oyunumuz “ Mahalle Baskını veya Şalgam Hoca”. Çalsın çalgıcı ağalar, usûl ve âheng ile, velî-nimetler temâşâ buyursunlar… (Zurnanın önüne gelir durur.)
 
MUHÂVERE
ARZBÂR
(Zurna, Rumeli gelin havası çalar. Kavuklu, zembili omuzunda bir kamburla meydana gelir, bir defa dolaşır ve vakar ü azametle Kambur’a döner).
KAVUKLU- Ver şu zembili! Bir şey beceremedin.
KAMBUR- Herifin gözü bende idi.
KAVUKLU- Kantarı alırken bir lâhana olsun zembile...
PİŞEKÂR- Efendim, pazara mı, pazara mı?
KAVUKLU- (Ürkerek.)Acaba pazarcıların bağırması zembilde mi kaldı?(Zembile bakar.)
PİŞEKÂR- Maşallah! Maşallah! Kibarlık böyledir.
KAVUKLU-(Görerek Kambur’a) Tanıyor musun?
KAMBUR- Ben de şimdi görüyorum. Sakın dilenci olmasın.
KAVUKLU- Biz daha siftah etmedik. Ne verelim?
PİŞEKÂR- Efendim zembilin içinde ne mallar var?
KAVUKLU- Sözleriniz Türkçe mi?
PİŞEKÂR- Sırf Türkçedir, Beyim.
KAVUKLU- Neye ben anlayamıyorum?
PİŞEKÂR- Efendim bugün pazarı kaldırdınız demek?
KAVUKLU- İkimiz zorladık, ağır geldi, oraya bırakyık.
PİŞEKÂR- Sebzelerden ne mubâya ettiniz.
KAVUKLU- Af edersin ama, neye bizi yolumuzdan alakoyuyorsun.
PİŞEKÂR- Yooo, efendim, bendeniz tuz ekmek yediğim adamı unutmam.
KAVUKLU- siz her gün tuz ekmek mi yersiniz?
PİŞEKÂR- Söz misali. Sizinle ne pazarlar uçurduk.
KAVUKLU- Siz uçurtmacı mısınız?
PİŞEKÂR- Eskiden çok koklaştık.
KAVUKLU- Yaylada mı? Yoksa damda mı?
PİŞEKÂR- Rica ederim, biraz dinlenin de görüşelim.
KAVUKLU- Zorlan mı? Adam, bırak gidelim.
PİŞEKÂR- Efendim, bendeniz yemek meraklısıyım da, her kime tesadüf etsem yemek tertibi sorarım.
KAVUKLU- Sor bakalım.
PİŞEKÂR- Pazardan patlıcan mı aldınız?
KAVUKLU- On tane kadar. Onu da bu becerebildi. Sakın sen gitme dayak yersin.
PİŞEKÂR- Dayak yemek, ne münasebet? Paramla mal alacağım.
KAVUKLU- Biz, görmeden aldık da.
PİŞEKÂR- Lâtifeyi bırakın. Ne yemeği yapacaksınız, karnıyarık mı?
KAVUKLU- Karnıyarığı sevmem. Hasta gibi yatar.
PİŞEKÂR- Mutlak kızartma olacak.
KAVUKLU- Ona da çok yağ lâzım.
PİŞEKÂR- İmam bayıldı da hoş olur.
KAVUKLU- Iskatta bayılırsa helvayla turşuya çok dalar.
PİŞEKÂR- Aman efendim, meraklıyım. Şu patlıcanları mutlak oturtma yapacaksınız.
KAVUKLU- Oturtmayı çok severim, pişirmesi müşkil.
PİŞEKÂR- Efendim kolay. Ben size tarif edeyim.
KAVUKLU- Sandalye filân tedarik edecek miyiz?
PİŞEKÂR- Ne lüzumu var? Tepsiye oturacak.
KAVUKLU- Bağdaş filân kuracak mı?
PİŞEKÂR- müsaade buyurun da tarif edeyim.
KAVUKLU- Anlat bakalım.
PİŞEKÂR- Evvelâ patlıcanları pâre pâre doğrarsınız.
KAVUKLU- Doğradık.
PİŞEKÂR- Kemerse olmaz haa!
KAVUKLU- kemer değil, sarnıç… ne biçim lâflar bunlar?
PİŞEKÂR- Her ne hâl ise… Yâğla kıymayı tavaya atar, kavurursunuz. Sonra soğanı alır, evvelâ bıyığını kesersiniz
KAVUKLU- Sakalını da tıraş ederiz, dımdızlak kalır.
PİŞEKÂR- Gömleğini de soyarsınız.
KAVUKLU- Hep çamaşırları çıkacak mı?
PİŞEKÂR- Yok efendim… soğanı kıymaya karıştırır, kardeş edersiniz.
KAVUKLU- Süt-kardeş mi olacaklar?
PİŞEKÂR-Yok efendim…Patlıcanları da kızartır, tepsiye dizer, üstüne harcını korsunuz. Bir taşım kaynar, olur oturtma.
 
Bu girişin devamında Kavuklu ile Pişekâr tanıdık çıkarlar. Kavuklu, babasından kalan mirası kısa zamanda tüketmiş, sefalete düşmüştür. Mahalle hamallığı, su taşıyıcılığı, arasıra da hırsızlık yapmaktadır.
Kavuklu, kendi durumunu söyledikten sonra tekerleme bölümü başlar. Burada Kavuklu uzun ve saçma bir rüya anlatır. Arkasından fasıl bölümü gelir.
 
PİŞEKÂR- Eee, Hamdi’ciğim, buralardan geçmenin elbet bir sebebi vardır.
KAVUKLU- Olmaz olur mu? Senin bu mahallede muhtar olduğunu haber aldım; koşa koşa geldim, bana bir yardımın olsun diye. Elbette bu mahallede bana münasip bir iş bulursun.
PİŞEKÂR- sana münasip bir iş var ki, Hamdi’ciğim, senin için biçilmiş hırka. Eğer giyebilirsen.
KAVUKLU- Ne gibi bir iş bu?
PİŞEKÂR- Bu mahallenin bir bekçisi noksan. Seni bekçi yapalım, arkadaşınla geçinir gidersiniz.
KAVUKLU- Dediğin güzel ama ben bekçilikten anlamam.
PİŞEKÂR- Ben sana mühim yerlerini tarif ederim. Bir kere arkadaşın buralı değil, Kastamonulu. O ince işlerden anlamaz, sense İstanbullusun, her bir şey yapabilirsin. Düğün gibi, nikâh gibi şeylerden de para kazanırsın.
KAVUKLU- Ya geceleri gezmek?
PİŞEKÂR- O kolay bir şey. Yarı gece sen, yarı gece de arkadaşın gezecek.
KAVUKLU- Ya hırsız filân? Sonra iş fenalaşır.
PİŞEKÂR- Sen hırsız olduğunu anladın mı, öbür sokağa sapıver.
KAVUKLU- Bu ise, bir şey değil.
PİŞEKÂR- Hem, yarı hizmet senin, yarısı arkadaşının. Ağır işleri ona gördürürsün.
KAVUKLU- Benim hizmetlerim ne olacak?
PİŞEKÂR- Akşamdan sopayı alırsın, saat birde başlarsın. Meselâ saat iki oldu mu: Tak, tak! Saat iki buçukta: Tak, tak, tıkırrr!
KAVUKLU- Saat dörtte?
PİŞEKÂR- Tak, tak, tak, tak!... Gelelim, Ramazan geldi. Ne yapacaksın?
KAVUKLU- Ne yapacağım?
PİŞEKÂR- Davul çalacaksın, her akşam sahurda beyit söyleyeceksin.
KAVUKLU- Ben beyit bilmem.
PİŞEKÂR- Ben sana öğretirim. Meselâ, Ramazanın ilk gecesinden başlarsın; gece sahur oldu mu, davulu boynuna takarsın… Çalmasını biliyor musun?
KAVUKLU- Kimse görmezse.
PİŞEKÂR- Nasıl kimse görmezse?... Evvelâ davulu alırsın, sağ eline tokmak, sol eline çırpı:
Dum dumudu dum dum
Dum dumudu dum dum
 
Biraz sonra Kavuklu’nun hanımı gelir. Kocası beş gündür eve uğramadığı için dargındırlar. Pişekâr onları barıştırır. Evlerine yollar. Bu sırada başka bir zenne görünür. Bu ailesini kaybettikten sonra başına felâketler gelmiş bir kızdır. Kavuklu’nun hanımıyla arkadaş çıkarlar:
 
I.  ZENNE- (Görür görmez ) Aaa! Şekerpâre kızım, sen misin?
KAVUKLU- Yahu, bu kim?
I.ZENNE- Kim olacak, mektep arkadaşın. İçtiğimiz su ayrı gitmez.
KAVUKLU- Bu evde de ayran için.
I.ZENNE- A kızım, bu ne hal? Kimsesiz mi kaldın? Niçin bana gelmedin?
II. ZENNE- Ah, nasıl geleyim? Bu genç yaşımda beni kim evine kabul eder? Doğrusu cesaret edemedim.
I.ZENNE- Şimdiye kadar nerelerde idin?
KAVUKLU- Ben anlatayım: Bir hocaya evlât olmuş, oğlu ile sevişmiş, büyük babası yerinde olan hoca kendine zevce edinmek istemiş, oğlunu kovmuş, bu da kaçmış.
I.ZENNE – Pek âlâ etmiş. –Eee, kızım, o çocuğu seviyor musun?
II.ZENNE- Canımdan ziyade.
I.ZENNE – Öyleyse, burada amcanla benim himayemde bulun; o hocaya bir oyun oynayalım ki, acısı tepesinden çıksın.
II.ZENNE – Eksik olma, ablacığım.
KAVUKLU - siz şimdilik istirahat edin, ben de Himmet Dayı’dan şu evin anahtarını alayım. (Evinden çıkar.)
 
Bir süre sonra kızın sevgilisi de gelir, Kavuklu’nun evinde sohbete başlarlar. Mahallenin ikinci bekçisi duruma el koyar. Bu bir namus meselesi olduğu için bütün mahalle halkını eve baskın yapmaya çağırır.
 
LÂZ – Haçan ne turayisunuz purada? Penum kapruyu kim zırvaladı? Teyün pana, yoksa paşumi pelâya sokacaksunuz. Pen sizin kim olduğunuzu pilmedüğüm halde ne celüp kapuyu zırva idersünüz?yoksa kavgaç misunuz?
KAVUKLU – Ben seni ça…
LÂZ – Sen peni ne tiye çağırdun? Alacağun var mi? Sana porçli miyum? Eğer porcum varsa ne timeye kapuma celirsun?
HIRBO – Hemşeri, ben sanğa…
LÂZ – Neden hemşerün olayum? Penüm memlekitimden misun? Pen Of’liyum, yoksa sen de Hopa’li misun?
KAVUKLU – (Lâz’ın ağzın kavukla kapar.) Dur be! Ara ver. Bir lâkırdı söyleyemedik.
HIRBO – Ülen ne hadar çene atıyon? Değirmen dolabı mın?
LÂZ – Ne tiye çağırdinuz peni puraya?
KAVUKLU – Himmet Dayı anlatsın.
HIRBO – Ho dama bir gızanla bir yalabuh gancuh tıhıldu.
LÂZ – Damdakiyemeğü pu adam mi tıkındu?
HIRBO – Ho damda.
LÂZ – Senün odanda mu?
HIRBO – Ne galun gafalısun ülen!
KAVUKLU – Arkadaşın “Ho dam” dediği, karşıki ev.
LÂZ – Ee nitdüler? Ecinnü mü cirmüş?
KAVUKLU – Güya bir genç kızla bir delikanlı girmiş, bu da kederleniyor.
HIRBO – İçerde zıbarıyorlar.
LÂZ – Sen cözünle cördün mi?
HIRBO – Gordüm ülen. Bah şimcu gulagunu dama ver, ofun ofun ağırıyorlar. (içerden Lâz havası söylenir. Lâz, Kavuklu. Hırbo horon yaparlar. )
II.ZENNE- (içerden.)
Sandalumu boyatum
Cezarum yalu yalu
Pen puralı teğilüm
Rizeli’yüm Rizeli’yü
Pir ok atdum tenüze
Vardu çıktu yüzüne
Selâm söyle reyüze
Yollasun kızı pize.
LÂZ- Pen havamı puldum. Haçan pu mekândan paşka mekân olamaz. Pen puradan citmeye pir taha yemün iderüm, pudra kalacağum.
HIRBO- Ülen, ha bu da bir şeycukdan anlamayor.
KAVUKLU- Doğrusu, bir kişi ile olamaz. Bir mahalleli de ben çağırayım.
HIRBO- Haydi, ne duruyon. Ünle bahalum.
(Zurna, Kayseri havası çalar. Kayserili, türkü söyleyerek gelir.)
KAYSERİLİ- Merhaba, gözüm.
KAVUKLU- Merhaba, kaşım.
HIRBO- Hoşgeldün, hemşerü.
KAYSERİLİ- Hoş bulduk emme, bu herifin de nezeketi yok.
KAVUKLU- Ne dedin? Ona “nezeket” demezler, “nezâket” derler.
KAYSERİLİ- Hay diline eşek arısı batsın! Banğa ifranlık mı örgeteceksin? Ben nektebde ohudum.
KAVUKLU- Hepsi yanlış: “ irfanlık” değil, “ irfanlık”; “ örgateceksin” değil, “ öğreteceksin”; “ nekteb” değil, “ mekteb”; “ ohudum” değil, “ okudum”.
KAYSERİLİ- (Bir çok gülerek.) Sus, söyleme. Duyarlarsa eşekliğine verirler.
KAVUKLU- Hangimizin?
HIRBO- Çoh garman- garuş gafalu adamsunuz. Hele şu damın işinü bitürelim. Ondan kellim ne olursa olsun.
KAYSERİLİ- Bu da ne hırlıyı baham?
HIRBO- Ho dama bir enükle bir gancuk tıhıldular.
KAYSERİLİ- Dilini pek tut, lâhırdılar gafama yer etmiyor. Hem sen ne diyon?
KAVUKLU- Şu karşıki evde bir kızla bir delikanlı eğleniyorlarmış. Bekçi değil mi ya, mahalleyi toplayıp haber veriyor.
KAYSERİLİ- Aferin sanğa, Himmet Dayı!
 
Daha sonra sırasıyla Acem, Tatar, Sarhoş vb. ortaoyunu kişileri de meydana gelirler. Konuyu çözemezler. Sonunda genç kızın başına bütün dertleri açan Şalgam Hoca’nın hakem olarak çağırılmasına karar verilir:
 
PİŞEKÂR- Nasıl Hamdi’ciğim, tuzağımı beğendin mi? Hep gelenleri ben gönderdim. Hepsi de bir sahte hava ile Türk’ü kandırdılar. Senin de burada yardımın işe yaradı.
KAVUKLU – işte geliyorlar.
( Şalgam Hoca görünür. İki çömez eteklerini taşır. Mahalleli arkasında ilâhi söyleyerek gelirler. Şalgam hoca’nın karnı gayet şişman olacak.)
PİŞEKÂR- Aman, birader, hiç sezdirme! Şimdi kapana düşer.
(Zurna, ilâhî havası çalar. Gelenler hep bir ağızdan söylerler.)
ŞALGAM HOCA – Köşe odasından iki pencere açtırıp lodos poyrazının uyuşması etmesiyçün baklavadan hâsıl olan illetten dolayı dolap kapısını delip boğazına takmadıkça ısıtmaya çare bulunmaz.
KAVUKLU – Aferin, şalgam tohumu!
ŞALGAM HOCA – Tellallar nidâ etmekte olup dümeni eğri döndürerek Beyazıt Meydanında demirlemiş olup Akıntıburnu’nda tekerlek kırılıp terzi makası “ – Ben paçamı ütüleyemem.” dediği zamanlar mısır buğdayı gibi sakal koyvermek olmaz, baba.
KAVUKLU – İsmail, bu adam çok okumuş, derin divane.
ŞALGAM HOCA – Vay, İsmail Efendi! Bu kadar mahalleyi ayaklandırmışsın. Beni çağırdın. Bir emrin mi var?
PİŞEKÂR – Estağfurullah! Sizi davet edişim, şu boş eve bir delikanlı ile bir genç kız girmişler. Bu kadar kişi çıkaramadı. Sizin çabanıza kalmış bir şey.
HIRBO – Sakın bu da zıplaya- goymasun?
ŞALGAM HOCA – Bu hâne benim kira evimdi. Çoktan beri de boştu. Ne hakla benim boş evime bana sormadan giriyorlar? (Kapıyı vurur.)
- Kim varsa çıksın dışarı!
(Perde açılır, yeni dünyadan II.ZENNE ile çelebi çıkar.)
- Vay! Biri Şekerpâre, biri de evlâdım.
LÂZ – (Şalgam Hoca’nın suratına tükürerek.) Sen utanmaz misun? Çocuğun yerinde kızu bu telükanluya vermeyüp de kendün alacaktun.
KAYSERİLİ – (Tükürür) Bu yaştan kellim utanmıyon mu, goca kopek?
ACEM – (Tükürür.) Çocuğun kimi gızı kadın ideceksen, gurumsah!
TATAR – ( Tükürür) Sengi keçki sakallı! Yazık senin sarıkına!
SARHOŞ –( Tükürür.) Bana bıraksalar, kavurmalığını bir tarafa, kıymalığını bir tarafa…
KAVUKLU- Kaba tarafından külbastı kes.
DENYO- (Tükürür.) Hah ha! Budala herif!sana bu az bile.
PİŞEKÂR – Eee, efendim, mademki iş bu raddeleri buldu, Şekerpâre’yi oğlunuza vereceksiniz.
KAVUKLU- Eğer hak ararsanız, ikisi de birbirine lâyık.
ŞALGAM HOCA- Olamaz, efendim, olamaz!
HIRBO- Banğa bah, yobaz! Hinciye kadar senden tarafa çıktım. Şimden gerü bu gızı bu enüğe virmezsen hinan olsun şu elimdeki zonpa ile gafanı gırar, seni dünyadan ahirete goçertirün.
ŞALGAM HOCA- Mademki sen öyle arzu ediyorsun, senin hâtıran için ben de verdim. Hep düğün masârifi benim üzerime olduğu gibi, bir de ev bağışladım.
KAVUKLU- Düğünlerinde de her bir hizmeti üzerime alıyorum.
BİTİŞ
PİŞEKÂR – Gelecek faslımızda da cemiyetlerini yaparız
KAVUKLU- Her ne kadar sürç- i lisan ettikse af ola! İnşallah gelecek fasılda cümleten teşrîf buyururlar.[90]
 
