|
Ses Bilgisi
Ses, Harf nedir?
Seslerin Oluşumu
1.Ses fizik bakımından bir titreşim olayıdır; ancak dil bilgisi
bakımından dilin en küçük parçasıdır.
İnsan dışında herhangi bir varlık sesi anlaşma
malzemesi olarak kullanabilir mi?
Örneğin papağanların çıkardığı taklidi seslerden
dolayı “Papağanları konuşabiliyor.” diyebilir miyiz?
Araştırınız.
2.Bir dilde bulunan sesler, o dilin ses dağarcığını oluşturur.
Türkiye Türkçesinin ses dağarcığında 29 harf vardır:
...........................................................................................
3.Dil sesinin yazıdaki işaretine .................... denir.
4.Sesle harf farklı kavramlardır; birincisi
......................, ikincisi ........................
algılanır.
5.Harflerin belli sıraya göre dizilmesi .....................’yi
oluşturur.
6.Ses, akciğerlerden başlayıp ağızda sona eren ses yolu denilen
yolun üstüne sıralanmış ses organları tarafından meydana
getirilir.
Bu organlar şunlardır:
a.Akciğerler,
b..........................................
c..........................................
d..........................................
e..........................................
f..........................................
g..........................................
h..........................................
i.Çene
Seslerin
Sınıflandırılması
Ünlü ve Ünsüzlerin Özellikleri Seslerin Birleşmesi Hece Yapısı
ve Kelime
1. Sesle harf arasındaki farkı yazınız.
2. “alışmak”, “seyahat” ve “vefa” kelimelerindeki “a” seslerinin
söylenişlerini dikkat ediniz.
Bu
söylenişlerin alfabede karşılığı var mıdır? Açıklayınız.
3. Aşağıda maddeler halinde Ünlüler bakımından Türkçenin ses
özellikleri verilmiştir. Bu maddelere örnekler veriniz.
a. Türkçe asıllı kelimelerde kendiliğinden uzun ünlü yoktur.
Bünyesinde uzun ünlü bulunan kelimeler Türkçe
değildir:...........................................................................
b. Türkçe kelimelerde /o/, /ö/ ünlüleri sadece ilk hecede
bulunur. Birinci hecenin dışında /o/, /ö/ ünlüleri bulunan ve
dilimizde kullanılan bütün kelimeler yabancı asıllıdır:
................... ............................
.............................. ..........................
................................ .............................
...............................
...................................
............................. .................... ....
........................
c. Türkçede vurgusuz orta hece ünlüsü düşme veya değişme
eğilimdedir:
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
........................................
..........................................
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
4. Bir hamlede söylenen veya ağızdan çıkan ses veya sesler
topluluğuna hece denir.
Bir
hecenin varlığı için ilk, temel ve yeterli şart,
ortada
bir ünlünün bulunmasıdır. Tek başına bir ünlü bir hece olabilir.
Türkçemizde altı çeşit hece vardır.
a. Bir ünlülü
heceler:...........................................
b. Bir ünlü bir ünsüzden oluşan
heceler:.......................................................................
c. Bir nüsüz ve bir ünlüden oluşan
heceler:........................................................................
d. Bir ünsüz bir ünlü bir ünsüzden oluşan
heceler:............................................................
e. Bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan
heceler:..........................................................
f. Bir ünsüz bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan
heceler:...........................................................
5. Aşağıdaki kelimeler, hangi sebeplerden dolayı Türkçe
değildir:
Vilâyet : 1. ....................
2. ....................
3. ....................
Monitör : 1......................
2. .....................
3. .....................
Heyecân: 1. ......................
2. .....................
3. ......................
Mürâcaat : 1. .....................
2. .....................
3.......................
4. ....................
Teşekkür : 1........................
2. .....................
Başlıca Ses Olayları
1) Ünsüz Yumuşaması ( değişmesi ):
“p, ç, t, k”dan biriyle biten kelimeye ünlüyle başlayan ek
gelirse “p, ç, t, k” yumuşar, yani “b, c, d, g, ğ” olur.
borç-u borcu, bilek-i bileği, dolap-a dolaba, renk-i rengi,
toprak-a toprağa, yamaç-ı yamacı
2) Ünsüz Benzeşmesi ( uyumu ):
“f, s, t, k, ç, ş, h, p” den biriyle biten kelimeden sonra “c,
d, g” geliyorsa bunlar “ç, t, k” ya dönüşür.
giriş-gen girişken, yurt-daş yurttaş, kanat-dan kanattan,
gelmiş-di gelmişti, 5’de, 5’te
3) Ünlü Daralması:
-yor eki (a, e)’den sonra gelirse bu sesler (ı, i, u, ü)’ye
dönüşür.
Sakla-yor saklıyor, gözle-yor gözlüyor, anlama-yor anlamıyor,
başla-yor başlıyor
4) Ses Düşmesi:
Ünlü ( hece ) Düşmesi: alın-ı alnı, burun-u burnu, oyun-a-mak
oynamak, ileri-le-mek ilerlemek
kayıp-etmek kaybetmek, cuma-ertesi cumartesi
Ünsüz Düşmesi: ufak-cık ufacık, büyük-cek büyücek, ufak-almak
ufalmak
5) Ses Türemesi:
Ünsüz Türemesi: hak-ım hakkım, sır-ı sırrı, af-ı affı, hal-olmak
hallolmak
Ünlü Türemesi: bir-cik biricik, az-cık azıcık, genç-çik gencecik
6) Kaynaştırma Ünsüzleri: Ünlüyle ünlüyü birleştiren “y, ş, s,
n” seslerine denir.
elma-a elmaya, baba-ın babanın, kale-i kalesi, yedi-er
yedişer
7) Ulama: Ünsüzle biten kelime ünlüyle başlayan kelimeye bağlı
okunur.
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüze nalsancak
Sönmeden yurdumu nüstünde tüte nen so nocak”
Aşağıda belirtilen kelimeleri, bu ders notundaki bilgilere göre
inceleyiniz.
Maçta bizim taraftan sadece ben vardım.
Saçlarını taradıktan sonra dolaptan kitabını aldı.
Oğluyla birlikte gittiği balık avında burnu kanadı.
Fikrini sorduğumuz her öğrenci başkanı işaret etti.
Pazartesi günü, kahvaltıda kaynanası sütlaç getirdi.
Benzi sararan çocuğun boynundan karnına doğru bir ağrı vardı.
Buyruklarını devrim muhafızlarına iletti.
Ufacık çocuğun alnında bir yara izi var.
Hastanedeki odasına büyücek bir televizyon getirdi.
Vergi affının iptali, yükselen hayat pahalılığını körüklüyor.
İşlerimi halledince biricik kardeşimi arayacağım.
Bana bir şey söylüyorsun; ama benden çok şey saklıyorsun
Vurgu ve Tonlama
Aşağıda Türkçede kelime vurgusunun özellikleri verilmiştir. Her
maddeye örnekler veriniz.
1. Türkçede anlam işlevi olan vurgulamalar dışında tek heceli
kelimeler
vurgusuzdur:..............................................
2. Birden fazla heceli kelimelerde genellikle vurgu son hece
üstündedir:...................................................................
3. Türkçe asıllı veya başka dillerden dilimize yerleşmiş yer
adlarının ve insan adlarının çoğunda vurgu ilk hece
üstündedir:..............................................................................................................................................................
4. Dilimize Farsça’dan girmiş yer isimlerinde vurgu son hece
üstündedir:..................................................................
5. Olumsuzluk eki vurguyu kendinden önceki heceye
çeker:......................................................................................
6. Dilimizde seslenmelerde vurgu daima ilk hece
üstündedir:.....................................................................................
7. Soru eki vurguyu kendinden önceki hecenin üstüne
atar:.......................................................................................
8. Da, de bağlama edatı ile ki bağlama edatı da vurguyu
kendinden önceki hecelerin üstüne aktarır:
..................................................................................................................................................................................
