TÜRKÇE YAZILI ANLATIM
 
I. Hikâye Türü
(Hikâyenin Tanımı – Unsurları : Plân, Konu, Zaman, Mekân, Kişi/Kişiler, Dil ve İfade Çeşitleri)
 
Bir ya da birkaç kişinin başından geçen dar ve kısa hayat olaylarını anlatan yazılara hikâye denir. Arapça’da “kıssa”, “olmuş bir olayı anlatma” karşılığında kullanılır. Tanzimat döneminde “roman” karşılığı olarak kullanılan hikâye günümüzde, “öykü” olarak da isimlendirilmektedir. Ancak “öykü” kelimesi, “hikâye” kelimesinin bütün anlam nüshalarını karşıladığı söylenemez.
Farklı tanımları olan ve hayatın kesimlerinden izler taşıyan hikâyenin dört temel ögesi bulunmaktadır.
A. Olay (Durum)
Olay, hikâyede temel ögedir. Yazarın seçmek istediği fikre arabuluculuk eder. Her hikâyede mutlaka bir olay vardır. Olay, aynı zamanda zaman, yer ve kişilerle birlikte bir aksiyon oluşturur. Hikâyelerde olaylar fazla genişletilmez.
B. Kişi ve Kişiler
Olay ile insan arasında sürekli bir ilişki vardır. Genel ölçüler içerisinde hikâyelerin temel ögesi insandır. İnsan; zaman, yer ve toplumsal çerçeve ile kuşatılmıştır. Güzel yazılmış hikâyelerde biz, belli zaman ve mekânlarda yaşayan, kendine has dünyası olan “gerçek insan” ile karşılaşırız. Hikâyelerdeki kişiler, toplumsal hayattan alınmışlardır. Dış görünüşleri, ruhsal ve psikolojik durumları, özel durumları belirlenerek karakterleri hakkında bir yargıya varılır.
C. Zaman
Hikâyede zaman, gerçeği belirtmesi bakımından önemlidir. Olaylar belli bir zaman dilimi içinde gelişir. Hikâyede belirtilen zaman kendi içinde bir bütündür.
D. Yer
Yer, olayların geçtiği, kişileri ve zamanı kuşatan varlık karşılığındadır. Yer ayrıntıları verilirken işlevsel tasvirlere başvurulur. Bu tasvirlerde, hikâyenin konusu, teması, görüş açısı veya teziyle ilgili ögeler sıralanır.
E.Hikâyede Aranan Özellikler
Hikâyede aranan özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
1.Bilinen alışılmış olaylar fazla ilgi çekmez.Gerçek hayatın ilgi çekici yönleri ele alınmalıdır.
2.Olaylar birbirine karıştırılmadan anlatılmalıdır.
3.Olaylarla ilgili çevre tasvirine, ruhu ve fiziki portrelere yer verilmelidir.
4.Anlatım açık, sade olmalıdır.
5.Olay, yazarın veya kahramanın ağzından(görülen geçmiş zaman kipiyle) anlatılmalıdır.
6.Kişi sayısı fazla olmamalıdır.
7.Okur, olaya çekilmeli, zaman zaman çarpıcı örneklere yer verilmelidir.
8.Başlıkla konu arasında bir uyum olmalıdır.
Ömer Seyfettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Reşet Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal bu türde eser vermiş yazarlarımızdan başlıcalarıdır.Günümüzde olay, durum, mizah, serüven, tarih, gezi vb. konularda hikâyeler yazan pek çok hikâyeci vardır.
 
Örnek Metin 1:

E S K İ C İ
 
Vapur rıhtımdan kalkıp da Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
- Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle,
fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Önce babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımı ile halasının yanına , Filistin’in sapa bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda oyalandı; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kanpanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi.Peltek, şirin konuşmasıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı.Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona, İstanbul’daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; adı değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun yâ Hassen.
Diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh yâ Hassen...
Derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu.Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, hep susuyordu.
Fakat hem tümüyle çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kap kara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cilâ ile kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı.Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile...Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! Dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs...
Yâ habibi! Yâ aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Bir çok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine ceket giymiş saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle haftalarca sustu. Anlaya başladığı Arapça’yı, küçük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, gene susuyordu.
Hep sustu... Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır numara makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı. Yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası, sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı yayvan bir torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası olan, dağınık kılıklı bir adam girdi. Torbasında mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı iskemlede oturdu Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık, toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki...Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik,sapsız bıçağı ile kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu...
Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını şaşkınlıkla işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?..
-İstanbul’dan geldim!
-Ben de o taraflardan... İzmit’ten!
Eskicinin saç sakal dağınık, göğüs bağır açık,pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı sapsarıydı.Gözleri akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul tarafından geldiği için Hasan, şimdi onun yalnız işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında,tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle adam yeniden sordu:
-Ne diye düştün bu cehennem bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı...Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti. Komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi.Bir aralık da kendisi sordu:
-Sen niye buradasın?
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan, durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe,dudakları taze gevrek, billûr sesiyle sürekli konuşuyordu.Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu. Artık erişemeyeceği yurdunun deresini,bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu.Geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat sonunda bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep ağır ağır yaptı.
Hasan yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor...Sessizce, titreye titreye ağlıyor.Yanaklarından göz yaşları bir biri arkasına temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntıları ile yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyordu.
-Ağlama be! Ağlama be!..
Eskici başka söz bulamamıştı.Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama!..
 
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeğe çalıştı ama yapamadı. Kendini tutamadı, gözlerinin dolduğunu ve sakalından kayan yaşların , Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
 
Refik Halid Karay
 Türkiye Türk Edebiyatı Türk Ocakları Eğitim Kültür Vakfı yayını, Ankara 1999.
 
Örnek Metin II :
F O R S A
 
Akdeniz’in esatir(masal ve efsaneler) yuvası, nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe mini mini bir çiçek ormanı gibiydi.İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gövdeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârlarıyla sarhoş olan martılar çılgın naralarıyla havayı çınlatıyorlardı.Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa duvarın ötesindeki zeytinlik ta vadiye kadar iniyordu.Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız methalinden(giriş yerinden) bir ihtiyar çıktı.Saçı sakalı bembeyazdı.Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi.Elleri, ayakları titriyordu.Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı., baktı.
- Hayırdır inşallah! dedi.
Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını iki ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı.Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş sanılacaktı.Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı.Fakat görünürde bir şey yoktu.
Bu, her gece uykusunda kendisini kurtarmak için birçok gemilerin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsaydı. Esir olalı kırk seneden ziyade geçmişti.Otuz yaşında dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi sene evvel onların kadırgalarında(yelken ve kürekle hareket ettirilen savaş gemileri) kürek çekti. Yirmi sene iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı.Yirmi senenin yazları, kışları, rüzgârları,fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi.Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert âdaleli bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülürdü.Daima güneşin doğduğu yeri sol ilerisine alıp gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle eda ederdi(yerine getirirdi). Elli yaşına gelince korsanlar onu “Artık iyi kürek çekemez!”diye çıkarıp bir adada satmışlardı.Efendisi bir çiftçiydi.On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı.Allah’a çok şükrediyordu.Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi.Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor,dua edebiliyordu.Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı.Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi.”Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanıyorum!”derdi.En şanlı, en meşhur Türk gemicilerindendi.Daha yirmi yaşındayken Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar, kıyı görmeden gitmiş,rast geldiği ücra(uzak) adalardan cizyeler(vergiler) almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler Türkeli’nde namı dillere destandı.Padişah bile kendisini saraya çağırmış,maceralarını dinlemişti.Çünkü Hızır Aleyhisselâm’ın gittiği diyarları dolaşmıştı.Öyle denizlere gitmişti ki üzerinde dağlardan,adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu.Oraları tamamıyla başka bir cihandı.Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu.Karısını, işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka cihandan almıştı.Gemisi altın,gümüş, inci, elmas,esir dolu vatana dönerken kenarsız deniz ortasında evlenmiş,oğlu Turgut Çanakkale’yi geçerken doğmuştu.Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı.Acaba yaşıyor muydu? Kırk senedir yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim odsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atardım”diye düşünürdü.Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi sözde azat etti(tutsaklığına son verdi).Bu azat etmek değil,sokağa, açlığa, perişanlığa atmaktı. İhtiyar esir bu viran bağın içindeki kulübeyi buldu.İçine girdi.Kimse bir şey demedi.Ara sıra kasabaya iniyor,ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu.On sene daha geçti.Artık hiç kuvveti kalmamıştı.Hem bağ sahibi de artık kendisini istemiyordu.Nereye gidecekti?
Fakat eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı.Kırk senelik bir rüya...Türkler’in, Türk gemilerinin gelişi...
Gözlerini kadit(çok zayıf, kuru) elleriyle iyi oğdu. Denizin gökle birleştiği yere yine baktı.Evet, mutlaka geleceklerdi.Buna o kadar emindi ki...
-Kırk sene görülen rüya yalan olmaz! Diyordu.Kulübe duvarının dibine uzandı.Yavaş yavaş gözlerini kapadı.İlkbahar bir ümit tufanı gibi her tarafı parlatıyordu.Martıların:
-Geliyorlar geliyorlar, seni kurtarmağa geliyorlar! Gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan esvabının içine kaçıyorlar,gür beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı.İhtiyar esir, rüyasında ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı.Al bayrağı uzaktan tanıdı.Yatağanlar,kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.
-Bizimkiler!Bizimkiler! diye bağırarak uyandı.Doğruldu.Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar.Limana baktı.Hakikaten kalenin karşısına bir donanma gelmişti.Kadırgaların(yelkenle ve kürekle yürütülen gemilerin), yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti.Sarardı.Gözlerini açtı.Kalbi hızla çarpmağa başladı.Ellerini göğsüne koydu.Bunlar Türk gemileriydi.Kenara yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.”Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü.Fakat uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elini ısırdı.Yerden sivri bir taş parçası aldı.Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu.Uyanıktı.Gördüğü rüya değildi.O uyurken donanma burnun arkasından birden bire zuhur etmiş olacaktı.Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü.Hemen çöktü.Kenara çıkan bölükler, ellerinde al bayrak, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı.Kırk senelik bir beklemenin son azmiyle davrandı.Birden kemikleri çatırdadı.Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü.Kenara doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu görünce:
-Dur! Diye bağırdılar.
İhtiyar durmadı, bağırdı:
-Ben Türk’üm, oğullar, ben Türk’üm!
-...............................
Askerler onun yaklaşmasını beklediler.Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeğe başladı.Gözlerinden yaşlar akıyordu.Haline bakanların hepsi müteessir olmuştu.Biraz heyecanı sükûn bulunca ona sordular:
-Kaç yıldır esirsin?
-Kırk!
-Nerelisin?
-Edremitli.
-Adın ne?
-Kara Memiş.
-Kaptan mıydın?
-Evet...
İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine bakıştı.Bir çığlıktır koptu.”Beye haber verin! Beye Haber verin!” diye bağrışıyorlardı.İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini(kahramanlıklarını) bilmeyen, şöhretini duymayan yoktu.Biraz güvertede durdu. Sevinçten kırk senedir hasret kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır(şalvar) geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.
-Haydi Bey’in yanına! dediler.
Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara pala bıyıklı, sırmalı esvabının üzerine demir zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.
-Sen kaptan Memiş misin?
-Evet, dedi.
-Hızır Aleyhisselâm’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
-Benim.
-Doğru mu söylüyorsun?
-Ne yalan söyleyeceğim?
-Aç bakalım sağ kolunu!
İhtiyar kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı. Bazusunda(pazısında) haç şeklinde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı.Bey ellerine sarıldı. Öpmeğe başladı.
-Ben senin oğlunum! Dedi.
-Turgut musun?
-Evet.
-......
İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı.Kendine gelince oğlu ona:
-Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.
Eski kahraman kabul etmedi:
Hayır, ben de beraber cenge çıkacağım.
-Çok ihtiyarsın baba.
-Fakat kalbim kuvvetlidir.
-Rahat et! Bizi seyret!
-Kırk senedir dövüşe hasretim.
Oğlu:
-Vurulursun! Vatana hasret gidersin! Diye onu gemide bırakmak istedi. Kara M emiş, o vakit birden bire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan kılıç istedi.Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:
-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.
......................
 Ömer Seyfettin, Seçme Hikâyeler I,
Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1974.
 
 
II.BİLGİYİ ÖN PLANDA TUTAN TÜRLER
 
II.1. Fıkra (Gazete Köşe Yazısı)
Fıkra, bir yazarın günlük olaylardan etkilenerek yazdığı ve o konu üzerende kendi kişisel görüş ve düşüncelerini yansıttığı yazılara denir.Başta sosyal, siyasî olaylar olmak üzere seçtiği konuyu yorumlayıp işleyen fikir yazısı geniş okuyucu kitlelerine seslenmek amacını taşır.
Fıkra, gazete ve dergilerin iç sayfalarının bir köşesinde yayınlanır.Edebiyatımıza Tanzimat döneminde batıdan girmiştir.Fıkra yazarının amacı, okuyucu kitlelerinin duygu ve düşüncelerini etkileyerek kendi düşünceleri doğrultusunda bir kamuoyu oluşturmaktır.
Fıkranın Özellikleri
1.Konusunu güncel olaylardan alır.
2.Yazı, etkisini yayınlandığı gün gösterir, zaman geçtikçe önemini kaybeder.
3.Kişisellik ön plândadır.
4.Anlatım açık, fakat ustalıklıdır.
5.Öne sürülen fikirler kanıt ve belgeye dayandırılmaz.
6.Belli bir görüş ve bakış açısının okuyucuya benimsetilmesi amacı vardır.
7.Gereksiz sözlerle konu uzatılmamalı, ilgi çekici yönleri üzerinde durulmalıdır.
8.Dil sade ve anlaşılır olmalıdır.
9.Gerekiyorsa başkalarına ait etkileyici sözlere, atasözlerine ve deyimlere yer verilmelidir.
Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı Atay, Yusuf Ziya Ortaç, Peyami Safa fıkra yazarlarımızdandır.
Başlangıçta sadece siyasî ve sosyal konular etrafında yazılan fıkraların zamanla konu ve kapsamı genişletilmiş, sanattan spora, ekonomiden siyasete kadar her alana yayılmıştır.Günümüzde çeşitli gazete ve dergilerde başarılı fıkra örnekleri yazan pek çok fıkra yazarı vardır.
Örnek Metin I:

                     H A Y R A N L I K
İnsan düşünce, duygu ve ifadesinin mucizeleri karşısında hayranlık duymak kadar tabiî bir hal olamaz. Bir Yunan mabedi, bir Sinan Camiî, bir Râkım yazısı karşısında bu hayranlığı duymak zorundasınız.
Fakat hayranlığın bir de başka şekli vardır; kendinden başka her şeye hayran olmak.Böyle hareket edenler hüküm hastasıdır. Bunlar için hayranlık bir gayedir.
Avrupa’dan, Amerika’dan gelen her fikre, her modaya, her yeni dans şekline, her konferansçıya hayran olan insanlar vardır. Her eli kalem tutan adamın yazdığı her şeye hayran olanlar vardır. Her kumaş modasına, her iskarpin biçimine hayran olanlar vardır. Her Avrupalı profesöre, aktöre, sinema artistine hayran olanlar vardır.
Hayranlık, üstün eserlere karşı duyulduğu zaman, normal bir haldir; fakat bayağı, harcıâlem, basmakalıp eserlere karşı duyulduğu zaman başka bir haldir. Bu fikri başka türlü söyleyeyim; hayranlığın sebebi eserlerdeki mükemmellik olduğu zaman, bu hal tabiîdir. Böyle olmayıp da kendimizdeki aşağılık duygusunu belirtmeye bir vesile olduğu zaman bu hal hastalıktır.
Medeniyet için, yani ilim, fen, teknik için Avrupa’ya, Amerika’ya gidelim; fakat kültürde yani dilde, ahlâkta, sanatta ve hayat anlayışında hep Türk kalalım.

                               İsmail Hakkı BALTACIOĞLU
Sabahat Emir ,Kompozisyon Yazma Sanatı, İstanbul,1980.
 