5. K u k l a : Asya ve Avrupa kavimleri arasında çok eskiden beri bilinen bir oyundur. Türklerle ilgili İslamiyet sonrasına ait bazı bilgileri Kaşgarlı Mahmut, Divan ü Lügat’it Türk isimli eserinde veriyor. Kaşgarlı, XI. yüzyılda kız çocuklarının insan suretinde yaparak oynadıkları bebekler için kudhurcuk  dendiğini belirtiyor. Çağatayca’da koğurcak, Başkırtça’da  kurçak, Altay ve Tobol Türklerinde kursak  sözleriyle yaygın olan kukla, çadır hayal, kol kurçak  isimleriyle de anılmıştır. Anadolu’da bebek, çömçe gelin, karaçör  isimleri ile oynandığı da görülmektedir.
Karagöz ve ortaoyununda olduğu gibi kukla da konularını günlük hayat, edebî eserler ve hikâyelerden (Cinli, İki Garip Kardeş, Gül ile Fidan, İncili Çavuş, Üvey Ana, Anadolu’da Düğün, vb.) alan kukla, bir hareket ve hacim oyunudur. XVI. yüzyıldan itibaren Anadolu’da oynanan bu oyun, daha sonra İtalyan oyuncuların etkisiyle teknik bakımdan geliştirilmiş, el kuklası(Orta Asya’da kol kurçak), ipli kukla (Orta Asya’da çadır-hayal), iskemle kuklası, resimli kukla  olmak üzere dört şekilde oynanmıştır.
İtalyanların Poliçinello’ sunu taklit eden , bir yönüyle Kavuklu’yu andıran kuklaya İstanbul’da, Karagöz, İbiş ve Bebe Ruhi adları da verilmiştir.
Musiki ile birlikte türkü ve şarkıların da katıldığı; Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene veya Türk sanatkârların rol aldığı bu oyunun Anadolu’da Şii Türkler arasında oynanan şeklinin, Şamanizm döneminden günümüze kadar geldiği kabul edilmektedir.
Karaçör Oyunu:
 
Adamın biri yüzüne örtü geçirerek arka üstü yere yatar.iki eline kukla bağlar.dizine de büyücek “Çömçe Gelin” (büyük bebek) yerleştirir. Kuklaların biri erkek, diğeri kız kıyafetindedir. Oyuncu bunları oynatmaya başlar. Oynayan bebekler birbirlerine sarıldıkları sırada Çömçe Gelin bu sevişmeye mâni olur. Aralarına girer. İki küçük bebek yerlerinde pusarlar. Çömçe Gelin kaçınca yeniden oynamaya başlarlar.[91]
( İlbeyli ve diğer Türkmen oymakları oyunu)
 
VI. MASALLAR
Masallar, olağanüstü kahramanlıklara ve maceralara yer veren halk edebiyatı ürünleridir. Masallar, toplumun geleneklerini, düşünce tarzını, zevkini sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarırlar. Kim tarafından ortaya konuldukları belli değildir. Bilinmeyen bir zamanda, yine bilinmeyen şahısların faaliyetlerini hikâye ederler. “Masallara, halk isim verme hevesini göstermemiştir; fakat bunları derleyenler, masalın konusuna göre ad vermişlerdir.”[92]
Folklorun geniş bir sahasını teşkil eden masallar ve masallarla ilgili konuların ilmi bir şekilde ele alınması, XIX. asırdan sonra başlamıştır. XVII. asırda Fransa’da Perrault (1628-1700), Fransız halk masallarını toplamış ve neşretmiştir.
XIX. asır başlarında Almanya’da Grimm kardeşler, masal araştırmalarında çığır açan külliyatlarını neşrederler (1812). Eserin ikinci baskısı 1840, üçüncü baskısı ise Wilhelm Grimm tarafından 1856’da yapılır. Grimm kardeşlerin getirdiği yenilikler iki noktada toplanabilir:
a. Masal toplama metodu
b. Masallara dair menşe teorisi
 
Grimm kardeşlerden sonra, bütün Avrupa’da büyük masal külliyatları meydana gelmiş ve masallar üzerine yapılan çalışmalar çoğalmıştır. Bilhassa İskandinav ülkelerinde yalnız şahıslar değil, folklorla ilgili kurumlar da bütün çabalarıyla her türlü folklor malzemesi yanında, halk masallarını da toplamış, onları kendi usullerine göre tasnif etmişlerdir.
XIX. asırda masalların menşeine (kökenine) dair çeşitli nazariyeler (görüşler) ortaya atılmıştır. Grimm kardeşlerden Wilhelm Grimm(1856), Kander Und Hausmarcen’in ikinci baskısında masalların menşeini İndo-Avrupa olarak kabul eder. Grimm’e göre, milletlerin mitolojileri zamanla değişimlere uğramış ve zayıf olarak masallar meydana gelmiştir.
Grimm’in tesiriyle yeni masal teorileri ortaya atılmıştır. Bunlardan belli başlı üç nazariye geçerliliğini korumaktadır.”[93]
1. M i t o l o j i  O k u l u  : Bu okulun temsilcisi Max Müller (1820-1900), Hint-Avrupa milletlerinin mitolojilerini incelemiş ve menşe (köken) olarak Hindistan’ı göstermiştir. Masal ile mitoloji arasındaki benzerliğe dikkat eden mitolojistler, masalın mitolojiden çıkmış olduğunu ileri sürerler. Bu okula mensup olanların Güneş -Tanrı mitleri üzerinde ısrar edişlerinden dolayı ikinci isimleri Güneş Mitolojistleri’ dir.[94] Bu metodu, Max Müller’den sonra G.V. Cox geliştirmiştir.
2. Hindoloji Okulu : Bu okula mensup olanlar, masallara menşe olarak Hindistan’ı gösterirler. İlk defa 1838 yılında Loiseleur Deslongehanus, Avrupa masallarının menşei olarak Hindistan’ı gösterir. Theodor Benfy (1809-1881) bu görüşü geliştirerek 1859’da bastırdığı Pançatantra’nın önsözünde Hindoloji Okulu’nun temel prensiplerini açıklar. Bu görüşe göre masallar, Hindistan’dan Batı’ya üç kanaldan geçmiştir:
a. X. asırdan önce bazı masallar sözlü gelenekle yayılmıştır.
b. X. asırdan sonra İslâmiyet tesiriyle Bizans, İspanya ve İtalya’ya geçmiştir.
c. Çin-Tibet yoluyla Moğollara, buradan da Avrupa’ya geçmiştir.
3.Antropoloji Okulu : Edward Taylor (1832-1917) tarafından ortaya atılan ve Andrew Lang tarafından geliştirilen bu görüşe göre, masallar ilkel hayatın kalıntılarıdır. Antropoloji okulu bütün insanların aynı kültür sahasından geçerek aynı yollardan ilerleyip bugünkü seviyeye geldiğini kabul eder.
Masal derleme metotlarını başlıca dört grupta toplayabiliriz:
a. Tarihî-Coğrafî Metot: Tarihî-Coğrafî Fin metodu da denir. Bu metodun esası bir hikâyeyi alıp onu epizotlarına ve motiflerine ayırmak ve dünya folklorunda bunun benzerlerini aramaktır. Sonra bunlar mukayese edilerek ilk ve en eski şekli temsil edilir. Stith Thomsen, The Husband Tale (Yıldız Koca Masalı) adlı araştırmasında bu metodu uygulamıştır.
b. Psikolojik Metot : Çeşitli psikolojik görüşlerden faydalanarak bütün bir masalın motif epizotlarının psikolojik açıdan tahlilini yapmaktır. Bu metotta daha ziyade Freud psikolojisi kullanılmaktadır.
c. Antropoloji Metodu: Masalları bu metoda göre inceleyen folklorcular; hikâye anlatanın şahsiyeti, eğitimi, yetişmesi ve çevresini dikkate alırlar. Masal geleneğinin nasıl doğup geliştiğini incelerler. Masal dinleyen çevrenin masalın doğması, gelişmesi üzerindeki tesirlerini incelerler.
d. Propp Metodu : Rus folklorcusu Vlademiri Propp, yüz masal üzerinde yaptığı araştırma ile yeni bir çığır açmıştır. Ona göre, masallar ne kadar çok karakter taşırsa taşısın bunların gördükleri iş sınırlıdır. Karakterlerin masalda yaptıkları iş değişmez. Bu metoda göre, karakterlerin yaptığı iş, 100 masalda 30’u geçmez..
HIZIR
 
Bir varmış, bir yokmuş…bir padişah varmış. Bu padişah, bir gün tellallar bağırtmış: “Kim bana Hızır’ı bulup getirirse ona ne isterse vereceğim.” diye. Hızır’ı kim bulabilir? Hiç kimseden ses çıkmamış.
Bir fakir adam varmış. Bir sürü oğlu uşağı varmış bunun. Karısına demiş ki: “ Hanım neredeyse hepimiz açlıktan öleceğiz. İyisi mi ben gideyim padişaha: ‘Hızır’ı bulacağım.’ diyeyim. Kırk gün müsaade isteyeyim. Padişahtan oğlumuza, uşağımıza ölünceye dek yetecek yiyecek alayım. Kırk gün sonra padişah beni astırır, ama siz de rahat edersiniz.”
Kadın, kocasını çok severmiş. “ Etme, eyleme.” dediyse de kulağına laf koyamaz. Adamcağız gider, padişaha: “Padişahım, ben Hızır’ı bulacağım. Yalnız bana kırk gün müsaade. Bu kırk günde de benim nafakamı temin edin.” der. Padişah, kilere emreder:” bu, ne isterse verin.”diye.
Bu adam kırk günde oğluna, uşağına ölünceye dek yetecek erzak, iaşe alır, taşır evine.
Kırk birinci gün olur, padişah buna yaverini yollar. Yaver, alır adamı gelir padişahın huzuruna. Padişah sorar:
- “Hani, Hızır’ı buldun mu?”
- “Bulamadım padişahım, bulacağım da yoktu. Ben onu zaruretim dolayısıyla söyledimdi.”
Padişah, bunun üzerine oradaki üç vezirinden birine sorar:
- “Padişahım, bunun etini parça parça edip kasap dükkânlarında çengellere asmalı.”der.
- “O sırada fakirin yanında peyda olan bir çocuk:
“Küll-i şey’in ilâ aslıhi ”der.
Padişah, ikinci vezirine sorar.
O da:”efendim, derisini yüzmeli, içine saman doldurmalı. El âleme ibret olsun, bir daha kimse padişahın huzurunda yalan söylemesin.”der.
Çocuk yine: “Küll-i şey’in ilâ aslıhi ”der.
Padişah, üçüncü vezirine sorar.
O: “Efendim, bu fakir adam, zaruret yüzünden bir suç işlemiş. Sizin namınıza yakışan, bunu affetmektir.”der.
Çocuk da: “Küll-i şey’in ilâ aslıhi ”der.
Padişah, bu sefer çocuğu sorar:
“Sen kimsin? Ben üç vezirime bu meseleyi danıştım. Onlardan sonra üç defasında da: ‘Küll-i şey’in ilâ aslıhi ‘dedin. Bunun mânası nedir?”der.
Çocuk da: “Padişahım, birinci vezirinizin babası kasaptı, sözlerinde de aslını, cibilliyetini gösterdi. İkinci vezirinizin babası yastıkçı, derici idi, o da aslını gösterdi. Üçüncü veziriniz ise vezir oğlu veziridir, o da aslını gösterdi. Ben bu fakir adamı utandırmamak için buraya geldim. Vezir istersen, işte vezir; Hızır istersen, işte Hızır.”der kapıdan çıkar gider. Meğer Hızır, çocuk kıyafetine girip oraya gelmiş.
Hemen padişah birinci, ikinci vezirlerin boyunlarını vurdurur. Üçünü veziri kendine başvezir yapar. Fakir adama da altın, hediye verir. adamcağız da güvene sevine evine gelir.
Onlar ermiş muradına.
(Küll-i şey’in ilâ aslıhi: Her varlık aslına döner.)[95]
 
VII. EFSANELER
Sözlüklerde farklı tanımları olan efsane sözcüğü Farsça olup genellikle “halkın gözünde veya nakledenin hayal gücünde biçim değiştirerek olağanüstü niteliklerle abartılı bir şekilde anlatılan hikâyeler” olarak tanımlanır. Ferit Devellioğlu’nun sözlüğünde; asılsız hikâye, masal, boş şey, dillere düşmüş meşhur olmuş hadise,.[96] İngilizce-Türkçe sözlük Redhouse ’da ise, masal, hikâye, menkıbe, azizlerin hayatını anlatan hikâye  karşılığında kullanılmıştır.[97]
Türkiye’de halk bilimi çalışmalarına XX. asır başlarında başlanmış; ancak efsane konusu üzerinde yeterince durulmamıştır. Buna rağmen, P. Naili Boratav, Osman Bayatlı, A.Rıza Önder, S. Veyis Örnek gibi yazarların zaman zaman makale, tebliğ ve kitaplarında efsane konusuna değindiklerini görüyoruz. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’nun 101 Anadolu Efsanesi[98] ile Anadolu Türk Efsanelerinde İlk Taş Kesilme Motifi ve Bu efsanelerin Tip Kataloğu[99] efsanelerle ilgili ilk ilmî çalışmalardır.
Eski cemiyetlerde ve bugün bazı kapalı muhafazakâr zümrelerde mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb. belli yerlerde, belli zamanlarda; çocuk, kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsaneler:[100]
a.Teogoni (Tanrıların nereden geldiği)
b.Kozmogoni (Kâinatın nasıl yaratıldığı)
c. Antropogoni (İnsanın yaradılışı)
d.Eskatoloji (İnsanın ve Dünyanın Geleceği)
gibi dört ana kolda toplanmaktadır.
Günümüzde, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş olan efsaneleri araştıran ilme esâtîr-mitoloji adı verilmektedir.
Günümüzde bilinen efsanelere bir örnek olarak Balıklı Göl Efsanesini aşağıda veriyoruz:
 
BALIKLI GÖL EFSANESİ
 
Erzurum’a bağlı Ilıca ilçesine 8 km mesafede bir köy vardır. Bugün düzgün yollarla ilçeye bağlı olan köyün güneyinde bulunan küçük bir göl, çevre sakinlerinin etrafında dinlendiği bir mesire yeridir. Bu gölün teşekkülü şu efsaneye bağlanır:
Gölün olduğu yer vaktiyle mezarlık ile köy arasında genç bir karı-kocanın huzur içinde yaşadığı bir ev, bir hayvan damı ve meretken meydana gelen küçük bir yuvanın kurulduğu düzlükmüş. Bürgün gelin, kocası işteyken kapının önüne çıkar, efendisinin gelip gelmediğine bakmak ister. O, kapının önünde dururken oradan geçmekte olan bir Ermeni delikanlısı gelinin güzelliğine hayran kalır. İçinden gelini öpmeyi geçirir, der ki: “Gelin kardeş, Allah’ını seversen getir yüzünü bir öpeyim.” Gelin de delikanlı Allah’ın adını andı diye yüzünün öpülmesine müsaade eder.kocası gelince olanları ona anlatır: “Allah’ın adını andı diye ben de yüzümü öpmesine müsaade ettim.” “Ya sen Allah’ı o kadar çok seviyorsun öyle mi?” kocası dışarıya çıkar, kapının önüne büyük bir ateş yakar. Biraz sonra karısını yanına çağırır. Ona der ki: “Hanım, Allah’ını seversen kendini şu ateşe at.” Gelin gözünü kırpmadan kendisini ateşe atar. O daha kendisini ateşe atar atmaz orası bir göl olur, gelin de bir balık.
Köylülerin anlattığına göre bu balıklar mukaddesmiş, avlanıp yenilmezmiş. Köyün Rus işgali esnasında, komutan bu balıklardan askerlerine yedirir; fakat bütün asker bir-iki gün içinde telef olup gider.
Bir söylentiye göre de, bu balıkların bir kısmı yeşil sarıklı asker olup harbe gitmişler. Orada yaralanıp gelenlerin, bugün göldeki yaralı balıklar olduğu hususunda halk arasında yaygın bir kanaat vardır.[101]
 