Cümle Vurgusu
Aşağıdaki cümlelerde cümle vurgularını gösteriniz.
Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / kağnılar / gider
Kağnılar / Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / gider
Kağnılar / Sivas yollarında / ağır ağır / geceleri / gider
Kağnılar / ağır ağır / geceleri / Sivas yollarında / gider
Aşağıdaki şiir parçasında vurgunun kelimelerin hangi hecesinde
olduğunu daire içine alarak belirtiniz.
MEMLEKET TÜRKÜLERİ
El gibi dolaşma Anadolu’nda.
Arkadaş yurdunu içinden tanı,
Dinle bir yosmayı pınar yolunda,
Dinle bir yaylada garip.
Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt.
Yıllarca dökülür sana göz yaşı.
Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,
Turnanın hasreti yakar Maraş’ı...
Bir çölü andırır bil ki dört yanın
Bağrını delmezse yanık türküler;
Varlığı bu korla tutuşmayanın
Kirpiği yaşarsa gözleri güler. Faruk Nafiz / Çoban Çeşmesi
Ses Uyumları
TEMİZLİK
Bir dostum anlattı:
Tanıdığı bir aile ile bir vapur gezisi yapıyorlar. Ailenin küçük
çocuğuna bir sürpriz yapmak için önceden alıp cebine koyduğu
çikolatalardan bir paket çıkarıyor, kâğıtlarını da buruşturup
denize fırlatıyor. Çocuk çikolatadan ziyade son hareketin
şaşkınlığı ile bağırıyor:
- A!... Denizi kirleteceksiniz, baksanıza, karşıda kağıt sepeti
var, neden oraya atmıyorsunuz.
Çocuk hayrette, dostum utanmış durumdadır. Bir gün yetkili bir
idare amiri ile beraber Tophane rıhtımına çıkmıştık. Motorumuzun
pervanesi karpuz kabuklarını renkli kâğıt fırıldaklar gibi
havada döndürüyordu. Rıhtımın köşeli bir yerindeydik. Pislikten
denizin bir kısmı görünmüyordu. İlgili memuru çağırdı ve niçin
bunları temizlemediğini sordu.
Hasan Âli Yücel
Yukarıdaki metinde küçük sesli uyumuna aykırı kelimeleri
bularak, aykırılık nedenlerini yazınız.
Uymayan Kelimeler Nedenleri
- ...............................: .
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
Deyim - Atasözü
Atasözleri
Söyleyeni belli olmayan özlü sözlere denir:
Vakit nakittir.
Balık baştan kokar.
Ağacı kurt, insanı dert yer.
Bir çiçekle bahar olmaz.
Bedava sirke baldan tatlıdır.
Atasözlerinin kelimeleri kalıplaşmıştır, değiştirilemez:
Sakla samanı gelir zamanı. (doğru)
Sakla samanı gelir vakti. (yanlış)
Atasözlerinin birçoğu mecaz anlamdadır:
Dağ başından duman eksik olmaz.
Alıcı kuşun ömrü az olur.
El elden üstündür.
Bir kısım atasözleri de gerçek anlamdadır:
Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.
Dost ile ye, iç; alışveriş etme.
Akıllı düşman akılsız dosttan hayırlıdır.
Baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana!
Son pişmanlık fayda etmez.
Deyimler:
Anlatımı güçlendirmek amacıyla söylenen kalıplaşmış sözlere
denir, en az iki sözcükten oluşur.
Komşumuz iflas etmiş, bir görsen kan ağlıyor.
Gün görmüş ihtiyarların sohbeti tatlı olur.
Deyimler anlatımı güç olan soyut kavram ve durumları
somutlaştırarak anlaşılırlığı kolaylaştırır:
-----
Bence durumu abartıyorsun, zaten hep pireyi deve yaparsın.
Meseleyi tereyağından kıl çeker gibi halletti.
Deyimler yalnız başına kullanıldığında atasözü gibi yargı
bildirmez:
Bulanık suda balık avlamak.
Dört gözle beklemek.
Cümle şeklinde kullanılan deyimler de vardır:
Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur.
Oğlan aldı oyuna gitti, çoban aldı koyuna gitti.
Papuç kadar dili var.
Atı alan Üsküdar’ı geçti.
Kimi deyimler eksiltilidir:
Gözün aydın (olsun), oğlun gelmiş.
Laf aramızda (kalsın), pek şişmanlamışsın.
Çat kapı (çat diye kapıyı vurarak), misafirliğe gittik.
Deyimler kalıplaşmış olduğu için kelimeleri değiştirilemez:
Bankadaki hırsızlık işine onun da adı karışmış. (doğru)
Bankadaki hırsızlık işine onun da ismi karışmış. (yanlış)
Kimi cümlelerde deyim, açıklayıcısıyla birlikte verilir:
Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur, gücüm ancak bu kadarına
yetiyor.
Başkaları için gizlice hazırladığı tehlike, kendisine zarar
verdi, kazdığı kuyuya kendisi düştü.
Aşağıdaki deyimler yandaki iki cümlenin hangisinde doğru anlamda
kullanılmıştır?
Züğürt tesellisi ( )
( ) Hedefimiz dünya kupasıydı fakat gümüş madalya bizim için
züğürt tesellisi oldu.
Mahallemizin zenginleri kazançlarının bir bölümünü fakirlere
züğürt tesellisi olarak verirlerdi.
Yüzü yok ( )
( ) Daha önceden tanımadığım bu kişiden nasıl bir yardım
isteyeyim, yüzüm yok.
Babama yaptığım bunca kötülükten sonra ondan harçlık istemeye
yüzüm yok.
Üstüne bir bardak su içmek ( )
( ) Bu zor işten kurtulduğumuz için üstüne bir bardak su içmek
gerek.
Borç verdiğiniz kişi düzenbazın biridir, paranızın üstüne bir
bardak su için.
Sarı çizmeli Mehmet Ağa ( )
( ) Bahçe kapısını açınca karşımda iri kıyım biri, sanki bir
sarı çizmeli Mehmet Ağa duruyordu.
Bu haber kimden çıkmıştı belirleyemedik; haberi yayan şu an
belli değil: Sarı çizmeli Mehmet Ağa!
Pabuç kadar dili var ( )
( ) Anlatmak istediklerini etraflıca anlatabilecek kadar iyi
anlatıma sahiptir, pabuç kadar dili var.
Çevresine karşı saygısız sözler etmekte yeteneklidir, pabuç
kadar dili var.
Nefes tüketmek ( )
( ) Yalnız yaşayan bu adam bir sabah kahvaltı sırasında masada
nefes tüketmişti, cenazesini iki gün sonra bulmuşlardı.
Babaları hergün çocuklarının derslerine çalışmaları gerektiği
konusunda nefes tüketiyordu.
Meteliğe kurşun atmak ( )
( ) Girdiği son iş iyi kâr getirmişti ki meteliğe kurşun
atıyordu.
Hiç parası kalmamıştı meteliğe kurşun atıyordu.
Koyun kaval dinler gibi dinlemek ( )
( ) İşçiler patronun sözlerinin birazını anlıyorlar, konuşmayı
koyunun kaval dinlediği gibi sessizce dinliyorlardı.
Dinleyiciler konuşmacıyı koyunun kaval dinlediği gibi
dinlemişler, sözlerinden hiçbir şey anlamamışlardı.
İyi saatte olsunlar ( )
( ) Komşularımız iyiliksever insanlardır; iyi saatte olsunlar.
Köşedeki eski konağı iyi saatte olsunlar işgal etmiş.
İç etmek ( )
( ) Çektiği sıkıntıları kimseye açıklamıyor iç ediyordu.
Çalıştığı fabrikadan bir gün bir terlik öbür gün bir giysi iç
ediyor, eve getiriyordu.