Örnek Metin II:
 
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
 
Arada bir kendi kendisine: “Ben ne biçim adamım?” diye soran kaç kişi vardır? Geçici bir hayret ve tecessüsle değil, hayranlıkla veya nefretle değil, devamlı ve samimi bir anlama ihtiyacıyla, kendi kendini karşısındaki koltuğa oturtarak, bir hasta muayene eder gibi, peşin fikirlerden,dost medihlerinden ve düşman hükümlerinden uzak, kendi kendisini anlamaya çalışan kaç kişi vardır?
Eski Greklerin Delf Mabedi üzerinde şu emir yazılı imiş:”Ey insan, kendini bil!” Sokrates bunu çok tekrarladı. Dermiş ki:”Kendimi bilmeye muktedir olmadığım halde, başka şeyleri öğrenmeye çalışmak bana gülünç görünüyor”. Saint Augustin’in İtirafları’nda da şu cümle yer alıyor: “İnsanlar, dağların zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusu temaşa etmek için seyahat ederler; fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden geçip giderler”.
Beş yüzyıldan beri tabiatın ıcığını cıcığına çıkarıp her şeyi öğrenen insanın kendi kendisi hakkında bildikleri o kadar azdır ki; “insan muamması” terkibi yeniliğini muhafaza etmektedir. İlk zamanların karanlığı XX. Yüzyılda da devam ediyor. Birkaç yıl evvel Londra’da toplanan filozoflar, bilginler, ilâhiyatçılar, beyin fizyolojisi uzmanları, ilmin ve felsefenin en son gayretlerini de inceledikten sonra, beyinle şuur arasındaki münasebette, Sokrates’ten beri devam eden karanlıkların dağılmadığı neticesine varmışlardı.Tıp bayramında genç bir doktorumuzun beyinde şuur merkezinin keşfedildiğini ileri süren garip sözlerini gülümseyerek dinledim. Hâlâ eski lokalizasyon nazariyelerinden artık çok uzakta olduğumuzu bilmeyenler de mi var?
İnsanın meçhul kalması, en çapraşık yaratık olmasındandır. Hele insan beyni, hiçbir neşterin, anatomi bilgisinin ve nörolojik muayenenin künhüne(aslına) varamadığı bir mucize sırrı olmaya devam ediyor. Birçok ruh ve sinir hastalıklarının teşhissiz ve tedavisiz kalması da bundandır. Ben kendi hesabıma, eğer bir muammayı deşmeye çalışmayacaksam, bir kundura boyacısı olmayı , bir akıl ve sinir doktoru olmaya tercih ederim. Niçin böyle konuştuğumu yakından bilenler de bana hak verirler.
Herkes her şeyden evvel kendini bilmeye çalışsa, ilmin hâlâ karanlıkta kalan taraflarına belki aydınlıklar dolar. Fakat herhalde ahlâkın kazancı ilminkinden fazla olur. Flaubert’in “kimse kimseyi anlamıyor” sözü, romanlarda posası çıkarılmış,XIX. Yüzyıl yalnızlık romantizminin beylik bir ifadesidir. Fakat bir hakikat payından mahrum değildir. Bilhassa ferdin kendi nefsi üzerindeki bilgisizliği bahis konusu olduğu zaman, Sokrates bugün de haklıdır sanıyorum.      Peyami SAFA
                    Tercüman, 24 mart 1960

II.2. Röportaj
 
Röportaj, herhangi bir olayı veya olguyu araştırıp görüntüleri ile anlatan bir yazı türüdür.Amacı, bir gerçeği gözler önüne sermektir.Hazırlanırken fotoğraf, belge ve görüntülerden yararlanılır.
Fransızca’dan dilimize geçmiştir.Röportajda seçilen konu ile ilgisi olan kişilerin görüşlerine başvurulur.Röportaj yazarı, kendi görüş.yargı ve izlenimlerini de röportajlarında değerlendirebilir.
Röportaj, tek bir yazıdan oluşabileceği gibi yazı dizisi olarak da yayınlanabilir.
 
 
Röportajın Özellikleri
 
1.Dil yalın ve çarpıcı olmalıdır.
2.Gezilen görülen yerler ve konuşulan kişilerle ilgili resim ve görüntülere yer verilmelidir.
3.Gerçekler saptırılmamalıdır.
4.Konular hayattan seçilmeli, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymalıdır.
5.Yalın ve çarpıcı bir anlatım biçimiyle yazılmalıdır.
6.Konuşma yapılan kişilere yer verilmelidir.
Edebiyatımızda Ruşen Eşref Ünaydın, Hikmet Feridun Es, Yaşar Kemal, Fikret Otyam, Yılmaz Çetiner, Kenan Akın bu türün önemli temsilcisidir.
Günümüzde bu türün çarpıcı örneklerini, gerek gazete ve dergilerde, gerekse görsel yayında sunan pek çok araştırmacı yazar vardır.
 
Röportaj Örneği
..................
Güneşle beraber yoldayız.Manisa’nın ekonomik kaderini üzümden kurtaracak çalışmaları görmeye gidiyoruz. Sabahın altısı. Şehrin bütün caddelere, hatta ara sokakları kalabalık. İrili-ufaklı traktörler, işçilerle dolu römorkleri uçururcasına ovaya koşturuyor.Dar sokaklardan,ara yollardan cipler de bu koşuya katıldılar. Başları sarı poşularla örgülü işçilerle kamyonlar geçiyor. Kadın, erkek, genç, ihtiyar,çoluk,çocuk ovaya koşuyorlar; bağına, tütününe ve en çok bel bağladıkları pamuğuna!
Her taraf yeşil, yemyeşil.Ama yeşili, tütün yeşil, pamuk yeşili.Sonra, söğüt, kavak ve çınar yeşili.Tevekkeli yeşil Manisa demişler buraya.Gözü ve gönlü doyuran yeşillik aralarında bembeyaz kuleleri, kar gibi bağ damarları benek benek ağarıyor.Bir ay sonra şehir büsbütün boşalacak; bu kuleler, bu damlar sıhhatli genç kızların, neşeli üzüm çocuklarının kahkahalarıyla bir kat daha şenlenecektir.Hele bağlara bir ben düşsün.
........................
Yol Akhisar’a doğru uzadıkça bağları arkamızda bıraktık.Şimdi iki yanımız uçsuz bucaksız pamuk tarlaları.Bir karış boş yer, ekilmemiş bir avuç toprak yok.Uzak, yakın bütün köylerin insanları boşalmış tarlalara, dibek başlarında oynayan küçüklere, belleri bükülmüşlere bırakılmış köylerden geçiyoruz.Her taraf pamuk.Kozalar patladığı zaman ovanın yüzü kim bilir nasıl karlaşacak, aklaşacak?
Sığ bir yerinden Gediz’i aşınca Şükrü Cider’in çiftliğindeyiz.Yüzlerce kadın, erkek, genç ve yaşlının çalıştıkları pamuk tarlalarından türküler geliyor.Zeybek türküleri söylüyorlar bir ağızdan.Çapalar hiç durmadan pamuk fidelerinin köklerini dövüyor, kabartıyor.
Genç çiftçi, yanaklarını ve ensesini örten sarı bürgüsünü kasketinin üstünde düğümlerken konuşmaya başlıyor:
-Geçen yıl diyor, tütüne bel bağlamıştık.Ne çare ki tütün, işçilerimizin emeklerini bile tam manasıyla karşılamadı.Onun için bu yıl bütün ova olanca gücünü pamuğa verdi.
Korlaşan güneş altında güneşle cenkleşen bütün bu insanların ümitleri hep pamuktadır.Kışın edilen borçlar pamukla ödenecek, yavuklular pamuktan sonra birleşecekler.Ocaklar pamukla tütecek, ambarlar pamuktan geleceklerle dolacak.Giyim-kuşam ve bütün iyi-kötü arzular hep pamuğa bağlanmış.
1950-51 yıllarında yalnız Manisa Ziraî Donatım Kurumu’ndan ovaya satılan traktör adedi 700’den fazla.Ödeme şartları da çiftçiye büyük kolaylıklar sağlamış.Köylüler taksitle alınan her şeyin adını Marshall koymuşlar.Traktör Marshall,diskaro, mibzer, batos hep alırken de “Marshall mı, peşin mi?” diye soruyorlar;Marshall’sa eyvallah!..
Tarlanın üst başından lacivert iki traktör, pamukların aralarını süzerek, ağır ağır geliyor.Henüz askerliğini yapmamış iki delikanlı poşularla sarılı.Beyazlanmış kirpikli gözlerini bir plan çizgisi kadar düzenli paralellerle ekilmiş pamuk çizgilerine dikmişler, homurdanan traktörlerle yaklaşıyorlar.
-Bu gördüğünüz pamukları kardeşim Ali ile gece gündüz çalışarak kendimiz ekeriz, diyor, Şükrü Cider.Pamuk ekme işi en önemli iştir.Ufak bir ihmal, küçük bir dikkatsizlik, koca bir masrafı, emeği ve en mühim olan zamanı boşa harcatır.Bundan evvel bazı acemiliklerimiz ve zararlarımız oldu.Sütten ağzımız yandı, şimdi ayranı üfleyerek içiyoruz.
Ovanın bütün kısmını kaplayan bu pamuklar önümüzde uğultularla çalışan bu traktörlerin çektikleri mibzerlerle ekilmiş, motor ve makine kuvvetli olmasa böyle geniş ziraate insan ve hayvan takatinin yetişemeyeceği bir bakışta belli oluyor.Yıllarca hayvan ayakları altında tıkızlanmış(aşınmış) çayırlıklar, yağmurla ve güneşle betonlaşmış topraklar, ancak ağır traktörlerle çekilen koca disk gibi pulluklarla ufalanarak tohum atılacak hale getirilmiş.Tarlaların kenarlarındaki yüksek otların arasında irili ufaklı çeşitli pulluklar yatıyor.Aylarca ve geceli gündüzlü çalışmaktan yorulmuşlar gibi yaslanmışlar hendeklere, dinleniyor.Ovanın her tarafından motor sesleri geliyor.Bin tepelerden Menemen Boğazı’na kadar uzanan düzlükte bir fabrika uğultusu var.
Öğrenmek istediklerimi bakışlarımdan sezen bu narin yapılı çiftçi: “Şimdi gördüğünüz ovamızdaki bu kalabalık, dış illerden gelerek buralarda çalışırlar.” Diye devam ediyor konuşmasına: “ İşçilerin Dayıbaşı denilen başları daha akıştan buralara gelerek angajeler yaparlar.Bazıları yaz çalışmaları için avans para bile alırlar.Şu çalışan kalabalığın çoğunu Balıkesir köylüleri teşkil ediyor.Arkada çiftlik binalarında çalışma müddetince misafir kalırlar.Bazı akşamları bu misafir işçilerle beraber şehre, sinemaya gidiyoruz.Traktörlerimiz, şehirde yapılan kutularla dondurmaları kutularla ortalarına kadar ulaştırıyorlar.Hep beraber yiyip, zevkle çalışıyoruz.”
Sevimli bakışlarıyla ağasının konuşmalarını, dinleyen Ali Cider de gülerek tarla kenarında tenteleri, camları indirilmiş bir cip işaret ederek:
-Şu ağacın altındaki cipin görevini tahmin edebilir misiniz ? diyor.
-Çiftlik binalarıyla tarlalar arasındaki yolları kısaltmak için olacak her halde.
İki genç kardeş cevabıma gülüşüyorlar ve Ali Cider anlatıyor:
-Evet, ama asıl vazifesi, bu geniş pamuklarda çalışanlara Ankara ve İstanbul radyolarının şarkılarını, türkülerini, haberlerini getirmektir. Saat 12’den sonra, tarlalarımız bu cipin radyosundan gelen seslerle dolar. Hepimiz hem radyo dinler, hem çalışırız
-Anlaşılıyor ki, otomobil de bu iş sahasında lüks olmaktan kurtarılmış ve asıl hizmetine sokulmuştur.
Bütün tarlaları ve ovayı adım adım dolaşırken, pek yakın bir gelecekte iktisadî kalkınmaya kavuşmanın inancı ve güvenci, geliyor insana. Apaşikâr ki hep beraber, gayretle ve imanla topraktayız. Toprak, kıymet bilen ve emek ödeyen en büyük, en vefalı ana...
  Kemal Garipoğlu
Örnekli Kompozisyon Bilgileri,
Ankara 1974,s.261-263

 
III .YAŞANTIYA DAYALI YAZILAR
 
III.1.Anı
 
Anı, sanat, bilim ve pratik alanda şöhret yapmış kişilerin başlarından geçen önemli olayları, ya da devirlerinde olup biten olaylarla ilgili bilgi ve gözlemlerini anlatan yazılara denir.Anı, bir bakıma geçmişi yeniden yaşamak ve yargılamaktır.
Anıya konu olan olaylar, başta tarih olmak üzere biyografi, roman, hikâye, şiir ve pek çok türe kaynaklık eder.
Anıların düzenlenmesi, yazarının tercihine göre çeşitlilik gösterir.Kimileri anıları kronolojik olarak kimileri de rast gele yazarlar.Yazılış nedenleri yazarının siyasî kimliğine, ruh haline ve sosyal anlayışına göre farklılıklar gösterebilmektedir.Anının yazılış amaçları da farklıdır.Unutulma korkusu, sır olarak kalan bir gerçeği ortaya koyma, karşılaşılan haksızlıklarla hesaplaşmak, günah çıkartmak, gelecek kuşaklara ders vermek anı yazarının başlıca amaçları arasındadır.Anı gazete ve dergilerde yayınlanabileceği gibi kitap olarak ta yayınlanabilir.
Anının Özellikleri
1.Konu okuyucunun dikkatini çekecek nitelikte olmalıdır.
2.Samimi bir dille yazılmalı, gelecek kuşaklara ders verecek nitelikte olmalı, onları iyi yola yönlendirmelidir.
3.Kaba ve kırıcı olunmamalıdır.
4.Duygusal olunmamalı, gerçekler olduğu gibi dile getirilmelidir.
5.Kesinliği ispatlanmayacak bilgilere yer verilmemelidir.
Bilim ve siyaset alanında anı yazmış pek çok insan vardır.Bilge Kağan, Atatürk, Kazım Karabekir, Halide Edip, Hüseyin Cahit Yalçın, Yusuf Ziya Ortaç, Yahya Kemal bizdeki anı yazarlarından birkaçıdır.
 