VIII. DESTANLAR
 İlkçağın en uzun dönemlerinden günümüze kadar gelen edebiyat ürünlerinin başında destanlar yer alır. Destanlar, milletlerin hayal gücünü en çok doyurabilen ürünlerdir. Kelimenin aslı Farsça dâstândır. Dilimizde Fransızca olan epope (‘epopee) ve lejand (legende) karşılıkları kullanılmaktadır.
Epope, tarihî kahramanlık olaylarının efsaneleşmiş hikâyelerine denir. Lejand  ise, tarih öncesi ve tarihin başlangıç devrine ait daha eski, efsanevî, masal unsurlarının karışmış olduğu mitoslar (hikâyeler)’dır.
Milletlerin tarih ve tarih öncesi devirlerine ait din, fazilet, kahramanlık maceralarını, büyük felâket ve sevinçlerini anlatan destanlar millî, anonim, sözlü (başlangıçta) ve manzum eserlerdir.
Eski Yunanlılar, “Ozanların sazla terennüm ettikleri bu tür şiirlere epos (söz) derlerdi. Batı dillerinde destan için kullanılan epopenin epos’tan  alındığına dair görüşler vardır.”[102]
İnsan cemiyetleri içinde, “Söz sanatı istiklâl kazamaya başladığı andan itibaren tahkiye (hikâye etme) çeşidinden iki edebî tür görüyoruz; bunlardan biri destan, diğeri masal. Romanın kaynağı destandır.”[103]
Destan en eski halk edebiyatı ürünlerinden biridir. “Sözlü geleneğe bağlı bu anonim ürünler, zaman ve mekân içinde cemiyetin iradesini ellerinde tutan kahraman-bilge şahsiyetlerin menkıbevî ve gerçek hayatları etrafında teşekkül etmiş uzun didaktik hikâyelerdir”[104]
A. DESTANLARIN TEŞEKKÜLÜ
Her milletin destanı yoktur. Bazı milletler, yapma destanlarla destan edebiyatına katılmışlardır. Destanlar, bazı safhalardan geçtikten sonra teşekkül ederler. Bu safhalar sırasıyla; çekirdek, gelişme ve tespittir.
1. Ç e k i r d e k : Çekirdeği tarihî bir olay oluşturur. “Bu olayın halk muhayyilesinde çok derin bir iz bırakması gerekir. Ruh ve vicdanlara yerleşerek art arda gelen kuşakların hayal gücüyle genişler ve derinleşir. Henüz yazıya geçmediği için her isteyen başka türlü anlatır. Çoğalan bu rivayetler destanın çekirdek safhasını hazırlar.”[105]
2. G e l i ş m e : Bu safhada ozanlar, efsaneleşen tarih olaylarına kendi hayal güçlerini de katarak farklı biçimlerde dile getirirler. Bazen bir meraklı kimsenin, tarihçinin veya yazarın kendisinin de bir şeyler ekleyerek bu bilgileri yazıya geçirdiği görülür.
3. T e s p i t : Bir büyük destan şairinin çıkıp ozanların söylediği parçaları derlemesi, sıraya koyması ve yazıya geçirmesi olayıdır. “Bu tespiti, destan geleneğini iyi bilen bir büyük şair veya millî şuur sahibi aydın yapabilir. Halk arasında canlı bir şekilde yaşayan destan parçalarını toplar ve kendi dehası ile yeniden işler.”[106]
Türk destanları (kısmen Dede Korkut Kitabı hariç), ikinci safhada kalmış, bir büyük destan şairi tarafından yazıya geçirilememiştir. Elimizde mevcut destan parçalarının bir kısmı eski İran, Çin, Moğol tarihî ve edebî eserlerinden, bir kısmı da Bizans ve diğer Batı kaynaklarından derlenmiş, teşekkülünden çok sonra yazıya geçirilmiştir.
Doğu’dan Batı’ya doğru, coğrafî bir sıralama yapılacak olursa: Teşekkülünü tamamlayan destanların başında İran, Yunan ve Fin destanları gelmektedir.
İran’ın ünlü şairi Firdevsi (X.asır), İran milletinin destanî tarihi olarak bilinen  Şehnâme’yi  yazmıştır. Şehnâme, İran’ın her türlü varlığını yeryüzündeki her şeyden üstün tutmak gibi millî ruhun kuvvetle belirtilişi bakımından tam bir epope özelliği taşımaktadır.
Şehnâme’de  Firdevsi, millî lisana büyük önem vermiş, elinden geldiği kadar Arapça sözcükler kullanmamağa gayret göstermiştir. Eserde, İranlıları Fars dili ile millî bir ruh etrafında toplama ülküsü hakimdir.
Türk, Hint ve Yunan mitolojilerinden de çizgiler taşıyan Şehnâme, başka edebiyatları da etki alanına almıştır: Doğu edebiyatlarında Şehnâmecilik  diye yeni bir türün ortaya çıkması bununla ilgilidir. “Şairler önce çok eski vak’aları anlatan Şehnâme’ye  başvurmuşlar, sonra kendi çağlarını ele almışlardır. XV. asırdan itibaren Türk edebiyatında da tesirleri görülen Şehnâme, İslâm edebiyatlarında her zaman üstün yerini muhafaza etmiştir.”[107] Daha sonra yazılan İskendernâme, Hamzanâme, Battalnâme, Süleymannâme gibi eserlerde Şehnâme’nin izleri vardır.[108]
M.Ö. IX. asırda yaşadığı sanılan Yunan destan şairi Homeros’un İlias ve Odyssia (İlyada ve Odise) adlı eserleri bir büyük destan şairi tarafından yazıya geçirilen ilk örneklerdir. “Her iki destanda da Akdeniz ikliminin renkleri, çizgileri ve estetiği kendini hissettirir. İnsanlarla eski Yunan tanrıları arasında gelişen kin, nefret, ihtiras, vahşet, fazilet ve insanlık duyguları büyük bir hünerle dile getirilmiştir.”[109] Latin şairi Vergilius da (M.Ö. 70-19) Homeros’un yolundan giderek Aeneid  adlı eserini yazmıştır.
Millî destanların yazıya geçirilmiş en klâsik örnekleri İran ve Yunan destanları olmakla birlikte, daha değişik şartlarda destan veren milletler de vardır: Fin ve Germen destanları bunlardandır. Türk destanlarıyla mukayese etmek bakımından bunları kısaca hatırlatmak gerekir :
Fin dil ve folklor bilgini Elias Lönnrot’ un doktorluk yaptığı köylerdeki halkın arasında yaşayan destan türleri ilgisini çeker, bunları birer millî hazine kabul ederek derlemeye başlar. Bu derlemeleri kapsayan  Kalevala   adlı eserini 1836’da yayınlar. Fin halkının tarım ve toprak zorluğunu yenmek yolunda , Sampo  adlı sihirli değneği elde etmek için sarf ettiği gayret üzerine kurulan destan, temiz ruhlu aşk ve mücadele türkülerini dile getirir. Yoksul Fin halkının (karlı ve soğuk ikliminin şartlarına rağmen) doyurulması amacı kendisini gösterir. Kahramanları olağanüstü güçleri olan insanlardır. Fin benliğini temsil eden Kalevala  bir çok esere ilham kaynağı olmuştur. Dil, duygu ve hayal güzellikleri ile dikkati çeker.
Germen destanı Niebelungen’le  ilgili ilk tarihî bilgileri milâdın ilk asrında Romalı tarihçi Tacitus’un  Germen Kavimleri adlı eserinden öğreniyoruz. “Germen tanrıları ve kahramanları için söylenen bu destan parçalarında, ışık kahramanı Siegfried’in karanlıklar hakimi Niebelungenleri mağlup ederek hazinelerini alması hikâye edilir. Aşk, sadakat, arkadaşlık ve kahramanlık duyguları işlenen olayların bir kısmı Hun hükümdarı Attila’ nın sarayında geçmekte ve Hun destan geleneği ile birleşmektedir.”[110]
Hint destanı “Ramayana ve Mahabharata’da ise insanların manevî bakımdan yükseltilmesi (ermişlik) ülküsü vardır.”[111]
Fransızların  Chanse de Roland’ı ile Fransa’nın yükseltilmesi istenir.
İngiltere’de Milton’un Paradise Lost’u (Kayıp Cennet) Puritan topluluğunun destanıdır.
Ayrıca; Japonların Şinto, Akadların Gılgamış, Türklerin Manas’ı  dünyaca ünlü destanlardandır.
B. YAPMA DESTAN
Asıl destanlar, halkın vicdanından fışkırmış ortaklaşa eserler oldukları halde yapma destanlar ferdî eserlerdir. Bazı şair ve yazarlar, kendi milletinin tarihinden çıkartılmış heyecanlı ve büyük vak’aları birtakım hayal unsurları ile karıştırarak hikâye ederler. Bunlara yapma destan denir. Akıl ve mantık devrinin ürünleridir.
Haçlı seferlerini destanî bir dille anlatan “İtalyan şairi Torquarto Tasso’nun (1544-1595) Kurtarılmış Kudüs’ü ile Fransız şair ve düşünürü Voltaire’in (1649-1778) XVI.asır din ve mezhep savaşlarını konu alan Henriade’si  tanınmış yapma destanlardandır.”[112]
Türk edebiyatında: Yazıcıoğlu’nun (XV.asır) Selçuknâme’si, F.H. Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı (1949), Basri Gocul’un Türk Millî Destanı’nda Oğuzlama (1951), H.N. Pepeyi’nin Millî Mücadele Destanı (1963), M.N. Sepetçioğlu’nun Yaradılış ve Türeyiş Destanı (1965), B.K. Çağlar’ın  Battal Gazi Destanı (1968), M. Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Destanı (1973),vd. yapma destan örneklerindendir.
 
C. TÜRK DESTANLARI

Eski destanlarımızın meydana geldiği çağlardaki “Türk mitolojisi güzel ve zengindir. Orta-Asya’dan getirilmiş olanlar yanında, Anadolu’da teşekkül etmiş olanlar da vardır. Ancak, bunlardan Türk halk epopesinin bütün vasıflarına haiz olarak yalnız Kırgızların  Manas Destanı’nı  gösterebiliriz.”[113]
Türk destanlarının bir kısmı halk arasında yaşayan parçaların derlenmesi suretiyle elde edilmiş, bir kısmı ise eski İran, Arap, Moğol ve Batı kaynaklarından derlenmiştir. Firdevsi’nin Şehnâme’si bu kaynakların başında gelmektedir. Şehnâme’de, Türklerin menkıbevî tarihleri, mitolojileri ve menşeleri hakkında geniş bilgiler vardır.
Türk destanlarının Türkçe yazılı kaynakları arasında; Kaşgarlı Mahmut’un  Divan ü Lügati’t-Türk’ü  ile Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın  Şecere-i Türk ve Şecere-i Terakime adlı eserlerini sayabiliriz. İlhanlı veziri Reşidüddin’in (XVI. asır) Cami’ü’t Tevarih isimli dünya tarihi ve Cüveyni’nin (XIII.asır) Tarih-i Cihan Güşa’sı  Türk destanları ile ilgili önemli bilgiler veren eserlerdir.
Türk tarih ve medeniyetinin genel tasnifine uygun olarak destanlarımızı, İslâmiyet’ten önce ve sonra olmak üzere ikiye ayırmak gelenek haline gelmiştir:
1.İslâmiyet’ten Önceki Destanlar           
a. Yaradılış Destanı
b. Saka Destanı
*Alp Er Tunga Destanı
*Şu Destanı
c. Hun- Oğuz Destanı
d.Köktürk Destanı
* Bozkurt Destanı
* Ergenekon Destanı
* Köroğlu Destanı (eski şekliyle)
e.Uygur Destanları
* Türeyiş Destanı
* Mani Dininin Kabulü Destanı
* Göç Destanı
2. İslâmiyet’ten Sonraki Destanlar
a. Manas Destanı
b. Çingiz (Cengiz) Destanı
c. Seyyid Battal Gazi Destanı
d. Danişment Gazi Destanı
e. Köroğlu Destanı (yeni şekliyle)
 
Dede Korkut Hikâyeleri de  destanî özelliklerinden dolayı İslâmiyet’ten sonraki döneme dahil edilmektedir.
 
1. İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ DESTANLAR
İslâmiyet’ten önceki Türk destanları birbirini bütünleyen parçalar halindedir. Bunları müstakil birer destandan çok, ana kollardan ayrılmış destan parçaları olarak kabul etmek yerinde olur. “En eski Türk destanı, Sakalar devrinde Alp Er Tunga  ve Şu adlı iki kahramanın müstakil maceralarını konu alan Saka  destanıdır.”[114] M.Ö. VII. asırda yaşayan Alp Er Tunga’dan  Firdevsi’nin Şehnâme’sinde Efrasyâb diye söz edilmektedir. Kaşgarlı Mahmut bu destanın birkaç dörtlüğünü Divan ü Lügati’t Türk’e  almıştır.
İkinci büyük destan Oğuz Kağan Destanıdır. Oğuzların atası, Oğuz Han ve oğullarını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Millî Kütüphanesi’nde bulunan Uygur harfleriyle yazılmış tek yazma nüshadır. Bu nüsha Rıza Nur tarafından keşfedilmiş, ilmî olarak W. Bang ve R.Rahmeti Arat tarafından önce Almanca (1932), daha sonra Türkçe olarak Oğuz Kağan Destanı  adıyla (1936) yayınlanmıştır. Aynı eseri Muharrem Ergin 1970’te yeni şekliyle 1000 Temel Eser Yayınları arasında neşretmiştir.[115]
Oğuz Kağan destanının ikinci parçası Reşidüddin’in Cami’ü’t-Tevarih  adlı eserindeki rivayettir. Bu kitabın 1317 tarihli ve minyatürlü bir nüshası İstanbul Topkapı Müzesi’nde bulunmaktadır. “XV. asır tarihçisi Yazıcıoğlu ile XVII. asırda yaşayan Ebul Gazi Bahadır Han, Reşidüddin’in rivayetini Batı ve Doğu Türkçe’sine aktarmışlardır. Reşidüddin’in Farsça metnini en son olarak Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan , Türkçe’ye çevirmiş ve tarihî bakımdan incelemiştir.”[116]
Göktürklerin doğuşu ve tarihlerinin başlangıcını anlatan iki büyük efsane vardır ki bunlardan Bozkurt destanı, soyu-sopu öldürülmüş olan bir Türk çocuğunun dişi bir kurt tarafından beslenip onunla evlenmesini, yeni Türk nesilleri meydana getirişini hikâye eder. Ergenekon destanı ise, geçit vermez bir dağ ardında çoğalan Türklerin, demiri eritmek hüneriyle oradan kurtuluşlarını anlatır.
Uygurlar döneminde teşekkül eden dördüncü bir kol, Türeyiş ve Göç destanıdır. “Türeyiş’te Türklerin kutsal bir dağdan ya da dağdaki ağaçtan türedikleri anlatılmaktadır. Göç destanında ise, değerini bilmeyerek Çinlilere verdikleri kutsal dağın parçalanıp götürülmesi yüzünden ana yurtlarında barınamayan Uygur Türklerinin göçe mecbur kalmaları hikâye edilir.”[117]
Uygur destanlarının elimizde Türkçe manzum parçaları yoktur. “Çin ve İran kaynaklarından değişik iki rivayet halinde elde edilmiştir.”[118] İran rivayeti arasında bulunan bir parça, destanla tarih özelliği gösteren Manihaizm’in kabulü menkıbesidir.
 
YARATILIŞ DESTANI
 
Yaratılış Destanı Prof. Radloff tarafından Şamani Altay Türkleri arasında derlenmiştir. Efsanede Türklerin dünyanın yaratılışı hakkında Şaman dini inanışlarının ortaya koymaktadır.
Daha hiçbir yokken “Tanrı Kara Han”la “su” vardı. Kara Handan başka gören sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. “Akine (Ak Ana)” çıktı. Kara Hana “yarat” diyip yine suya daldı. Bunun üzerine Kara han “Kişi yi yarattı. Kara Han kişi edebi suyun iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi halinden memnun değildi. Kara Handan daha yüksekte uçmak istiyordu. Onun bu dileğini sezen Kara Han, kişiden uçmak kabiliyetini aldı. Sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığına pişman olarak Tanrı Kara Handan bağışlamasını diledi. Tanrı Kara Han kişiye sudan yükselmesini buyurdu. Denizden bir yıldı yükseltti bunun üstüne oturarak batmaktan kurtulacaktı, artık uçamayacağı için Tanrı Kara Han dünyayı yaratmak istedi. Suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını kişiye buyurdu. Kötü düşünceden hala vazgeçmeyen kişi denizin dibinden toprak çıkarırken kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istediğinden ağzına biraz toprak sakladı. Avucundaki toprağı su yüne serpince Tanrı Kara Han toprağa “büyü diye buyruk verdi. Büyüyen toprak dünya oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprak da büyümeğe başlayıp onu boğacak hale geldi. Tanrı Kara Han “tükür” diye: buyruk vermeseydi boğulup gidecekti. Kara Hanın yarattığı dünya dümdüzdü. Tükürünce ağzından çıkan topraklar bu dümdüz dünyaya fırlayarak üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Kara Han bu itaatsiz kişiye “Erliğ” (şeytan) adını verdi ve onu kendi ışık aleminde kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dalın altında bir adam yarattı. Bunlar dokuz insan ırkının ataları oldular. Erliğ bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce Kara Handan onları kendisine vermesini istedi. Kara Han vermedi. Fakat Erliğ onları kötülüğe sürükleyerek kendisine çekebiliyordu. Kara Han insanların bu akılsızlığına Erliğ’e kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliği yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına kovdu. Kendisi için de yedinci kat göğü yaratarak oraya yerleşti insanları korumak için de meleklerinden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görünce o da kendisine bir gök yaratmak için Kara Handan için aldı. Kendi göğüne tebaasını, yani kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğin tebaası Kara Hanınkilerden daha iyi yaşadıkları için Tanrı Kara Hanın canı sıkıldı. Kahraman Mandişere’yi gönderdi. O da şimşekten mızrağıyla vurarak korkunç gök gürültüleri arasında bu dünyayı parça parça etti. Yıkılan bu dünya Kara Hanın dünyasının üzerine düşünce yıkıntılardan dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi. Kara Han, Erliği dünyanın en alt katına sürdü, güneşsiz, aysız, yıldızsız yerde dünyanın sonuna değin oturmasını buyurdu. Tanrı Kara Han on yedinci kat gökten kainatı idare etmektedir. On altıncı kat gökte “Ölkün Altın Dağda, altından bir tahtta oturur. Yedinci katta “Gün Ana”, altıncı katta “Ata” oturmaktadır.
 