Çil yavrusu gibi dağıtmak ( )
( ) Bölüğümüz ilerideki vadide kamp kuran düşman müfrezesini ani
bir baskınla çil yavrusu gibi dağıtmıştı.
Padişah tahta çıktığı ilk gün, hazinedeki altınları bütün halka
çil yavrusu gibi dağıttı.
Aşağıdaki metinlerde geçen deyimleri bularak hangi anlamda
kullanıldığını yazınız.
Can yoldaşım olmazsa olmasın
Yalnızım diye hayıflanmasın.
Üç adım ötede deniz;
Dosttur; ne öfkesi, ne durgunluğu sebepsiz
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Bugün hava güzel
Bugün içim içime sığmıyor.
Annemden mektup aldım,
Memlekette gibiyim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Gurbet ellerde zelîl olmadan,
Gününü gün etmek hayli hünerdir.
Atalar kavlince insana vatan,
Doğduğu yer değil, doyduğu yerdir.
(Rıza Tevfik Bölükbaşı)
....................................................................................
....................................................................................
Zamanla nasıl değişiyor insan?
Hangi resme baksam ben değilim.
Nerede o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Bir köşeye çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Deyimlerin Hikayeleri
AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK
Türkçe'de bakla ile alâkalı iki deyim vardır. Her ikisinde de
illiyet, kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla
ilgilidir. Kurutulmuş baklanın ağıza alındığında ıslanıp
yumuşaması uzun bir süreyi ilzam eder. Sır saklama ve dilini
tutma konusunda kendisine itimad edilemeyen kişiler için
"Ağzında bakla ıslanmaz" deyiminin kullanılması bu yüzdendir.
Yani duyduğu bir sırrı hemen başkasına anlatır, demlenesiye
kadar yahut bir baklanın ıslanacağı müddet kadar olsun beklemez
demeye gelir.
Baklayla ilgili diğer deyim baklayı ağzından çıkarmaktır. Deyim,
içimizden geçtiği halde mekân ve zaman müsait olmadığı için
nezaket veya siyaseten söyle(ye)mediğimiz şeyler için birisinin
bizi ikazı zımnında "Çıkar ağzından (dilinin altından) baklayı"
demesine işarettir. Deyimin hikâyesi şöyle:
Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine
yakıştırılan küfürbazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu
bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu
huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş.
Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz,
matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup
üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:
- Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına,
diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline
takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda
söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da
erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin
altına yerleştirirsin.
Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol
etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu
yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir
sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten
bir kız çocuğu başını uzatarak,
- Şeyh efendi, biraz durur musun? deyip pencereyi kapatır. Şeyh
efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır.
Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu
henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara
evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve
tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,
-Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...
Şeyh içinden "La havle" çekse de denileni yapmamak tarikat
adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O
sırada küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır.
Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine
kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız
seslenir:
-Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
-İyi de evlâdım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş
değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları
tavuğun akına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa
piliçler de tepeli olur,horoz çıkarmış.Annem sizi geçerken gördü
de yumurtaları kuluçkaya koydu.
Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine Şeyh efendi,
-Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı!..
İş işten geçti
Bolu Beyi'ne baş kaldıran ünlü eşkıya Köroğlu (şair Köroğlu ile
karıştırılmasın) bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan
atını aramak için tebdil-i kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve
sonunda yolu İstanbul'a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara
getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp,
-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek
istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At,
üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış.
Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal
kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı
aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu'yu atıyla
birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından bîri onu
teselli için seslenmiş:
-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar'ı geçti.O adam Köroğlu'nun
kendisi idi.
Bugün bu sözü, "İş işten geçti" manâsında kullanırız.
"Lafla peynir gemisi yürümez!"
Rivayete göre bir zamanlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf
adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi
olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar,
artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir
fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere
yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları
yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın,
istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde
bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından
birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
-Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için
masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile
dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
-Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici.
-Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ
lazım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi
sayıklayıp durmuş.
-Lafla peynir gemisi yürümez ha!
A V U C U N U Y A L A M A K
Umduğumuz bir nimet ele girmediği zamanlarda söylenilen bu
deyim, eskiden kadınlar arasında yaygın iken bilâhare çıkış
noktası unutulup erkekler tarafından da kullanılır olmuştur.
Eskiden hamile kadınların aşerme (aş yermek) dönemleri ile
bebekli hanımların süt dönemlerinde canlan çekip de
ulaşamadıkları bir şey olursa göğüslerinin şişeceği veya
sütlerinin kesileceğine dair bir İnanış mevcutmuş. Fakirlik,
yasaklama, sıhhî gerekler vs. yönünden bir şeyi canı çektiği
halde ondan tadamayan bir kadın, sanki onu tadı- yormuşçasına
sağ avucunun içini yalar ve böylece nefsini köreltir, istediği
nimeti yediğini farz edermiş. Aynı uygulamaların çocuklara
yönelik bir versiyonu da İmrendikleri yiyeceklen onlara bir
tadımlık da olsa ikram etmektir. Eğer ikram edilmezse çocuğun
bir yerlerinin şişeceği söylenir ki galiba kadınların göğüs
şişmesi ile aynı olsa gerektir.
Yolunacak Kaz
Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın
arasına çıkanlar II.Isman, IV. Murat, III.Osman, III.Selim ve II.Mahmut
ile sınırlıdır.Bunalrdan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki
mabeyincisini alarak yollara dökülür. Sirkeci'ye gelip bir
sandala binerekBeylerbeyi'ne geçeceklerdir. Şanslarına, ihtiyar
bir kayıkçı düşer. Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık
neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine,
tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek
kadar tanımaktadır. Bittabi bu seferki yolcularının da
kimliklerini hemen anlar. Ancak asla ses çıkarmaz ve işini
yapar.
Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
-Baba,der.32 ile nasılsın?
İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
-32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor.
Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
-İşitliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş;
senin evine de giren oldu mu?
-Bunan iki ay evvel biri girdi.Son günlerde birisi daha dadandı
ya! Bakalım ne olacak?
Padişah sükut eder.Kayıkçı işine devamdadır. Ancak mabeyinciler
konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır. Bu
durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine
yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim.
Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar. Gel
gelelim mabeyinciler meraktadır. Nihayet ertesi gün, hünkar ile
kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci
sahiline. Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu
açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar. Bir kenara çağırıp
hususi görüşmek istediklerini söylerler. Dışarı çıkıp kayıkla
biraz uzaklaşırlar. Adamlar hemen sadede gelerek:
-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün.
-Beli.
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız
hazretleriydi.
-Bir hatamız mı oldu ağalar?
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz.
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
-Haşa! Ancak...
İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp
avucuna sıkıştırır. O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye
doğru çevirip anlatmaya başlar:
-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin
nasıldır,demek istedi. Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya
göre ayarlıyorum. Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş
bulabiliyorum, dedim.
-Eeee?
İhtiyar yine nazlanır. Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar.
İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu
dedi. Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde
evlenmeler arttı. Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek
istedi. Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri
evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim
dedim. Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi.
Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine
bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır.
- Ya üçüncü sual ne idi?
İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu
cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz. Padişah efendimiz buyurdular ki
iki besili kaz... Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri
gönderdi.
O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para
kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir.
PABUCU DAMA ATILMAK
osmanlı ahi teşkilatını bilirsiniz.şimdiki esnaf ve sanatkarlar
derneği gibi o zamanın esnaf örgütü.
işte ahiler ayıplı mal satan esnafın kapucunu cümle alem görsün
ve bilsin diye dama atarmış.o pabuç belli bir süre esnafın
damında kalır ve esnaf bu şekilde teşhir edilirmiş.
bu deyim burdan gelir.