Anı Örneği I:

D A Ğ L A R D A B İ R I Ş I K Ş E H R İ
 
Akşam karanlığı çökmüştü. Büyük bir pencereden karşıdaki yüksek dağlara, eteklerinde uzanan geniş ovaya bakıyordum. Bu sakin ve tatlı gece, eskiden ürperti veren boşlukla doluydu. Şimdi, yüzlerce penceresi pırıl pırıl ışık yanan saraylarla dolu. Bu saraylarda yüzlerce bilim adamı, eşi ve çoluk çocuğu ile mesut, gülüyor,oynuyor,okuyor ve düşünüyor. Şu karşıdaki yüksek binalar, kız ve erkek öğrenci yurtları.
Bunlar, sadece bir akşam vakti görülen şeyler.Bu ışık şehrini bir de sabah vakti görmelisiniz. Ufuklar, çepçevre karlarla örtülü yüksek dağlarla çevrilidir. Bu dağlardan birisinin destanî adını hepiniz bilirsiniz; Palandöken.
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine mensup bir hanım asistanın Elazığ Masalları üzerine yaptığı bir doktora imtihanında bulunmak için, kuruluşundan on dört yıl sonra tekrar Erzurum’a geldim. Doktora yapan hanım asistan, Elazığ’a giderek, orada ses kayıt makinesi ile yüze yakın masal toplamış ve onları bugün şöhreti dünyayı saran Rus âlimi V. Propp’un metoduna göre incelemişti.
Palandöken eteğinde binlerce gencin okuduğu bir üniversite şehri, bu üniversitenin Halk Edebiyatı Bölümünde Anadolu masallarını en yeni metotlara göre inceleyen bir hanım asistan. Kendi kendime acaba diyorum Atatürk, Erzurum Kongresi yapılırken, bir gün düşünceli dolaştığı bu tepelerde kendi adını taşıyan büyük bir üniversitenin kurulacağını hayal etmiş miydi?
Sanıyorum, o günler acı ve karanlık günlerdi. Kimse geleceğin ne olacağını bilmiyordu. Sadece ölüme meydan okuyan iman ve ümit vardı. Fakat her şey onlardan doğdu ve Şair Mehmet Çınarlı’nın deyimi ile “gerçek hayali aştı”.
On dört yıl önce Erzurum’da bir ortaokul binasında, üç-dört mumun ışığı altında kurulacak üniversitenin bölüm ve programları üzerinde konuşuyorduk. Şehirde henüz yüksek voltajlı bir elektrik şebekesi bile yoktu. Radyoyu belli saatlerde dinleyebiliyorduk. Sesler, hayallerin fısıltıları gibi çok uzaklardan geliyordu. Şimdi bir ışık şehrinin kurulduğu yerlere o zamanlar geceleri mutlak bir karanlık, gündüzleri ise bozkır hakimdi. Şimdi Atatürk Üniversitesi Ziraat,Edebiyat, Tıp,Kimya, İslâmî İlimler vs. fakülteleri ile gerçekten büyük bir ilim şehri meydana getirmiş bulunuyor. Başlangıçta bir masa etrafında toplanabilen beş-on kişiden ibaret iken, bugün Atatürk Üniversitesi lojmanlarında yüzlerce öğretim üyesi ve binlerce öğrenci bulunuyor.
Orada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü ben kurmuş ve bölgede zengin bir kültür tabakası teşkil eden sözlü halk edebiyatı mahsullerini toplamağa başlamıştım. Ramazan geceleri halk kahvelerinde çok güzel hikâyeler anlatan Behçet Mahir’i o zaman tanımış ve kendisinden teyple Köroğlu Destanı’nın ilk bölümlerini almıştım. Daha sonra asistanlar, bu okuma yazma bilmeyen, fakat asırların hazinesini kafasında taşıyan yüce gönüllü halk adamının ağzından binlerce sayfalık hikâye kaydettiler.
Bugün Atatürk Üniversitesi Halk Edebiyatı Bölümünde doktora yapmış altı asistan bulunuyor. Onlarla beraber çalışmak, onları yetiştirmek benim için büyük bir zevk olmuştur. Cumhuriyetin 50. yıldönümü münasebetiyle benim başlattığım Köroğlu Hikâyeleri ile doktora tezleri basılıyor. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Diyen o büyük insana, karınca kararınca şükranlarımızı biz de böyle eda ediyoruz.
İlim, türeyen bir tohum. Doktoralarını yapan bu altı halk edebiyatı asistanı, öğrencilerine yüzlerce araştırma yaptırmışlar. Hepsi de burcu burcu Anadolu toprağı kokuyor.Bunlar, Türk halk kültürü üzerinde çalışanlar için bir hazinedir.
Bu seferki gidişimde yetiştirdiğim asistanlar tarafından ağırlanırken, hocalığın zevkini bir daha tattım Hepsi evlenmişler, üniversitenin güzel,rahat, konforlu dairelerine yerleşmişlerdi. Hanımlarından çoğu da talebemdi. Bir yığın cıvıl cıvıl çocuk, altın başaklar gibi geleceği müjdeliyordu
Büyük fakülte binalarını dolaşırken gıpta ettim. İstanbul’da bu genişlik, rahatlık ve güzellik yoktu. Lojmanların ortasında herkesin toplandığı, yemek yediği ve eğlendiği bir lokal de vardı. Erzurum ovasında geniş bir saha işgal eden üniversite, her gün yeni binalarla genişliyor. Bir sabah, Karasu’ya kadar gittik. Daha işlenmemiş pek çok toprak vardı.Atatürk Üniversitesi, bilhassa ziraat ve hayvancılık sahasında araştırma yapmak maksadıyla kurulmuştur. Bugün hayli ilerlemiş olmakla beraber, gayesine ulaşmış değildir. Gönül istiyor ki üniversiteye bağışlanmış olan bu binlerce dönüm arazi, ilim ve tekniğin en son usullerine göre işlensin ve Anadolu halkına bilginin verimli olduğunu göstersin.
Atatürk Üniversitesi’nde bir işletme çiftliği var. Fakat denildiğine göre pek randımanlı çalışmıyormuş. Akıl gerektirir ki, bir işe yatırılan para kâr getirsin. Aldığını birkaç misli vermeyen kuruluşların millete örnek olması imkânsızdır. Atatürk Üniversitesi, bağışlanan geniş arazisini işleyerek masraflarını çıkarabilmeli. Şimdi boş duran topraklarda özel sektör milyonlar kazanabilirdi. Hayatta başarı kazanmış şahsiyetlerden müteşekkil bir mütevelli heyeti, Atatürk Üniversitesi topraklarını verimli hale getirebilir.
Orada en çok hoşuma giden yerden biri de halıcılık atölyeleri oldu. Başında Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi mezunlarından değerli bir gencin bulunduğu bu müessesede, yüz kadar köylü kızı çalışıyordu. Yaşları 8-18 arası bu güzel minik varlıklar dünyanın en güzel halılarını dokuyorlar. Cumhuriyetin 50.yıl amblemini de nakış olarak kullanan büyük bir halı dokumuşlar ki, bir harika. Hepsi ısmarlanmış olan diğer halılar da çok güzel. İş kapasitesi dolu olduğu için, yeni sipariş almayan bu müessese, alabildiğine geliştirilebilir. Zira yaptığı iş kâr getiriyor, müşteri de çok. Öyle sanıyorum ki, burada bin genç kız çalışabilir.Yılda bin güzel halı Türkiye’de ve dünyada pek âlâ müşteri bulur. Ben kendi hesabıma oraya bir halı ısmarlayamadığıma üzüldüm.Atatürk Üniversitesinin en verimli kuruluşlarından biri bu halıcılık tesisidir.
                     Mehmet Kaplan
Hisar Dergisi,1973
 

Anı örneği II:
A LT I İ Ş A N
 
Şark saraylarının nişan ve madalyalarında, elmas, altın veya gümüşlerin çarşı değerinden başka hiçbir değeri olmamıştır. Hamit İstanbul’una gelip de birkaç Bedesten malı ve bir iki nişanla geri dönmeyen hemen hiçbir Frenk yoktu.
Büyük Harb’de birkaç ay kadar, harb madalyası bu değersizliği gidermişti.O zaman madalya yalnız Çanakkale siperlerinin damgası idi. Çölde esir ettiğimiz İngiliz çavuşlarından biri, karargâh neferleri arasında bir harb madalyalı asker görmüş ve gözlerini açarak: -Çanakkale, Çanakkale! Demişti.
Genç subayların en merak ettiği şey işte bu madalya, bir de İngiliz kayışı idi.Arkadaşım A... cepheden gelen tanıdıklarımızda göre göre, bir müddet çöle gitmeye karar verdi ve dağ taş ortasında İngiliz süvarilerini kovalarken bacağından yaralandı, vurulan atı bir tarafa kendisi öbür tarafa yuvarlandı.Neferleri zar- zor ölümden kurtararak kendisini hasta çadırına kadar sürükleyebildiler.
Bu havadisi aldığımız vakit kumandanla bir Almanya seyahatine çıkıyorduk.İstanbul’da kumandan bana, nişan ve madalyam olup olmadığını sordu. Boş göğüslü bir subay, iyi bir süs değildir. Bir iki gün içinde bir harb madalyası, bir de kılıçlı Meclis nişanı aldım.
Berlin’de Kayser’in locasında opera seyrettiğimizin ertesi günü, bir demirhaç madalyası verdiler.Hamburg’da birkaç müessese dolaştık, serbest şehrin kendine has nişanı vardı. Onu da göğsümün bir kenarına taktım. Kendisini ancak ayakta gördüğüm Avusturya İmparatoru, hepsinden cömert çıktı: Onun hediye ettiği harb madalyası, ancak yüzbaşı olanlara verilirmiş. Bu madalyanın önemli olması yüzünden, memleketimde bir de kılıçlı madalya liyakati kazandım.
Almanya, Avusturya ve Belçika’yı dolaşmıştık.Harbde böyle bir seyahat, kendi başına bütün arkadaşları gıptalandıracak bir kazanç idi.Fakat arkadaşım A...nın bir tek tesellisi vardı:Yarasının üstüne astığı madalyayı ve İngiliz kayışını bana göstermek!
Şurası var ki, ben Belçika’da en iyi İngiliz köselesinden yalnız kayış değil,bütün lâzım olanları satın almıştım.A...yi ilk defa öğle yemeğinde gördüm. Madalyasının gurur ile gülmek için açılan dudakları, benim dolu göğsüme baktığı vakit, buruşup kasıldı.
Karargâhla siper arasındaki derin uçurumu bu kadar yakından sezmemiştim.Nişan ve madalyalarımdan ikisini göğsüm süslü olmak için, birini operada nefis bir oyun seyrettiğim için, birini Hamburg Belediyesi’nin ziyafetinde bulunduğum için,bir başkasını Baden-Baden kasabasında bir imparator yüzü gördüğüm için almıştım.
Bu ibtizal(yıpranma)den sonra, tanıdığım bazı subaylar arsında kırmızı, beyaz şeritlerini koparıp atanlar ve madalya taşımamak için yemin edenlere sık sık rast gelmişimdir.
Halbuki Kil’de bir İngiliz kruvazörünün bir İngiliz deniz altısına verdiği randevuyu haber alıp tek başına oraya giden ve İngiliz kruvazörünü batıran genç bir kumandanın en büyük övüncü, boynuna astığı Pour-le-Merite nişanı idi. Arasında bulunduğu kalabalık subaylar safında bu nişan yalnız onun boynunda vardı.
Fedakârlık ve feragat gibi, vazifeden üstün hareketler istenen işlerde ve zamanlarda iltimas ve imtiyaz kadar zararlı ne olabilir? Büyük Harpte bazı cephelerimizin en hazin hali,siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının geridekiler tarafından yenmiş olması idi. Siper,ölüm düğmesine bastığı zaman, çok defa; arkada,tâ uzakta birtakım göğüsler üzerende elmas, altın veya gümüş ışıklar yandığı görülürdü.
                                                   Falih Rıfkı Atay,
Zeytindağı ,MEB Devlet Kitapları,İstanbul,1970
 
 
                

III.2. Gezi Yazısı
 
Gezilip görülen yerle ilgili bilgi ve gözlemleri yansıtan yazılara denir.Gezi yazısı gezginin gördüğü yerleri başkalarıyla paylaşma isteğinden doğmaktadır.İletişim ve ulaşım araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde gezi türündeki yazılar büyük ilgi görmüştür.Çünkü insanlar gezip görmediği yerlerle ilgili bilgileri bu tür eserlerde okumuşlar ve seyahat etme istekleri büyük ölçüde kabarmıştır.
Marco Polo’nun uzak doğu ile ilgili gözlemleri Batı’nın Doğu’ya olan iştahını kabartmış, Homeros’un Odysseus’u Ege’nin gizemli dünyasını ortaya çıkarmış, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si Türk coğrafyasını tanıtmıştır.XVll.yüzyılda yazılan bu eser edebiyatımızda bu türün en önemli eseri kabul edilmektedir.XVIII Çelebi Mehmet Efendi’nin “Paris Sefaretnamesi” de kültür tarihimize kaynaklık yapan önemli eserlerdendir.Falih Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, İsmail Habib Sevük, Şevket Rado gezi yazarlarımızdandır.
Gezi Yazısının Özellikleri
1.Gezi yazarı iyi bir gözlemci olmalıdır.
2.Gezilen yerlerin özellikleri ve coğrafi konumu hakkında bilgi verilmeli, sosyal, ekonomik, kültürel özellikleri yansıtılmalıdır.
3.Gezilen yerlerin farklılıkları ortaya konulmalı ilgi çekici yönleri belirtilmelidir.
4.Anlatılan gerçeklerle rivayetler birbirine karıştırılmamalı, rivayetlerin rivayet olduğu belirtilmelidir.
5.Görülenlerin yorumu yapılarak bir sonuca varılmalıdır.
6.Herkesin anlayabileceği sade bir dil kullanılmalıdır.
Günümüzde yazma istek ve alışkanlığı olan pek çok kişi gazete ve dergilerde gezi yazısı yazmaktadır.Sadun Bora, Erdal Öz, İlhan Selçuk, Haldun Taner, Yılmaz Çetiner, Yavuz Bülent Bakiler, Coşkun Aral başlıcalarıdır.
Türkçede Tanınmış Gezi Kitaplarından Başlıcaları Şunlardır:
1.Piri Reis, Bahriyye;xvı.yüzyıl Akdeniz’in limanlarını ve denizin bütün özelliklerini tanıtan kitaptır.
2.Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi;xvıı. Yüzyılda 10 cilt olarak yazılan bu eser bu türün edebiyatımızda en önemli eseri olarak kabul edilir.
3.Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Paris Sefaretnâmesi; xvııı.yüzyılda yazılmış olup kültür tarihimizin önemli kaynaklarındandır.
4.Ahmet Haşim, Bize Göre (1928), Frankfurt Seyahatnâmesi(1933)
5.Cenap Şehabettin, Hac Yolunda (1909)
6.Falih Rıfkı Atay, Denizaşırı(1931), Tuna Kıyıları(1938)
7.Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir(1946)
8.Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları(1.cilt 1936, 2.cilt 1966)
 
Örnek Metin:
V E N E D İ K
 
Çağın tekerlek ve elektrik gürültüsünden usanan, Avrupa şehirlerinden bıkan insanlar hiç olmazsa bir hafta için Venedik’e gitmelidirler.Venedik dünyanın hiçbir şehrine benzemez. Sokakları sudan, suları kumaştan, binaları mozaik, halkı masal kişisi, hayatı ortaçağa özgü bir şehirdir.
(...) Eskiden yalnız gemi ile gelinen bu şehri şimdi Avrupa’ya bağlayan uzun bir tren köprüsü vardır. Tarlalar, ormanlar, bahçeler, dereler, dağlar, tepelerle çevrili, asfalt yollu, tramvaylı,fabrikalı Avrupa şehirlerinden geçip bu köprüye gelen trenin pencerelerinde, bir iki metre derinliği geçmeyen geniş bir denizin nemli havası solunur. Tren diğer garlar gibi bir garda durur, ama bu garın kapısından çıkılınca arabalar, otomobillerle dolu bir alan yerine mermer basamakları ıslak bir rıhtıma yanaşmış siyah gondollar görülür.
(...) “Canale Grande “ dedikleri büyük kanal, en büyük caddeye karşılıktır. Orada otomobil yerine gondollar, tramvay yerine küçük motorlar işler. Büyük kanaldan iki yana, kaldırımları sudan, küçük küçük yollar ayrılır.
İri parmaklıklı pencereler, demir kapılar, küf kokan binalar arasından sağa sola dönerek şehri dolaşan bu kanallar kimi zaman küçük bir alanın eteğini yalar, kimi zaman bir barok kilisesinin rıhtımlarını ıslatır, kimi zaman bir köprünün altından geçer, kimi zaman bir mağazanın eşiksiz kapısından girer, sonunda Sen Mark alanının önündeki geniş limanda birleşir.
(...) Sen Mark alanının Şehzâdebaşı çayhaneleri gibi sekiz kişiden çok almayan kahvehanelerinde yaldızlı peykeler ve oymalı Venedik aynaları karşısında insan bulunduğu çağı unutur. Şimdi, her akşam belediye mızıkasının çevresine toplanan halkı, Kandiye’nin fethi dolayısıyla bu alanda düzenlenen büyük cirit oyunlarını seyre gelmiş sanır. Bayram günleri sırma işlemeli giysileriyle kiliseye giden toplulukları, üstüne Venedik’in aslanlı bayrağı çekilmiş uzun kırmızı direkler önünde yapılan esnaf alaylarını, büyük yargılamaları, herkesin gözü önünde yapılan idamları düşüne düşüne kendinden geçen insanın hayali ortaçağa gider. Alanın birkaç yerinden ayrılan dar sokaklar kırk elli adımda bir, kemerli köprülerden, başka bir adaya geçtikçe kırmızı kiremitli yüksek evlerin gölgeli duvarları arasına sokulmuş kanallar, sel baskınına uğramış bir şehrin sokaklarını andırır.(...)
Yüksek duvarlarla çevrili dört arşınlık bahçelerin ,sulara kadar sarkan mor salkımları arasında kırmızı zakkumların sivri yaprakları görünür. Suyun dışındaki her biçimin sular içinde de bir resmi meydana gelir. Tersine çevrilmiş pencereler, tırabzanlar, duvarlar, kapılar ve bunların altında mavi bir gök, ebrulu bir kâğıt gibi hareli renklerle resimleşir, erimiş sırçadan bir tablo yapar. Bu renkleri kimi zaman, bir gondolun siyah bıçağı keser, akide gibi uzatır; (renkler) sallanır, birleşir, ayrılır ve gondolcunun başka bir gondolla çarpışmayı önlemek için “uhuu!” diye çıkardığı o üzüntü verici ses duvarlarda yankısını yitirdikten sonra yine eski biçimini alır. Bu tablo esin kaynağı olan binalara, renklere, salkımlara, göklere serenat yapar.
Yarısı güneşli, yarısı gölgeli dar kanalların sonunda kimi zaman güneşle parıldayan saraylar, yaldızlı kubbeler, kırmızı köprüler, sarı duvarlar, pembe binalar görülür.
Şallarının uzun püsküllerini sarkıtarak gondolları seyreden genç kızların köprülerin üstünde yürüyüşleriyle, uzun mantolarını sallayarak giden yaşlıların yürüyüşlerinde hep sessizlik ve hayal vardır.
İki metreyi geçmeyen dar yollarında ne bir at nalı ne de bir tekerlek gürültüsü işitilir. Burada çabuk olan bir şey yoktur. İnsanlar zamana gitmez, zaman insanlara gelir. Sen Mark alanındaki “jakmar”ın eli tokmaklı heykelleri saat başını çaldıklarında herkes zamanın geçtiğinden değil, belki konuşma zamanının geldiğinden memnundur.
Alçak tavanlı karanlık odaların dar pencerelerinde bekleyen sevdalılar vardır.Dükkânlarında ortaçağdan kalma sesler, evlerinde sekiz yüzyıl önceki görenekler yaşayan bu şehirde, gündüzle gecenin ayrımı pek azdır.
Mehtaplı gecelerde, kanallar mandolin ve gitar sesini taşıyan gondollarla dolar. Yuvarlak kâğıt fenerlerle dolanmış olan bu kayıkların köşklerinin içinde dolunaydan bile gizli öpücükler alınıp verilirken , köprülerin üstünde durup bir ağızdan şarkı söyleyenler, sevgilisinin penceresine serenat yapanlar işitilir. Sarayın yanındaki hapishanede idam edilenlerin üç delikli taştan damlayan kanları, belki şimdi bile duvarların, suyun dışında kalan kısımlarına bulaşıktır.
Aşkın, kıskançlığın, kinin, düşmanlığın, casusluğun, kara çalmanın bütün gücüyle egemen olduğu bu sarayda artık ne yanan bir meşale, ne acı çeken bir tutuklu kalmıştır.
Sarayın içinde Düjler’in siyah mantolu hafiyelerinin yerine, şimdi elinde anahtarlarıyla gezen müze bekçileri duvarlardaki resimlerle konuşur.
Avluların mermer dehlizlerinde ipekli giysilerinin eteklerini hışıldatarak gezen düşesler,saraylılar yerine, şimdi tekir kedilerin sessiz ayakları dolaşır.
Mehtaplı gecelerde Venedik’i aydınlatan ay bir tane değildir. Her sarayın, her kanalın, her köprünün ayrı bir ayı vardır. Sen Mark alanının ayı “Riyalto” köprüsünün ayına, “Ölüm” köprüsünün ayı da “Barbiyeri” kanalının ayına benzemez. Kimi zaman yüksekte, kimi zaman alçakta, kimi zaman büyük, kimi zaman küçüktür. İnsan sanır ki doğa, Venedik’in her köşesini bir sulu boya resim aşkıyla boyamış ve her tablonun en uygun yerine bir ay koymuştur. Celâl Esat Arseven
                                Sad. Atilla Özkırımlı(Güneş Dergisi,Sayı 9,Mayıs 1927)
 

III.3.Günlük(Günce)
 
Yaşanılan olayların günü gününe yazılmasından oluşan yazılardır.Biçim bakımından anılara benzerler.Ayrılan tarafları şunlardır:
Anılar, genellikle yaşlılık döneminde yazılır.Yılların kazandırdığı olgunlukla olaylara daha geniş açıdan bakarlar.Daha nesnel ve ölçülü olmayı tercih ederler.
Günlükler ise, günü gününe, düzenli bir biçimde tarih atılarak yazılır. Günlük yazarı , yaşadığı günlük olayların etkisindedir.Daha içten, duyulduğu gibi yazılır.Anılara göre daha duygusaldır.
Günlük de gizli kalmış bir kısım bilgilerin aydınlanmasını sağlayabilir.Bu yönüyle belgesel olma özelliği taşır.Tarihe ışık tutacağı gibi genç kuşaklara da ibret verici yönü vardır.
 
Örnek Metin:
 
ALTI YÜZ ON BEŞ(20.01.1987-7.02.1987 8. DEFTER)
 
Sevgili Milena...Kafka’nın duyarlı mektuplarını okuyorum. Kafka ismi, onu pek okumamış olmama rağmen, ilk gençliğimden beri beni etkiler nedense.Gösteri’nin 86 dökümü ekinde Haydar Ergülen, benden söz ediyor.Şöyle ki:”1986, bize ilginç ve önemli yeni şairler getirdi. Adam-sanat’ın Aralık sayısında kendisiyle yapılan ‘talihsiz’ konuşma dışında, kendisine güvendiği için etkilenmekten korkmayan Küçük İskender, şiirimizin en önemli yenilerinden oldu.” Bu, günah çıkartmamıza yardımcı olan kutsal insanların, eleştirmenlerin bana yönelttikleri saygı ve güven ve omuzuma yükledikleri korkunç bir sorumluluk tanıtırlar. Şimdiye dek göğüslediklerim, yadsıdıklarım, yüz çevirdiklerim bini aştı; ödün vermemeye çalıştım, alçakgönüllü hareket etmek için uğraştım, güç harcadım, hasat mevsimi mi bu?
Küçük İskender, Cangüncem, s. 266(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman Gündüz, Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
 
14 Aralık
Belki bütün bir geceye gereksinme gösteren en önemli yerinde, çalışmanın acınacak bir tempoyla ilerlemesi.
Öğleden sonra Baum’da. Sarı soluk gözlüklü bir kıza piyano dersi veriyor. Mutfağın loşluğunda sessiz oturuyor oğlu ve tembel tembel ne olduğunu seçilemeyen bir nesneyle oynuyor. Enikonu bir hoşnutluk izlenimi. Özellikle bir gerdelde kap yıkayan boylu poslu hizmetçinin çalışması karşısında duyuyorum bu hoşnutluğu.
 
19 Aralık
 
Dün Köy Öğretmeni’ni nerdeyse bilinçsiz yazdım, ama ikiye çeyrek kala paydos ettim, daha fazla çalışmaktan korktum; korkmakta da haklıymışım, hemen hiç uyumadım, yalnızca üç kısa düşü göğüsleyip, işte öylesine perişan durumda büroya yollandım. Dün fabrikayla ilgili olarak babamın suçlaması: “Sen başıma sardın fabrikayı!” arkasından eve gidip, serinkanlı üç saat yazı yazdım; kuşkusuz suçlu olduğum, ama suçumun babamın söylediği kadar büyük sayılamayacağı bilinciyle yaptım bunu. Bugün cumartesi, akşam yemeğine gitmedi; biraz babamdan çekindiğimden, biraz da geceyi tümüyle çalışarak geçirmek istediğimden; ama hepsi bir tek sayfa yazabildim, o da pek iç açıcı sayılamaz.
Her öykünün başı insana gülünç geliyor ilkin. Bu körpe, gelişimini henüz tamamlamamış, dört bir yanı duyarlı organizmanın gelişim sürecini geride bırakmış her nesne gibi dışa karşı kendini kapama eğilimi gösteren dünyanın dört başı mamur organizasyonunda tutunabilme umudu yok görünür. Ancak, gelişim sürecini tümüyle geride bıraksa bile, haklı bir temele dayanan her öykünün tamamlanmış biçimini kendi içinde taşıdığı unutulur bir arada; dolayısıyla; bir öykünün başlangıcı karşısında kendini umutsuzluğa kaptırmak doğru sayılamaz. O zaman anne ve babaların da bebekleri karşısında umutsuzluğa düşmesi gerekirdi. Çünkü böyle zavallı ve pek gülünç bir yaratığı dünyaya getirmeyi akıllarından geçirmemişlerdir. Ne var ki, kapılınan umutsuzluğun haklı mı, yoksa haksız bir umutsuzluk mu sayılacağı bilinemez. Ama yukarıdaki gibi düşünmek, insana belli bir ölçüde destek sağlayabilir; ben, böyle bir deneyim eksikliğinin daha önce zararını gördüm.
Franz Kafka Günlükler,
(Aktaran:Prof.Dr.Şerif Aktaş, Yard.Doç.Dr.Osman Gündüz,
Yazlı ve Sözlü Anlatım, Ankara 2001,.
 
III.4.Biyografi
 
Sözlük anlamı “hayat çizgisi” olan biyografi, devlet, siyaset ve sanat alanında şöhret yapmış kişilerin yaşamını anlatın yazılarıdır.
Eskilerin “tercüme-i hâl” dedikleri biyografiler, divan edebiyatında şuara tezkirelerinde yer almışlardır.Türk edebiyatında bu türün ilk örneğini Ali Şîr Nevâî (xv.yüzyıl çağatay şairi) vermiştir.
Biyografisi yazılan kişi ile ilgili şu özellikler yansıtılmalıdır:
1.Doğum yeri, doğum tarihi
2.Çocukluğu, öğrenimi
3.Meslek yaşamı, kişiliği
4.Çevresinde bıraktığı etki ve izler
5.Gelecek kuşaklara örnek olabilecek özellikler
Biyografi yazarı,görüşlerinde ve yargılarında tarafsız olmalı, geniş ve köklü bir araştırma yapmalıdır.
Biyografi hazırlanırken; kitaplardan, ansiklopedilerden, yazılı belgelerden, fotoğraflardan ve biyografisi hazırlanan kişinin hayatta olan arkadaşlarından faydalanılabilir.
Biyografilerde seçilen kişi çalışma ve başarılarıyla insanlara iyi örnek olabilmeli, anlatım belli bir okuyucu kitlesine hitap etmeli, olaylar kronolojik olarak değil önem sırasına göre düzenlenmelidir.
Edebiyatımızda tanınmış biyografi yazarlarından bazıları şunlardır:Mithat Cemal Kuntay, Hasan Ali Yücel, M.Emin Erişirgil, V. Mahir Kocatürk, vd.
 
 
 
Örnek Metin:
 
Z İ Y A G Ö K A L P
(23 Mart 1876-25 Ekim 1924)
 
XX.yüzyıl fikir ve sanat adamıdır. Diyarbakır Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Mülkiye İdadisi’nde okudu. İstanbul Baytar Mektebi’nde öğrenimine devam ederken,İstibdada karşı mücadele verdiği için tutuklandı.9 ay hapis yattıktan sonra memleketi olar Diyarbakır’a sürüldü(1900). Diyarbakır’da ittihat ve Terakki Fırkası’nın şubesini açtı. 1910’da Selânik’e geldi.1911’de Selânik’te yayınlanan Genç Kalemler Dergisi’nde yazıları yayımlandı.Balkan Harbi’nde (1912) İstanbul’a geldi.Darülfünun’da sosyoloji dersleri okuttu(1915-1919).Türk Yurdu Dergisi’nde yazıları çıktı. Yeni Mecmua’yı çıkardı(1917).Tanin Gazetesi’nde siyasi yazılar yazınca, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü(1919).Döndükten sonra Diyarbakır’da Küçük Mecmua’yı çıkarda(1922).Diyarbakır’dan milletvekili seçildi(1923).Milletvekilliği sırasında hastalandı.25 ekim 1924’te tedavi gördüğü İstanbul’da öldü.Mezarı Sultan Mahmut Türbesi’ndedir.
Ziya Gökalp,Tanzimat’la başlayan ferdi ve dağınık çabalarla yatağını arayan Türkçülük akımını bir sisteme bağlayıp topluma mal eden bir bilim adamıdır.”Türk milletini yükseltmek” ilkesinde özetlediği Türkçülüğün dilde, güzel sanatlarda, ahlâkta, hukukta, ekonomide, siyaset ve felsefede gerçekleştirilmesi yollarını göstermiş, halka ve genç kuşaklara öncülük etmiştir.Her alanda yükselmenin, halkın bilgilendirilmesi ve aydınlatılması ile mümkün olacağını her vesile ile dile getirmiş, konuyla ilgili olarak inceleme, makale,şiir, destan ve masal türünde pek çok eser yazmıştır.Kızıl Elma(1915), Yeni HAYAT(1918), Altın Işık(1923) adlarında üç şiir kitabı olan Ziya Gökalp’in makale ve öteki türlerdeki eserleri şunlardır: Türkleşmek,İslâmlaşmak, Muasırlaşmak(1918), Türkçülüğün Esasları(1923), Türk Medeniyeti Tarihi(1925), Malta Mektupları(1931) vb.
Bir çok araştırmacı tarafından incelenen ve değişik baskıları olan bütün eserleri, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları bünyesinde toplanmaktadır.
Behçet Necatigil,
   Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü,Varlık Yayınları, Ankara 1980.
 
 
          III:5.Otobiyografi
 
Bir kişinin kendi özgeçmişini yazmasıdır.Otobiyografi malzemesi hazırlayan kişinin iyi bir gözlemci olmasının yanında kuvvetli bir hafıza gücüne de sahip olması gerekir.Yaşananların ve verilen örneklerin ilgi çekici olmasına dikkat edilmeli, inandırıcı olmayan bilgilere yer verilmemelidir.
Otobiyografi bir tarih olmamakla beraber, tarihi de ışık tutabilir.Otobiyografi alanında yazılmış bir eserle yazan ve okuyanlar için birçok konu aydınlatılmış olabilir.
Otobiyografide şu özellikler bulunmalıdır:
1.İlgi çekici olmalıdır.
2.Ahlakî olmalı, gerçekler olduğu gibi yansıtılmalıdır.
3.Ortaya atılan iddialar delillere dayanmalıdır.
4.Genç kuşaklara iyi örnek olmalı, çalışma ve başarıları taktir edilmelidir.
 
 
 
 
Örnek Metin:

BİLGE TONYUKUK YAZITI
 
Ben Bilge Tonyukuk’um. Ben Çin ülkesinde doğdum.(Benim doğduğum yıllarda) Türk milleti Çin’in egemenliği altında idi.
Türk milleti kendisine bir han seçmeden Çin’in egemenliğinden ayrıldı.Sonra kendisine bir han seçti.Ancak seçtiği bu hanı terk edip Çin’e tekrar tabiî oldu.Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını terk ederek (tekrar) Çin’e tabiî oldun.Tabiî olduğu için Tanrı öldürmüştür.Türk milleti öldü, mahvoldu,yok oldu.Türk-Sir(Efendi) milletinin yerinde kabile bile kalmadı.
Ormanlık alana saklananı ve dağa çıkıp gizleneni bir araya geldiğinde yedi yüz kişi oldular. Bu yedi yüz kişinin iki bölümü süvari idi, bir bölümü piyade idi. Yedi yüz kişiyi yöneten büyüklerin unvanı ise Şad idi. Bana;”görüşünü söyle” dedi. Söyleyeni ben idim.Bilge Tonyukuk.
“Kağan mı seçeyim” dedim.Düşündüm. “Zayıf boğa ile besili boğa uzaktan görülse, boğanın besili boğa mı zayıf boğa mı olduğu bilinmezmiş derler” diyip öyle düşündüm.Ondan sonra Tanrı bu bilgiyi verdiği için kendim bizzat kağanı seçtim.
Boyla Bağa Tarkan unvanlı Bilge Tonyukuk ile İlteriş Kağan birlikte birlikte olunca güneyde Tabgaç’ı, doğuda Kıtay’ı, kuzeyde Oğuz’u çokça öldürdü.Bu zamanlarda kağanımın müşaviri ve ordusunun komutanı bizzat ben idim.
Çogay’ın kuzey yamaçları ile Kara Kum’da ikamet ediyorduk.
Batı Yüzü,Birinci Tağ
Not: Bilge Tonyuk’un bu hitabeti, edebiyatımızda ilk otobiyografi örneği olarak da dikkat çekmektedir.Kaynak:Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Albümü,TİKA,Ankara 2001
 
IV. Mensur Eserler
 
Mensur eserler, nesir (düz yazı) olarak yazılmış olanlardır.En doğal anlatım nesir yazılarda verilir.Bizde bulunan ilk edebî nesir örnekleri vııı. Yüzyılda yazılan Göktürk Yazıtları’dır.Mensur eserleri eski nesir ve yeni nesir olmak üzere iki ana başlık altında toplayabiliriz:
A. Eski Nesir
VIII.yüzyıldan yüzyıldan xıx. Yüzyıl ortalarına kadar süren nesirdir.Tarihî gelişim ve değişim neticesinde halk nesri ve klasik nesir iki kolda varlığını sürdürmüştür.
1.Halk Nesri:Halkın ağzında gelişen, dilden dile aktarılan nesirdir.En önemlilerini anonim eserler oluşturur.Halk hikâyeleri(Elif ile Yaralı Mahmut, Asuman ile Zeycan, Tahir ile Zühre vb.), halk masalları, Nasrettin Hoca fıkraları, halk tiyatrosu (Karagöz, Ortaoyunu, kukla, meddah vb.) başlıcalarıdır.
2.Klâsik Nesir:İslâm kültürünün ortak eserlerinin bir sonucu olarak mensur eserleri kapsar. Daha çok “ inşa” olarak bilinen bu nesrin çeşitleri şunlardır:
a.Sade Nesir: Bilim,tarih ve seyahat kitaplarında, anlatım aracı olarak kullanılan nesirdir. “Öğretici nesir” diye de adlandırılır.
b.Yüksek Nesir: Dinî,ahlâkî ve felsefi konuları işleyen eserlerde kullanılan nesirdir. Bu tür nesirlerde, söyleyişe önem verilmektedir.
c.Süslü Nesir: Söyleyişin sözden önemli olduğu,seciler ve söz sanatları ile süslü olan nesirdir
 
 
B. Yeni Nesir
 
1893 Tanzimat Fermanıyla sosyal ve siyasî alanda görülen yenileşme hareketleri edebiyata da yansımıştır.1811 yılında Selanik’te Genç Kalemler dergisinin çıkışı ile birlikte Türk dilinde sadeleşme hareketi başlamıştır.Cumhuriyet döneminde daha da gelişen sade nesir, Atatürk’ün ulusal dil politikası doğrultusunda 20. yüzyılın Türk nesri olarak yerini almıştır,
C.Mensur Eserlerde Şekil, Konu ve Muhteva Özellikleri
 
1.Şekil:Konunun anlatılış özelliği, nesrin şekliyle yakından ilgilidir.Olayın yaşanış biçimi canlandırma yoluyla anlatılıyorsa hikâye, karşılıklı konuşma olarak veriliyorsa tiyatro, güncel olayları anlatıyorsa fıkra olur.Bir gerçek, birtakım delillerle ortaya konuyorsa makale, baştan geçen bir olay anlatılıyorsa anı gündeme gelir.Kısaca her nesir türünün bir anlatım biçimi vardır.Nesir yazıldığı türün kurallarına göre ayarlanmalıdır.
2.Konu:Konu olay,durum, yer, duygu ve düşünce ile yakından ilgilidir.Konu ana fikirle de yakından ilgilidir.Bir bakıma yazının ana fikri konuyu belirler.
3.Muhteva:Bir sanat eserinin konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım özelliklerinin tümü muhteva kapsamı içinde yer almaktadır.Her sanat eserinin bir konusu, teması, ana fikri, dil ve anlatım özellikleri vardır.Üslup ele alınan konuya göre değişir.Anlatımda, dilin zenginliklerinden faydalanılırken farklı yaklaşımlar sergilenir.Konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana fikri destekleyen anlatımlar ise yardımcı fikirlerdir.
Yazının türüne göre, ana fikir gelişir.Bazı türlerde ana fikir konuya sindirilir, bazı türlerde sonuç bölümünde verilir, bazı türlerde ise ana fikir geliştirilirken başka yollara baş vurulur.Bu tarz yazılarda ana fikri bulmak oldukça güçtür.Deneme türünü buna örnek verebiliriz.
D.Mensur Eserlerde Kelime-Cümle-Söz Grubu-Deyim
ve
Atasözlerinin Anlatımdaki Rolü
 
Her türün kendine göre bir anlatım biçimi vardır.Sanatçının birikimi, üslûbu, fikri yapısı, duygu zenginliği, gözlem gücü anlatım biçiminin oluşmasında rol oynar.Ayrıca yazar, eseri ve eserinin yazıldığı dönem bir bütün olarak ele alınmalıdır.Yazarın üyesi olduğu edebî akım da üslûp üzerinde etki yapar.Bütün bunların ötesinde yararlanılın atasözü ve deyimlerde anlatım gücünde tamamlayıcı ögelerdir.
Üslûp, ele alınan konuya göre de değişebilir.Gözleme dayalı bir konuda sıfatlara ihtiyaç duyulmayabilir.Kahramanlık konusundaki hitapla sevgi konusundaki hitap farklılık gösterir.
Belli bir üslûbu olan sanatçı kimliğini kazanmış demektir.Bir bakıma üslûp sanatçının eserindeki imzasıdır.
 
E.Mensur Eserlerde Ana Fikir ve Yardımcı Fikirler
 
Mensur eserlerde işlenen konu aracılığıyla ortaya konulan fikir ana fikirdir.Ana fikir savunulan fikir olabileceği gibi karşı çıkılan fikir de olabilir.Ana fikri destekleyen yardımcı fikirler de vardır.
Ana fikir ve yardımcı fikirlerin belirlenmesi yazarın konuyu ele alış nedeni ve bakış açısıyla ilgilidir.Yazar, okuyucusuna vermek istediği mesajı ana düşüncede verir.Ana düşünceyi destekleyen görüşler ise yardımcı düşüncelerle verilir.
 
VI. ANLATIM TÜRLERİ
 
Anlatım türü kavramı, duygu ve düşüncelerin belli bir kalıba dökülmesi ile ilgilidir.Konu, görüş açısı, amaç, üslûp, dil ve anlatım bu kapsama girer.Yazılı ve sözlü anlatım türlerini kesin boyutlarla tanımlamak mümkün değildir.Çünkü toplumsal ve ekonomik olaylara bağlı olarak yeni boyutlar kazanıp değişebilirler.Sınıflandırmalar veya tanımlamalar daha çok öğretim amacına yönelik yapılmaktadırlar.
Tür bilgisi anlama ve anlatma ile yakından ilgilidir.Okuduğu bir yazının türü hakkında yeterince bilgisi olmayan, konuyu yeterince kavrayamaz.Örneğin, deneme türü hakkında yeterince bilgisi olmayan birisinin, okuduğu denemedeki ince zevk ve espriyi çözmesi mümkün değildir.Bu durum konferans, sempozyum, panel, münazara, forum vb. türler için de geçerlidir.
Anlatım türlerini işlevleri bakımından şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:
A.Yazılı Anlatım Türleri
1.Bilgiye Dayalı Türler:Bu türler genel olarak bilgiyi ön plânda tutarlar.Bilim dili kullanılır.Öğretici nitelik taşırlar.Makale, fıkra(gazete köşe yazısı), deneme, bildiri, tez, eleştiri, inceleme, röportaj, mülakat, monografi, rapor, anı, gezi, biyografi, otobiyografi başlıcalarıdır.
2.Duyguya Dayalı Türler:İnsanların duygu ve düşüncelerini etkileyen türlerdir.Edebî bir dille yazılırlar.Masal, hikâye, roman, tiyatro, senaryo, bilim kurgu türünden örnekleri vardır.
3.Pratik Amaçlı Türler:Haberleşmeye ve pratik amaçlı bilgi vermeye dayalı türlerdir.Günlük konuşma diliyle bilgi verilir.Mektup, dilekçe, gazete haberi, tutanak, rapor, reklam türünden örnekleri vardır.
 
B.Sözlü Anlatım Türleri
 
1.Tartışmalar:Önceden belirlenen bir konu üzerinde, zıt görüşler ortaya konularak yapılan konuşmadır.Tartışma sırasında yeni ve yararlı düşüncelerin ortaya çıkması için konuşmacıların duygularla değil, bilimsel verilerle hareket etmeleri mecburiyeti vardır.Aksi halde tartışmadan hiçbir verimli sonuç alınamaz.Forum, münazara, açık oturum, panel tartışma ortamını hazırlayan uygulamalardır.
2.Görüşmeler:Önceden belirlenen bir konu ile ilgili problemlerin görüşülüp, çözüm arandığı konuşma çeşididir.Mülâkat, Sempozyum, brifing, kongre başlıcalarıdır.
3.Tek Kişinin Konuşması:Bir kişinin dinleyici topluluğu önünde herhangi bir konu hakkında bilgi vermek amacıyla yaptığı konuşmalardır. Her hangi bir konu hakkında yetkili olan kişinin yaptığı açıklamalar ile basın yayın kuruluşlarınca yapılan araştırmalar da bu konuşma kapsamındadır.Bunun dışında nutuk ve demeçler de tek kişi tarafından yapılır.
Bu sınıflandırma dışında, değişik sınıflandırmalar da mümkündür.Şiirin, lirik, epik, didaktik, satirik vb. türleri ile tiyatronun trajedi, komedi, dram karakterli örneklerini alt gruplara ayırabiliriz.
 
 ********************
 
 
HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet, dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Mani sözcüğünün geçmişi ve kaynağı hakkında değişik görüşler vardır.Ahmet Vefik Paşaya göre;”Usulsüz, darpsız, vezinsiz güftedir.”[1] Şemsettin Sami maniyi bir tür değil, ”ezgi ve nağme”[2] olarak tanımlar. Fuat Köprülü, manilerin cinaslı olanlarına “tuyuğ” adını verir[3].Daha pek çok kaynak ve sözlükte çok farklı tanımları olan maninin yörelere göre değişik adları da vardır.Anadolu’nun bir çok yerinde “mani”, Kırım Türkleri’nde “mane, çink”, Azerbaycan’da “mahni”[4], Kazan ve Kırgız Türkleri’nde “aytıpa, kayım, çölenk, step”, Özbeklerde “koşyo, aşule” denildiği çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.[5] Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kadınların söylediklerine “meani”, erkeklerin söylediklerine “bayatı” denildiği herkesçe bilinmektedir.Doğu Anadolu Bölgesi’nde “meni”, diğer bölgelerde ise “mani” şekli yaygındır.
Maniyi diğer türlerden ayıran en önemli özelliği kafiye düzenidir. Kafiyeleniş çoğu kez aaxa şeklindedir. Bir örnek verecek olursak:
Tabakta portakalsın
Sözümüz burda kalsın
Yılda bir kabrime gel
Toprağım kokun alsın
Her mani kendi başına bir bütündür.Bir mani dörtlüğü ile diğer dörtlükler arasında bağ kurmak “maniyi tanımamak” demektir:
Gidiyorum işte gör
Hayalde gör düşte gör
Düşmek nedir bilmezsen
Hele sen bir düş de gör
Manilerin ilk iki mısraı doldurmadır.Bunlarda pek anlam aranmaz.Asıl anlam son iki mısradadır:
 
 
A benim bahtı yarim
Gönülde tahtı yarim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yarim
 
Maniler Türk hayat tarzının vazgeçilmez ürünleridir. Doğumla başlayıp ölümle biten “Geçiş dönemleri” dediğimiz; doğum, çocukluk, gençlik, evlenme ve ölümle ilgili duyguları dile getiren pek çok mani vardır.Ayrıca aşk, gurbet, ayrılık, hasret, kıskançlık, talihsizlik, nasihat, sitem, dua-beddua mani türünün başlıca konuları arasında yer almaktadır.Birkaç örnek vermekle yetineceğiz:


Saçımda siyahım var
Bülbül gibi ahım var
Göz gördü gönül sevdi
Benim ne günahım var (aşk)
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı (ayrılık,gurbet)
 
Entarimi keseyim
Yastıklara basayım
Yarimi eller almış
Ben kendimi asayım (talihsizlik)
 
 
Arasa attım testi
Aras bulandı geçti
Emim oğlu muhannet
Benim de vaktim geçti (sitem)
Al bürüncek bürün yar
Bahçelerde sürün yar
Benden gayri seversen
Yılan ol da sürün yar (beddua)
 
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekar gezdiğim günler
Biri bugün olaydı (pişmanlık)


Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında birgeçiş noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar, istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında fahri öğretmenlik yaptığım Horasan lisesinde, yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir bölümü de manilerdi. Yaklaşık 30 yıl önce derlenen belki de çoğu unutulmuş olan manilerden bazılarını Horasanlı hemşehrilerimin bilgisine sunuyorum:
 
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
 
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
 
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
 
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
 
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
 
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
 
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
 
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
 
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
 
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
 
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
Sen bene ğıyar mısan
 
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
 
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
 
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
 
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
 
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
 
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
 
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
 
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
 
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
 
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
 
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
 
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
 
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
 
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
 
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
 
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
 
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
O yâr eskerden gelmiş
Göz aydını ver de gel
 
 
TÜRK FOLKLORUNDA NEVRUZ VE HIDRELLEZ
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
 
Mart ayı, Ön Asya’daki çeşitli topluluklarda yılın başlangıcı, bahar bayramı veya diğer bir ifadeyle yaz bayramını hatırlatmaktadır.
Yeni gün anlamına gelen ve Farsça bir kelime olan Nevruz 21 Mart tarihinde gece ve gündüzün eşitlenmesinden dolayı yılbaşı olarak kabul edilir. Türk ve İran çevrelerinde, yıllardır kutlana gelen bir bayramdır.
“Divanü Lugati’t-Türk’te, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’nde 21 Mart günü yılbaşı yani Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Türk çevrelerinde çeşitli adlarla kutlanır. Nevruz; Noruz, Navrız, Neruz, Ergenekon, Bozkurt, Çağan, Yeni Gün, Ulusun, Ulu Gün gibi adlarla kutlanan bir bayramdır.”1
Nevrûz Bayramı’na ilk olarak “MÖ.3000’lerde Mezopotamya’da hüküm süren Proto Türkler olarak bilinen Sümerlerde rastlanılmaktadır. Bu bayramın daha sonraları Babilliler, Mısırlılar ve İranlılarca benimsendiği çeşitli kaynaklar tarafından ifade edilmiştir.”[6]
Baharın gelişi, tabiatın canlanma ve yenilenmesi ili ilgili olarak Ön Asya’daki çeşitli topluluklarda Nevruz törenlerini benzer inanç ve törenlere rastlanılmaktadır. Ancak bu törenler, Türk çevrelerinde daha içten ve canlı biçimde ortaya konmuştur. Nevruz, Türk-Müslüman çevrelerinde eskiden beri kutlana gelen en önemli bayramlardan biridir.
Nevruz, Türklerin en eski bayramıdır. Asya ve Avrupa’ya Türklerin aracılığı ile yayılmıştır. “ Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de (1069) koç burcunun (21 Mart-20 Nisan) baharın başlangıcı olduğunu yazmaktadır.”[7] Çin kaynaklarında, Hunlar’ın 21 Mart tarihinde törenler düzenledikleri belirtilmektedir. Bu geleneği Uygurlar da devam ettirmişlerdir. Uygur resimlerinde Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolara rastlanılmaktadır. “Uygur Türkleri, yeni yılın ilk ayına Aram Ay veya Ram adını vermektedirler.”[8]
 Nevruz geleneği, doğrudan doğruya Türklerin Ergenekon destanı ile ilgilidir. “Ergenekon’dan çıkış günü, Nevruz Günü olarak kabul edilir. Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime adlı eserinde, bunu teyit etmekte ve daha sonraları, Tür hükümdarlarının bu günü, kızgın ateşle kızdırılan bir demir parçasının örs üzerinde döverek kutladıklarını kaydetmektedir.”[9] “Altınordu Yarluklarında ve Çuvaş Türklerinde; Navruz veya Naurus yeni yılın ilk günü karşılığında kullanılmaktadır.”[10] “Nevruz, Kazaklar için kutsal bir bayramdır. Yüce Ulusun Günü olarak adlandırılır. Bu günde her türlü kötülükten uzak durulur.”[11] “Kırgızlar, Novruz olarak isimlendirdikleri Nevruz’u yeni yılın il günü kabul etmişlerdir.”[12] Kırgınlıkları bir tarafa bırakıp birbirlerini ziyaret ederler.
Nevruz, Azerbaycan Türkleri arasında en mukaddes günlerden biri olarak bilinir. Halkın Aziz Bayramı  olarak tanınmakta , Norus veya Noyrus ismiyle anılmakta ve bu günde pek çok pratiklere (uygulamalara) yer verilmektedir. Nevruz Bayramı , Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatarlar gibi çeşitli Türk çevrelerinin de âdet, inanç, estetik zevk ve dünya görüşlerini yansıtmaktadır. Kırım Türkleri,’ Navrez’, Başkurtlar ‘Navruz’, Kazaklar ‘Nawruz’, Özbekleri Navroz, Türkmenler Novruz, Doğu Türkistan Türkleri Noruz, Kıbrıs Türkleri Mart Dokuzu olarak isimlendirmektedirler.
İklim şartları nedeniyle bu yaz bayramı törenlerinin yapılması,çeşitli yerlerde tarih değişikliklerine uğramış, farklı tarihlerde uygulama alanı bulmuştur. Miladî 21 Mart tarihine rastlayan Nevruz Yaz Bayramı’nın Anadolu’da 6 Mayıs sabahı Hıdrellez   adıyla benzer törenlerle kutlandığını görmekteyiz.
Eski Türklerde baharın gelişi önemlidir. Baharın gelişi gök gürültüsünden anlaşılırdı. Çin kaynaklarına göre, “Hunlar ve Göktürkler, senenin beşinci ayında büyük bir bayram yaparlardı.Mayıs ayına rastlayan bu dönemde kurbanlar kesilir, at yarışları düzenlenir, şarkılar söylenirdi.”[13]
Türkler, XI.asır sonları ile XII.asır başlarında Anadolu’ya geldiklerinde; ilkbaharda kutlaya geldikleri şenlik ve törenleri de beraberlerinde getirmişlerdir: Bu törenlerden biri olan Hıdrellez; asırlar içinde İslâmiyet’in etkisiyle giderek zenginleşmiş, Türk insanının ruhuna sinmiş ve benliğine yer etmiştir.
Nevruz ve Hıdrellez, bizim millî sembollerimizdendir. Bilindiği gibi, “Millî semboller, tarihin derinliklerine giden başlangıç noktası açıkça belli olmayan millî ve estetik düşüncelerdir. Bunların yansıması, inançlarla, geleneklerle günümüze kadar gelebilmiştir.”[14]
Türk kültürü dışında başka kültürlerde de görülen bahar ve yaz bayramı geleneğinin temelinde, tabiatın canlanması, kışın sona ermesi ve canlanan tabiatın sevinçle karşılanması yatmaktadır. “Türk kültüründe derin izleri bulunan bu gelenek binlerce yıldan beri, gelişerek ve zenginleşerek devam etmektedir.”[15]
Halka göre Hızır, darda kalanların imdadına koşan mübarek bir zattır. İnsanlara servet, bereket ve kâinata yeniden hayat bahşeden bir kudrettir. “Onun Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) içtiği için ölmezliğe erişmiş olduğu , zaman zaman dünyayı ziyaret ettiği, kendisini tanıtmadan insanların arasına karıştığı, sevdiklerine iyilik ettiği inanışları yaygındır.”[16] Günümüz hastane cankurtaranlarına Hızır, acil servislere de Hızır Servisi denilmesinin özündeki espri bu inançla ilgilidir.
Seneyi, Ruz-ı Hızır ve Ruz- Kasım diye ikiye ayıran takvimi bilgilere göre, Ruz-ı Hızır, yaz mevsiminin başlangıcı sayılır. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar süren bu dönem, Hızır Günleri adıyla anılmakta, 186 gün sürmektedir. 9 Kasım – 5 Mayıs tarihlerini içine alan Ruz- ı Kasım kış devresidir. Kasım Günleri olarak adlandırılmakta ve 178 gün, sürmektedir.
Günün adlandırılması, Ab-ı Hayat (ölümsüzlük suyu) içmiş olan Hızır ve İyas’ın buluşmalarının bu güne rastlamasından kaynaklanmaktadır. Halk inanışına göre, Hızır ve İlyas, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında buluşup görüşürler. Bu buluşmanın neticesinde; tabiata hayat, canlılık ve yeşillik gelir. Tabiatla iç içe yaşayan, tarım ve hayvancılıkla geçinen yörelerde bu gün, büyük bir sevinçle karşılanmaktadır. “Bir rivayete göre, Hz. Muhammed (S.AV), .Hızır’a karada, İlyas’a  denizde, kendi ümmetini koruması görevini vermiştir.”[17]
Hızır ve İlyas adlarının kısaltılmış şekli daha sonraları, Ruz- Hızır (Hızır Günü) karşılığında, Hıdrellez  olarak kullanılmıştır. Bu terim farklı yörelerdeki halk ağızlarında; Idırelle, Iderlez, İlk Yaz, Izır Bayramı  biçiminde söylenmektedir.
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz âyinlerinde çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez Günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın ‘yeşillik ve temiz yerleri sevdiği’ düşüncesiyle, Hıdrellez Günü daima yeşillik ve sulak yerlerde toplanılır. Bütün Türk coğrafyası üzerinde Hıdrellezle ilgili inanç ve uygulamaları bakıldığında; kıştan yaza geçiş ritüeli  olarak yaşadığı görülmektedir.” [18]
İslâm çevrelerindeki inanca göre; “Hızır, ermiş biridir. Allah tarafından Müslümanları korumakla görevlendirilmiştir. Kudüs’te oturur ve istediği zaman istediği yerde görülebilir. Kimi rivayete göre İlyas’la  kardeştir. Kimi rivayete göre de Hızır, İlyas’ın arkadaşıdır. Hızır karada; İlyas, denizde Müslümanları korur.”[19]
Bizde sadece halk itikadı  olarak yaşayan Hızır geleneği “Suriye, Irak, Mısır, Hindistan vb. ülkelerde bir ibadet konusu olmuştur. İslâmiyet yoluyla, Türklere intikal eden bu efsanevî itikada, Türk halkı tarafından da bazı şeyler katılmıştır. Böylece Hızır, Türk folklorunda, konu, ad ve fikir yönünden birtakım değişikliklere uğramıştır. Fakat bütün bu değişmelere rağmen, , darda kalanların imdadına yetişen, insanlara servet, kazanca bereket ve tabiata canlılık veren özelliklerini muhafaza etmiştir.Hulâsa Hızır’ın Türk halkı arasındaki yeri, pek geniş ve önemli olmuştur.”[20]
Türk ve Müslüman çevrelerdeki çeşitli kaynaklarda Hızır’ın,  Hz. Nuh’un gemisinde bulunduğu, Hz. Adem ve H. Havva’nın ölülerini Serandip (Seylan) adasından getirdiği, Nuh peygamberin duasını aldığı dile getirilmektedir.
Halka göre, Hızır’ın çiçeklerle örülmüş bir hırkası, al renkli bir külahı, yeşil sarığı ve kırmızı pabuçları vardır. Ak sakallıdır. Elleri yumuşak , beyaz ve kemiksizdir. Dilenci veya fakir kılığında dolaştığına inanılır.
Hızır, umumiyetle beyaz ata binmiş, ak saçlı ve sakallı bir ihtiyar olarak tasavvur olunur. Eski Türk destan ve efsanelerinde değişik adlarla anılmaktadır. “ Altay efsanelerinde Gök Sakallı İhtiyar, Gök Sakallı Vezir gibi isimlere sık sık rastlamaktayız. Manas Destanı’nda ise, Gök Sakallı Vezir Tanrı tarafından gönderilmiş kutlu bir kişidir.”[21]
Dede Korkut Hikâyeleri’nde de Hızır motifine rastlanılmaktadır. “Dirse Han Oğlu Boğaç Han Boyu’nda  babasının oku ile yaralanan Boğaç Han’ın yarasını Hızır sarar.”[22]
Köroğlu Destanı’nında da Hızır önemli bir yer tutar. Köroğlu ve kızanlarına yol gösteren, felâketleri haber veren, onları tehlikelerden koruyan  Hızır’dır.”[23]
Hamzanâmeler’de “Hızır, sıkıntıda olan Müslümanlara yardım eden er bir kişidir. Darda kalanları göz açıp yumuncaya kadar, bir diyardan başka bir diyara götüren Pir  olarak gösteriliyor.”[24]  
Anlatılanlara göre, bir gün taş üzerinde oturan Hızır, ayağa kalkıp yürümeye başlayınca, kendisi ile birlikte oturduğu taş da hareket etmiş, ayağını bastığı yerlerde çimenler bitmiştir. Bunun için yeşil  anlamına gelen Hızır adını almıştır.
İlyas da Hızır gibi darda kalanların imdadına koşar. Ancak şöhreti Hızır  kadar yaygın değildir. Onun giydikleri Hızır’ınkinden farklıdır. Keçi derisinden yapılmış uzun bir gömlek giyer. Uzun boylu, esmer, oldukça zayıf görünümlü bir ihtiyardır.
Nevruz ve Hıdrellez, Türk folkloru yönünden başlı başına bir hazinedir. İnançlar, efsaneler, ümitlerle dolu, şiirlerle süslüdür. Türk insanının bulunduğu her yerde, Nevruz ve Hıdrellez bahar-yaz bayramı uygulamaları vardır. Bu çizgi Balkanlar’dan Anadolu’ya, Kafkasya’dan Asya içlerine kadar uzanmakta, ölmezlik suyu ve baht açma gelenekleri ile devam etmektedir.

           
PRATİKLER (UYGULAMALAR)
 
21 Mart tarihi öncesindeki Çarşamba gününden başlayan Nevruz törenleri, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde değişik biçimlerde kutlanır. Kutlamalar, kırsal kesimlerde bir nevi doğa sevgisi, bolluk ve bereket bayramı niteliği taşır. İklim şartları nedeniyle, Nevruz Yaz Bayramı törenlerine benzer törenlerin Anadolu’nun farklı yörelerinde; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan akşam ve 6 Mayıs günü Hıdrellez adıyla yapıldığı görülmektedir. Kaynağını Orta Asya’dan alan her iki bayram, Türk halkının doğa sevgisini yansıtmakta ve büyük benzerlikler göstermektedir. Bu törenlerde gerçekleştirilen uygulamaları; Nevruz Uygulamaları ve Hıdrellez Uygulamaları olmak üzere iki başlık altında veriyoruz:


         I. NEVRUZ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
 

Halkın, temizlik, çalışkanlık, yardımseverlik meziyeti, âdetleri, atasözleri, deyimleri, deyişleri, nağmeleri, manileri, ninnileri, türküleri, ağıtları, övmeleri, yermeleri Nevruzla bütünleşerek inanç, âyin ve merasimlere dönüşmüştür. Uygulamalardan bazıları şunlardır:[25]

· 21 Mart öncesindeki son Çarşamba gününden itibaren sofra ve yemek hazırlıkları yapılır.
· Korkak insanların, kokularını yenmeleri için başlarına su dökülür.
· Gelinlerin başlarıyla, süt veren ineklerin boynuzlarına kırmızı bez bağlanır.
· Evden, yoğurt, süt, peynir, kaymak, kibrit, gazyağı gibiürün ve malzemeler verilmez.
· Lohusanın yanına gidilmez.
· Damlarda çalgı çalınır.
· Kız istemeye gidilir.
· Kızlar dilek dilerler.
· Delikanlılar dilek dilerler.
· Eş-dost ziyaret edilir.
· Nişanlı kıza erkek tarafı hediye götürür.
· Kızlar kırmızı elbise giyerler.
· Köpekler ve yılanlar öldürülmez.
· Sütü bol olan hayvanlar okşanır.
· Evler bahçeler temizlenir.
· Ağaçlar budanır, tarlalara ark açılır.
· Torunlara yorgan yapılır.
· Kin güdülmez, küsler barıştırılır.
· Düşmanlıklar sona erdirilir.
· Ava gidilmez.
· Kızlara, gelinlere yeni elbiseler alınır.
· Yumurtalar boyanır.
  

II. HIDRELLEZ PRATİKLERİ ( UYGULAMALARI)
 
Hıdrellez, neşe saçan umut ve coşku dolu bir gündür. Halkımız bu günü hayırlı ve uğurlu bilir, dileklerinin kabul olacağına inanır. Bu günde, kısmete, sağlığa, işlerin kolay yürümesine dair isteklerde bulunulur. Zengin olmak, mutlu bir yuva kurmak, sağlıklı olmak, hastalanmamak, başarılı olmak gibi vb. isteklerde bulunulur. Dileklerin kabulüne yardımcı olmak üzere; sadaka vermek, oruç tutmak, kurban kesmek gibi pratiklere de yer verilir. Bütün hazırlıklar, Hızır’a rastlamak ve ondan yardım almak amacına yöneliktir. Kurban ve adaklar Hızır hakkı için adanır.
Hıdrellez hazırlık ve uygulamalarını çoğunlukla gençler yürütürler. Bu günün pek çok olumlu niteliği yanında, kısmet açan ve mutlu yuvaların kurulmasına zemin hazırlayan yönleri olduğuna da inanılmaktadır.
Hıdrellez öncesi ve Hıdrellez günü yapılan uygulamaların çoğu, ritüel kaynaklıdır. Bu uygulamalarla, “Tabiatta var olduğuna inanılan güç kaynaklarının çeşitli davranış biçimleriyle insanlara geçeceğine inanılmaktadır.”[26] Ayrıca Hıdrellez günü yapılmaması gereken işler de vardır.
 
A. HIDRELLEZ ÖNCESİ HAZIRLIK PRATİKLERİ
 
· Hıdrellez öncesi, 41 karınca yuvasından alınan toprak, ev halkının para cüzdanına az miktarda konursa, o eve bolluk ve bereket gelir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında, akarsudan nur akar. Bu suya girenlerin vücudu zindeleşir ve yeniden hayat bulur.
· Evlenmek isteyen delikanlı özel bir surette hazırlanmış tuzlu çöreği 5 Mayıs akşamı yiyerek gece uykusuna yatarsa, rüyasında evleneceği kızı görür.
· Hıdrellez günü için önceden ekmek pişirilir, bu ekmek parçalanmaz. Sofraya tam olarak konur. Tam ekmek ailenin bütünlüğünü simgeler.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soğanın yeşermiş yapraklarından ikisi aynı anda kopartılarak her biri için niyet tutulur. Hıdrellez günü bu yapraklardan hangisi daha çok uzarsa, o niyetin gerçekleşeceğine inanılır.
· Çocuğu olmanlar, 5 Mayıs günü akşam ezanından sonra kutsal bilinen bir ağaca al- yeşil yazmalar bağlarlar. Sabah gün doğmadan yazmalara bakılır. Kaybolanların sayısı kadar çocuk olacağına inanılır.
· Çocuğu olmayan kadın 5 Mayıs akşamı abdest alıp namaz kıldıktan sonra, bezden yaptığı bebeği, gül ağacının dibine koyarsa çocuğu olur.
· Hasta ve yaşlılar, 5 Mayıs akşamı çimenler üzerinde yuvarlanırlarsa şifa bulurlar.
· Hıdrellezden birkaç gün önce kırlardan toplanan 41 çeşit çiçek, bir kapta su içine konur. Bu su, Hıdrellez günü hastalara şifa vermesi dileği ili içirilir.
· Eve bolluluk, bereket gelsin diye 5 Mayıs akşamı namaz kılınıp dua edilir.
· 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan akşam, soyduğu elmayı, yastığının altına koyup yatan genç, gece rüyasında evleneceği kızı görür.
 
 
B. HIDRELLEZ GÜNÜ PRATİKLERİ (UYGULAMALARI)
 
· Hıdrellez günü, güneş doğmadan kalkılır. Geç kalkanlar, şafak vakti evleri dolaşan Hızır’dan nasiplenemezler.
· Evlenmek isteyen kızlar, Hıdrellez günü, kimliklerini belli etmeden kıbleye bakan dokuz komşu kapısını çalarlarsa, o yıl kısmetleri açılır.
· Hıdrellez sabahı, gün doğmadan bir kağıda yazılan dilek akarsuya atılırsa, o yıl gerçekleşir.
· Evlenme çağına gelen genç kız, Hıdrellez günü yaptığı tuzlu çöreğin yarısını yer, diğer yarısını da dam veya duvar üstüne bırakır. Kargalar, bu çöreği alıp hangi evin bacasına götürürlerse genç kız o eve, uzağa götürürlerse uzağa gelin gider.
· Kocaya gidememiş, kısmeti kapalı kızlar için Hıdrellez günü, “kilit açma” pratiği uygulanır. Tanıdık yedi evden alınan yedi anahtar, evde kalmış kızın eline verilir. Kız kendisine verilen anahtarlarla hiç kimseyle konuşmadan içinden dualar okuyarak bu yedi kapıyı açarsa, kısmeti bir yıla kalmaz açılır.
· Kısmetinin açılmasını isteyen genç kız veya delikanlı Hıdrellez günü, sabah namazından önce kıbleye bakan yedi çeşmeden su içerse, o yıl evlenir.
· 6 Mayıs günü sabahı, gün doğmadan sokak kapısı sonuna kadar açılırsa, Hızır eve girer, bolluk bereket getirir.
· Soğan kabuğu ile kaynatılan yumurta, Hıdrellez günü çocuklara yedirilirse, şifa kaynağı olur.
· Hıdrellez günü, boyu kısa olan çocuk veya gencin başına bir oklava ile vurulursa, o yıl içinde boyu uzar.
· Hıdrellez günü seher vakti, bir akarsu kenarında çamurdan ev yapılır, içerisine buğday doldurulursa, o yıl mahsul bol olur.
· Hıdrellez günü kadınlar, başlarına çimen yeşili örtü örtünürlerse, o yıl, bol yağmurlu ve bereketli olur.
· Yağ ve ayran yapılan yayıklar (çalkanlar), Hıdrellez günü, yeşil dal ve yapraklarla süslenirse, o yayıkta yayılan mahsul bereketli olur.[27]
· Hıdrellez günü gözlerine sürme çeken kızların, o yıl başları ağrımaz.
· Herhangi bir kaba su konularak etrafına kızlar oturtulur. İple bağlanan pamuk topağı iğneye takılıp suya atılır, pamuk topağı hangi kızın önünde durursa, o kız diğerlerinden önce kocaya varır.
· Türbelere gidilip, adak ve kurbanlar kesilir.
· Komşulara yedi çeşit çerez dağıtılır.
· Nişanlı çiftler, Hıdrellez günü, ağaçlı , sulak yerlerde dolaşıp piknik yaparlarsa, kısmetleri bol olur.
· Bekâr kızın çehizinden bir parça gül ağacının altına konur. Genç kız rüyasında kimi görürse, onunla evlenir.
· Türbelerde ve diğer kutsal yerlerde, hali vakti yerinde olanlar, fakirlere ziyafet verirler.
· Gül ağacının dibine altın bağlanırsa, o yıl ürün bol olu.
· Ev sahibi olmak isteyenler, Hıdrellez gününden başlayarak üç gün boyunca, gül ağacının dibine ev maketi yaparlarsa, o yıl ev sahibi olurlar.
· Hayvan sahibi olmak isteyenler, Gül ağacının dibine hayvan resmi çizerlerse, çok hayvan sahibi olurlar.
· Tarla sahibi olmak isteyenler, gül ağacının dibine tarla toprağı koyarlar.
· Yılın bolluk ve bereket içinde geçmesini isteyen kişi, şafak vakti gül ağacının dibine özel eşyasını bırakır.
· 40 çiçekten alınan yeşil yapraklar, bir kaptaki suya atılır. Yüzünde sivilce olanlar, bu su ile yıkanırlarsa, sivilcelerden kurtulurlar.
· Yıl içinde kısmetinin açılıp açılmayacağını öğrenmek isteyen genç kız, tomurcuk halindeki bir çiçeği, suyun içine koyar, ertesi gün tomurcuk açılırsa, kısmeti olur. Açılmazsa olmaz.
 
C. HIDRELLEZ GÜNÜ YAPILMAMASI GEREKENLER
 
Anadolu’nun pek çok yöresinde, temizlik ve yemek pişirme işleri, Hıdrellez gününe bırakılmaz. Birkaç gün öncesinden yapılır. Hıdrellez  günü, yeme içme ve eğlenme dışında hiçbir iş yapılmaz. Süpürge tutulmaz, çünkü süpürge tutanların o yıl, sıkıntılı işlerinin çok olacağına inanılır. İğne iplik ele alınmaz ve dikiş dikilmez.Hıdrellez günü eline iğne iplik alıp dikiş dikenler o yıl boyunca kötülüklerle karşılaşırlar. Hıdrellez gününü evde geçirenler, Hızır’ın ağaçlı, yeşillik ve sulak yerlerde dağıttığı nasipten yararlanamazlar. Bunun için Hıdrellez gününü evde geçirmek iyi sayılmaz.
 
SONUÇ
 
İslâmiyet’ten önceki dönemlerde, “Türkler arasında yapılan bahar ve yaz âyinlerinde, çok önemli bir fonksiyona sahip olan su kültü, etkisini Hıdrellez günü pratiklerinde de göstermektedir. Hızır’ın yeşillik ve temiz yerleri sevdiği  düşüncesiyle, Hıdrellez günü daima yeşillik ve sulak yerlerde toplanılır. Bütün Türk coğrafyasında, Hıdrellez’le ilgili, inanç ve uygulamalara bakıldığında, kıştan yaza geçiş ritüeli olarak yaşadığı görülmektedir”[28] Su hayatın arılığını, saflığını, temizliğini temsil ettiği için, Hıdrellez pratiklerinde önemli bir yer tutmaktadır.
Aslî unsurlardan yeşillik ve çiçekler, canlılığın, üretkenliğin, verimliliğin, temizliğin, iffetin , gençliğin, ölümsüzlüğün (devamlılığın) sembolü olarak uygulamalarda her zaman yer almaktadır.
Hıdrellez pratiklerinde, bolluk ve bereketi sağlamakta baş vurulan esas unsur topraktır. Kişilere ait nesneler toprağa gömülmekle (güç kaynağı kabul edilen) toprakla temasa geçmiş oluyor. Daha sonra bu güç, eşyanın sahibine yansıyor.
Hıdrellez, uygulamalarında, 3, 7, 40, 41 sayılarına bağlı farklı motiflerin yer aldığını görmekteyiz. Bu sayıların kaynakları hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan birisi de İslâm dininde Allah’ın adının 40 vasfı bulunduğu, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) 40 yaşında peygamber  olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, tasavvufta, ‘üçler, yediler, kırklar’ diye adlandırılan sayı motifleri vardır. Bu motifler, Hıdrellez uygulamalarında, ‘üç, yedi, kırk, kırk bir’ şeklinde görülmektedir.
Hıdrellez uygulamalarının pek çoğunda gül ve gül fidanının olması, Hızır ve İlyas’ın yeşili, çimeni, çiçekli-sulak yerleri sevmeleri yanında; gülün İslâmiyet’te kutsal bir nitelik taşımasından da kaynaklanmaktadır. Bir çok İslâmî kaynakta Hz. Muhammed’in (S.A.V.) teri ile gül arasında bir ilgi kurulmuştur. XV.asır şairlerinden Süleyman Çelebi, Vesiletü’n Necat  isimli bizim Mevlid  olarak tanıdığımız eserinde bu ilgiyi şöyle dile getirmektedir:

Terlere güller olurdu ter teri
Hoş dürerlerdi terinde gülleri

Yine halkımız, “kırmızı pabuçlu Hızır’ın değneği ile dokunduğu her gül ağacından renkli, güzel kokulu güller açıldığına inanır.”[29]
Kaynağını mitolojik dönemlerden alan pek çok bahar ve yaz bayramı pratiği (uygulaması), zamanla daha da çoğalıp zenginleşerek Nevruz, Hıdrellez vb. törenlerle günümüze kadar gelebilmiştir. Bu törenlerin yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğu şimdi bizlere düşmektedir. Toplumun her kesiminin bu konuda gereken duyarlılığı gösterip bu kültürel değerleri yaşatmasını diliyorum.  
 
 
KAYNAKÇA
 
Baytanrev , B. A., Nevûz (Yeni Gün), Türk Dünyası Dergisi, Sayı: 17, Ankara 1999, s.69.
Boratav, Prof. Dr. Pertev Naili, Köroğlu, İstanbul 1984, s.29.
Caferoğlu, Ahmet, “Çuvaşça’da Ay Adları”, Halk Bilgisi Haberleri, Sayı: 70, Mayıs 1931, s.181.
Caferoğlu, Ahmet, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1968, ss. 18-19.
Çay, Abdulhaluk M., “Ergenekon Destanı ve Nevrûz Bayramı”, Millî Folklor, Bahar 1995, s.7.
Çay, Abdulhaluk M., Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 138, Ankara 1990, s.15.
Çınar, A. Abbas, “Bursa Yöresinde Hıdrellez ile İlgili İnanışlar”, Milli Kültür Dergisi, Mayıs 1990, s.13.
Elmettin Elibeyzade , Nevruz ve Kurban Bayramının Geçmişi 1200 yıl !, Nevruz ve Renkler , Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri , Ankara 1996 , s.149.
Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkut Kitabı, İstanbul 1973, s.14.
Günay, Umay, “Ritüel ve Hıdrelez”, Millî Kültür Dergisi, Sayı: 72, Mayıs 1990, s.12.
Hançerlioğlu, Orhan, İnanç Sözlüğü, İstanbul 1975, s.241.
Kartal, Numan, “Kocacık’ta Hıdrellez Geleneği”, V. Milletlerarası Halk Kültürü Kongresi, Seksiyon Bildirileri, Ankara 1987, s.
Köksal, Dr. Hasan, Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara 1984, s.175.
Nebiyev, Azad, “Azerbaycan’da Nevnuz”, (Aktaran: Lerzan Yağcı), Türk Dünyası Dergisi, Sayı: 8, Mart 1995, ss. 32-35.
Ögel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, İstanbul 1971, ss.151-155.
Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, M.E.Bakanlığı,1000 Temel Eser Dizisi, İst. 1971, s.87.
Özmel, İsmail , “Bizim Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 84, Mayıs 1991, ss. 84-85.
Seyidoğlu, Bilge, “Hıdrellez”, Millî Kültür, Sayı: 72, Mayıs 1990, s.24.
Sezen, Yard.Doç.Dr. Lütfi, Halk Edebiyatında Hamzanâmeler, Kültür Bakanlığı Yayını, No: 1287, Ankara 1991, s.79.
Tezcan, Mahmut, “Türk Coşkusunun Simgesi Nevruz”, Türk Dünyası Dergisi , Yıl : 7 , Sayı : 17 , Ankara 1999 ,s.30.
Uraz, Murat, “Hıdrellez ve İlyas”, Türk Folkloru Araştırmaları, Mayıs 1978, ss. 8311-14
Ülkütaşır, M. Ş., “Hıdrellez Hakkında Bir Araştırma”, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı, Ankara 1975, ss.157-161.
Yuhadin, K.K., Kırgız Sözlüğü, ( Çev.: Abdullah Battal Tezmen), Ankara 1945, s.585.
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig I (Çev.: R. Rahmeti Arat –Metin Narş), İstanbul 1947, Beyit: 8,139.
 
 **************
 
TÜRKİYE’DE MANİ KÜLTÜRÜ
VE
 HORASAN’DAN DERLENMİŞ MANİLER
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen*
 
Maniler, halkın sözlü anlatım geleneğinde yaşayarak nesilden nesle, ağızdan ağza dolaşıp günümüze kadar ulaşmış anonim halk edebiyatı ürünleridir. Çoğu kez toplumun büyük olaylarını yansıtırlar. Aşk, gurbet, ayrılık, hasret, ihanet, dua, beddua gibi vb. başlıca konularıdır. En belirgin özellikleri anonim oluşlarıdır. İlk söyleyenleri bilinmez. Dilden dile dolaşmaları, daha da zenginleşmelerine ve sanat değeri kazanmalarına yardımcı olur.
Horasan, Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan, Iğdır gibi yöre illeri arasında bir geçiş noktası olması yanında, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan transit yolun önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle yöre halkı, tarihî, siyasî, ekonomik ve sosyal olaylardan anında etkilenmiş, tarihin her döneminde bir takım savaşlar, istilâlar ve göçlerin uğrak yeri olmuştur. Bugün, Asya-Avrupa transit yolu üzerinde bulunan Horasan, geçmişte de tarihî ipek yolunun uğrak noktaları arasındadır. Bu da Hint, Çin, İran, Kafkasya’ya ait bir çok kültür değerinin Türk ağırlıklı olarak yörede yerleşmesine neden olmuştur.
Horasan ve çevresi halk edebiyatı ürünleri bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. 1971-1972 Eğitim ve Öğretim Yılı I. Yarıyılında, Horasan Lisesinde fahri olarak Türkçe ve Edebiyat Öğretmenliği yapmış, bu nedenle de Tokat Gazi Osman Paşa Lisesine atandığım “Edebiyat Öğretmenliği” görevine başlamam dört ay geçtirilmişti. Dönemin kaymakamı ve lise müdürünün ricası üzerine atanmam yapılıncaya kadar boş geçen Türkçe ve Edebiyat derslerini okutmayı üstlenmiştim. . Haftada 33 saat girdiğim derslerin 15 saatine sembolik bir ücret verilmiş, . 18 saat dersi de fahri olarak yürütmüştüm. Bunun karşılığı olarak “Dersler boş geçmesin” gerekçesi ve lise müdürünün Erzurum Millî Eğitim Müdürlüğüne önerisi ile atanma tebliği geciktirilmişti. Otuz yıllık meslekî deneyimi olan bir “eğitimci” olarak dönemin yöneticilerinin “eğitim hizmetleri aksamasın” düşüncesiyle benim dört aylık gecikmeyle göreve başlamama neden olan uygulamalarını anlayışla karşılıyorum. Her hemşehrimin yapması gereken fedakârlığı yaptığıma inanıyorum. Beni tek üzen husus bu hizmete karşılık dönemin lise müdürü ve okul aile birliği yöneticilerinin bir teşekkür yazısı dahi yazmamış olmamalarıdır. Yine de Horasan Lisesi’nde çalıştığım birkaç ayı, kayıp olarak değil büyük kazanç olarak görüyorum. O günlerde öğrencilerime yöreden bazı folklor ve halk edebiyatı ürünleri derletmiştim. Bunlardan bir bölümü de manilerdi. Bugün belki de bir çoğu unutulmuş olan ve bundan otuz yıl önce derlenen manileri, Horasanlı hemşehrilerimin bilgisine sunmayı zevkli bir görev sayıyorum.
Ağ terliğim biçtiğim
Leğende su içtiğim
Yüz bin igit içinde
Eliminnen seçtiğim
 
Ahşam aralar beni
Fitil yaralar beni
Yarsız döşeğe girsem
Döşek paralar beni
 
Alma attım dereye
Kız çıktı pencereye
Kız Allah’ın seversen
Al beni içeriye
 
Altın yüzük var benim
Parmağıma dar benim
Şu karşıki sarayda
Orta boylu yâr benim
 
Arpa biçtim azaldı
Yaprakları sarardı
Katlan sevdiğim katlan
Kavuşmaya az kaldı
 
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç ün yâri görmesem
Halim haraptır benim
 
Ay ışığı ışıhtır
Elim doli ğaşıhtır
Çatla patla kaynana
Oğlun bana aşıhtır
 
Arasa astım testi
Aras bulandi geçti
Emim oğli muhannet
Benim de vahdım geçti
 
Aras aras han Aras
Bingöl’den kalkan Aras
Yarim gelip çimende
Hazar’da çalkan Aras
 
Beyaz gömlek çift yaka
Yoruldum baka baka
Hiç Müslüman yok mudur
Kolun koluma taka
 
Bir meni söylesene
Göynümü eylesene
Ben çoh meni bilirem
Ğarşılığını versene
 
Bizim gelin asildir
Ahli fasıl fasıldır
Gâh it olir,gâh insan
Bilmem aslı nasıldır
 
Bu dağlar olmasaydı
Sararıp solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı
 
Cami yaptım degirmi
Penceresi yigirmi
Sen orada ben burda
Bize yazıh degil mi
 
Değirmen doli dendir
Öğütmüyor nedendir
Her gün bize gelen yâr
Bugün gelmez nedendir
 
Ezem gızı sen misen
Hıyar soyim yer misen
Yâdlar gelmiş götürir
 Sen bene ğıyar mısan
 
Fırın üstünde fırın
Ağalar geri durun
O yâr burdan geçince
Altın iskemle kurun
 
Fırın üstünde kürek
Yine ah çekti yürek
Her derde dayanırdın
Buna da dayan yürek
 
Ğara ğoyun meleme
Sesin gider âleme
Ğoyun seni keserem
Ğuzum diyip melem
 
Gel benim ağa babam
Sallan bir bağa babam
Kızın eller götirir
Mendil al ağla babam
 
Gel benim has kardeşim
Başında fes kardeşim
Bacın eller götürir
Kapıyı bas kardeşim
 
Hançeri taktı geçti
Ateşi yaktı geçti
Derdimi bilmez Aras
Uzaktan aktı geçti
 
Horasan ğavahları
Uzundur direhleri
Öyle bir yâr sevmişem
Şekerdir dudahları
 
İlan ahdi çegile
Çegilin çiçegine
Ğollarım bin dolana
Oyârin bedenine
 
İlana bah ilana
İlan geldi dolana
Nazlı yârin ğolları
Boynuma beş dolana
 
İlanın incesine
Mailem cilvesine
Ben yârime ğavuştum
Darısı cümlesine
 
İlan inceden öter
Hurma Bağdat’ta biter
Çok sallanma sevdiğim
Cahilem aklım gider
 
İki baci bir ana
Gezeridik yan yana
Felek bizi ayırdı
Her birimiz bir yana
 
İlana bah ilana
Dağda sapan sürene
Ben canımı verirem
Seni bene verene
 
İlan ahdı çayıra
Şevki vurdu bayıra
İşiten âmin desin
İşim kaldı hayıra
 
İlan ahtı ğamışa
Su neylesin yanmışa
 
 
Mevlâm sabırlar versin
Yârinden ayrılmışa
 
İnce çubuh uzadim
Çıhim yolun gözedim
Bülim nerden astığın
Çamaşırın bezedim
 
Kahve biştiği yerde
Bişip düştüğü yerde
Güzel çirkin aranmaz
Gönül düştüğü yerde
 
Kapın kapıma bakar
Ateşin beni yakar
Ben size çoh mu geldim
Eller başıma kalkar
 
Kaya başında tandır
Tezek getir de yandır
Dadanmamış kekliği
Al koynuna dadandır
 
Kurun üstünde külek
Ne yaptın zalim felek
Her derde dert demirdim
Buna dayanmir yürek
 
Kuşburnunun kurusu
Geçti kızlar sürüsü
Hiç birinde gözüm yok
Yahtı beni birisi
 
Meni demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Meramım kaymak değil
Yari görmeğe geldim
 
Mani maniyi açar
Maniden kaldık naçar
Kırılacak kollarım
Yarsiz yorganı açar
 
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Deseler yârin gelir
Koşarım yalın ayak
 
Nahırın ögi geldi
Çimenin gögi geldi
Geri durun gonşılar
Mehlenin begi geldi
 
Odaya serdim keçe
Yâr gele burdan geçe
Acep o gün olur mu
Elin elime geçe
 
O gün bugün olaydı
Zülfün düzgün olaydı
Bekâr gezdiğim günler
Biri bugün olaydı
 
Öksüzem yüzüm gülmez
Dertliyem kimse bilmez
Göz göz olan yaramı
Örterem kimse bilmez
 
Pungar başı pıtırah
O yâr gelsin oturah
Bir o desin bir de ben
Bu sevdadan ğurtulah
 
Pungar başı tehneli
İçine gül ehmeli
O yâr gelip geçende
Cızmasını çehmeli
 
Sabah oldi uyan yâr
Beni derde goyan yâr
El sözüne uyup da
Datli cana gıyan yâr
 
Sarı çitim sararam
Yitirmişem araram
Sanmaki unutmuşam
Her gelene soraram
 
Şu Aras hep akar mı
Kenarını yıkar mı
Ay gibi yâri olan
Hiç yıldıza bakar mı
 
Şu Aras’ın sazları
Vak vak öter kazları
Sürmelidir gözleri
Bu Horasan kızları
 
Şu Aras’ın yanında
Bir güzele vuruldum
Güzel yüz vermeyince
Derdinden verem oldum
 
Yara beni yara beni
Gidin diyin yâra beni
Dermansız derde düştüm
Öldürür bu yara beni
 
Yeşil çitim sendedir
Bir ucu da bendedir
Cennetten huri çıhsa
Yine gönlüm sendedir
 
Yoğurt koydum ye de gel
Derdin bana de de gel
Oyâr eskerden gelmiş
Gözaydını ver de gel
 
Yük üstünde halıyam
Halının hayalıyam
Değmeyin dolaşmayın
Ben bir igit yârıyam
 
Zülüf kestim tarama
Dağı taşı arama
Bana bir nâme gönder
Fitil edim yarama
 
 ************* 

HALK EDEBİYATI DERS NOTLARI

(YÖK Çerçeve Programına Göre Hazırlanmıştır)
 
 
Hazırlayan :
Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen
 
ERZURUM-2004
 
 
G İ R İ Ş
 
 
I. HALK EDEBİYATI KAVRAMI
Halk edebiyatı, geniş kapsamlı bir kavramdır. Halk edebiyatı deyince: İlk çağlarda söyleyeni bilinmeyen efsaneleşmiş destanlar, hikâyeler, masallar, fıkralar, bilmeceler, tekerlemeler, türküler, maniler, ninniler, ağıtlar, atasözleri, deyimler, dilekler, ilençler, yeminler, Karagöz ve ortaoyunu gibi halk temsilleri hatıra gelir.
II. HALK EDEBİYATI - FOLKLOR İLİŞKİSİ
Bütün sosyal bilimlerde olduğu gibi, folklor ve halk edebiyatının sınırlarını çizmek oldukça güçtür. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını kesin olarak belirtmek kolay değildir. Her sosyal bilim, diğerinden malzeme alır ve ona malzeme verir. Bu nedenle, sosyal bilimlerin çekirdeğini oluşturan folklor ve halk edebiyatı arasında sürekli bir ilişki vardır.
Bunlar aynı zamanda folklor ürünleridir. Kelimenin kökeni, folk(halk) ve lore(bilim)’den gelmektedir. İkisi birlikte halk bilimi karşılığında kullanılmaktadır. “Folklorun canlı kaynağı halk hayatıdır. Doğumdan ölüme kadar bütün törenler folklorun kaynağını oluşturur.”[30] Folklor, tarih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, etnoloji, filoloji ve benzeri bilimlere malzeme veren zengin bir hazinedir.” Toplumun ortak kültürel değerlerinden yararlanarak millî kültürün çekirdeğini oluşturmaktadır.” [31]
İlk çağlardan itibaren meydana gelen bu folklor ürünleri dışında, “Sonradan halk çevrelerinde beslenip değerlendirilen ürünler ise, halk edebiyatı çerçevesinde ele alınır.”[32] Prof. Dr. Mehmet Kaplan halk edebiyatı ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Halk edebiyatı, halkın yaşayışının inanç ve değer hükümlerinin bir hazinesidir. Bu edebiyat beşikten başlayarak insan hayatının bütün safhalarını içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, elem, hasret, tabiat sevgisi, acıma, alay, din duygusu, kahramanlık, ahlâk gibi beşeri bütün duyguları işler. Bundan dolayı bu ürünleri, Türk millî kültürünün en kıymetli hazinesi olarak korumalıyız.”[33]
III. ÂŞIK EDEBİYATI
Halk arasında yetişen saz şairlerinin meydana getirdiği edebiyattır. Destan, koşma, güzelleme, taşlama, ağıt, muamma gibi türleri vardır. Âşık adı verilen şairlerin cura, tambura, bağlama gibi sazlarla söyleyip çaldıkları sözlü, besteli bir edebiyattır. Bilindiği gibi aşk, insanlardaki sevgi ve bağlılık duygusudur. Gerek bu yönüyle, gerekse sevgiliye bağlanma duyguları ile saz çalarak şiir söyleyenlere âşık  denilmiştir.
XVI. asır başlarından bu yana arasına türküler sıkıştırılmış olan halk hikâyelerinin anlatıcılarına da âşık denilmiştir. XX. Asrın başlarından itibaren âşık terimi yerine saz şairi, halk ozanı, ya da halk şairi terimleri kullanılmaktadır.
Âşık terimi, Anadolu dışında Azerbaycan sahasında da yaygındır. “Türkçe’nin konuşulduğu diğer ülkelerde ise farklı adlar alır. Kazaklarda akın çırav, Kırgızlarda akın, Türkmenlerde bağşı olarak bilinir.”[34]
  Âşıklar, irticalen (hazırlıksız, içinden geldiği şekilde) şiir söyledikleri gibi, çağdaşları veya daha önceden yaşamış olan âşıklardan ezberledikleri şiirleri gelecek kuşaklara aktarma görevini de üstlenmişlerdir. Bu sözlü gelenek sayesinde önceki asırlarda söylenmiş olan şiirler günümüze kadar gelebilmiştir.
Halk arasında âşıklık gücünün rüyada bir Pir’ in sunduğu aşk badesini içmekle kazanıldığı inancı yaygındır. Böyle olağanüstü bir olayla âşıklık yeteneğini kazananlar, badeli âşık veya  Hak âşığı olarak isimlendirilirler(bkz,s.13). Âşık, bir yönüyle eski destan geleneğini sürdürmek, başka bir yönüyle sevda şiiri yazmakla görevlendirilmiştir.
Âşık edebiyatı, XVI. asırdan itibaren güçlenmeğe başlamıştır: Hayalî, Öksüz Âşık, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal bu asrın usta şairlerindendir. Pir Sultan Abdal’ın tekke şiiri ile de ilişkisi vardır. Armutlu, Bahşi, Kul Çulha, Kul Mehmet, Öksüz Dede  asrın diğer önemli şairleridir.
XVII. asır, âşık edebiyatının altın çağıdır: Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer, Kuloğlu, Demircioğlu Âşık, Âşık Halil, Ercişli Emrah, Gevheri, Kâtibi, Kuloğlu, Öksüz Âşık, Yazıcı  bu dönemin şairleri arasında yer alırlar.
XVIII. asırda ilgi çekici bir durum ortaya çıkar: Divan şairleri halk şiirine yönelirken halk şairlerinin de divan şiirine ilgi duyduklarını görüyoruz. Divan şairi olan Nedim, İstanbul ağzıyla türkü yazarken, Gevheri, Dertli gibi halk şairleri divan şiirine özenmişlerdir. Bu asırda: Levnî, Bursalı Halil, Abdî, Âşık İbrahim, Pir Mehmet, Âşık Derûnî gibi usta şairler yetişmiştir.
XIX. asırda: Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, Develili Seyranî, Tokatlı Nuri, Bayburtlu Celâlî, Narmanlı Sümmanî, Ruhsatî, Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Turabî, Muhibbî en tanınmış halk şairleri arasında yer alırlar.
Son yıllarda, teknolojinin ve kentleşmenin getirdiği değişmeler, âşıklık geleneğini büyük ölçüde etkilemiştir. Yok olmaya başlayan bu geleneğin yaşatılması için Konya ve Erzurum’da, âşıklık geleneğini yaşatma amaçlı dernekler kurulmuş, çeşitli yarışmalar düzenlenmiştir.
A. ÂŞIK EDEBİYATI ŞİİR TÜRLERİ
Âşık edebiyatı adı altında toplanan edebiyat ürünleri başlıca iki türe ayrılır: Birincisi, anlatım türüne giren halk hikâyeleri (Bu konu, “Halk Hikâyeleri” başlığı altında ayrıca işlenecektir.); ikincisi ise şiirlerdir. Âşık edebiyatı şiir türlerini şu başlıklar altında sıralayabiliriz:
1. Destanlar : Dörder mısralık hanelerle yazılan uzunca şiirlerdir. Hane sayısı 100’e yaklaşabilir. Buna karşılık 10 haneyi aşmayan destanlar da vardır. Destanlar, kahramanlık, doğal afet, hastalık, kıtlık, savaş, ölüm, göç vb. konularda söylenir. Ağırbaşlı destanlar yanında, güldürücü, şaşırtıcı, alaycı, tekerlemeli destanlar da vardır.
Şu hücra köylerin yarası çoktur
Efkârı derindir devası yoktur
Ne kaymakam uğrar ne gelir doktor
Sedirsiz koltuksuz mindersiz köyler
 
Hayıra yorulsun gördüğün rüya
Eller aya gitti biz yerde yaya
Hasta can veriyor su diye diye
Suyu yok gözesiz pınarsız köyler
 
Bu köylerin ortak oldum gamına
Vallah yalan değil şahidim buna
Gün aşınca herkes girer damına
Işıksız ceryansız fenersiz köyler
 
 
 
KÖYLER DESTANI

Yirminci asırda ahvalden halden
Duygusuz görgüsüz habersiz köyler
Sahipsiz her insan şaşarmış yoldan
Tahsilsiz bilgisiz rehbersiz köyler
 
Gel de bu rüyanın tabirini yor
Ehl-i fakaranın yüzü gülmüyor
Yirmi yaşlık gençler imza bilmiyor
Okulsuz kalemsiz deftersiz köyler
 
Nerdedir düşkünün halinden bilen
Yolsuz köye ne giden var ne gelen
Nice apandisten ecelsiz ölen
Yolsuz vesaitsiz öndersiz köyler
 
 
 
Bir ekmeği dörde böler oynarlar
Dünyadan bihaber güler oynarlar
Aç acına davul çalar oynarlar
Kaygısız telâşsız kedersiz köyler
 
Ruhani destanı yazar telinen
Yağan yağmurunan esen yelinen
Toprağı denize gider selinen
Ormansız çalısız çepersiz köyler
Aşık Ruhanî
 
 
Ağlıyorum gözyaşımı silen yok
Bu köylerde ağlayan çok gülen yok
Anlayan yok bildiren yok bilen yok
İmamsız azasız muhtarsız köyler
 
Herkes bir köşede diliyor dilek
Kızlar gelin olur çeyizsiz melek
Ölene kefen yok doğana gömlek
Gelirsiz parasız tutarsız köyler
 
 
 
DESTAN
 
 
El âriftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma
 
Muradım nasihat bunda söylemek
Size lâyık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay’etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
 
Karac’oğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma
Karacaoğlan
 
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelende
Anı yad ellere açıcı olma
 
Mecliste ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
 
Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen iyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
 
 
 
2. Güzelleme: Güzelliğin veya bir güzelin övgüsünü yapan şiirlerdir. Ana konusu sevgi ve aşktır. Lirik bir karakter taşırlar. İnsanlara yapılan her türlü övgü, duygusal yaklaşım ve aşk duyguları güzelleme konuları içinde yer alır. Destan dışındaki diğer şiirler gibi kısadır. Hane sayısı en az üç, en fazla on olur.
 
KÖYLÜ KIZI
(birinci parça)
 
Bugün ne gezersin kırda
Yoksa avcı mısın burda
Al yanağın çukurunda
Var nakışın köylü kızı
 
Efkârî der bir çiçeksin
Daha yavrum küçüceksin
Düğün dernek göçeceksin
Var çok işin köylü kızı
 
Nazlı nazlı yürüyorsun
Var mı işin köylü kızı
Melek gibi duruyorsun
Hoş bakışın köylü kızı
 
Mintanın al mavi yelek
Yandan kâkül buna örnek
Saçlarında çifte örek
Gül takışın köylü kızı
 
 
 
(üçüncü parça)
Boyun orta belin ince
Açılmamış gülün gonca
Bele misafir görünce
Güler kaçar köylü kızı
 
Efkârî der güzel sesi
Tabi insanların hası
Yoğurt ayran kahvesi
Güler açar köylü kızı

Aşık Efkârî
 
Saçlar örenmiş dalına
Güler geçer köylü kızı
Tarlada orak elinde
Güler biçer köylü kızı
 
Gören olur sana hayran
Her gün için sana bayram
Yorulur da buzlu ayran
Güler içer köylü kızı
 
 
 
BANA KARA DİYEN DİLBER
Hint’ten Yemen’den çekilir
Gelir Bağdat’a dökülür
Türlü Taâma çekilir
Biber de kara değil mi

Göllere konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arap beyinin
Çadırı kara değil mi
 
İller de konup göçerler
Lâle sümbülü biçerler
Ağalar beyler de içerler
Kahve de kara değil mi
 
Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sümbül de kara değil mi
 
Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren dilber
Kaşların kara değil mi
 
Boyun uzun belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıverirsin kolunca
Beliğin ince değil mi
 
Utanırsın akar terin
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi
 
Beni kara diye yerme
Mevlâ’m yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi
 
 
Karac’oğlan der maşallah
Bir gün görürüm inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi
Karacaoğlan
 
3. Taşlama: Toplumu veya kişileri eleştiren şiirlerdir. Onların kusurlarını gülünç ve alaylı bir dille ortaya koyar. Destanların kınama ve yergi çeşidine de taşlama denir.
ORMANDA BÜYÜYEN ADAM AZGINI


 
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermek için kesan beğenmez
 
Âlemi ta’n eder yanına varsan
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan
Câmiye gelir de erkân beğenmez
Elin kapısında kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berbere gelir de dükkân beğenmez
 
Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kim’ tımar sipah kimi ser-bölük
Bir elife dili dönmeyen hödük
Şehristâna gelir ezân beğenmez