2. İSLÂMİYET SONRASI DESTANLAR
Türkler, bir taraftan eski millî destanlarına İslâm ruhu katarlarken öte yandan, yeni dinin kabulü ve yayılışının doğurduğu olaylar dolayısıyla da yeni ve İslâmî destanlar ortaya çıkarmışlardır. Bunların büyük çoğunluğu millî-İslâmî’dir. İslâmiyet öncesi devrin izlerini taşıyanlar da vardır. Örneğin: Oğuz Kağan destanı, İslâm kültürü ve ideolojisi ile birleştirilerek İslâmî bir çehreye büründürülmüştür. “Bu destanın önemli bir parçası olduğu tahmin edilen Dede Korkut Hikâyeleri bunlardandır.” [119]
İslâmiyet sonrası Türk destanlarını millî-İslâmî ve İslâmi olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz:
a.Millî- İslâmî Türk Destanları : Türkler, bir taraftan eski millî destanlarına İslâmî bir ruh katarlarken, öte yandan yeni İslâmî destanlar meydana getirmişlerdir. Kırgız Türkleri arasında son zamanlara kadar yaşayan Manas, İslâmlığın Türk halkına söylettiği en büyük destandır. Bugünkü yorumlara göre, XI-XII. asırlarda Türkistan’da Yedi Su çevresinde doğmağa başlamış, asırlarca yaşayıp gelişerek bütün Orta-Asya Türklerinin ortak ürünü olmuştur.
Türkleri her milletten üstün gören bir anlayışın sergilendiği Manas Destanı’nda, Müslüman Türklerle Müslüman olmayan Türklerin mücadelesi ağırlıklıdır. Destanı söyleyen saz şairlerine göre, Er Manas, savaşlarda kimseye yenilmeyen bir kahramandır. O birçokları ile savaşmış, Çinlileri ve İranlıları yenmiştir. “Manas destanı, eski Türk inanışlarından da çizgiler taşır. Destanlarda görülen yemin törenleri şaman geleneğine uygundur. Kadına değer verilmesi, ok, kılıç gibi silahların kutsal sayılması eski Türk inançlarındandır.”[120]
Manas  destanında: Kırgız Türklerinin geleneklerini, ahlâk ve âdetlerini, aile hayatını, dünya ve hayat görüşünü, dost ve yabancı anlayışını görebiliriz. “Eski Türk destan inançlarından da canlı hatıralar vardır.”[121] Göktürk Kitabeleri’nde görülen; her atın bir isminin olması, bir savaş kahramanı gibi saygıyla anılması düşüncesi Manas’ta  da devam eder.
Manas destanı önce Kırgız-Kazak Türklerinden Velihanoğlu Çakan Töre adlı Türk âlimi tarafından 1861’de ilim âlemine tanıtılmış, sonra Alman Türkoloğu Radloff 19000 mısra tutan kısmını 1885’te Almanca tercümesi ile birlikte neşretmiştir. Manas destanı ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalara günümüzde de devam edilmektedir.
XI-XII. asırlarda “Orta-Asya’dan Kafkaslara, Irak’a ve Avrupa’ya geçen Oğuz boyları arasında gelişen Türk edebiyatının en güzel destanî verimlerinden biri Dede Korkut Hikâyeleri’dir. Yeni yurtlarda yeni vak’alar ve yeni coğrafyalarla birleşen bu hikâyeler, XV. asrın başlarında meçhul bir sanatkâr tarafından yazıya geçirilmiştir.”[122] Bir takım İslâmî unsurlar almış olmakla birlikte “Dede Korkut Kitabı, Oğuzlardan bize ulaşan tek destan metnidir.”[123] Dede Korkut tarafından Oğuznâme adı verilen eser, “Konusu, ruhu ve bütün vasıflarıyla Türklere aittir. Bu millî ve orijinal vasfı yanında; evsafı ve müellifi bakımından umumî destan tasnifi içinde de benzerleri ve belli bir yeri vardır.” [124] (Dede Korkut Hikâyeleri ile ilgili daha kapsamlı bilgi hikâye konusunda verilmiştir.)
Oğuz Türklerinin diğer önemli bir destanı olan Köroğlu, aynı coğrafyalarda yerleşmiş ve yayılmıştır. “İslâmiyet’ten önceki Türk-İran savaşlarından doğduğuna dair görüşler çoğunluktadır.”[125] Anadolu’da XVI. asırdan itibaren yayılmaya başlamış, XIX. asırda metinlere geçmiştir. Destan kahramanı Köroğlu, bazen aşk yüzünden dağlara düşmüş bir âşık, bazen İranlılara karşı savaşan bir Osmanlı kahramanı, bazen de devlete karşı ayaklanmış bir eşkıya olarak görülür. Fakat daima kahraman, haksever, düşkünü korur, sempatik biridir.
Köroğlu, fonksiyonu bakımından eski Türk mitolojisinin kam, şaman, ozan görevlerini üstlenmiştir. Ahmet Kutsi Tecer’e göre, Köroğlu, “Türk mitolojisinin Hermes’i veya Olimpos’ udur.”[126]
Köroğlu’nun bütün destan kahramanları ile birleşen vasfı; saf ve babacan olmasıdır. Düşmanlarına namertlik edeceği onun aklının ucundan bile geçmez, tedbirsizdir. Bu tedbirsizlik Ayvaz ve Hasan Bey gibi diğer yiğitlerinde de görülür.
Köroğlu Destanı  hakkında ilk ciddi ve etraflı araştırma P. Naili Boratav tarafından yapılmıştır. Boratav’a göre Köroğlu Destanı’nın menşei meselesi henüz halledilmiş değildir. Köroğlu’nun İran Azerbaycan’ı Türkleri arasındaki rivayetini tespit eden Alexandre Chadzko, 1842’de İngilizce’ ye tercüme ettiği eserinde, Köroğlu’nu Azerbaycan’da yaşayan bir haydut olarak telâkki etmiştir.
Mirza Veli Zâde, “Kafkas Kavimlerini Öğrenmek İçin Materiyaller” inin IX. cildinde, Köroğlu’nu, Kafkas hanlarından birine isyan etmiş haydut olarak tanıtmıştır. Kunos ve Mesaros, Chadzko’nun fikrini benimserken; Evliya Çelebi, Bolu-Çerez mıntıkasında yaşamış bir haydut olarak tanıtır.”[127]
Köroğlu destanının kahramanları muhtelif sahalarda farklı isimlerle anılmışlardır: “Köroğlu, Küroğlu, Kencum Ruşen, Kürdöbiloğlu, Renpul Ruşen, Ruşen (irişan), Ali gibi isimleri vardır. Babası hakkındaki rivayetler daha da çoktur.”[128]  
Köroğlu ile ilgili ikinci önemli bir çalışma Cumhuriyet’in 50 yılı münasebetiyle 1973 yılında Mehmet Kaplan, Mehmet Akalın ve Muhan Bali tarafından yapılmıştır. Halkın anladığı ve anlattığı tarzda bir halk hikâyecisinin (Behçet Mahir) ağzından doğrudan doğruya derlenmiş olması Köroğlu’nun, halk edebiyatının sözlü geleneğindeki yerini tespit bakımından çok önemlidir. Behçet Mahir’in ağzından derlenmiş şekliyle yayınlanmış eserde, Bolu Bey’i Kolu oldukça teferruatlı olarak verilmiş; ayrıca Kenan, Bağdat ve Gürcistan kolları da anlatılmıştır.[129]
Köroğlu Destanı’nda sabit bir mekân yoktur. Kol halinde derlenmesi, çok geniş bir alana yayılma kudretine sahip olduğunu gösteriyor.
Karahanlılar çevresinde teşekkül eden Satuk Buğra Han Destanı ile Cengiznâme  adıyla bilinen Cengiz Destanı  Orta-Asya’da Türklerin yoğun olduğu yörelerde çok tutunmuştur. Satuk Buğra Han, Karahanlı Devletinin ilk Müslüman hükümdarıdır. Satuk Buğra Han Tezkiresi olarak da tanınan İslâmî bir düşünceyle kaleme alınan Satuk Buğra Han Destanı Karahanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
Cengiz Destanı’ nın Türkler arasında yaygın ve devamlı bir ömrü olmuştur. Bilhassa Başkurt Türkleri, Kırgızlar, Kazaklar, Cengiz Destanı’nı ısrarla yaşatmışlardır.[130] Aynı destan sonradan yine bir Moğol Hükümdarı olan Aksak Timur’un hayatı ve fetihleri katılarak Cengiz soyunun destanı haline getirilmiştir.
Cengiznâme adıyla bilinen Cengiz Destanı’nın  Paris Milli Kütüphanesi’nde, Berlin Devlet Kütüphanesi’nde, British Museum’da ve hususi ellerde yazma nüshaları vardır. İlk matbû’ nüshası 1882’de neşrolunmuştur. Radloff’un tespit ettiği Kazak-Kırgız rivayeti 1870’te intişar etmiştir. Eserin Kazakça-Kırgızca bir nüshası Rusça’ya çevrilerek 1908’de Orenburg’da bastırılmıştır. [131]
KÖROĞLU’NUN ERDEMİ ÜZERİNE BİR MENKIBE VE BİR TÜRKÜ
 
Köroğlu’nun Dağıstan’a geldiğini işiten beyler, Kiziroğlu Mustafa Bey’i ona karşı koymakla görevlendirirler. Durumu öğrenen Köroğlu: “Müslüman kanı dökmeyelim, arkadaşlarımızı savaşa katmayalım. İkimiz karşılaşalım, kim kimi yenerse…” diye haber yollar Mustafa Bey’e. Mustafa Bey teklifi kabul eder. İki yiğit karşılaşırlar.
Savaş, sabahtan başlar ve bütün gün at üzerinde birbirlerine saldırıp dururlar. Akşam hava kararmaya başlamıştır ama yenen ve yenilen belli olmaz.ayrılırlar ve ertesi günkü savaş için dinlenmeye çekilirler.
Bir atı var alapaça
Mecal vermez kır at kaça
Az kaldı ortamdan biçe
Ağam kim paşam kim nigâr kim
Gözün kim hânım kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu
 
Hay edende haya teper
Huy edende huya teper
Köroğlu’nu suya teper
Ağam kim paşam kim nigâr kim
Gözün kim hânım kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu
 
Mustafa Bey, kendisi hakkında ne düşündüğünü merak ettiği için hasmının konak yerine gelir ve gizlice çadıra kadar sokulur,içeriyi dinlemeye başlar. Bu sırada Köroğlu, saz çalarak sevgilisine şu türküyü okumaktadır:
 
Bir hışmile geldi geçti
Kiziroğlu Mustafa Bey
Hışmı dağı deldi geçti
Ağam kim paşam kim nigâr kim
Gözün kim hânım kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu
 
Vay ben ona eş olaydım
Anadan on beş olaydım
Keşki onla kardaş olaydım
Ağam kim paşam kim nigâr kim
Gözün kim hânım kim kim kim
Kiziroğlu Mustafa bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu
 
Türküyü dinleyen Mustafa Bey: “Kendisini öldürmek isteyen düşmanının bile değerini kabul edip sevgilisi yanında söyleyecek kadar erdemli bir yiğitle döğüşülemez, dost olunur ancak.” diye düşünür.ertesi gün döğüş yerine gelen Köroğlu ile anlaşarak birlik olur.[132]
 
b. İslâmî Türk Destanları : Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonraki yıllarda bir taraftan eski örf ve âdetlerine bağlı eserler verirken, diğer taraftan konularını tamamen İslâm ananelerinden alan, ekseriyeti dinî eserler vücuda getirmişlerdir: Battal Gazi Menkıbeleri, Hz. Ali Menkıbeleri, Hz. Hamza Menkıbeleri, Danişment Gazi Menkıbeleri bunlar arasında sayılabilir.
İslâmiyet’e girip Anadolu’ya yayılmaya başlayan Türklerin tarihî menkıbelerindeki hakim fikir dinî fikirdir. Bunlar, “epopeden romana doğru anlatıcı edebiyat nevilerinin tekâmülünde tam manasıyla bir merhale teşkil ediyor. Bu gruptaki eserlerin mevzuları değişiktir. Fakat tarihî temelleri birdir.”[133]
Daha sonra iki büyük kültür (Arap ve Fars kültürü), Türk edebiyatına yeni bir karakter veriyor. Bunlar birkaç yoldan gelişme gösteriyor: Bir yandan Hint edebiyatı örneklerine uygun masallar meydana gelirken, diğer taraftan Arap hikâyelerini beslediği görülür. Arap hikâyeciliğinin ikinci kolunu mensur kahramanlık hikâyeleri teşkil eder.
Battalnâme, Hamzanâme, Anternâme, vb. bunlardandır.[134] Şehnâme’nin örnek olduğu manzum hikâyelerde görülen nazım tekniği bu gelişmeler neticesinde ortaya çıkmıştır.
Türklerin yeni yurdu Anadolu’da, beylikler döneminde (XIV. asır) kıssa-hwân adıyla bilinen kimselerin anlattıkları İskendernâme, Sâlsâlnâme, Hamzanâme, Anternâme, Süleymannâme, Rüstemnâme kabilinden ekseriyetle epik ve menkıbevî mahiyetteki hikâyeler büyük ilgi ve rağbet görmüştür.[135] Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Hamzavî’nin Hamzanâme’si, Yazıcıoğlu’nun Muhammediye’si bu yolda şaheser sayılabilecek mahsullerdir.
İslâmiyet’in lâyıkıyla yerleşmesinden önce tamamıyla millî bir mahiyete haiz olan kahramanlar, İslâmiyet’ten sonra eski şeklinde kalamazdı: Binâenaleyh, kahraman hâtırası Türklerin hafızalarında yaşayan Horasanlı Ebû Müslim’in cenkleri, Hz. Hamza’nın kahramanlık menkıbeleri, sonra Battal Gaziler, daha sonra da Köroğlu ve Şah İsmail gibi mevzular halk arasında yayılmaya başladı.[136]
BATTAL GAZİ’DEN…
 
Battal Gazi, tutsak edilmiş Müslümanları kurtarmaya gider.bir akşam üstü mağaranın önünde namaz kılarken, iki yüz kadar seçkin Hıristiyan askerinin saldırısına uğrar. Namazını bozmak istemediği için karşı koymaz ve yakalanır,bağlanıp zindana atılır.
……
Seyyid bir güngine ağzın açdı, Kur’an okudı. Ulu kiçi kalmadı anda denildi. Ağlamaya başladılar. Ol müvekkeller anı görüp Tariyon’a haber virdiler. Eğittiler: “Ol kişinin ölümden derdi yoktur. Şiir eydür, her kim işüdür, kendüyi yavu kılur.”
Bir hafta bunun üzerinden geçti. Veli bu Tariyon’un bir kızı vardı, adına Gülendam dirlerdi. Azim hûblardan idi, ayun on dördüne benzerdi. Bir gün sarayı tamına çıktı. Teferrüc iderken Seyyid’un avazı bunun kulağına girdi, gayet hoş geldi. Tayesine sordu kim: “Ya taye, bu avaz nedür?” taye eyitdi: “Atan anı tutdı, zindana koydı.” Kız eyitti:” Ey canım taye, bari bir kez yüzin göreyin. Nice kişidür.” didi.
Tiz taam hazır eyledi, sürdi zindana geldi. Zindancı karşu geldüler, eyitdiler: “Ne buyurursın?” Kızun tayesi eyitdi: “Açun kapuyı, esirlere taam getürdük. Ve hem Battal’un nigârı görsün kim nicedür?didi. zindancı kaçan bunı işitdi, kapuyı açdı. Bunlar içeri girdiler. Gülendam Seyyid’e nazar kıldı. Gördi kim bir hûb cemal ıssı yiğitdür, hiç bunun gibi suret görmemişdür. Ol görmekden sad hezâzân can ü diliyle âşık oldı. Selâm virdi, ol taam kim getürmiş idi, Seyyid’ün önüne kodı: “yiğiğin imdi.” didi. Seyyid, “Bismillâh” deyü yidi. Kız eyitti: “Ey yiğit, Seyyid Battal Gazi sen misin?” Seyyid eyitti: “Benüm” Kız eydür: “Gel, bizim dinimüze gir, bu zindandan halâs ol. Atamdan seni dileyeyim. Veya seni öldüre.” didi. Seyyid eyitti: “Ey nigâr, bunun gibi laf söyleme, benim kulağıma girmez.” didi.
Kız durdı, gitdi, sürdü atası yanına geldi. Eyitti: “Ey baba, bunun gibi yiğidi zindana koydun. Niçün dinine davet kılmazsın kim şunun gibi bir pehlivan bir arka yardım ola.” didi. Atası eydür: “ Ey ciğer gûşem, ol kitaplar okuyub durur, bize dinmez, boyun virmez.” didi. Kız eydür: “ Eğer ben anı yoldan çıkarırsam nice ola?” didi. Tariyon eydür: “ Ben dahi seni ona verem.” didi.
Ol gün geçdi. İrtesi, kız gine zindana geldi. Meclis kurdu. Seyyid katında şarap içmeye başladı. Baş götürüp eyitti: “ Yâ Battal gel dinüme gir, seni atamdan dileyeyim.”didi. “ve hem beni al kabul eyle, ve hem dahi atamun serleşkeri ol.”didi. seyyid eyitti: “Çok söyleme, ol nesne mümkin değildür. Olmayacak sözi söyleme.”didi. Kız yerinden turdı, Seyyid’ün katına geldi. Kolın, Seyyid’in boynına bırakdı. Seyyid, feryad eyledi, eyitdi: “Beni murdar eyleme. Müslüman ol, pâk ol, andan kolunı boynuma sal.”didi. Kız eyitti: “Benüm dinüm senin dininden hakdur. Benden niçün kaçarsın?”didi. Seyyid eyitti: “Din Muhammed dinidür.”didi. “Anda kim Muhammed dini ola ayruk İsa neye yerar?”didi. Kız eyitti: “İspat eyel kim senün dinün hak dindür, inanayım.” didi. Seyyid eyitti: “Ne dilersün?” Kız eyitti: “Tanrından nesne dile, virsün. Ta ben anı göreyim, Müslüman olam.”didi. Seyyid anı işitti, yüzün dem Hak- Taâlâ kudreti birle zindanın divarı yarıldı. Bir sini birle bir çanak aş ve bir etmek çıkageldi, Seyyid’in önüne. Şöyle kim, ol taamın konusundan ehl-i zindanın dimağı dutuldı. Seyyid: “Bismillâh” didi, el urdı, ol taamdan yidi. Kıza dahi virdi, kız dahi ol taamın lezzetinden hayran oldı. Seyyid, ol taamdan zindan ehline hep üleşirdi. Dua kıldı, elin yüzine sürdi. Gine sini pinhan oldı. Kız, kendüden vardı, hayran oldı. Aşkı dahi ziyade oldı. Durdı, hamandem yüriyivirdi.
Ravîler, şöyle rivayet iderler kim, Seyyid gördi kim zindan bucağında bir demür ışılar. Deprendi, gördi kim bir külünkdür. Filhal kazdı, bir delük eyledi. Külünk birle ayağın demürin bozdı. Yarenlere eyitdi: “ Hiç gussa yemen, Hak Taâlâ uş bize halâslık ruzî kıldı.”didi. Andan sonra zindan divarın deldi. Taşra bir matbaha çıkdı. Dün içinde gördi kim bir ip yatur. Aldı, saray tamına geldi. Kemend attı, çıkdı. Bir pencere gördi. Aşağa nazar eyledi. Gördi kim kız, taht üstünde yatur, ayun on dördüne benzer. Kepengi götürdi. Aşağı indi, kızın katına geldi. Bir cemal- i kemal gördi kim, hiç kimse görmemişdür. Teferrüç kıldı. Kız dahi, düşünde Resülullâh (S.S.)’ı gördi. Eydür “Ey Gülendam, ben seni Battal’a virdüm. Gerekdür kim senden bir oğlı olacakdur. Tiz, şimdi imana gel. İşte ol dahi başun ucundadur.” didi. Nagâh kız uyandı. Seyyid’i yanında gördi: “Sadaka Resülullâh!”didi. Seyyid’in ayağına düşdi, Müslüman oldı.[137]
 