Çizmeyi Aşmak
Milad-ı İsa'dan üç asıl evvel Efes'te Apelle (Apel) isimli bir
ressam yaşarmış. Bu ressamın en büyük özelliği yaptığüı
resimleri halka açması ve gizlendiği bir perdenin arkasından
onların tenkitlerini dinleyip hoşa gidecek yeni resimler için
fikir geliştirmesi imiş.
Günlerden birinde bir kunduracı, Apel'in resimlerinden birini
tepeden tırnağa süzüp tenkide başlamış. Önce resimdeki çizmeler
üzerinde görüşlerini bildirip, kunduracılık sanatı bakımından
tenkitlerini sıralamış. Apel bunları dinleyip gereklinotları
almış. Ancak bir müddet sonra adam, resmin üst kısımlarını da
eleştirmeye hatta teknik yönden, sanat açısından, renklerin
kontrasından ve gölgelerin derecesi üzerine de ileri geri
konuşmaya başlayınca Apel, perdenin arkasından bağırmış:
_Efendi, haddini bil; çizmeden yukarı aşma!
B A M T E L İ N E B A S M A K
Bâm (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe'de dam
olarak kullanılır. Bir musikî terimi olarak kullanılan bam
telinin orijinal telâffuzu "bem teli"dir. Bem, aslında kanun,
tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam) sakalın
dudağa en yakın olan kalın teline de derler. Telli sazların en
üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikîde
"bam teli" denilmiştir. Bunun karşıtı zîr (alt) olup o da en
ince teli karşılar (zîrübem=alt ve üst, ince ve kalın teller).
Eskiler en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini,
bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine
benzetmişler ve bunun adını "(Birinin) bam teline basmak (veya
dokunmak)" diye koymuşlar. Eğer birisini aşın derecede
kızdıracak bir sözü kasden söylüyorsanız, karşınızdakinin bam
teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünki o da bam
telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.
A L T I K A V A L Ü S T Ü Ş E Ş Â N E
Parçalan birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir
işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda
birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü
şeşhâne deyimini kullanırız. Buradaki şeş-hâne kelimesinin
İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası
yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır. Çünki şeş-hâne diye
namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler
mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların
gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi
düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set
tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek
topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli
namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında
dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler
bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde
namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı
bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk
dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır.
Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah
olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Çünki kaval topların
attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Keza
kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan
kurşun atılır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar
kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de
vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift
namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını
teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye
ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle
acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca
müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu
ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra
halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için
altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek
deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.
Toprağı Bol Olmak
İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım
eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Tanrılarına sunmak ve öte
dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu
eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak
ile takılardan oluşurdu. Türk Beyleri de İslamiyetten önceki
zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve
mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak
yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi. Eski
medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü
hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır.
Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış,
nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı
kanunsuz yollara sevk etmiştir. Höyüklerdeki hazineler de
zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği
düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük
höyükler yapılır olmuş. O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze
merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne
atmaları gelenek halini almış. Öyle ya, mezarın üzerinde toprak
ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından
açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu.
Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en
azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi
bulunacaktır. Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak"
deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder.
Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk
ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de
gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır.
...
İskender PALA
B A Ğ D A T G İ B İ D İ Y A R O L M A Z
Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün
aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz."
şeklindedir- Çünki sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat
yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin
adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama
manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın
Osmanlı Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne
yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle
Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının
çizilmesi gibi.
A L T I N D A N Ç A P A N O Ğ L U Ç I K I Y O R
Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat
şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup
1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam
ettirilmiştir. Ahmet Paşa'nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından
da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu
sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini
bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade
ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus'u
içine alan bir hükümet kurup adını Celalîler listesinin
serlevhasına yazdıran odur. Süleyman Bey zamanında sadece halk
arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve
çekingenlikle anılmaya başlar.
İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir
yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur.
Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de
yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman
Bey'in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına
anlatıp fikrini ister.Aldığı cevap şöyledir:
-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada
demektir!...
Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak
cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir.
Çapanoğlu Süleyman Bey yaşadığı zamanda takvimler 1700'lü
yılların sonuna yaklaşmaktaydı.Şimdi 2000'li yıllardayız ve bir
yerlerde yolları daima bir Çapanoğlu kesmiş oluyor
DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR
EDEBİYATÇILARI
Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig
Hakkında Ön Bilgi
Gökhan Yılmaz
Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız
gibi; bu devletin 'vatandaşı' olan Yusuf hakkındaki bilgilerimiz
de yok denecek kadar azdır. O'nun hakkında bütün bildiklerimiz,
eseri okuyuculara takdim etmek amacıyla, sonradan ve
başkalarınca eserin başına eklenen mukaddimelerin verdiği
bilgilere ve eserin kendisinden çıkarılabilecek ipuçlarına
dayanmaktadır.
Bu ipuçlarına dayanılarak, hayatının bazı yönlerini tespit ve
tahmin etmek mümkün ise de; tam bir biyografisini oluşturmak
imkânsızdır. Kitap boyunca adını bile sadece bir kez, "Kitap
sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasîhat eder"
başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı
olduğu da anlaşılmaktadır.
Esere eklenen mukkadimenin bildirdiğine göre, Yusuf
Balasagun'ludur. Kitabın yazıldığı çağlarda Balasagun şehri
'Kuz-Ordu' adını taşıyor ve Kaşgar ile birlikte, XI. yüzyıl Orta
Asya Türk kültürünün ve dilinin merkezi sayılıyordu.
Balasagun'un asîl ailelerinden birine mensup olan Yusuf,
eserinin esasını burada yazmış ve düzenlemiş, ancak son şeklini
doğduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği Kaşgar'da vermiştir.
Kitabını huzurunda okuyarak, Tavgaç Kara Buğra Han'a sunmuş; O
da çok beğenerek Yusuf'a Has Hâcib ünvanı vermiş ve onu kendi
yakınları arasına almıştır. Herkese yarayan fakat hükümdârlara
daha çok yarayan6 kitaba 'Kutadgu Bilig' adını vermesini,
"kitaba Kutadgu Bilig adını koydum ki, okuyanı kutlandırsın"
diyerek açıklar. Yusuf, üzerinde 18 ay uğraştığı eserini
1069/1070'de tamamladığına ve yazmaya başladığı zaman 50
yaşlarında bulunduğuna bakılırsa 1018/1019 yıllarında doğmuş
olmalıdır. Ölüm tarihi hakkında bilgimiz olmamakla birlikte,
eserin sonradan eklenen kısımda iyice ihtiyarladığını
söylemesinden uzun yaşadığı düşünülebilir.Karahanlı Devleti
döneminde Türkler ileri bir uygarlığa sahiptiler. Arap, Fars,
Çin, Hint ve Batı uygarlıkları ile temas halindeydiler ve
buralardaki gelişmeleri izleyebiliyorlardı. Türkler İslâmiyeti
kabul ettikleri zaman yazıya, kitaba, eğitime yabancı barbar bir
millet değildiler10. Karahanlılar, İslâm kültür dairesine girmiş
olmakla birlikte, köken olarak doğularındaki yüksek Uygur
kültürüne de bağlıydılar ve bu kültür, Çin tarihçilerine göre,
daha V. asırda oldukça parlak ve geniş bir edebiyata sahipti;
yazılı eserleri olduğu gibi, hanların sarayında vakânüvisler de
bulunurdu. Meşhur Çin elçisi Wang Yen-Te onuncu asırda, Uygur
ülkesinde gördüğü kitaplıklardan bahseder.
İşte, Yusuf böyle bir kültür ortamında yetişmiş bir Türk
entelektüelidir. O, Kutadgu Bilig'i yazdığı sıralarda, Kaşgar
yakınlarında, Sıngı-Seli-Tutung Budist sutrası
Suvarnaprabhasa'yı Altun-Yaruk adı altında Türkçe'ye çevirmekte
Kaşgarlı Mahmud ise, meşhur lûgatını kaleme almaktaydı. Yusuf,
çevresinde bulunan büyük kültürlere ve bunların dillerine âşina
idi ve eserinden anladığımız kadarıyla edebiyata, ilâhiyata,
folklora, siyasete, felsefeye ve devrinin tüm pozitif
bilimlerine ilişkin ansiklopedik bilgiye de sahipti. Hatta,
devrinin bilginlerine Öklid geometrisi bilmeleri gerektiğini
tavsiye ediyordu. Yusuf, devlet adamı olma sıfatı ile Budist ve
Manihaistlerle de sık sık görüşmüş, bu inanç sistemlerini de
yakından tanımıştı. Bütün bunlarla birlikte, Yusuf, Türklüğünün
bilincinde olmuş; geçmişine ve diline bağlı kalmıştır. Bu tavrı
ile o, Bilge Kağan'lardan beri aktarılan zihniyeti taşıyan
hattın bir unsuru olmuştur.
Yusuf, İslâmiyet'in etkisiyle değişmekte olan Türk-Uygur
toplumunun geleneksel ahlâki ve hukukî telâkkilerini tespit
etmiş; yaşadığı çevrenin sosyal ahlâkını, devlet yönetimi
hakkındaki esaslarını, hukuk anlayışlarını ve askerlik
esaslarını unutulmaktan kurtarmış ve gelecek kuşaklara
aktararak, elde edilmiş kültür hazinesinin yaşamasını
sağlamıştır. Yusuf'un eseri sadece bu yönüyle değil, İslâmiyet'i
kabul etmekle yepyeni bir medeniyet çevresine giren bir
toplumun, şiddetle sarsılan eski ve geleneksel değerlerini yeni
bir senteze vardırmak endişe ve çabasını yansıtması bakımından
da çok önemlidir. Yusuf, bu süreçte kendini gösteren münzevî
zahid tipine karşı, şiddetle, insanın toplum içindeki yaşayışını
savunuyordu.Yusuf'a ilişkin son bir bilgi olarak; Arsal'ın
-ihtiyat kapısını açık bırakmak şartı ile-Kutadgu Bilig'de kut'u
temsil eden Ay-Toldı ile Aklı temsil edenÖgdülmiş'inşahıslarında,
şâirin kendisini tasvir etmiş olduğunu sandığını
söyleyebiliriz.B.Kutadgu BiligKutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik
edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridiEdebî bakımdan ilk
sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir
sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi'nin ilk örneğidir. Kitabın
yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti'ndeki bütün boyların konuşma
dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı
Mahmud'un bu lehçeyi 'Hakaniye' adıyla anması da bunu
göstermektedir. Kutadgu Bilig'de dil henüz saflığını
korumaktadır.
Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve
Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde
İslâmiyet'e ait 'helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat,
tarikat, fazl, nimet' gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf
da müttaki bir Müslüman olduğu halde, 'Allah' kelimesinin bir
kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe 'Tanrı',
'İdi', 'Bayat', 'Ugan' ve seyrek olarak da Arapça 'Rab'
kelimeleri kullanılmıştır. 'Peygamber' ve 'Resul' kelimeleri de
kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan 'Yalavaç' ve
'Savcı' tercih edilmiştir.
En dikkat çekici olanı ise 'Tengri Taâla' ifadesidir ve bir
sentezin sembolü gibidir. Eserin adı 'kutadgu' ve 'bilig' gibi
iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan 'bilig'
kelimesi, 'bil-' fiil kökünden '-g' fiilden isim yapma eki ile
yapılmış bir isim olup, 'bilgi' demektir. Tamlayan 'Kutadgu'
kelimesi ise, 'kut' isim kökünden '-ad-' isimden fiil yapma eki
ile yapılmış 'kutad-' fiilinden '-gu' eki ile yapılmış bir
isimdir.
Kutadgu Bilig, 'kutlandıran bilgi' veya 'kutlu olma bilgisi'
demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur
olan 'kut' kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine
varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün 'saadet'
anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold'a göre
'majeste' (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve
Kafesoğlu, kelimenin 'siyasî iktidar' kavramını ifade ettiğini,
'tâlih', 'saadet', 'bahtiyarlık' gibi karşılıkların ikinci
plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar
olduğu kanaatindedirler. Karamanlıoğlu, 'kut' kavramının tamamen
'devlet' sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı
olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu
yorum, doğruya en yakın olanı gibi görünmektedir.
Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf'un bilerek bir 'dil oyunu'
yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil
oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun
bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla,
ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde
tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ,
mutluluğun önündeki en büyük engel 'eksiklik'tir.
Kutadgu Bilig'in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların
hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından
değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu
nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve
Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı
olan Viyana nüshası 1439'da Herat'ta kopya edilmiştir. Aynı
yüzyıl içinde Tokat'a, oradan da 1474'de İstanbul'a
getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında
İstanbul'da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı'na vermiştir.
Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile
yazılı olan ve Kahire'deki Kral Kitaplığı'nda bulunan Mısır
nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896'da
tespit edilmiştir. 1914'de bulunan ve yine Arap harfleri ile
yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en
eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.Her üç
nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu'nca yayımlanmıştır. Bu
üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve
eserin günümüz Türkçesi'ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat
tarafından hazırlanmıştır.
Arat'ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden
oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3
bölüm de bitiriş bölümleridir.
Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de
kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır.
İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize
etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil
etmektedirler.Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş
olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin
yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler.
Sözü edilen üç nüshanın da Türkler'in hâkim olduğu coğrafyalarda
bulunmuş olması, Kutadgu Bilig'in, vaktiyle bütün Türk dünyasına
yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın,
Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig'den alınmış
dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan
nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu
düşündürtür. Kutadgu Bilig allegorik bir münâzara
karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş;
bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya
çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili
konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden
kişiler şunlardır:
Kün-Togdı (hükümdâr): 'köni törü' (Adâlet) Ay-Toldı (vezir):
'kut' Ögdülmiş (vezirin oğlu): 'ukuş' (Akıl) Odgurmış (vezirin
kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen
konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi
için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve
bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle,
ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir.
Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci
kişilerin konuşmalarının içerikleri açılarından sonuçlar
çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de
değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan
çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri
vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler
İslâmiyet'i doğrudan doğruya Araplar'dan değil, aranlılar
vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir'deki İran
kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin'i ikibin yıldır
tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm
felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş;
özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve
İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir.
Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig'in özgün olmadığını
göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde
değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat,
ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler,
tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de
iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve
ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir
ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla
tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, "tamamen orijinal bir eser
olduğu hükmüne varıyoruz" demektedir. Bu tartışmaların dışında,
çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz
ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü
zamana bırakmak gerektir.
Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen
mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere,
Çinliler, Edebü'l-mülûk; Maçinliler, Âyînü'l-memleke, Doğulular,
Zînetü'l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu
Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği
iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini
savunanlar da vardır.
Kutadgu Bilig'in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği
değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal
bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların
hepsi de içiçe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür
nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle beraber,
dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren
bir işaret yoktur. Yusuf'un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları
yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal
devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın
sonlarında yer alan "Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını
söyler" başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür.
Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır.
Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün
pratik zekâ ve zihniyetini 'teorileştirme' denemesidir.Türk
kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig,
Roux'ya göre, bunun yanısıra başka bir işlevi daha
gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ
bağlı kalmayı sürdüren bir dinin gerçekten evrensel nitelikte
bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır.
KAŞGARLI MAHMUT
Türk dilinin, Türk milliyetçiliğinin en büyük sözcüsü Kaşgâr'da
doğdu. Babasının adı Hüseyin'dir. İlk Türk - İslâm devletini
kuran Karahanlılar soyundandır. Pekçok Türkçe eserde, hangi
tarihte, nerede öldüğünün bilinmediği iddia edilse de türbesi
Doğu Türkistan'ın Kaşgâr şehrindedir.
Mahmud, 1008'de dünyaya gelmiştir. Saciye ve Hamidiye
Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili
tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya kat
ederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiş, 1072-1073 yılları
arasında hazırladığı meşhur kitabını Abbasi halifesine armağan
etmiştir. Kitabın asıl nüshası bu gün Ayasofya Müzesi'nde
muhafaza edilmektedir. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978'de
yapılabilmiştir.
Mahmud Kaşgar'a dönmüş ve 1105'de vefat etmiştir. Türklerin
yaşadığı şehirleri, köyleri, obaları bir bir dolaşarak
hazırladığı sözlük, İslâmiyet'ten önceki sözlü edebiyatımızı
aydınlatan dev eserdir. Yazılış gayesi, Araplara Türkçe'yi
öğretmekten çok, Türkçe'nin Arapça ile koşu atları gibi yarış
edeceğini, Türk dilinin zenginliğini, her duygu ve düşünceyi
anlatmaya elverişli olduğunu ispat etmek içindir. Kâşgarlı
Mahmut, iyi silâh kullanan bir asker olmakla beraber, dilimizi,
ulusal kültürümüzü, yurt sevgisini her şeyin üstünde gören ilk
büyük dil bilginimizdir. Kitabının önsözünde şu ilgi çekici
tümceler zer almaktadır:
"Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çigil'in, Yagma'nın Kırgız'ın
lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu
hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en
mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin
at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."
"Türk Sözlüğünün Divanı" anlamına gelen Kitâbü divân-i lûgat
it-Türk (Divânü Lügati't-Türk) adlı Kaşgârlı Mahmut'un bu eseri,
yalnız bir sözlük değil; İslâm'dan öncesi Türk edebiyatını,
tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan
ansiklopedik niteliktedir.
XI. yüzyıl hemen bütün İslâm ülkelerinde Türklerin egemen olduğu
bir dönemdir. Karahanlılar devletinin, özellikle Büyük Selçuk
İmparatorluğu'nun askerlikçe ve uygarlıkça en parlak zamanı bu
dönem içerisindedir. O tarihlerde Türklerin egemenliğindeki
uluslar dilini öğrenmek ihtiyacını duyuyorlardı. Divânü Lügati't-Türk
yabancılara Türkçe'yi öğretmek amacıyla 1073 -1077 tarihleri
arasında Bağdat'ta yazılmış bir sözlüktür. Türk sözcüğünün
kuvvet, güç, kudret anlamı taşıdığını bize ilk bildiren Kaşgârlı
Mahmut'tur.
Divânü Lügati't-Türk'teki sözcüklerin anlamları Arapça olarak
yazılmıştır. Türkçe 7500 sözcüğün Arapça karşılığı verilirken,
sav denilen âtasözleri, sagu denilen ağıtlar, koşuk denilen
şiirler, destan parçaları alınmıştır. Sözcüklerle ilgili bol bol
seci, mesel, hikmet, şiir, efsane; tarih, coğrafya; halk
edebiyatı folklor bilgi ve örnekleri verilmiş; dilbilgisi
kuralları ortaya konulmuş; Türkoloji'nin sağlam temelleri
atılmıştır. Türkologların görüşü : "Göktürk Yazıtları ile Kitâbü
divân-i lûgat it-Türk Türklük için büyük kazanç olmuştur.
Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine Hemir
demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedır. Kendisinin
verdiği bu bilgilerden Karahanlı ailesinden olduğu
öğrenilmektedir. Ünlü kitabını 1070'de tamamladığı ve bu tarihte
yaşının da bir hayli ileri olduğu düşünülerek 11.yüzyıl da
yaşamış olduğu tahmin edilmektedir.
İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet'le ilgili bilimsel çalışmaları
yakından izlemiştir. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi öğrenmiştir.
Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçe'nin
bütün diyalektlerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini
göreneklerini yakından izlemiştir. Bütün Sirderya (Seyhun)
kıyılarını dolaştığından kitabında söz etmektedir. Kitabında
belirttiğine göre, ailesi Kaşgar'dan Irak'a göç etmişti.
Melikşah'ın (1072-1092) eşi Terken Hatun'un maiyetinde pekçok
Kaşgarlı, bu dönemde Irak'a gelmişti. Mahmut'un ailesinin de
bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda
Irak İslâm Dünyası'nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi.
Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri
doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve
halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.
EDEBİ TÜRLER
Tür, edebiyat eserlerinin biçimlerine, konularına ve teknik
özelliklerine göre ayrılmasıdır. Bunlar iki ana grupta
incelenir: Yazı Türleri ve Şiir Türleri.
YAZI TÜRLERİ
Yazı türleri, cümleler halinde ortaya konan, sözlerin belli
kalıplar içine (ölçü, kafiye, nazım şekli) sıkıştırılmadığı
anlatım türleridir. Bunların en önemlileri şunlardır:
ROMAN
Olmuş ya da olabilecek olayların anlatıldığı uzun yazılardır.
Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla
anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı
olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.
Temsil ettiği akıma göre romantik roman, realist roman,
naturalist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman,
polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.
Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği
Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır.
Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanları ise Halit Ziya
Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup
Kadri, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır
R O M A N
Latince’de, “yazı” anlamına gelen bir sözcüktür
Roma’da bozulmuş latince’ye verilen ad olarak
kullanılırken daha sonra yaşanmış bir olayı hikâye etme
anlamında kullanılmaya başlanmış; çağımızda ise, öykü
türünün her yönüyle gelişmiş şekline “roman denmiştir.
.
Yani yaşanmış ya da yaşanabilir olayları, yer,
zaman, çevre ve insan unsurlarına dayanarak, geniş bir
bakış açısıyla anlatan yazı türüne ROMAN diyoruz.
ÖZELLİKLERİ:
1) Konusu insan ve dünyadır.
2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır.
3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır
4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve
tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir
çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden
ayrılır
Roman türünün ilk örneğini ilk defa XVI. Yüzyılda
İspanyol yazar Miguel de Cervontes ( Mişel
dö Servantes) “ Don Kişot” adlı esriyle vermiştir
XVII. Yüzyılda Madema de la Fayette : “Princesse de
Clevs “ adlı eseriyle onu takip etmiş; XIX. Yüzyılda
gelişen romantizm verealizm akımları bu tütün de
gelişmesinde etkili olmuştur..
Türk Edebiyatında daha önceleri bu türün yerini
tutan MESNEVİLER vardı Batılı anlamdaki roman türü
bizde önce çevirilerle başlar.
İlk olarak Yusuf Kâmil Paşa Fransız yazar
Fenelon’dan “Telmaque”adlı esri çevirmiş ; sonra Wictor
Hugo’dan “Sefiller”, Daniel Defo’dan “Robinsun Crosoe”
ve Alexandre Dumas ‘dan “Monte Criesto” çevrilmiştir.
Bizde ilk yerli romanı Şemsettin Sami : “Taaşşuk u
Talat ve Fitnat adlı eseriyle vermiştir.
Daha sonra Namık Kemal “İntibah “ adlı eseriyle ilk edebi
roman örneğini Halit Ziya Uşaklıgil “Mai ve SİYAH
“la ilk modern roman örneğini vermişlerdir. Bunları
“Araba Sevdası “ adlı romanıyla Hüseyin Rahmi , “Eylül”
adlı romanıyla Mehmet Rauf takip eder .
Milli Mücadele döneminde Halide Edip “Ateşten Gömlek
“, “yaban”. Reşat Nuri “Çalıkuşu “ romanlarıyla bu türü
mükemmele ulaştırır.
ROMAN ÇEŞİTLERİ
A ) KONULARINA GÖRE
1 – Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri
konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi
hayal gücüyle birleştirerek anlatır.
İlk örneğini Valter Scolt “Vaverley “ adlı
eseriyle vermiş. Bunu Gogol ,”Toros Bulba “, W. Hugo
“Nöturdam de Paris “ , A. Dumas “Monte Criestove Üç
Silhşörler” le takip eder
Türk edebiyatında ilk örneği N. Kemal’in “Cezmi
“ romanıdır. N. ADSIZ’ın “Bozkurtlar “;T Buğra “Küçük
Ağa “, Küçük Ağa Ankarada” K. Tahir’in Yorgun Savaşçı”.
“Devlet Ana” bu tür romanlardır.
2 - Macera Romanı:Günlük hayatta her zaman
rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esrarengiz olay-ları
anlatan romanlardır “Serüven Romanları” da denir. Bir
araştırma ve izlemeyi anlatan “Polisiye Roman “,
alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan”
Egzotik Romanlar” da bu gruba )- girer.
Dünya edebiyatında R. L. Stevensın’ın “Hazine
Adası”. D. Defo’nun “Rabinson Cruse” R . Kiplink’in “Cangel”;
Türk edebiyatında A. Mithat Efendinin “Hasan Mellah “ .
“Dünyaya İkinci Geliş”, Peyami Safa’nın “ Cingöz Recai “
bu türün en tanınmış örnekleridir.
3) Sosyal Roman : İnsan yaşamınn sınırsız kültür
birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen
toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri
bazen eleştirisel, bazen de bilimsel açıdan ele alıp
anlatan romanlardır
Dünya edebiyatında : W. Hugo’nun “Sefiller “, Tolstoy’un
“Suç ve Ceza”; Türk edebiyatında N. Kemal’in “İntiba “,R.
M. Ekrem’in Araba Sevdası “ A. M. Efendinin “Felatun
Bey İle Rakım Efendi bu tür romanlardır.
Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan
“Tezli Roman “( Yakup Kadri’nin “Yaban” romanı gibi.) ;
toplumdaki inanç ve gelenekleri anlatan Töre Romanı” (
Halide Edip “ Sinekli Bakkal) bir olayı eleştirisel
yaklaşımla anlatan “Yergi Romanı “ (Y Kemal’in İnce Memet
“ ) ; belli bir yerin özelliklerini anlatan “Mahalli
Roman ( F. Baykurrt’un “ Yılanları Öcü “) sosyal romanın
çeşitleridir
4)- Psikolojik Roman : ( Tahlil Romanı ) : Dış
alemdeki olaylardan çok , kahramanların iç dünyasını,
ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla
ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl
etkilendiklerini anlatan romanlardır.
İlk örneği: Madame de La Fayette’nin “Prencesse
de Clevs” Adlı romandır.
Bizde Mehmet Rauf’un “Eylül” ilk örnektir.
Peyami Safa’nın “Matmazel Noralya’nın Koltuğu”, “Bir
Tereddütün Romanı “, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu “ bu
türdendir.
5) Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın
anlattığı romanlardır. Dünya edebiyatında Alfonse Dode’nin
“Küçük Şeyler “ , bizim edebiyatımızda: Y. Kadri
Karaosmanoğlu’nun “Anamın Kitabı “. P. Safa’nın “Dokuzuncu
Hariciye Koğuşu”bu türün örnekleridir.
NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki
gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt
halinde anlatan romanlardır.
Tarık Buğra’’nın “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa
Ankara’da” , “Firaun İmanı”; Nihal Adsız’ın “Bozkurtlar
“ , “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyor”
romanları gibi.
B) KONULARIN IŞLENİŞİNE GÖRE ROMANLAR:
1 – Romantik Roman . Romantik akıma uygun olarak, duygu
ve hayallerin ön plânda olduğu romanlardır.( İntibah”,
“Eylül”, “Mai Ve Siyah” gibi )
2 – Realist Roman : Gerçekçi akıma uygun olarak
gözlem ve deneyimin duygu ve hayalden daha ön plânda
olduğu akımdır İlk örneği R. M. Ekrem’in “Araba Sevdası
“.
3 – Natüralist Roman: Bilimsel araştırmalara bağlı
kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır.
.
HİKAYE
Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa
bir yazı türüdür.
Hikayede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman
hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır. Genellikle
kişilerin tek yönü üzerinde (çalışkanlık, titizlik, korkaklık
v.s) durulur. Bu da romanla aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve
özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.
Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikaye
türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik
önemli eserler vermişlerdir.
H İ K Â Y E
İlk Çağ Anadolu’sunda masal, ve tarihi olayları anlatan
eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan’da “Binbir
Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını
bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça’dan yapılan çevirilerle
Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.
Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan
yazar Boccacio’dur. XVI. Yüz-yılda yazdığı “Decameron” adlı
eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de
XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur.
Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir
temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut
Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.
XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte batılı
anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letaif-i Rivayet (
söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş;
“Kısadan Hise” ile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai :
“Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur.
Bağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde
Ömer Seyfettin’le kazanmıştır.
TANIMI : Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış
olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde
anlatan türe hikâye diyoruz.
HİKÂYENİN UNSURLARI
1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur
2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan
insanlardır.
3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.
4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.
5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma
dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve
tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır.
Anlatım ise: iki şekilde olur Hikâye kahramanlarından birinin
ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ;
yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım”
HİKÂYEDE PLÂN:
Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden
oluşur; ancak bu bölümle-
Rin adları farklıdır. Bunlar:
1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği
çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır.
2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş
bölümdür.
3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca
bağlanarak giderildiği bölümdür
Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde
başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından
tamamlanır.
Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ
Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş
derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman
olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde
hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında
incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin
kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre
. 1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak,
serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan
öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir
fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan
uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö
Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı
Hikâye” de denir
Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik
Halit Karay, H. Rahmi Gürpınar ve R. N. Güntekin’dir..
2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her
hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm,
çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve
heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem
verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir.
Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton
Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh
Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır
3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak,
insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı
durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım
olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.
Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu
anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk
temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki
yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi
bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler
biçimde gözler önüne serer.
MASAL
Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir
yazar tarafından sonradan yazıya geçirilir.
Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli
değildir. Kahramanlar insan üstü nitelikler gösterir. İyiler hep
iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler
cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel
konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece
Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal
kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımızı derlemiş ve bir
kitap halinde yayımlamıştır.
DENEME
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara
varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan
anlattığı yazı türüdür.
Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır.
Kendi içiyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.
Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu
her devrin, her ulusun insanını ilgilendiren, kalıcı, evrensel
konulardır.
Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.
Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir.
Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.
Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde
Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet
Haşim güzel örnekler vermişlerdir.
FIKRA
Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla,
hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik
yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikayecikler biçimindeki
Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.
Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde
genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve
mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen
eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet
ediyormuş gibi bir hava hakimdir yazılarda.
Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha
sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.
MAKALE
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar,
belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve
böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür.
Makalede temel unsur düşüncedir.
Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı
türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval
gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede
Şinasi tarafından yazılmıştır.
Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu
inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır.
Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.
Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi,
felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale
elbette sanatla ilgili olanıdır.
Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde
Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih
Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.
ELEŞTİRİ
Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya
koyarak onun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri
yazarı - yani eleştirmen - eser hakkında okuyucuyu
bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.
İki tür eleştiri vardır: İzleminsel eleştiri ve Nesnel eleştiri.
İzlenimsel eleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve
eleştirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak
incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar
çok olacağından günümüzde bu tür pek rağbet görmez.
Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde
kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün
olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel
araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister
beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.
Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle
tanınır.
Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup
Kadri, Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri
alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.
GEZİ YAZISI
Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi
esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları
hafızada tutmak güç olacağından gezi esnasında not alınır ve
gezi yazılarında bunlar hikaye edilir.
Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma,
yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi
algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri
yazarla birlikte gezer gibi olur.
Eski edebiyatımızda gezi yazısına “seyahatname” denirdi. Bu
alanda Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi” ünlüdür.
Ancak asıl gezi yazarları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye
başlanmış, gidilen Avrupa şehirleriyle ilgili yazılar
yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir.
Gezi yazılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet
Mithat Efendi, Avrupa’da bir Cevelan; Cenap Şehabettin, Hac
Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet Haşim, Frankfurt
Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı,
Denizaşırı, Zeytindağı, Taymis kıyıları bunlardan bazılarıdır.
ANI
Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları
sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın
kendini okura açtığı bir tür olduğundan içtendir ve bu yönüyle
çok tutulur.
Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi
bir belge özelliği de gösterir. Ancak bu, bilimsel olamaz; çünkü
yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.
Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan
çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski
edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.
Özellikle Tanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet
döneminde önemli bir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran
yazarlarımız da vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya
Paşa, Defter-i Amal; Ahmet Rasim, Şehir Mektupları; Halit Ziya,
Kırk Yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih
Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.
BİYOGRAFİ
Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o
kişiyi tüm yönleriyle (hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri
vs.) tanıtmaktır.
Biyografi açık, sade bir dille, anlatılan kişinin devrini,
çevresini dikkate alarak yazılır.
Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere “Tezkire”
denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai
vermiştir.
Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir.
Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden
çevreden, aile içi durumlarından da söz eder.
Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı
otobiyografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi
daha uzun bir dönemi içine alır.
MEKTUP
Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına
anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup
türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.
Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide
yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki
görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları
herkese duyurmaktır.
Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzûli’nin
“Şikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise
gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.
Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır.
Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir.
SOHBET
Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi
anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi
ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki
gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş
hissi verir.
Üslup olarak fıkraya benzerse de gazete yazı türü olmaması, az
sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu
fıkradan ayırır.
Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir
önem vermişlerdir.
GÜNLÜK
Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her
günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı,
olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır
bunlar.
Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının
hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.
Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun
günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.
Düz Yazı Türleri2...
------------------------------------------
ROMAN
İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere,
zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.
*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
*Ana olay etrafında olaycıklar vardır.
*Şahıs kadrosu geniştir.Karakter çözümlemeleri yapılır.
*Zaman olarak geri dönüşler olur.
Romanlar çeşitli türlere ayrılır;
- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.
- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini,
adetlerini işleyen romandır.
- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.
- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını
anlatan romandır.
- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.
- Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.
HİKAYE (ÖYKÜ)
Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan kısa sanat
eserleridir.
*Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.
*Şahıs kadrosu romana göre dardır.
*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.
*İki tür hikaye görülür;
a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki
temsilcisi, Ömer Seyfettindir.
b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın
belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi,
Sait Faik Abasıyanıktır
MASAL
Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.
*Olaylar hayal ürünüdür.
*Yer ve zaman belli değildir.
*Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.
*İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.
*iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.
*Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.
*Olaylar miş'li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.
MAKALE
Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek
ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara
makale denir.
*Anlatım yalın ve yoğundur, nesnel bir nitelik taşır.
*Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlanır.
*Söz oyunlarına baş vurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.
*Her konuda makale yazılabilir.
*Gazete ve dergilerde yayımlanır.
Makale
Bir konuyu,bir olayı,bir eseri ele alıp çeşitli özelliklerini
ayrıntılarıyla inceleyen ve onunla bir takım sonuçlara
ulaşan;yahut bir görüşü,bir iddiayı belge ve kanıtlarla
destekleyen yazılara makale denir.
Özellikleri:
-Görüş yazının girişinde ortaya konmalıdır.
-Fikir bir takım belgelerle kanıtlanmalıdır.
-Nesnel olmalıdır.
DENEME
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara
varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan
anlattığı yazı türüdür.
*Yazar, kendisiyle konuşuyormuş gibi bir hava sezdirir.
*Samimi bir dil kullanılır.
*Yazar, öne sürdüğü görüşleri ispatlamak zorunda değildir.
*Yazarın kesin bir sonuca varma zorunluluğu yoktur.
*Nurullah Ataç "Deneme, ben ülkesidir" der.
*Yazar anlatımda ve konu seçiminde özgürdür.
*Türün ünlüleri, Ahmet Haşim, N. Ataç, Suut Kemal Yetkin, A.
Hamdi Tanpınar, Selahattin Eyyüboğlu.
Deneme
Sanat,edebiyat,hayat,dünya görüşü gibi herhangi bir konuda
yazarın duygu ve düşüncelerini kesin sonuçlara varmadan
anlatmasıdır.
Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez
yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta
uzunluktaki edebi metinlerdir. Bu türün yaratıcısı 16. Yüzyıl
Fansız yazarı Michel de Montaigne’dir. Yazdığı metinlerin
kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi
parçalar olduğunu vurgulamak için deneme adını seçmiştir.
Türk edebiyatına deneme, diğer edebi türler gibi Tanzimat’tan
sonra Batı’nın etkisiyle girdi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet
Haşim, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı deneme türünde
eserler veren önemli yazarlarımızdır. Ancak deneme türünün en
önemi yazarı Nurullah Ataç’tır. Ataç, denemelerinde kişisel
tavrını açıkça ortaya koyan, dilde yenilikçi ve titiz, üslupta
akıcı bir yazardır.
FIKRA (KÖŞE YAZISI)
Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla,
kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.
*Gazete yazısıdır.
*Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.
*Dil tabiidir.Günlük deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer
verilir.
*Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.
*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı,
A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.
SOHBET (YARENLİK)
Yazarın, gündelik olaylarla ilgili düşüncelerini, okuyucu ile
karşı karşıya oturup konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde
yazdığı yazılardır.
*Herkesi ilgilendiren konular seçilir.
*Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir.
*Yazar, sorulu-cevaplı cümlelerle konuşuyormuş hissi verir.
*İçtenlik, samimilik,doğallık sohbetin özelliklerindendir.
*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Şevket Rado, Atilla İlhan.
ELEŞTİRİ (TENKİT)
Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünden
açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz
yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazı
türüdür.
*Eleştiri objektif olmalıdır.
*Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.
*Eleştirmenin kişisel duygularını kattığı eleştirilere öznel
eleştiri, kişisel duygularını katmadığı,objektif olduğu
eleştirilere de nesnel eleştiri denir.
Eleştiri
Türü,özelliği ne olursa olsun her türlü sanat faaliyetini,sanat
eserini yahut bir kişinin herhangi bir konudaki görüşlerini
okuma ve inceleme sonucunda ortaya konan değerlendirmenin genel
adıdır.
Eleştiri:
* Öznel eleştiri
* Tarihi ve sosyolojik eleştiri
* Yazara/sanatçıya yönelik eleştiri
* Esere yönelik eleştiri
* Çözümleyici eleştiri
GÜNLÜK (GÜNCE-RUZNÂME)
Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atılarak, günü gününe
yazılması ile oluşan türe günlük denir.
*Kısa yazılardır.
*Olayı yaşayan kişi tarafından yazılır.
*Yazarın hayatından izler taşır.
*İçten ve sevecendir.
*Ruzname de denir.
*Türün ünlüleri, Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin,
Seyit Kemal Karaalioğlu.
HATIRA (ANI)
Bir yazarın kendisini yaşadığı ya da tanık olduğu olayları,
sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır.
*Geçmişteki olay üzerine yazılır.
*Yazar, olayları kendi bakış açısından anlatır.
*Anılar, yaşandığı dönem hakkında bilgi verir.
*Anılarda, yazarın kişisel bakışı söz konusudur.
*Türün ünlüleri, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Rasim, Halit
Ziya, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı.
Anı
Kişisel yaşantının bütünü ya da belli bölümlerini ya da
gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış edebi metinler ya da
kayıtlardır. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal
olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır.
Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış
boyut |