 
IX. HALK HİKÂYECİLİĞİ
Halk hikâyeleri, halk topluluğu önünde hikâyeci âşıklar tarafından söylenen nazım-nesir karışık hikâyelerdir. Halk hikâyeleri, Türk halk edebiyatı içinde önemli bir yer tutarlar. Bu hikâyelerin bazıları çeşitli cönklerde, el yazmaları halinde bulunmaktadır. Halk hikâyelerinin matbu varyantlarının sayısı oldukça kabarıktır. Bu konuda ilk eseri Macar Türkolog İgnacz Kunos vermiştir.[138]
Kunos, Türk halk hikâyeleri hakkındaki incelemelerini Anadolu Türk Halk Romanları  adıyla yayınlamış (1892-1893); ayrıca bunlardan üçünü (Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Âşık Ömer) Macarca’ya  Türklerin Millî Romanları başlığı altında tercüme ettiği, 1925 yılında yazdığı Edebiyat Numuneleri ve Türkçe Ninniler  isimli eserinin sonunda belirtmiştir. [139]
Kunos’tan sonra, 1929 yılında Dr. Otto Spies, Turkische Volkbücher adlı eserinde, 15 Türk halk hikâyesini ele alıp genel özellikleriyle işlemiştir. Bu eser 1941 yılında Behçet Gönül (Necatigil) tarafından Türk Halk Kitapları adı ile Türkçe’ye çevrilmiştir.[140] Eserde, halk hikâyelerinin yapı ve konuları ele alınmış, masal-hikâye ilişkisi karşılaştırılmış, motif ve kavramlar üzerinde durulmuştur. Dr. Hans August Fisher ise, 1929’da Shah İsmail Und Güllizar[141]  adlı eseri yayınlamıştır.      
Yabancı Türkologlardan sonra, 1930 yılında Besim Atalay, Âşık Kerem;[142] Fuat Köprülü, Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman[143] isimli eserleri yazdılar. 1931 yılında ise P.Naili Boratav, Köroğlu isimli kitabını yayımlar.[144] M. Nihat Özön, Türkçe’de Roman[145]  adlı eserinde, halk hikâyelerinin Türk romanının doğuşundaki fonksiyonunu dile getirir. Murat Uraz, Emrah ile Selvihan[146]  hikâyesini hazırlar.
Pertev Naili Boratav, 1946 yılında yayınlanan Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği  adlı eserinde; halk hikâyelerinin konusu, şekli, üslûbu ve fonksiyonu hakkında açıklamalarda bulunur. [147] 1949’da Şükrü Elçin’in Kerem ile Aslı Hikâyesi[148]  ile İlhan Başgöz’ün Bibliyografik Halk Hikâyeleri  adlı eserlerini görmekteyiz. Bunları, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun İki Emrah mı Var[149]  isimli eseri takip etmiştir.
Son zamanlarda, Atatürk Üniversitesi’nde halk hikâyeciliği üzerine önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların başlıcaları şunlardır: Muhan Bali’nin 1967’de doktora çalışması olarak hazırladığı, Ercişli Emrah ve Selvihan Hikâyesi[150], Mehmet Kaplan, Mehmet Akalın, Muhan Bali’nin Cumhuriyetin 50. yılı münasebetiyle hazırlamış oldukları Köroğlu Destanı [151], Fikret Türkmen’in Âşık Garip Hikâyesi Üzerine Mukayeseli Bir Çalışma[152], Ensar Arslan’ın Çıldırlı Âşık Şenlik Hayatı- Şiirleri-Hikâyeleri[153], Muhan Bali’nin  Halk Edebiyatında Nesir[154], Fikret Türkmen’in Tahir İle Zühre Hikâyesi[155],  Metin Karadağ’ın Erzurum ve Çevresinden Derlenmiş Halk Hikâyeleri Üzerinde Araştırmalar,[156] Lütfi Sezen’in Erzurum Şehir Folkloru[157]  konulu çalışmaları halk hikâyeciliği konusuna önemli katkıları olan eserlerdir.
KEREM İLE ASLI HİKÂYESİ
 (Özet)
 
Taşkent’ten Rumeli’ye kadar bütün bir Türk dünyasında aşıkların sazlarından dinlenilmek, yazmalardan, taş basmalarından ve matbaa yayınlarından okunmak talihine ermiş bulunan bu hikâye, Kerem ile Aslı arasında geçen visalsiz aşkın bir bakıma kaderle mücadelesini temsil eder.
Hikâyenin 1266 H. Tarihli yazma nüshaya göre konusu: Şiraz şehrinde Süruri Şah’la muhasibi Ermeni keşişi Yahud’un çocukları olmadığından elem ve keder içindedirler. Bir gün seyahate çıkarlar. Yolda, çocukları doğarsa birbirleriyle evlendirmeyi kararlaştırırlar. Karşılarına çıkan dervişe dertlerini dökerler. Dervişin verdiği elmayı kararı ile yedikten sonra Hatice Sultan bir oğlan, keşiş karısı kız doğurur. Gülşen ile Meryem büyümeye başlarlar.
Gülşen on beş yaşında iken, Meryem’i görüp âşık olur; bayılır. Uyanınca Kırklar sofrasında dolu (bade) içtiğini söyler; saz ister ve derdini şiirle söylemeye başlar.
Padişah, muhasibine vaadini hatırlatır. Gülşen ile Meryem’i nişanlar.
Keşişin kardeşi Manuk sihirbazdır. Çok güzel olan Meryem’in kendisine belâ getireceğini söyleyip Azerbaycan’dan Anadolu’ya kaçmalarını telkin eder. Kaçarlar. Meryem’e Aslı, kendisine Kerem adını takan Gülşen, vefalı arkadaşı Sofu ile birlikte sevgilisini aramaya çıkar. Birkaç kere onunla karşılaşır; Müslüman etmeye uğraşır, muvaffak olamaz. Bazı beylerin yardımlarından faydalanıp Aslı ile birleşeceği sırada Manuk ve Yahud türlü hilelerle kızı kaçırır. Kerem onların Kayseri’ye yerleştiklerini öğrenir. Keşişin vazife gördüğü manastırı bulur, orada tebdili kıyafetle hizmetçilik eder. Gerçek hüviyeti anlaşılınca kovulur. Kederlenen Kerem’in dişleri ağrımaya başlar. Bir çocuk vâsıtası ile bulduğu dişçi Aslı’nın anasıdır. Başı Aslı’nın dizinde otuz iki dişini çektirir. Ağzını silerken evvelce verilen nişan çevresinden tanınır. Kerem’i kovarlar. Bunun üzerine Kerem dört kitabın hürmetine Tanrıdan çektiği sevdanın bir kısmını Aslı’ya verip Hak dinine döndürmesini ve kendisine yâr etmesini dua eder; dileği kabul olunur, kıza gaflet gelir, uyur, pirlek aşk dolusu verirler; hak dinini kabul edip Kerem’le birleşir.
Kerem, elini yüzüne sürünce otuz iki dişi tekrar gelir. Sevinçlidir. Kayseri mütesellimi Ahmet Beyin kız kardeşi Hansa Hanım’ın yardımı ile evleneceği sırada keşiş, gerdek gecesi sihirli bir gömlek giymesi ile kızını vereceğini söyler. Kerem, gerdek gecesi gömleği çözemez; kederlenir, âh eder,yanar, kül olur;aslı da onun ölümüne dayanamaz ateşine atılıp yanar. [158]
 
 
A. HALK HİKÂYELERİNİN KAYNAKLARI
Halk hikâyeleri, hikâyeci âşıklar tarafından halk topluluğu önünde söylenen nesir-nazım karışık hikâyelerdir. Mensur kısımlar taklit, nazım kısımlar saz eşliğinde söylenir.
Arap dilinde başlangıçta kıssa  veya rivayet  olarak bilinen, sonraları taklit karşılığında kullanılan hikâye deyimi, gerçek veya hayalî birtakım maceraların hususi bir üslupla nakil veya tekrarı demektir.
Türk halk hikâyeleri zaman seyri ve coğrafî mekân içinde, efsane, masal, menkıbe, destan, vb.  mahsullerle beslenerek dinî, tarihî, sosyal olayların potasında iç bünyelerindeki bağlarını koruyarak roman ihtiyacını karşılamışlardır. Bu eserler kültür tarihi bakımından :[159]
 
1.Türk Kaynağından Gelenler :
a. Dede Korkut Hikâyeleri
b. Köroğlu Kolları
c. Saz şairlerinin hayatı etrafında teşekkül edenler (Kerem ile Aslı, Âşık Garip ile Şah Sanem, Şah İsmail, Karacaoğlan ile İsmigân Sultan vd.)
d. Doğu Anadolu’da Âşık hikâyecilerin söyledikleri hikâyeler (Dede Kasım’ın Tahir Mirzası, Fakirî’nin Kerem’in Erzincan Bağları, Feryadî’nin Kara Gelin’i, Çıldırlı Âşık Şenlik’in Sevdakâr, Latif Şah, Salman Bey’i vd.)
e. Güney Anadolu aşiretleri arasında yaygın türkülere bağlı bozlak adını alan eserler (Genç Osman, Gündeşlioğlu, Demircioğlu vd.)
f. Şehirlerde hikâyeciliği sanat haline getirenlerin (meddahların) türlü konularda söyledikleri ve sonradan yazıya geçen eserler (Sansar Mustafa, Cevri Çelebi, Hançerli Hanım, Letaifnâme vd. )
2. Arap- İslâm Kaynağından Gelenler : Leylâ ile Mecnun, Binbir Gece Masalları, Ebu Müslim, Gazavat-ı Ali (Hz. Ali Cenkleri), Veysel Karani, Battal Gazi, Hamzanâme, Danışmentnâme vd.
3.İran-Hint Kaynağından Gelenler : Ferhat ile Şirin, Kelile ve Dimne (Pançatantra vd.)
Divan edebiyatı yolu ile halkın tasarrufuna geçen bir kısım nazım-nesir karışık kaynaklar da vardır. Hint dilinde bu şekle çampu denilmektedir.
B. DEDE KORKU HİKÂYELERİ
Dede Korkut Hikâyeleri  fetih yıllarından beri Anadolu’nun doğusunda yaşayan Oğuz Türklerinin Gürcüler, Abazalar ve Trabzon Rumları ile yaptıkları savaşları anlatırken, eski Türk mitolojisinden hatıralar taşır ve Oğuzların kendi iç mücadelelerini de hikâye eder. Hikâyelerin özü ve temel konuları, Oğuz Türklerinin eski destanlarından alınmıştır. Bu destan hatıraları zamanla yeni coğrafyalarda, yeni tarihî olaylarla birleşerek yeni hikâyeler oluşturmuşlardır. Bu nedenle Dede Korkut Hikâyeleri, bazen hikâye, bazen masal, daha çok da destan özellikleri göstermektedirler.
Dede Korkut Kitabı’ nın bilinen iki nüshasından birincisi, Kitab-ı Dedem Korkut Âlâ Lin-ı Taifei Oğuzan adıyla bilinir. Alman Von Diez tarafından (1815) bulunmuştur. Almanya’da Dresten kitaplığındadır. İçerisinde 12 hikâye vardır. İkinci nüsha İtalyan Hikâye-i Oğuznâme-i Kazan Bey ve Gayu adını taşır, Ettoro Rossi tarafından (1952) bulunmuştur. İtalya’da Vatikan Sarayı’ı kitaplığın-dadır. İçerisinde bir  faksimile (giriş) ve 6 hikâye bulunmaktadır.
Türk edebiyatının en büyük araştırmacılarından biri olan Prof. Dr. Fuat Köprülü; “Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut Kitabı’nı bir gözüne koyarsanız ,yine Dede Korkut Ağır basar.” sözüyle Dede Korkut Kitabı’nın  değerini en güzel biçimde ifade etmiştir. “Gerçekten Dede Korkut Kitabı Türk edebiyatının en büyük âbidelerinin ve Türk dilinin en güzel eserlerinin başında gelir.”[160]
Dede Korkut Kitabı’nın çok usta bir yazar tarafından XV. asır başlarında yazıya geçirildiği pek çok araştırmacı tarafından dile getirilmiştir. Hikâyelerin teşekkül, telif, yer ve zamanı en çok tartışılan konudur. Teşekkülü, Türklerin Anadolu’ya geliş dönemlerine rastlar. Çeşitli kaynaklarda teşekkül ettiği yer olarak Amasya ve Kars havzasını içine alan Doğu Anadolu Bölgesi gösterilmektedir.
 
DUHA KOCA OĞLU DELİ DUMRUL HİKAYESİ
 
Hânım hey!
Meğer hânım, Oğuz’da Duha Koca Oğlu Deli Dumrul dérler idi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmış idi. Geçeninden otuz akça alur idi, geçmeyeninden kırk akça alur idi.
Bunu niçün böyle éder idi? Anun içün ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıka benim ile savaşa dér idi benim erliğim, bahadırlığım, cılasınlığım Rûm’a, Şâm’a gide çavlana dér idi.
Meğer bir gün köprüsünün yamacında bir bölük oba konmuş idi. Ol obada bir yahşı hub yiğit sayru düşmüş idi. Allah emri ile ol yiğit öldü. Kimi oğul déyü, kimi kardeş déyü ağladı. Ol yiğit üzerine muhkem kara şiven oldu. Nâgehandan Deli Dumrul çapar yétti. Aydur:
- Mere kavatlar ne ağlarsız, benim köprüm yanında bu kavga nedir, niye şîven édersiniz? dédi . Ayıtdılar:
-  Hânım, bu yahşı yiğidimiz öldü, ona ağlarız, dédiler. Deli Dumrul aydur:
-  Mere, yiğidinizi kim öldürdü? Ayıtdılar:
-  Vallah bég yiğit, Allah Taâlâ’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrâil, ol yiğidin canın aldı.
Deli Dumrul, aydur:
- Mere, Azrâil, dédiğiniz ne kişidir kim adamın canın alır? Yâ Kaadir Allah, biriliğin, varlığın hakkıyiçün Azrâil’i benim gözüme göstergil, savaşayım, çekişeyim, düğüşeyim, yahşı yiğidin canın kurtarayım, bir dahı yahşı yiğidin canın almaya, dédi. Kayıttı, döndü. Deli Dumrul évine geldi.
 Hak Taâlâ’ya Dumrul’un sözü hoş gelmedi. Bak bak, mere deli kavat benim birliğim bilmez, birliğime şükür kılmaz, benim ulu dergahımda geze, benlik eyleye, dédi. Azrail’e buyruk eyledi kim; tâ Azrâil, var, dahı ol dédi kavatın gözüne görüngil, benzini sarartgıl, dédi, canını hırlatgıl, algıl, dédi.
Deli Dumrul kırk yiğit ilen yiyip içip oturur iken nâgehandan Azrâil çıka geldi. Azrâil’i ne çavuş gördü ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez, tutar elleri tutmaz oldu., dünyâ âlem Deli Dumrul’ un gözüne karangu oldu. Çağırıp Deli Dumrul, soylar, görelim hânım ne soylar:
Aydur:
Mere ne heybetli kocasın
Kapıcılar seni görmedi
Çavuşlar seni duymadı
Benim görür gözlerim görmez oldu
Tutar benim ellerim tutmaz oldu.
Titredi benim canım cûşa geldi
Altun ayağım elimden yere düştü
Ağzımın içi buz gibi
Kemiklerim tuz gibi oldu
Mere sakalcığı ağça koca
Gözçeyizi çönge koca
Mere ne heybetli kocasın déğil bana
Kadam belâm dokunur bugün sana
 
dedi. Böyle dégéç Azrâil’in acığı tuttu, aydur:
 
Mere deli kavat
Gözüm çönge idüğin ne beğenmezsin,
Gözü gökçek kızların gelinlerin canın çoğ almışım
Sakalım ağardığın ne beğenmezsin
Ak sakallı,kara sakallı yiğitlerin canın çoğ almışım
Sakalım ağardığın mânası budur.
dédi. Mere deli kavat, öğünür idin: al kanatlı Azrâil benim elime girse öldüreyidim, yahşı yiğidin canın anın elinden kurtarayıdım, dér idin. İmdi mere deli, geldim ki senin canın alam, vérir misin, yoksa benim ile cenk éder misin?dédi. deli Dumrul aydur:
- Mere al kanatlı Azrâil sen misin? Dédi.
- Evet benim, dédi.
- Bu yahşı yiğitlerin canın sen mi alırsın? dédi.
- Evet ben alırım, dédi.
Deli Dumrul aydur:
- Mere kapıcılar, kapıyı kapatın,dédi, mere Azrâil, ben seni geniş yerden ister idim, dar yerde elime girdinola mı, dédi, men seni öldüreyim, yahşı yiğidin canın kurtarayım;dédi,kara kılıcın sıyırdı, eline aldı. Azrâil’e çalmaya hamle kıldı. Azrâil, bir güğercin oldu, pencereden uçtu, gitti.
Âdemîler evreni Deli Dumru, elin eline çaldı, kas kas güldü. Aydur: dar bacadan kaçtı, çünkü benim elimden güğercin gibi kuş oldu uçtu, mere ben onu kor muyum doğan’a aldırmayınca, dédi. Durdu, atına bindi, doğanın eline aldı, ardına düştü. Bir iki güğercin öldürdü. Döndü, évine geliyor iken Azrâil, atının gözüne göründü. At ürktü, Deli Dumrul’u götürdü yére vurdu. Kara başı bunaldı, bunlu kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrâil basıp kondu. Baya mırlar idi, şimdi hırlamaya başladı. Aydru:
 
Mere Azrâil aman!
Tanrının birliğine yoktur güman
Ben seni böyle bilmez idim
Uğrulayın can aldığın duymaz idim
Dökmesi bizim dağlarımız olur
Ol dağlarımızda bağlarımız olur
Ol bağların kara salkımlı üzümü olur
Ol üzümü sıkarlar al şarabı olur
Ol şaraptan içen esrük olur
Şaraplı idim duymadım
Ne söylediğim bilmedim
Beğliğe usanmadım, yiğitliğe doymadım
Canım alma Azrâil meded!
dédi. Azrâil aydur:
- Mere deli kavat, bana ne yalvarırsın? Allah Taâlâ’ya yalvar, benim de elimde ne var, ben dahı bir yumuş oğlanıyım,dédi. Deli Dumrul aydur:
- Yâ pes can veren can alan Allah Taâlâ mıdır?
- Belî odur, dédi. Döndü Azrâil’e :
- Yâ pes sen ne eylemekli kadasın? Sen aradan çıkgil, ben Allah Taâlâhaberleşeyim, dédi. Deli Dumrul, burada soylamış, görelim hânım ne soylamış:
 
Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Görklü Tanrı!
Nice câhiller seni gökde arar, yerde ister
Sen hod mü’minlerin gönlündesin
Dâyim duran Cebbar Tanrı
Benim canım alır olsan sen algıl
Azrâil’e almağa komagıl
dédi. Allah Taâlâ’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrâil’e nidâ eyledi; kim çün deli kavat benim birliğim bildi, birliğime şükür kıldı, yâ Azrâil, Deli Dumrul can yérine can bulsun, onun canı azad olsun dédi. Azrâil aydur:
- Mere Deli Dumrul, Allah Taâlâ’nın emri böyle oldu kim Deli Dumrul canı yérine can bulsun, onun canı azad olsun, dédi. Deli Dumrul aydur:
- Ben nice can bulayım? Meğer bir koca babam bir karı anam var, gel gelelim, ikisinden bolayki canın vére, algıl, benim canımı kogıl, dédi.
Deli Dumrul , sürdü, babası yanına geldi. Babasının elin öpüp soylamış, görelim hânım, ne soylamış:
Aydur:
Ağ sakallı, aziz, izzetli cânım baba
Bilir misin neler oldu
Küfür söz söyledim
Hak Taâlâ’ya hoş gelmedi
Gök üzerinde al kanatlı Azrâil’e emr eyledi
Uçup geldi
Ağça benim göğsümü basıp kondu
Hırıldatıp tatlı canım alır oldu
Baba senden can dilerim vérir misin
Yoksa oğul Deli Dumrul (déyü) ağlar mısın
Babası aydur:
 
Oğul oğul ay oğul
Canım parası oğul
Doğduğunda dokuz buğra öldürdüğüm aslan oğul
Dönlügi altın ban évimin kabzası oğul
Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul
Karşı yatan kara dağım gerek ise
Söyle gelsin Azrâil’in yaylası olsun
Sovuk sovuk pınarlarım ise
Ana içit olsun
Tavla tavla şahbaz atlarım ise ana binit olsun
Katar katar develerim gerek ise
Ana yüklet olsun
Ağayılda ağça koyunum gerek ise
Kara mutbak altında anın şöleni olsun
Altun gümüş pul gerek ise
Ana harçlık olsun
Dünyâ şîrin can aziz
Canımı kıya bilmen belli bilgil
Benden aziz benden sevgili anandır
Oğul anana var
dédi. Deli Dumrul, babasından yüz bulamayıp sürdü anasına geldi. Aydur:
Ana bilir misin neler oldu
Gök yüzünden al kanatlı Azrâil uçup geldi
Ağça benim güğsümi basıp kondu
Hırıldatup (tatlı) canım alır oldu
Babamdan can diledim ana vérmedi
Senden can dilerim ana
Canın bana vérir misin
Yoksa oğul Deli Dumrul (déyü) ağlar mısın
Acı tırnak ak yüzüne çalar mısın
Kargu gibi kara saçın yolar mısın
Ana
dédi. Anası burada soylamış, görelim hânım ne soylamış. Anası aydur:
Oğul oğul ay oğul
Dokuz ay dar karnımda götürdüğüm oğul
Tolama beşiklerde belediğim oğul
On ay diyende dünyâ yüzüne getürdüğüm oğul
Dolap dolap ağ sütümü emzirdiğim oğul
Ağça burçlu hisarlarda tutulaydın
Sası dinli kâfir elinde tutsak olaydın
Altun akça gücüne salubanı seni kurtarayıdum oğul
Yaman yére varmışsın varabilmen
Dünyâ şîrin can aziz
Canımı kıyabilmen bellü bilgil
dédi, anası dahı canın vérmedi. Böyle digeç Azrâil geldi, Deli Dumrul’un canın almağa. Deli Dumrul aydur:
Mere Azrâil aman
Tanrının birliğine yoktur güman
Azrâil aydur: - Mere deli kavat, dahı ne aman dilersin, ağ sakallı baban yanına vardın can vérmedi, ağ pürçekli anan yanına vardın, can vérmedi, dahı verse gerek?dédi.
Deli Dumrul aydur:- Hasretim vardır, buluşayım, dédi.
Azrâil aydur:- Mere deli, hasretin kimdir?
Aydur:- Yad kızı halâlim var, andan benim oğlancığım var, emânetim var, ısmarlarım onlara, ondan sonra benim canım alasın, dédi. Sürdü, halâli yanına geldi. Aydur:
Bilir misin neler oldu
Gök yüzünden al kanatlı Azrâil uçup geldi
Ağça benim güğsümi basıp kondu
Tatlı benim canımı alır oldu
Babama vér dédim can vérmedi
Anama vardım can vérmedi
Dünyâ şîrin can tatlı dédiler
İmdi
Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun
Sovuk sovuk sularım sana içit olsun
Tavla tavla şahbaz atlarım sana binit olsun
Dünlügi Altun ban évim sana gölge olsun
Katar katar develerim sana yüklet olsun
Ağayılda ağça koyunum sana şölen olsun
Gözün kimi tutar ise
Gönlün kimi sever ise
Sen ona vargıl
İki oğlancığı öksüz komagıl
dédi. Kadın burada soylamış, görelim hanım ne soylamış; aydur:
Ne dersin ne soylarsın
Göz açuban gördüğüm
Gönül vérip sevdiğim
Koç yiğidim şah yiğidim
Karşı yatan kara dağları
Senden sonra ben neylerim
Yaylar olsam benim mezarım olsun
Sovuk sovuk suların
İçer olsam benim kanım olsun
Altun akçan harcar olsam
Benim kefenim olsun
Tavla tavla şahbaz atın
Biner olsam benim tabutum olsun
Senin ol muhannet anan baban
Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar
Arş tanık olsun kürsü tanık olsun
Kaadir Tanrı tanık olsun
Benim canım senin canına kurban olsun
dedi, râzı oldu. Azrâil hâtunun canın almağa geldi.
Âdemîler evreni, yoldaşına kıyamadı, Allah Taâlâ’ya burada yalvarmış, görelim nice yalvarmış. Aydur:
Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Görklü Tanrı!
Nice câhiller seni gökde arar, yerde ister
Sen hod mü’minlerin gönlündesin
Dâyim duran Cebbar Tanrı
Ulu yollar üzerine
İmâretler yapayım senin için
Ac görsem doyurayım senin için
Yalıncak görsem donatayım senin için
Alır isen ikimizin canın bile algıl
Kor isen ikimizin canın bile kolgıl
Keremi çok Kaadir Tanrı!
dédi. Hak Taâlâ’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrâil’e emr eyledi: Deli Dumrul’un atasının, anasının canın al, ol iki halâle yüz kırk yıl ömür vérdim, dédi.
Azrâil dahı babasının, anasının canın aldı.Deli Dumrul yüz kırk yıl dahı yoldaşıyle yaş yaşadı.
Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı. Bu boy Deli Dumrul’un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin. Alnı açık cömert erenler dinlesin, dédi.
Yöm vereyim Hân’ım: Yarlı kara dağların yıkılmasın. Gölgelice kaba ağacın kesilmesin. Kan gibi akan güzel suyun kurumasın. Kaadir Tanrı seni nâmerde muhtaç etmesin. Ak alınla beş kelime duâ kıldık, kabûl olsun. Yığıştırsın, biriktirsin, günahımızı adı görklü Muhammed’e bağışlasın. [161]
( Eseri kaynaktan aynen aldık, üzerinde herhangi bir değişiklik yapmadık. Noktalama ve imlâ yanlışları düzeltilmedi, orijinaline bağlı kalındı.)
 
 
1. HİKÂYELERİN KONUSU
Dede Korkut Kitabı,  Türklerinin özünü teşkil eden Oğuz Türklerinin hayatını anlatır. Türklerin en önemli millî destanlarından birisidir. Millî destanın ilk vasfı, müellifinin millet olmasıdır. Bu bakımdan Dede Korkut Kitabı’nın  konusu, Türk Milletinin ortak zevk, değer ve yaşam biçimidir.
 Dede Korkut Kitabı’ndaki  12 hikâyeden 8’inde, güney ve kuzeydeki düşmanlarla mücadele izleri vardır. Bir tanesinde canavarlarla mücadele, birinde kardeş için savaş, birinde Azrail ile mücadele, geriye kalan birinde de Oğuzların iç mücadeleleri anlatılır. Hikâyelerin hepsinde tehlikeli bir durum ortaya çıkınca kahraman mutlaka galip gelir.
Hikâyelerde konular müstakil görülmesine rağmen, bir çok özellikleri bakımından bir bütün olarak ortaya çıkar. Bir hikâyede geçen olaylar diğerlerinde de geçebilir. Fakat bu hiçbir zaman okuyucuyu rahatsız etmez.
2. HİKÂYELERİN DİL VE ÜSLÛP ÖZELLİKLERİ
Dede Korkut Hikâyeleri, Türk halk dilinin kendine güzel eserler verebileceğini meydana koyan değerli kaynaktır. Bu dildeki güzellik bazen tek kelimeye kadar inen kısa vecize değeri, atasözü hatırası taşıyan cümlelerle sağlanmıştır.[162]
Hikâyelerde manzum ve mensur kısımlar bir arada kullanılmıştır. Hitap ve konuşmalar manzum kısımlardadır. Nesir kısımları bugünkü halk hikâyeleri nesrinden farksızdır. Tekrarlar ve çeşitli edebî sanatlar vardır. Nesir kısımları ahenk ve üslup bakımından manzum kısımlardan ayırmak güçtür. Tabiat tasvirleri çoktur. Tabiat ölü bir tabiat değildir. Cansızlar canlı hale getirilmiştir.
Manzum kısımlarda, aliterasyonlarla ahenk sağlanır. Fikir ve duygular ölçü bakımında değil, bugünkü serbest şiirde olduğu gibi, serbestçe ifade edilmiştir. Ölçülü olan şiirlerin mısraları ; 4+4+4, 4+4+3, 4+3 veya 4+4 ölçüsüyle söylenmiştir.
 
3. HİKÂYELERDE SOSYAL YAPI
Kahramanların dünya görüşü, olayların geçtiği yerleri kapsar. Hikâyelerde birliği sağlayan esas unsur sosyal tablodur. Bir Han etrafında toplanan derebeylik teşkilatı vardır. Bu Han’a  bağlı beylerin de kendilerine bağlı kuvvetleri (orduları) vardır. Bütün hikâyelerde bu düzen tekrar edilir.Hikâye kahramanlarından ;
Bayındır Han: Hikâyede daima kendisini göstermektedir. Fakat bu görünüş ikinci plândadır. Daha ziyade kendisine bağlı beylere ve kahramanlara mücadele ortamı hazırlar. Senede bir verdiği şenlikte kendini ön plâna çıkarır.
Kazan Bey : Hikâyelerin baş kahramanıdır. 12 hikâyede de olaylar Kazan Bey’in başından geçer.
Hikâyelerin asıl Kahramanları: Kanglı Koca Kanturalı, Bamsı Beyrek, Deli Dumrul, Deli Karçar gibi güzünü budaktan kaçınmayan tiplerdir. Hikâyelerde yer alan kadınlar da çoğu kez bu tipe uygundur.
Hikâyelerde Sadece Adı Geçen Kahramanlar : Bunların hikâyelerde sadece adı geçmekte, her hangi bir mücadeleye karışmamaktadırlar.
Dede Korkut Kitabı’nın kahramanları olan Oğuz Türkleri Müslüman’dır. Ahlâk son derece sağlamdır. Namus için seve seve ölürler. Aile bağı çok kuvvetlidir. Bu bağ, aşktan ziyade, ana-baba, eş ve evlât sevgisi üzerine kurulmuştur. Göçebe hayat yaşarlar, genellikle mal varlıkları olarak at, deve, koyun, sığır gibi canlı hayvanları görmekteyiz.
Yukarıda sıraladığımız bu temel unsurlar, hikâyelerdeki birliği sağlamaktadır.
4. HİKÂYELERİN SANATSAL DEĞERİ
Dede Korkut hikâyelerinde, kahraman, savaşçı, ahlâkçı ve sanatsever bir milletin ruh hali vardır. Türk milletinin erkeği, kadını ve çocukları ile millî ahlâkî ülküler uğrunda çarpışan sağlam kişiliği bu hikâyelerde çok iyi anlatılmıştır. Teke tek dövüşlerde; kolca kopuz çalarak kahramanlık türküleri söyleyen yiğitler, savaşlarda da arkadaşlarına saz çaldırıp kahramanlık türküleri söyletirler. Bu da Türk sanat hayatında musikî ve şiirin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir.
Yurtlarının coğrafî talihine uyarak daha çok göçebe bir hayat yaşadıkları için zengin bir çadır medeniyeti kuran bu toplumun, çok gösterişli göçer evleri, bazen göçer saray haline getirilmiş güzel çadırları vardı. Hikâyelerde, bu çadırlarla ilgili geniş bilgilere rastlamaktayız. Bölük bölük odaları, ışıklı ipek sayvanları, altın başlı direkleriyle bu çadırlar, Türk ailelerinin yaşadıkları yuvalardır.
Hikâyelerden anlaşıldığı üzere; erkekler de çok kere kadınlar gibi güzel ipekli kumaşlardan yapılmış süslü, işlenmiş elbiseler giymektedirler. Çelikten yapılmış silahlarının altın, gümüş, mücevher işlemeli kabzaları vardır. Elbiseler üzerinde başta kuş olmak üzere çeşitli hayvan motifleri özenle nakışlandığı görülmektedir.
Tabiat güzelliklerinden ve varlıklarından yararlanmada o kadar ileri gidiliyor ki, yaralananlar; dağ çiçeği ve anne sütünün karışımından yapılmış merhemle tedavi ediliyor. [163]
 
 
5. HİKÂYELERİN ÖNEMİ
Dede Korkut hikâyeleri, türlü yönlerden önem taşır. Bunlar Türk’ün ruhundan çıkmış, Türk’ün öz benliğini yansıtmıştır. İnsan sevgisi, arkadaş sevgisi, ana-baba sevgisi, eş sevgisi, kardeş sevgisi bütün hikâyelerde ana tema olarak kendini hissettirmektedir. Aile bağı kuvvetlidir. Kadınlar, fedakârlıkta ve yiğitlikte erkeklerden geri değildir. Yeri geldiğinde ailede en büyük söz sahibidir.[164]
Dede Korkut’ta başka edebiyatlardan alınma yer yoktur. Kök kubbenin altında çayırların, çimenlerin sıralandığı  hür tabiat tablosu vardır.
Türkçe’nin kendi kelimeleri, kendi deyimleri ve kendi hikâye üslûbu ile çok güzel eserler verebileceğinin en güzel örneği  Dede Korkut Kitabı’dır.
 


KAYNAKÇA
Abdulkadir İnan, Türkoloji Ders Hülâsaları, İstanbul 1936.
Acar, İsmail Hakkı, Zara Folkloru, Emek Matb. Sivas, 1975.
Ahmet Talat, Türk Şiirinin Vezni, İstanbul 1933.
Akyüz Kenan, Firdevsi Şehnâme’ye Önsöz, Çev: Necati Lügal, Ankara 1967
Arat, Reşit Rahmeti , Eski Türk Şiiri, Ankara 1965.
Arslan, Ensar, Çıldırlı Âşık Şenlik Hayatı- Şiirleri- Hikâyeleri, Ankara 1975.
Atalay, Besim, Âşık Kerem, Ankara 1930.
Atalay, Besim, Divanü Lügati’t Türk Tercümesi, Ankara 1941.
Bali Muhan, Ercişli Emrah ve Selvihan Hikâyesi, Ankara 1973.
Bali, Muhan, Halk Edebiyatında Nesir, Ankara 1982.
Banarlı, Nihat Sami, Metinlerle Tür ve Batı Edebiyatı II, İstanbul 1972.
Banarlı, N. Sami, Türk İnanma Üslûbu, MF. V. Yayını,Ankara 1960.
Banarlı, N.Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Cilt: I, İstanbul 1971
Bayrı, M. Halit, İstanbul Folkloru, İstanbul 1947, .
Boratav, P. N., 100 Soruda Halk Edebiyatı, İst. 1969, .
Boratav P. N., Folklor ve Edebiyat II, İstanbul 1982,
Boratav, P. Naili, Köroğlu, Ankara 1931.
Boratav, P.Naili , Köroğlu, İstanbul 1984,
Boratav, P.Naili, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Ankara 1946.
Boratav, Pertev Naili, Halk Türküleri, Türk Dili, Sayı: 207
Davudova, Gülafet, 555 Tapmaca, Atatürk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayını, NO:4, Erzurum 1996 (Yayına Hazırlayan: Yard. Doç. Dr. Cengiz Alyılmaz),
Demirsipahi, Cemil, Türk Halk Oyunları, Ankara 1975
Devellioğlu, Ferit, Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Doğuş Matb. Ankara 1970
Dr. Hans August Fisher, Shah İsmail Und Güllizar , Leipzig 1929.
Dr. Otto Spies, Türk Halk Kitapları, ( Çev: Behçet Gönül), İstanbul 1941)
Elçin, Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 1981
Elçin, Şükrü, Kerem ile Aslı Hikâyesi, Ankara 1949.
Ergin ,Muharrem, Dede Korkut Kitabı. M E Basımevi, İstanbul 1969.
Ergin, Muharrem, Oğuz Kağan Destanı, İstanbul 1970.
Fındıkoğlu, Ziyaeddin Fahri, İki Emrah mı Var, İstanbul 1954.
Gariboğlu, Kemal, Edebiyat Bilgileri, Ankara 1969.
Gariboğlu, Kemal Edebiyat Bilgileri (Batıda ve Bizde Edebî Akımlar), Bahar Mat. İst. 1977.
Gökyay, Orhan Şaik, “Dede Korkut Hikâyeleri ve Önemi”, Türk Dili Dergisi, Sayı: 207, Aralık 1968.
Kabaklı, Ahmet, Türk Edebiyatı I, İstanbul 1968.
Kaplan ve Diğerleri, Köroğlu Destanı, Erzurum 1973.
Kaplan, Mehmet, Edebiyatımızın İçinden , İstanbul 1978.
Kaplan, Mehmet, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar (3), İstanbul 1975.
Karadağ, Metin, Erzurum ve Çevresinden Derlenmiş Halk Hikâyeleri Üzerinde Araştırmalar, (Basılmamış Doktora Tezi ), Atatürk Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Erzurum 1984.
Kırzıoğlu, M.Fahrettin Halk Edebiyatı Deyimleri II, Türk Dili,Sayı: 124, Ocak 1962.
Korkmaz, Zeynep, Dilde Yaşayan Folklor Unsurları, Geleneklerimiz III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri Cilt: IV, Ankara 1987.
Köprülü, Fuat, Edebiyat Araştırmaları, T. Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1968.
Köprülü, Fuat, Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikâyesi, İstanbul 1930.
Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1981.
Köseoğlu, Ali Rıza, Bir Bektaşi Şairi Abdal Musa, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Mayıs 1968
Kunos, İgnacz, Halk Edebiyatı Numuneleri, Türkçe Ninniler,İstanbul 1925.
Kunos, İgnacz, Türkçe Ninniler, Türk Folkloru, Sayı: 89, Aralık 1986.
Kunos, İgnacz, Unber, dei Volkspoesre der Osmaisechen Turken, Radlof , Proben VIII. (Çev: HBMİ, Ankara 1928, Petersburg 1899.
Levent, Agâh Sırrı, Halk ve Tasavvuf Halk Edebiyatı, Türk Dili , Sayı: 207, Aralık 1968.
Nur, Rıza, “Türk Halk Şiirinin Vahid-i Kıyasisi Mısradır”, Türk Bilgisi Revüsü, İst. 1938, Sayı: 8.
Örnek, Sadat Veyis, Türk Halk Bilimi, T. İş Bankası Yayını, Ankara 1977.
Ötüken, Adnan ve Diğerleri, Türk Atasözleri ve Deyimleri I, Devlet Kitapları 1000 Temel Eser Dizini,M.E.B. yayınevi İst.1971.
Özön, M.Nihat, Türkç’de Roman, İstanbul 1936.
Redhous (English-Türkish Dictionary), Redhous Yayınlevi, İstanbul 1974.
Rıza Nur, Türk Şiiri Hakkında Mütalâalar V, Tanrıdağı, Sayı: 11, 1942.
Sakaoğlu, Saim, 101 Anadolu Efsanesi, İstanbul 1976.
Sakaoğlu, Saim, Anadolu Türk Efsanelerinde İlk Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu, Ankara 1980.
Seyidoğlu, Bilge, Erzurum Halk Masalları Üzerinde Araştırmalar, Baylan Matb. Ankara 1975.
Sezen, Lütfi, Erzurum Şehir Folkloru, Erzurum 1994.
Sezen, Lütfi, Halk Bilimi ve Derleme Metotları, Atatürk Üniversitesi Yayınları, No: 797, Erzurum 1995.
Sezen, Lütfi, Halk Edebiyatında Hamzanâmeler, Kültür Bakanlığı Yayınaları, No: 1287, Ankara 1991.
Şemsettin Sami,  Kamûs-i Türkî, İkdam Matb. İstanbul 1317.
Tecer, Ahmet Kudsi, Koçyiğit Köroğlu, İstanbul 1969.
Tuncer, Hüseyin ve Diğerleri, Çocuk Edebiyatı, M.E.Bakanlığı, Devlet Kitapları, Ankara 2000.
Türkmen, Fikret, Aşık Garip Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Çalışma, Ankara 1974.
Türkmen, Fikret, Tahir ile Hikâyesi Zühre Hikâyesi, Ankara 1983.
Uraz, Murat, , Emrah ile Selvihan Hikâyesi, ist. 1937.
Yeni Türk Ansiklopedisi, Cilt: II, İstanbul, 1985.
 
 ***********

TÜRKİYE’DE EVLENME BİÇİMLERİ
 
Dr. Lütfi Sezen*
ÖZET
Evlilik, insan hayatında “ geçiş dönemleri” olarak bilinen , doğumla başlayıp ölüme kadar devam eden sürecin en önemlilerindendir. Çocukluk ve gençlik dönemi bitince; evlilik hazırlıkları başlar. İnsan neslinin devamı, evlilik olgusunun gerçekleşmesine ve aile çatısının kurulmasına bağlıdır. Aile çatısını oluşturan evlenme biçimleri toplumun; değer yargılarına, sosyal ve ekonomik yapısına, kırsal kesimlerdeki ve kentlerdeki yaşam biçimlerine göre farklılıklar göstermektedir. Biz bu araştırmamızda, tespit edebildiğimiz farklı evlenme biçimlerini ana hatlarıyla açıklamaktayız.
GİRİŞ
Her canlının çoğalıp neslini devam ettirmesi yaratılışının bir gereğidir. Canlıların en mükemmeli olan insan da bu amacını evlilik yoluyla gerçekleştirmektedir. Evlilik, hayatın bir dönüm noktası ve yeni bir ailenin kurulmasıdır.
Aile, toplumsal hayatın çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu çekirdeğin oluşması, evlenme olgusu ile gerçekleşmektedir. “Toplumların kültürel ve ekonomik yapısı,yerleşim düzeni,üretim ilişkileri,gelenek ve görenekleri,evlenme biçimlerinin oluşmasında önemli rol oynamaktadır.”[165] Her toplum, kendi yapısına uygun evlenme biçimlerini tercih ederken,kişisel anlayışına ters düşecek evlenme biçimlerini de engellemeye çalışmaktadır. Buna rağmen çok farklı evlenme biçimleri vardır.
Toplumsal değişme sürecinde, endüstrileşme ve kentleşme önemli rol oynamaktadır. Türkiye’de kültürel değişmelerin yoğun görüldüğü büyük kentlerde tanışıp evlenme giderek yaygınlaşırken, gelenekselliğin ağır bastığı yörelerde çok farklı evlenme biçimlerine rastlanılmaktadır. Bu evlenme biçimlerinden tespit edebildiklerimiz şunlardır:
1.Görücü Usulü İle Evlenme: Gelenekselliğin ağır bastığı yörelerde görülen bir evlenme biçimidir. Bu evlenme biçiminde kız seçme girişimi, doğrudan doğruya evlenecek gencin annesi,babası veya diğer yakınları tarafından başlatılmaktadır.Gencin kızı beğenmesi yeterli değildir.Diğer aile bireylerinin de onayını alması gerekmektedir.
İlk önemli değerlendirme kızın güzelliği, asaleti, huyu, mahareti ve iffeti konusunda olur.Akrabalık kurmada ailenin ekonomik durumu da gözden uzak tutulmaz. Kız alıp vermenin birbirine denk aileler arasında olması yeğlenir. Anadolu’da “Davul dengi dengine “ sözü bunun için söylenmiştir.
Evlenme işine, ”görücü” denilen ve erkek ailesi tarafından seçilen kadınlar grubunun kız evini ziyareti ile başlanılır. Görücü ekibin içinde; erkeğin annesi, kız kardeşi, birkaç akraba ve güvenilir komşu hanımlar bulunur. Erkeğin ısrarla üzerinde durduğu bir aday yoksa, kız beğenme yetkisi tamamen bu gruba verilir. Görücü ekibin içinde erkeğin annesi, kız kardeşi, birkaç uyanık akraba ve güvenilir komşu hanımlar bulunur. Erkeğin ısrarla üzerinde durduğu bir aday yoksa, kız beğenme yetkisi tamamen bu gruba verilir. Görücü kadınlar, tek bir kız evini ziyaretle yetinmezle. Ev ev, mahalle mahalle, köy köy dolaştıkları olur.
Kız beğenilecek olursa, gizlice ailesi, iffeti, hamaratlığı soruşturulur. Olumlu netice alınması halinde, görücülerden birkaçı ikinci bir sefer ağız yoklamasına giderler. Bu ziyaret sırasında kız kesinlikle kendilerine gösterilmez. Görücülerden yaşlı olanı, “Allah’ın emriyle kızınız ...... oğlumuz ......a istiyoruz.” der.[166]
Kız tarafı ret cevabı verecekse, “Verilecek kızımız yok”, “Yitiğinizi başka yerde arayınız”, “Kızımızın yaşı küçük henüz kocaya vermiyoruz” şeklinde hatırlatmalarda bulunulur.Teklif kabul ediliyorsa, “Vaktinizi ikileyin” denir ve birkaç gün süre istenilir.Bu süre içerisinde erkek tarafı soruşturulur ve birkaç günlük süre istenilir. Bu süre içerisinde erkek tarafı soruşturulur.Olumsuz netice alınmışsa, “Verilecek kızımız yok” denilir. Olumlu neticeye varılmışsa; “Allah yazmışsa biz ne diyelim” şeklinde olumlu cevap verilir.Daha sonra diğer aşamalar tamamlanarak evlilik gerçekleştirilmiş olur.
2 Kız Kaçırma (Düğünsüz Evlenme): Ailelerin evliliğe kesin karşı çıkması durumunda kız kaçırma olayı gündeme gelir.Bu durum, sosyo-ekonomik ve diğer sebeplerle en çok kız tarafının engellemesi ile ortaya çıkar.Bu engeller arasında kız tarafının başlık parası istemesi önemli bir yer tutmaktadır. Delikanlı kızla anlaşarak kızı kaçırır.Kız kaçırmanın diğer bir şekli de kızın rızası olmadan, zorla kaçırılmasıdır.Bu durumda delikanlı, arkadaşlarından veya yakınlarından yardım almakta, bu da aileler arası sürtüşme ve kavgalara sebep olmaktadır.”Kız kaçırmasına neden olan başlık, başlı başına bir inceleme konusudur”[167]
3. Başlık Parası Karşılığında Evlenme: Başlık Anadolu’nun birçok yerinde ,evlenecek gencin kız tarafına ödediği paraya denir. Bu ödeme nakit para yanında; altın, ev,bahçe, tarla veya canlı hayvan (at,koyun,sığır vb.) olarak da gerçekleştirilmektedir.Doğu Anadolu Bölgesi’nde başlığa; “bedel”, “ağırlık”, “ana hakkı” gibi vb. isimler de verilmektedir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin kırsal kesimlerinde, günümüzde bile oldukça yaygın olan başlık parasının miktar ve biçimi üzerinde yapılan pazarlığın sonuçlanmasına “başlık kesme” denir. Başlık, kadını bir mal olarak gören bir anlayışın ürünü olması yönüyle, son derece ilkel bir zihniyetin devamıdır. Oğlan tarafının ekonomik yıkımına sebep olmakta, gerekli paranın temin edilmemesi durumunda, kız kaçırmalarını ve kan davalarını çoğaltmaktadır.
Başlık parasını tamamen kızın çeyiz masrafına harcayan aileler de vardır. Bu durumda, başlık parasının, evleneler için “ekonomik bir destek olabileceği” de söylenebilir.
4. Oturak Alma .Evlilik: “Erkeğin kızı zorla kaçırması yanında, kızın
bohçasını alarak oğlan evine gidip oturması durumu vardır ki buna bazı yörelerde, ‘oturak alma’ denilmektedir. Kütahya, Sivas, Kastamonu illerinde bu evlilik biçimlerine rastlanılmaktadır. Kastamonu’da bir kızın bazen gözünü tuttuğu herhangi bir erkeğe kaçtığı görülmektedir”.[168] Kız veya erkek tarafının karşı çıkması veya yoksulluk nedeniyle gerçekleştirilen bir evlenme biçimidir. Kız onurunu hiçe sayarak oğlan evine gelip oturduğu için, çoğu zaman oğlanın ailesi tarafından kabul görmez. Bu evlenme biçimi, “Erkeğin kız tarafından kaçırılması” şeklinde de yorumlanmaktadır.
5.Baş Örtüsü Kaçırma Yoluyla Evlilik: Hakkâri,Van,Ağrı ve Erzurum’un bazı ilçelerinde rastlanılan bu evliliğin gerçekleştirilmesinde; kıza ait bir eşyanın kaçırılması, kızı kaçırmakla eş tutulmaktadır.Yerel adı “dezmal kaçırması”[169] olan bu âdete göre; Çeşmede, evde veya yoldayken, bir kızın baş örtüsü delikanlı tarafından zorla kaçırılırsa, baş örtüsü kaçırılan kızın iffeti (kızlığı) bozulmuş sayılır. Oğlanın ailesi , kız tarafıyla anlaşmak zorundadır.Aksi taktirde silahlı çatışmalar ve kan dökülmeleri kaçınılmaz olur.
6. Beşik Kertme Evliliği: Ülkemizde rastlanılan evlenme biçimlerinden birisi d e “beşik kertme” evliliğidir. Dede Korkut Kitabı’nda adı geçen bu evlenme biçiminin çok eski bir geçmişi olduğu anlaşılmaktadır.[170] Temelinde sosyo-ekonomik ve psikolojik etmenlerin yattığı bu tür evlenme, “Hindistan ve Avusturalya’da da görülmektedir.”[171] Birbirini çok seven eş-dost, komşu veya yakınlar, çocukları henüz beşikte iken, beşiklerine birer kertme(işaret) vurarak kız ve oğlanın haberi olmadan nişanı gerçekleştirirler.
Bu yolla gerçekleştirilen nişanın ileride birtakım sürtüşmelere ve gerginliklere yol açtığı bilinmektedir. Kız ve oğlanın evlenme çağına geldiklerinde birbirleriyle evlenmek istememeleri, aileleri güç durumda bırakabilmektedir.Törelerin ağır bastığı yörelerde uygulanan bu evlilik akdînin bozulması durumunda, silahlı eylemler ve kan davaları gündeme gelebilmektedir. Özellikle kız tarafından beğenilmeyen erkek bunu bir gurur meselesi yaparak çatışmalara neden olmaktadır.
7. Taygeldi Evlilik: Dul bir kadının, “Eski kocasından olan çocuklarını da alarak dul bir erkekle, ya da dul bir erkeğin eski karısından olan çocuklarını alarak dul bir kadınla yaşamasından doğan evliliğe denir. Kadın veya kocanın yanında getirdikleri çocuklar, ‘taygeldi’ olarak adlandırılırlar.”[172] Sosyo-ekonomik ve psikolojik etmenlerin neden olduğu bir evlenme biçimidir.
 8. Kuma Getirme Evliliği: Cumhuriyetten önce, karısı kısır olan veya erkek çocuk doğuramayan erkek, yeniden evlenirdi. Günümüzde büyük kentlerde giderek kaybolan bu âdet, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin kırsal kesimlerinde hâlâ devam etmektedir. Bu gibi evlenmelerde ilk kadın, sonradan gelenin yanında ikinci plâna düşer. İkinci plâna düşmemek için yörede; “kuma” veya “çocuk anası” denilen ikinci kadını bizzat kendisi bulur. Bu şekilde gelen kadın kendisine “kayın valide” gözüyle bakar. Önceki de kendisini “büyük anne” kabul ederek davranışlarını ona göre ayarlar. Böylece aile içindeki yerini sağlamlaştırmış olur.
 9. Berder (Bedel) Evliliği: Doğu v e Güneydoğu Anadolu’da uygulanan bir evlenme biçimidir. “Başlık sorununu ve yükümlülüğünü ortadan kaldıran bu tür evlilik; hem kızı hem de oğlu bulunan iki ailenin,karşılıklı olarak hem kızlarını hem de oğullarını birlikte evlendirmeleri suretiyle gerçekleştirilmektedir.”[173] Başlık ödeme konusunda güçlük çeken aile, evlenme çağındaki kızını veya oğlunu evlendirmek istediği zaman, aynı durumdaki bir aile ile anlaşır. Bu yolla kurulan evliliğe “berder” ya da “bedel” denildiği gibi,[174] “kız değiş tokuşu”, “değişik usulü” [175] şeklinde adlar da verilmektedir.
 10. Kepir (Yaban Değişimi) Evliliği: Zor kullanılarak gerçekleştirilen bir evlilik biçimidir. “Evlenmek isteyen fakat başlık ve düğün masraflarını karşılayacak kadar paraları olmayan, ya da ailelerin çıkardıkları zorluklardan çekinen bekâr iki arkadaş, kız kardeşlerini kendi aralarında değiştirmeye karar verirler. Ailelerine sezdirmeden, kız kardeşlerini yanlarına alarak (özellikle bir akşam vakti) ıssız bir yere götürürler. Karşılıklı birbirlerine teslim ettikleri kızlara zorla sahip olurlar. Böylece bir değiş tokuş evliliği gerçekleşmiş olur.Yanlarına karılarını alarak obalarına(köylerine) dönerler. Bu durumda, evden bir kız gitmiş, yerine bir gelin gelmiştir. Fakat kız kardeşinin namusunu kendi eliyle teslim eden,onun iğfal edilmesine göz yuman oğulları ile her aile bir süre küskün kalır.”[176] Bu tarz evlenme biçimine Hakkâri ve çevresinde rastlanılmaktadır.
11. Ölen Kardeşin Karısıyla Evlenme: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da rastlanılan bir evliliktir. Sosyo-ekonomik ve psikolojik nedenlerle gerçekleştirilmektedir.Törelerden kaynaklanan bu evlilik biçimi, “Namusu başkalarına kaptırmamak” gibi bir anlayışla gerçekleştirilmektedir. Ölen kardeşin karısı, bekâr olan erkek kardeşle evlendirilir veya evli olan erkek kardeşin ikinci eşi olması yoluna gidilir.Erkek kardeşin olmaması durumunda ise, yeğenler veya yakın akrabalardan birisi tercih edilir. Mirasın bölünmesi, öksüz kalan çocukların geleceğinden duyulan endişeler de bu tarz evliliklere neden olmaktadır.Üvey babanın akrabadan olması çocuklar için bir güvence olacağı anlayışı da bu evliliğin gerçekleşmesinde rol oynamaktadır. Asya ve Avusturalya’da yaşayan bazı topluluklarda da rastlanılan bu evliliğin genel adı”levirat evlilik”tir.[177]
12. Baldızla Evlilik: Özel kültürel bir âdettir.Eşinin ölümünden sonra dul kalan kocanın, baldızı (eşinin kız kardeşi) ile evlenmesidir. Öksüz kalan çocuklara “üvey anne” olarak seçilen teyzenin daha hoşgörülü davranabileceği düşüncesi, bu evlenme biçiminin tercih edilmesinde etkili olmaktadır. Batı Avusturalya’da yaşayan bazı toplumlarda yaygın olan bu evliliğin başka bir biçimine “sorarat evlilik” denilmektedir.[178]
13. İçgüveyi Evliliği: Erkek çocuğu olmayan, ekonomik durumu iyi bazı aileler, kızı dışarı verme yerine, damadı “içgüveyi” olarak eve almaktadırlar. Özellikle tek kız çocuğu olan bazı aileler bu yola başvurmaktadır.Erkeğin ekonomik durumunun bozuk veya işsiz kalması gibi nedenlerle de içgüveyi evliliğinin gerçekleştiği görülmektedir. Temelinde sosyo-ekonomik ve psikolojik nedenler bulunan, erkeğin ekonomik özgürlüğünün sınırlı olduğu bir evlenme biçimidir. Bunun için Anadolu’da, “Nasılsınız?” sorusuna, iyi durumda olmayanlar; “İç güveyiden biraz iyice” cevabını verirler.
14. Yetim Evliliği: Anne ve babası ölmüş, kardeşleri olmayan bir delikanlı veya kızın, ileride kimsesiz kalmaması için, yakın akrabalarından biriyle evlendirilmesidir. Bu evliliğin temelinde yardımseverlik ve sosyal dayanışma arzusu yatmaktadır.
15. Yakın Akraba Evliliği: Türkiye’de evli çiftlerin yaklaşık üçte birinin birbirleriyle yakın akraba oldukları ifade edilmekte ve akraba olan eşlerin %80’inin kardeş çocukları oldukları belirtilmektedir.[179] En yaygın tanımı ile aile; “Aralarında gerçek bir uzlaşma ve akrabalık bağı olan ve bütün sosyal münasebetleri bir soy etrafında toplanan zümrelerdir.”[180] Bu nedenle, kırsal kesimlerde yakın akraba evliliklerine öncelik verilmektedir.”Akraba evliliklerine dayalı geniş aile, köysel ve geleneksel toplumların bir kurumudur. Kişinin özgürlüğünü kısıtlayıcı ve buna bağlı olarak toplumsal gelişmeyi önleyici olduğu tezi çok ileri sürülmüştür.”[181] Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kırsal kesimlerinde oldukça yaygın olan bu evlenme biçiminin sosyo-ekonomik ve psikolojik nedenlere dayalı olarak gerçekleştiği bilinmektedir. Mirasın bölünmemesi, yakın akraba ve kardeş çocuklarının yaşlılık döneminde kayın valide ve kayın pedere daha iyi bakabilecekleri ümidi vb. sebeplerle bu evlenme biçimi tercih edilmektedir.
16. Oldu Bitti Evlilik: Bir oldu bitti sonucu, kızın erkeği kendisiyle evliliğe zorlayan evliliktir. Kızın erkeğin zayıf tarafını yakalayıp onunla ilişkiye girmesi sonucunda gerçekleştirilmektedir. Erkeğin kızın zayıf tarafını yakalayıp iğfal etmesi sonucunda da bu yola başvurulmaktadır.
17. Para Karşılığı Evlenme: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kırsal kesimindeki yoksul ve eğitimsiz çevrelerinde gerçekleştirilmektedir. İlköğretim çağındaki çocukların okula gönderilmeyerek veya okuldan alınarak para karşılığında evlendirilmesidir. “Çocuk” denecek yaştaki kızların yaşlı ve özürlülere satılması şeklinde gerçekleştirilmektedir. Öte yandan, Batı’daki büyük kentlere yerleşmiş, belli bir iş düzeni kurmuş, Doğu kökenli bazı zenginlerin, zihinsel ve bedensel özürlü çocuklarını, kırsal kesimlerden para karşılığı satın aldıkları kızlarla evlendirdikleri de görülmektedir.
18. Kan Parası Karşılığı Evlenme: Doğu ve Güneydoğunun kırsal kesimlerinde, öldürülen kişinin kan bedeli olarak para, altın, ev, tarla yanında kız verildiği de görülmektedir. Temelinde eğitimsizlik olan, ilkel bir evlenme biçimidir. Kan davalarının devam etmemesi amacıyla yapılmış olması tek olumlu yanıdır.
19. Öç Alma Karşılığı Evlenme: Aralarında kan davası bulunan feodal dönem kalıntısı kimi aileler, karşı tarafın onurunu incitip saygınlığını zedelemek amacı ile bu yola başvurdukları görülmektedir. Bu evlilik, ailelerin karşılıklı olarak birbirlerinden kız kaçırması biçiminde gerçekleşmekte, silahlı çatışmalara ve kan davalarına neden olabilmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yeterince eğitim hizmetleri götürülmeyen kırsal kesimlerinde bu gibi eylemlere başvurulduğu görülmektedir.
20. Çok Eşli Evlilik: Cumhuriyetten sonra çok eşli evlilik yasaklanmıştır. Eğitim düzeyinin yükseldiği çevrelerde bu evlenme biçimi ortadan kalmış olmasına rağmen, eğitim düzeyi düşük kırsal kesimlerde hâlâ devam etmektedir. Temelinde sosyo-ekonomik ve psikolojik nedenler vardır. Daha çok erkek çocuk sahibi olup bulunduğu çevreye hükmetmek amacı ön plânda gelmektedir. Çocuk, özellikle erkek çocuk doğurmayan kadının üzerine; 1.,2. hatta 3. kuma alınabilmektedir. Kadının hak ve özgürlüğünü hiçe sayan bir anlayışın ürünüdür.
21. Anlaşmalı Evlilik: Dul kalan kadın veya erkeklerin yaşlılık döneminde gerçekleştirdikleri bir evlenme biçimidir. Yaşlı erkeğin bakımı için muhtaç dul veya evlenmemiş bir kadınla anlaşılarak dinî nikah yapılır. Nikâhlanan kadına para, altın ev cinsinden ekonomik destek sağlanılır. Yaşlı erkek ölünce, evlendiği kadın resmî nikâhlı olmadığı için kendisine verilenlerle yetinir. Kalan miras, erkeğin varisleri tarafından paylaşılır.
22. Hileli Evlilik: Kamu kuruluşları sigorta veya bağ-kurdan emekli olan yaşlı erkeklerin dul olanlarının maaşlarının öldükten sonra bir yakını tarafından alınması için başvurulan evlilik biçimidir. Kâğıt üzerinde kalan bir evliliktir.Yurt dışında çalışan bazı vatandaşlarımız da bu tarz evlilik biçimini, bulundukları ülkeden çalışma izni alabilmek için yabancı kadınlarla evlenmek biçiminde gerçekleştirmektedirler.
23.Rastlantı Evliliği:Rastlantı sonucu, başı sonu düşünülmeden gerçekleştirilen evliliktir. Bir yolculuk sırasında karşılaşma, arkadaş, eş dost, akraba evinde karşılaşma, telefon konuşması sırasında sesten etkilenme, gözden, bacaktan göğüsten etkilenme gibi nedenlerle bu evliliğe karar verilebilmektedir. Eşler, birbirlerini yeterince tanımadan, evliliğe karar verdiklerinden, çoğu kez boşanma ile neticelenmektedir. Bu evlenme biçimine, “yıldırım aşk evliliği” de denilmektedir.
24. İlân Yoluyla Eş Seçme (Evlenme): Son zamanlarda, gazete, dergi, televizyonların teletex sayfalarına ve internete ilân vererek eş seçme yoluna gidildiği sıkça görülmektedir. Önce ilân sahibi kendisiyle ilgili bedensel, ruhsal ve diğer özellikleri vermekte, sonra eş olarak seçmek istediği kişide bulunması gereken nitelikleri sıralamaktadır. Ortak noktalarda birleşenler, ilânı gerçekleştiren aracı kurumun desteği ile bir araya gelip konuşup anlaştıktan sonra, evlilik kararı verebilmektedirler.
25.Tercihli Evlilik: Bu tür evlilik, genellikle ana baba, büyük anne, büyük baba gibi aile büyüklerinin onayı ile gerçekleştirilmektedir. Genellikle komşu ve yakın akraba grupları arasında gerçekleşir. “Topluluk içinde ekonomik güçleri aynı olan aileler arasında bu evlenme biçimi yaygındır.”[182] Bu evlenme biçiminde, kız ve oğlan “evlendirilmeleri” konusundaki yetkiyi aile büyüklerine vermişlerdir. Görücü usulü ile evlilikten farklı yönü, kız ve oğlanın aynı çevreden olmaları ve önceden birbirlerini tanımalarıdır.
26. Yabancı İle Evlilik: Yurt dışında görev yapan veya “işçi” olarak çalışanların gerçekleştirdikleri bir evlenme biçimidir. Bu evlilik, yabancıdan kız alma veya yabancıya kız verme şeklinde görülmektedir. Birtakım hoşlukları, boşlukları ve problemleri olan evliliklerdendir. Bu evliliklerden doğan çocuklarda uyumsuzluğa dayalı problemler sıkça görülmektedir. “Yabancı bir kadının ikinci bir eş olarak seçilmesi” yönünde yapılan evlilikler de vardır. Kimi Türk işçiler, Türkiye’deki eşlerini yurt dışına götürme yerine, yurt dışında tanıştıkları yabancı bir kadınla evlenerek çok eşlilik yolunu tercih etmektedirler. Bu evlenme biçiminin temelinde de eğitimsizliğe dayalı olan sosyal ve psikolojik nedenler yatmaktadır.
27.Farklı Mezhep Evliliği: Evliliklerin gerçekleştirilmesi sırasında karşılaşılan engellerin başında din ve mezhep farklılıkları gelmektedir. Buna rağmen, birbirini seven bazı gençler, bu engelleri aşıp mutlu evlilikler kurabilmektedirler. Bu gibi evliliklerin gerçekleşmesi eşlerin başkalarını bağımlı olmamalarına bağlıdır. Belli bir eğitim düzeyine ulaşamamış, ekonomik özgürlüğü olmayan kişilerin bu evliliği gerçekleştirmeleri oldukça güçtür. Karı­kocanın yakınlarının da hoşgörülü olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde, aileler arası anlayış farklılıkları sürtüşmelere neden olmakta, bu da karı­kocanın mutluluğuna gölge düşürmektedir.
28. Metres Edinme Evliliği: Büyük kentlerde yaşayan eğitimsiz zenginler arasında; refah ve zenginlik göstergesi olarak “metres edinme” modası görülmektedir. Her türlü bakım ve masrafı üstlenilen başka bir evde ikame ettirilin ikinci bir kadınla sürdürülen gayr-i meşru ilişkidir.Temelinde sosyo-ekonomik ve psikolojik etkenler yatmaktadır.
29. Muta Evliliği: Geçici bir süre için yapılan evliliktir.Daha çok İran’da uygulanan bu evlenme biçiminin, Türkiye’de de bazı çevrelerde gerçekleştirildiği görülmektedir.
30. Dış Güveyi Evliliği: Son zamanlarda, bir Japon televizyonunun çöpçatan aracılığı ile Türkiye’ye eş seçmeye gelen K u n i N a k a z o n’ a gösterilen aşırı ilgi ,Türk erkeklerinin “dış güveyilik” konusuna ilgi duyduklarını , hatta istekli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bundan böyle, dış güveyi evlilik de gündemde yerini alacak gibi gözüküyor.
31. Dul Evliliği: Karısından boşanmış veya karısı ölmüş bir erkeğin, yine kocasından boşanmış veya kocası ölmüş bir dul kadınla evlenmesidir. Bazen de evlilik yaşı geçmiş olan kızın dul bir erkekle evlendiği görülür. Çeşitli nedenlerle evlenmemiş yaşlı bekâr bir erkeğin de dul bir kadınla evliliğine rastlanılmaktadır.
32. Tanışıp Anlaşarak Evlenme: Büyük kentlerde ve eğitim düzeyinin yükseldiği çevrelerde en yaygın olan evlenme biçimidir. Kız ve erkek belli bir süre arkadaşlık yaparak birbirlerini iyice tanıdıktan sonra gerçekleştirdikleri evlenme biçimidir. Kişiliğini bulmuş, ekonomik özgürlüğü olan eğitim düzeyi yüksek gençler, bu yolla evliliği tercih etmektedirler.
 33. Televizyon Evliliği : Bazı televizyon kanallarınca yürütülen reyting amaçlı bir evlenme biçimidir. Evlenmek arzusunda olan gençler, orta yaşlılar, hatta; gençlerin evlenmesinde söz sahibi olan kayınvalide adayları, ilgili kanala davet edilerek kapalı bir mekânda, aylarla ifade edilebilecek uzun bir süre bir arada tutulmaktadırlar.
Bu süre içerisinde birbiriyle anlaşabilenlerden, izleyicilerle yapılan anket sonucunda en çok oy alan kız ve erkeğin evlilik masrafı karşılanmakta, çeşitli bağışlar yapılmakta ve ekonomik destek verilmektedir. Ben evleniyorum, Biz Evleniyoruz, Sevda Masalı, İkinci Bahar, Gelinim Olur musun?, Size Anne Diyebilir miyim? vb. isimlerle gündeme gelen bu televizyon programlarından farklı sonuçlar çıktığı da görülmektedir. İzleyicilerden yeterli destek alıp evlenenler olduğu gibi, izleyicilerin desteğini alamayanlar, hatta izleyicilerden yeterli destek almalarına rağmen anlaşamayanlar, kayınvalide baskısıyla evlenemeyenler de görülmektedir.
Pek çok izleyicinin farklı TV kanallarında büyük ilgiyle izlediği bu evlenme biçiminin sonuçları hakkında şimdiden bir şey söylemek oldukça güç.
SONUÇ
Evlilik, insanların yaşamları boyunca uyguladıkları temel kavramlardan birisidir. Toplumun kültürel yapısı ve değer yargılarına göre farklılıklar gösterir. “ Toplumlar kimin kiminle, kaç eşle ve hangi koşullar altında evlenilebileceğine dair bir takım kurallar belirlemişlerdir. Çok değişik uygulamalar olmakla beraber evlilik, esas itibariyle toplum tarafından onanan kadın ve erkek ya da kadınlar ve erkekler arasında yaratılan bir ilişki türünü karakterize etmektedir. İlişkinin belirli kalıplar içinde gerçekleştirilmesi, evliliğin sosyal bir kurum olarak ele alınıp incelenmesine olanak vermektedir. Aile birliği sürekliliğini evlilik kurumuyla sağlar. Başka bir deyişle evlenme olgusu aileyi oluşturan toplumsal ilişkileri belirli kalıplar içerisine yerleştiren bir sözleşmedir. Evlenme görenekleri ve seremonilerinin batılılaşma süresi sonunda gittikçe değişmekte olduğu da bir gerçektir.”[183]
Ailenin çatısı evlilik kurumunun gerçekleşmesi ile oluşur. Günümüzde en çok ilgi gören evlenme biçimi belli bir flört döneminden sonra anlaşarak evlenme olmasına karşın, bu tarz evliklerde dahi zaman zaman büyük anlaşmazlıkların çıkmakta, eşlerin evliliklerini sona erdirdiklerine rastlanılmaktadır. Bu da kısa süreli tanışmaların evlilik çatısını kurmakta yeterli olmadığını göstermektedir. Evlenme çağına gelen gençlerin ve yakınlarının farklı evlilik arayışlarına girmesinde ve yuva kurma konusunda kararsızlıkların oluşmasında, günümüzde eşler arasında anlaşmazlıkların çoğalması etkili olmaktadır.
Değişik evlenme biçimlerinin ortaya çıkmasında; yöresel faktörler, kültürel farklılıklar, eğitim durumu , sosyal ve ekonomik nedenler önemli ölçüde rol oynamaktadır. Ayrıca hızlı kentleşmeden kaynaklanan toplumsal değişimlerin yeni evlenme biçimlerine zemin hazırladığı gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır.

KAYNAKÇA
Barlas, U., Hakkâri İli Evlenme Töre ve Törenleri,Karabük 1975
Beşikçi, İ., Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar, Ankara l969
Boratav, P.Naili, 100 Soruda Türk Folkloru, İst.1973
Demirsipahi, Cemil,Türk Halk Oyunları, Ankara l975
Edentuğ, Nermin, Türkiy’de Karadeniz Bölgesi’nde Evlenme Gelenekleri ve Töreleri, I. Antropoloji Dergisi, Sayı: 4, 1968
Gökyay, O.Şaik, Dede Korkut, İstanbul 1963
Kongar, Emre, İzmir’de Şehirsel Ailenin Bazı Nitelikleri (Hacettepe Üniversitesi Basılmamış Doktora Tezi), Ank.l969
Önder, A.R., “Geleneksel Halk Hukuku”, I.UTFKB, Cilt:IV, Ankara 1976
Örnek, S.Veyis, Etnoloji Sözlüğü, Ankara 1971
Örnek, Sedat Veyis, Türk Halkbilimi, Kültür Bakanlığı Yayını,Ankara l995
Sayın, Önal, Aile Sosyolojisi, Ege Ün.Basımevi, İzmir l990
Sezen, Lütfi, Erzurum Şehir Folkloru , Er-Vak. Yay. Erzurum 1984
Tanyol, C., “Baraklarda Örf Âdet Araştırmaları”, SD, Sayı:7, İstanbul l932
Timur, Serim, “Türkiye’de Aile Yapısını Belirleyicileri”, Türk Toplumunda Kadın, Ankara l979
Ülken, Hilmi Ziya, Sosyoloji, İstanbul l943
Yasa, İ.,”Türkiye’de Kız Kaçırma Gelenekleri ve Bunlarla İlgili Bazı İdarî Meseleler”,TODAİ Yayınları, Ankara l962
Yasa, İbrahim,”Taygeldi Ailesi”, SBF.Der.Cilt:XVII,Sayı:2, Ankara 1963.
İletişim Adresleri :
Atatürk Üniversitesi
Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi
Türkçe Eğitimi Bölümlü Öğretim Üyesi
Erzurum
Telefon : 0442 236 02 03 , 0442 243 00 01
Cep  : 0537 485 19 00
e-mail : lsezen@atauni.edu.tr
web sitesi : www.lutfisezen.8m.com
Kaynak:
Dr. Lütfi Sezen, "Türkiye' de Evlenme Biçimleri" Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (Prof.Dr.Şinasi Tekin Özel Sayısı), Yıl: 11, Sayı: 27, ss.185-196.
 
* Yard.Doç.Dr. Lütfi Sezen, Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi