|
Ses Bilgisi
Ses, Harf nedir?
Seslerin Oluşumu
1.Ses fizik bakımından bir titreşim olayıdır; ancak dil bilgisi
bakımından dilin en küçük parçasıdır.
İnsan dışında herhangi bir varlık sesi anlaşma
malzemesi olarak kullanabilir mi?
Örneğin papağanların çıkardığı taklidi seslerden
dolayı “Papağanları konuşabiliyor.” diyebilir miyiz?
Araştırınız.
2.Bir dilde bulunan sesler, o dilin ses dağarcığını oluşturur.
Türkiye Türkçesinin ses dağarcığında 29 harf vardır:
...........................................................................................
3.Dil sesinin yazıdaki işaretine .................... denir.
4.Sesle harf farklı kavramlardır; birincisi
......................, ikincisi ........................
algılanır.
5.Harflerin belli sıraya göre dizilmesi .....................’yi
oluşturur.
6.Ses, akciğerlerden başlayıp ağızda sona eren ses yolu denilen
yolun üstüne sıralanmış ses organları tarafından meydana
getirilir.
Bu organlar şunlardır:
a.Akciğerler,
b..........................................
c..........................................
d..........................................
e..........................................
f..........................................
g..........................................
h..........................................
i.Çene
Seslerin
Sınıflandırılması
Ünlü ve Ünsüzlerin Özellikleri Seslerin Birleşmesi Hece Yapısı
ve Kelime
1. Sesle harf arasındaki farkı yazınız.
2. “alışmak”, “seyahat” ve “vefa” kelimelerindeki “a” seslerinin
söylenişlerini dikkat ediniz.
Bu
söylenişlerin alfabede karşılığı var mıdır? Açıklayınız.
3. Aşağıda maddeler halinde Ünlüler bakımından Türkçenin ses
özellikleri verilmiştir. Bu maddelere örnekler veriniz.
a. Türkçe asıllı kelimelerde kendiliğinden uzun ünlü yoktur.
Bünyesinde uzun ünlü bulunan kelimeler Türkçe
değildir:...........................................................................
b. Türkçe kelimelerde /o/, /ö/ ünlüleri sadece ilk hecede
bulunur. Birinci hecenin dışında /o/, /ö/ ünlüleri bulunan ve
dilimizde kullanılan bütün kelimeler yabancı asıllıdır:
................... ............................
.............................. ..........................
................................ .............................
...............................
...................................
............................. .................... ....
........................
c. Türkçede vurgusuz orta hece ünlüsü düşme veya değişme
eğilimdedir:
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
........................................
..........................................
.......................................
..........................................
.......................................
..........................................
4. Bir hamlede söylenen veya ağızdan çıkan ses veya sesler
topluluğuna hece denir.
Bir
hecenin varlığı için ilk, temel ve yeterli şart,
ortada
bir ünlünün bulunmasıdır. Tek başına bir ünlü bir hece olabilir.
Türkçemizde altı çeşit hece vardır.
a. Bir ünlülü
heceler:...........................................
b. Bir ünlü bir ünsüzden oluşan
heceler:.......................................................................
c. Bir nüsüz ve bir ünlüden oluşan
heceler:........................................................................
d. Bir ünsüz bir ünlü bir ünsüzden oluşan
heceler:............................................................
e. Bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan
heceler:..........................................................
f. Bir ünsüz bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan
heceler:...........................................................
5. Aşağıdaki kelimeler, hangi sebeplerden dolayı Türkçe
değildir:
Vilâyet : 1. ....................
2. ....................
3. ....................
Monitör : 1......................
2. .....................
3. .....................
Heyecân: 1. ......................
2. .....................
3. ......................
Mürâcaat : 1. .....................
2. .....................
3.......................
4. ....................
Teşekkür : 1........................
2. .....................
Başlıca Ses Olayları
1) Ünsüz Yumuşaması ( değişmesi ):
“p, ç, t, k”dan biriyle biten kelimeye ünlüyle başlayan ek
gelirse “p, ç, t, k” yumuşar, yani “b, c, d, g, ğ” olur.
borç-u borcu, bilek-i bileği, dolap-a dolaba, renk-i rengi,
toprak-a toprağa, yamaç-ı yamacı
2) Ünsüz Benzeşmesi ( uyumu ):
“f, s, t, k, ç, ş, h, p” den biriyle biten kelimeden sonra “c,
d, g” geliyorsa bunlar “ç, t, k” ya dönüşür.
giriş-gen girişken, yurt-daş yurttaş, kanat-dan kanattan,
gelmiş-di gelmişti, 5’de, 5’te
3) Ünlü Daralması:
-yor eki (a, e)’den sonra gelirse bu sesler (ı, i, u, ü)’ye
dönüşür.
Sakla-yor saklıyor, gözle-yor gözlüyor, anlama-yor anlamıyor,
başla-yor başlıyor
4) Ses Düşmesi:
Ünlü ( hece ) Düşmesi: alın-ı alnı, burun-u burnu, oyun-a-mak
oynamak, ileri-le-mek ilerlemek
kayıp-etmek kaybetmek, cuma-ertesi cumartesi
Ünsüz Düşmesi: ufak-cık ufacık, büyük-cek büyücek, ufak-almak
ufalmak
5) Ses Türemesi:
Ünsüz Türemesi: hak-ım hakkım, sır-ı sırrı, af-ı affı, hal-olmak
hallolmak
Ünlü Türemesi: bir-cik biricik, az-cık azıcık, genç-çik gencecik
6) Kaynaştırma Ünsüzleri: Ünlüyle ünlüyü birleştiren “y, ş, s,
n” seslerine denir.
elma-a elmaya, baba-ın babanın, kale-i kalesi, yedi-er
yedişer
7) Ulama: Ünsüzle biten kelime ünlüyle başlayan kelimeye bağlı
okunur.
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüze nalsancak
Sönmeden yurdumu nüstünde tüte nen so nocak”
Aşağıda belirtilen kelimeleri, bu ders notundaki bilgilere göre
inceleyiniz.
Maçta bizim taraftan sadece ben vardım.
Saçlarını taradıktan sonra dolaptan kitabını aldı.
Oğluyla birlikte gittiği balık avında burnu kanadı.
Fikrini sorduğumuz her öğrenci başkanı işaret etti.
Pazartesi günü, kahvaltıda kaynanası sütlaç getirdi.
Benzi sararan çocuğun boynundan karnına doğru bir ağrı vardı.
Buyruklarını devrim muhafızlarına iletti.
Ufacık çocuğun alnında bir yara izi var.
Hastanedeki odasına büyücek bir televizyon getirdi.
Vergi affının iptali, yükselen hayat pahalılığını körüklüyor.
İşlerimi halledince biricik kardeşimi arayacağım.
Bana bir şey söylüyorsun; ama benden çok şey saklıyorsun
Vurgu ve Tonlama
Aşağıda Türkçede kelime vurgusunun özellikleri verilmiştir. Her
maddeye örnekler veriniz.
1. Türkçede anlam işlevi olan vurgulamalar dışında tek heceli
kelimeler
vurgusuzdur:..............................................
2. Birden fazla heceli kelimelerde genellikle vurgu son hece
üstündedir:...................................................................
3. Türkçe asıllı veya başka dillerden dilimize yerleşmiş yer
adlarının ve insan adlarının çoğunda vurgu ilk hece
üstündedir:..............................................................................................................................................................
4. Dilimize Farsça’dan girmiş yer isimlerinde vurgu son hece
üstündedir:..................................................................
5. Olumsuzluk eki vurguyu kendinden önceki heceye
çeker:......................................................................................
6. Dilimizde seslenmelerde vurgu daima ilk hece
üstündedir:.....................................................................................
7. Soru eki vurguyu kendinden önceki hecenin üstüne
atar:.......................................................................................
8. Da, de bağlama edatı ile ki bağlama edatı da vurguyu
kendinden önceki hecelerin üstüne aktarır:
..................................................................................................................................................................................
Cümle Vurgusu
Aşağıdaki cümlelerde cümle vurgularını gösteriniz.
Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / kağnılar / gider
Kağnılar / Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / gider
Kağnılar / Sivas yollarında / ağır ağır / geceleri / gider
Kağnılar / ağır ağır / geceleri / Sivas yollarında / gider
Aşağıdaki şiir parçasında vurgunun kelimelerin hangi hecesinde
olduğunu daire içine alarak belirtiniz.
MEMLEKET TÜRKÜLERİ
El gibi dolaşma Anadolu’nda.
Arkadaş yurdunu içinden tanı,
Dinle bir yosmayı pınar yolunda,
Dinle bir yaylada garip.
Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt.
Yıllarca dökülür sana göz yaşı.
Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,
Turnanın hasreti yakar Maraş’ı...
Bir çölü andırır bil ki dört yanın
Bağrını delmezse yanık türküler;
Varlığı bu korla tutuşmayanın
Kirpiği yaşarsa gözleri güler. Faruk Nafiz / Çoban Çeşmesi
Ses Uyumları
TEMİZLİK
Bir dostum anlattı:
Tanıdığı bir aile ile bir vapur gezisi yapıyorlar. Ailenin küçük
çocuğuna bir sürpriz yapmak için önceden alıp cebine koyduğu
çikolatalardan bir paket çıkarıyor, kâğıtlarını da buruşturup
denize fırlatıyor. Çocuk çikolatadan ziyade son hareketin
şaşkınlığı ile bağırıyor:
- A!... Denizi kirleteceksiniz, baksanıza, karşıda kağıt sepeti
var, neden oraya atmıyorsunuz.
Çocuk hayrette, dostum utanmış durumdadır. Bir gün yetkili bir
idare amiri ile beraber Tophane rıhtımına çıkmıştık. Motorumuzun
pervanesi karpuz kabuklarını renkli kâğıt fırıldaklar gibi
havada döndürüyordu. Rıhtımın köşeli bir yerindeydik. Pislikten
denizin bir kısmı görünmüyordu. İlgili memuru çağırdı ve niçin
bunları temizlemediğini sordu.
Hasan Âli Yücel
Yukarıdaki metinde küçük sesli uyumuna aykırı kelimeleri
bularak, aykırılık nedenlerini yazınız.
Uymayan Kelimeler Nedenleri
- ...............................: .
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
- ...............................
.................................................................................................................................................................................
Deyim - Atasözü
Atasözleri
Söyleyeni belli olmayan özlü sözlere denir:
Vakit nakittir.
Balık baştan kokar.
Ağacı kurt, insanı dert yer.
Bir çiçekle bahar olmaz.
Bedava sirke baldan tatlıdır.
Atasözlerinin kelimeleri kalıplaşmıştır, değiştirilemez:
Sakla samanı gelir zamanı. (doğru)
Sakla samanı gelir vakti. (yanlış)
Atasözlerinin birçoğu mecaz anlamdadır:
Dağ başından duman eksik olmaz.
Alıcı kuşun ömrü az olur.
El elden üstündür.
Bir kısım atasözleri de gerçek anlamdadır:
Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.
Dost ile ye, iç; alışveriş etme.
Akıllı düşman akılsız dosttan hayırlıdır.
Baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana!
Son pişmanlık fayda etmez.
Deyimler:
Anlatımı güçlendirmek amacıyla söylenen kalıplaşmış sözlere
denir, en az iki sözcükten oluşur.
Komşumuz iflas etmiş, bir görsen kan ağlıyor.
Gün görmüş ihtiyarların sohbeti tatlı olur.
Deyimler anlatımı güç olan soyut kavram ve durumları
somutlaştırarak anlaşılırlığı kolaylaştırır:
-----
Bence durumu abartıyorsun, zaten hep pireyi deve yaparsın.
Meseleyi tereyağından kıl çeker gibi halletti.
Deyimler yalnız başına kullanıldığında atasözü gibi yargı
bildirmez:
Bulanık suda balık avlamak.
Dört gözle beklemek.
Cümle şeklinde kullanılan deyimler de vardır:
Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur.
Oğlan aldı oyuna gitti, çoban aldı koyuna gitti.
Papuç kadar dili var.
Atı alan Üsküdar’ı geçti.
Kimi deyimler eksiltilidir:
Gözün aydın (olsun), oğlun gelmiş.
Laf aramızda (kalsın), pek şişmanlamışsın.
Çat kapı (çat diye kapıyı vurarak), misafirliğe gittik.
Deyimler kalıplaşmış olduğu için kelimeleri değiştirilemez:
Bankadaki hırsızlık işine onun da adı karışmış. (doğru)
Bankadaki hırsızlık işine onun da ismi karışmış. (yanlış)
Kimi cümlelerde deyim, açıklayıcısıyla birlikte verilir:
Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur, gücüm ancak bu kadarına
yetiyor.
Başkaları için gizlice hazırladığı tehlike, kendisine zarar
verdi, kazdığı kuyuya kendisi düştü.
Aşağıdaki deyimler yandaki iki cümlenin hangisinde doğru anlamda
kullanılmıştır?
Züğürt tesellisi ( )
( ) Hedefimiz dünya kupasıydı fakat gümüş madalya bizim için
züğürt tesellisi oldu.
Mahallemizin zenginleri kazançlarının bir bölümünü fakirlere
züğürt tesellisi olarak verirlerdi.
Yüzü yok ( )
( ) Daha önceden tanımadığım bu kişiden nasıl bir yardım
isteyeyim, yüzüm yok.
Babama yaptığım bunca kötülükten sonra ondan harçlık istemeye
yüzüm yok.
Üstüne bir bardak su içmek ( )
( ) Bu zor işten kurtulduğumuz için üstüne bir bardak su içmek
gerek.
Borç verdiğiniz kişi düzenbazın biridir, paranızın üstüne bir
bardak su için.
Sarı çizmeli Mehmet Ağa ( )
( ) Bahçe kapısını açınca karşımda iri kıyım biri, sanki bir
sarı çizmeli Mehmet Ağa duruyordu.
Bu haber kimden çıkmıştı belirleyemedik; haberi yayan şu an
belli değil: Sarı çizmeli Mehmet Ağa!
Pabuç kadar dili var ( )
( ) Anlatmak istediklerini etraflıca anlatabilecek kadar iyi
anlatıma sahiptir, pabuç kadar dili var.
Çevresine karşı saygısız sözler etmekte yeteneklidir, pabuç
kadar dili var.
Nefes tüketmek ( )
( ) Yalnız yaşayan bu adam bir sabah kahvaltı sırasında masada
nefes tüketmişti, cenazesini iki gün sonra bulmuşlardı.
Babaları hergün çocuklarının derslerine çalışmaları gerektiği
konusunda nefes tüketiyordu.
Meteliğe kurşun atmak ( )
( ) Girdiği son iş iyi kâr getirmişti ki meteliğe kurşun
atıyordu.
Hiç parası kalmamıştı meteliğe kurşun atıyordu.
Koyun kaval dinler gibi dinlemek ( )
( ) İşçiler patronun sözlerinin birazını anlıyorlar, konuşmayı
koyunun kaval dinlediği gibi sessizce dinliyorlardı.
Dinleyiciler konuşmacıyı koyunun kaval dinlediği gibi
dinlemişler, sözlerinden hiçbir şey anlamamışlardı.
İyi saatte olsunlar ( )
( ) Komşularımız iyiliksever insanlardır; iyi saatte olsunlar.
Köşedeki eski konağı iyi saatte olsunlar işgal etmiş.
İç etmek ( )
( ) Çektiği sıkıntıları kimseye açıklamıyor iç ediyordu.
Çalıştığı fabrikadan bir gün bir terlik öbür gün bir giysi iç
ediyor, eve getiriyordu.
Çil yavrusu gibi dağıtmak ( )
( ) Bölüğümüz ilerideki vadide kamp kuran düşman müfrezesini ani
bir baskınla çil yavrusu gibi dağıtmıştı.
Padişah tahta çıktığı ilk gün, hazinedeki altınları bütün halka
çil yavrusu gibi dağıttı.
Aşağıdaki metinlerde geçen deyimleri bularak hangi anlamda
kullanıldığını yazınız.
Can yoldaşım olmazsa olmasın
Yalnızım diye hayıflanmasın.
Üç adım ötede deniz;
Dosttur; ne öfkesi, ne durgunluğu sebepsiz
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Bugün hava güzel
Bugün içim içime sığmıyor.
Annemden mektup aldım,
Memlekette gibiyim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Gurbet ellerde zelîl olmadan,
Gününü gün etmek hayli hünerdir.
Atalar kavlince insana vatan,
Doğduğu yer değil, doyduğu yerdir.
(Rıza Tevfik Bölükbaşı)
....................................................................................
....................................................................................
Zamanla nasıl değişiyor insan?
Hangi resme baksam ben değilim.
Nerede o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Bir köşeye çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................
....................................................................................
Deyimlerin Hikayeleri
AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK
Türkçe'de bakla ile alâkalı iki deyim vardır. Her ikisinde de
illiyet, kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla
ilgilidir. Kurutulmuş baklanın ağıza alındığında ıslanıp
yumuşaması uzun bir süreyi ilzam eder. Sır saklama ve dilini
tutma konusunda kendisine itimad edilemeyen kişiler için
"Ağzında bakla ıslanmaz" deyiminin kullanılması bu yüzdendir.
Yani duyduğu bir sırrı hemen başkasına anlatır, demlenesiye
kadar yahut bir baklanın ıslanacağı müddet kadar olsun beklemez
demeye gelir.
Baklayla ilgili diğer deyim baklayı ağzından çıkarmaktır. Deyim,
içimizden geçtiği halde mekân ve zaman müsait olmadığı için
nezaket veya siyaseten söyle(ye)mediğimiz şeyler için birisinin
bizi ikazı zımnında "Çıkar ağzından (dilinin altından) baklayı"
demesine işarettir. Deyimin hikâyesi şöyle:
Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine
yakıştırılan küfürbazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu
bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu
huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş.
Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz,
matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup
üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:
- Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına,
diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline
takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda
söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da
erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin
altına yerleştirirsin.
Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol
etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu
yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir
sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten
bir kız çocuğu başını uzatarak,
- Şeyh efendi, biraz durur musun? deyip pencereyi kapatır. Şeyh
efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır.
Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu
henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara
evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve
tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,
-Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...
Şeyh içinden "La havle" çekse de denileni yapmamak tarikat
adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O
sırada küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır.
Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine
kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız
seslenir:
-Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
-İyi de evlâdım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş
değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları
tavuğun akına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa
piliçler de tepeli olur,horoz çıkarmış.Annem sizi geçerken gördü
de yumurtaları kuluçkaya koydu.
Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine Şeyh efendi,
-Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı!..
İş işten geçti
Bolu Beyi'ne baş kaldıran ünlü eşkıya Köroğlu (şair Köroğlu ile
karıştırılmasın) bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan
atını aramak için tebdil-i kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve
sonunda yolu İstanbul'a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara
getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp,
-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek
istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At,
üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış.
Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal
kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı
aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu'yu atıyla
birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından bîri onu
teselli için seslenmiş:
-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar'ı geçti.O adam Köroğlu'nun
kendisi idi.
Bugün bu sözü, "İş işten geçti" manâsında kullanırız.
"Lafla peynir gemisi yürümez!"
Rivayete göre bir zamanlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf
adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi
olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar,
artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir
fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere
yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları
yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın,
istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde
bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından
birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
-Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için
masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile
dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
-Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici.
-Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ
lazım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi
sayıklayıp durmuş.
-Lafla peynir gemisi yürümez ha!
A V U C U N U Y A L A M A K
Umduğumuz bir nimet ele girmediği zamanlarda söylenilen bu
deyim, eskiden kadınlar arasında yaygın iken bilâhare çıkış
noktası unutulup erkekler tarafından da kullanılır olmuştur.
Eskiden hamile kadınların aşerme (aş yermek) dönemleri ile
bebekli hanımların süt dönemlerinde canlan çekip de
ulaşamadıkları bir şey olursa göğüslerinin şişeceği veya
sütlerinin kesileceğine dair bir İnanış mevcutmuş. Fakirlik,
yasaklama, sıhhî gerekler vs. yönünden bir şeyi canı çektiği
halde ondan tadamayan bir kadın, sanki onu tadı- yormuşçasına
sağ avucunun içini yalar ve böylece nefsini köreltir, istediği
nimeti yediğini farz edermiş. Aynı uygulamaların çocuklara
yönelik bir versiyonu da İmrendikleri yiyeceklen onlara bir
tadımlık da olsa ikram etmektir. Eğer ikram edilmezse çocuğun
bir yerlerinin şişeceği söylenir ki galiba kadınların göğüs
şişmesi ile aynı olsa gerektir.
Yolunacak Kaz
Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın
arasına çıkanlar II.Isman, IV. Murat, III.Osman, III.Selim ve II.Mahmut
ile sınırlıdır.Bunalrdan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki
mabeyincisini alarak yollara dökülür. Sirkeci'ye gelip bir
sandala binerekBeylerbeyi'ne geçeceklerdir. Şanslarına, ihtiyar
bir kayıkçı düşer. Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık
neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine,
tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek
kadar tanımaktadır. Bittabi bu seferki yolcularının da
kimliklerini hemen anlar. Ancak asla ses çıkarmaz ve işini
yapar.
Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
-Baba,der.32 ile nasılsın?
İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
-32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor.
Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
-İşitliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş;
senin evine de giren oldu mu?
-Bunan iki ay evvel biri girdi.Son günlerde birisi daha dadandı
ya! Bakalım ne olacak?
Padişah sükut eder.Kayıkçı işine devamdadır. Ancak mabeyinciler
konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır. Bu
durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine
yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim.
Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar. Gel
gelelim mabeyinciler meraktadır. Nihayet ertesi gün, hünkar ile
kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci
sahiline. Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu
açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar. Bir kenara çağırıp
hususi görüşmek istediklerini söylerler. Dışarı çıkıp kayıkla
biraz uzaklaşırlar. Adamlar hemen sadede gelerek:
-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün.
-Beli.
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız
hazretleriydi.
-Bir hatamız mı oldu ağalar?
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz.
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
-Haşa! Ancak...
İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp
avucuna sıkıştırır. O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye
doğru çevirip anlatmaya başlar:
-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin
nasıldır,demek istedi. Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya
göre ayarlıyorum. Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş
bulabiliyorum, dedim.
-Eeee?
İhtiyar yine nazlanır. Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar.
İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu
dedi. Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde
evlenmeler arttı. Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek
istedi. Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri
evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim
dedim. Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi.
Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine
bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır.
- Ya üçüncü sual ne idi?
İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu
cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz. Padişah efendimiz buyurdular ki
iki besili kaz... Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri
gönderdi.
O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para
kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir.
PABUCU DAMA ATILMAK
osmanlı ahi teşkilatını bilirsiniz.şimdiki esnaf ve sanatkarlar
derneği gibi o zamanın esnaf örgütü.
işte ahiler ayıplı mal satan esnafın kapucunu cümle alem görsün
ve bilsin diye dama atarmış.o pabuç belli bir süre esnafın
damında kalır ve esnaf bu şekilde teşhir edilirmiş.
bu deyim burdan gelir.
Çizmeyi Aşmak
Milad-ı İsa'dan üç asıl evvel Efes'te Apelle (Apel) isimli bir
ressam yaşarmış. Bu ressamın en büyük özelliği yaptığüı
resimleri halka açması ve gizlendiği bir perdenin arkasından
onların tenkitlerini dinleyip hoşa gidecek yeni resimler için
fikir geliştirmesi imiş.
Günlerden birinde bir kunduracı, Apel'in resimlerinden birini
tepeden tırnağa süzüp tenkide başlamış. Önce resimdeki çizmeler
üzerinde görüşlerini bildirip, kunduracılık sanatı bakımından
tenkitlerini sıralamış. Apel bunları dinleyip gereklinotları
almış. Ancak bir müddet sonra adam, resmin üst kısımlarını da
eleştirmeye hatta teknik yönden, sanat açısından, renklerin
kontrasından ve gölgelerin derecesi üzerine de ileri geri
konuşmaya başlayınca Apel, perdenin arkasından bağırmış:
_Efendi, haddini bil; çizmeden yukarı aşma!
B A M T E L İ N E B A S M A K
Bâm (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe'de dam
olarak kullanılır. Bir musikî terimi olarak kullanılan bam
telinin orijinal telâffuzu "bem teli"dir. Bem, aslında kanun,
tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam) sakalın
dudağa en yakın olan kalın teline de derler. Telli sazların en
üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikîde
"bam teli" denilmiştir. Bunun karşıtı zîr (alt) olup o da en
ince teli karşılar (zîrübem=alt ve üst, ince ve kalın teller).
Eskiler en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini,
bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine
benzetmişler ve bunun adını "(Birinin) bam teline basmak (veya
dokunmak)" diye koymuşlar. Eğer birisini aşın derecede
kızdıracak bir sözü kasden söylüyorsanız, karşınızdakinin bam
teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünki o da bam
telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.
A L T I K A V A L Ü S T Ü Ş E Ş Â N E
Parçalan birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir
işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda
birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü
şeşhâne deyimini kullanırız. Buradaki şeş-hâne kelimesinin
İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası
yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır. Çünki şeş-hâne diye
namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler
mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların
gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi
düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set
tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek
topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli
namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında
dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler
bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde
namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı
bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk
dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır.
Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah
olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Çünki kaval topların
attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Keza
kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan
kurşun atılır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar
kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de
vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift
namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını
teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye
ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle
acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca
müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu
ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra
halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için
altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek
deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.
Toprağı Bol Olmak
İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım
eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Tanrılarına sunmak ve öte
dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu
eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak
ile takılardan oluşurdu. Türk Beyleri de İslamiyetten önceki
zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve
mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak
yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi. Eski
medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü
hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır.
Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış,
nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı
kanunsuz yollara sevk etmiştir. Höyüklerdeki hazineler de
zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği
düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük
höyükler yapılır olmuş. O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze
merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne
atmaları gelenek halini almış. Öyle ya, mezarın üzerinde toprak
ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından
açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu.
Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en
azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi
bulunacaktır. Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak"
deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder.
Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk
ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de
gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır.
...
İskender PALA
B A Ğ D A T G İ B İ D İ Y A R O L M A Z
Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün
aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz."
şeklindedir- Çünki sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat
yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin
adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama
manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın
Osmanlı Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne
yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle
Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının
çizilmesi gibi.
A L T I N D A N Ç A P A N O Ğ L U Ç I K I Y O R
Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat
şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup
1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam
ettirilmiştir. Ahmet Paşa'nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından
da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu
sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini
bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade
ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus'u
içine alan bir hükümet kurup adını Celalîler listesinin
serlevhasına yazdıran odur. Süleyman Bey zamanında sadece halk
arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve
çekingenlikle anılmaya başlar.
İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir
yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur.
Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de
yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman
Bey'in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına
anlatıp fikrini ister.Aldığı cevap şöyledir:
-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada
demektir!...
Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak
cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir.
Çapanoğlu Süleyman Bey yaşadığı zamanda takvimler 1700'lü
yılların sonuna yaklaşmaktaydı.Şimdi 2000'li yıllardayız ve bir
yerlerde yolları daima bir Çapanoğlu kesmiş oluyor
DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR
EDEBİYATÇILARI
Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig
Hakkında Ön Bilgi
Gökhan Yılmaz
Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız
gibi; bu devletin 'vatandaşı' olan Yusuf hakkındaki bilgilerimiz
de yok denecek kadar azdır. O'nun hakkında bütün bildiklerimiz,
eseri okuyuculara takdim etmek amacıyla, sonradan ve
başkalarınca eserin başına eklenen mukaddimelerin verdiği
bilgilere ve eserin kendisinden çıkarılabilecek ipuçlarına
dayanmaktadır.
Bu ipuçlarına dayanılarak, hayatının bazı yönlerini tespit ve
tahmin etmek mümkün ise de; tam bir biyografisini oluşturmak
imkânsızdır. Kitap boyunca adını bile sadece bir kez, "Kitap
sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasîhat eder"
başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı
olduğu da anlaşılmaktadır.
Esere eklenen mukkadimenin bildirdiğine göre, Yusuf
Balasagun'ludur. Kitabın yazıldığı çağlarda Balasagun şehri
'Kuz-Ordu' adını taşıyor ve Kaşgar ile birlikte, XI. yüzyıl Orta
Asya Türk kültürünün ve dilinin merkezi sayılıyordu.
Balasagun'un asîl ailelerinden birine mensup olan Yusuf,
eserinin esasını burada yazmış ve düzenlemiş, ancak son şeklini
doğduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği Kaşgar'da vermiştir.
Kitabını huzurunda okuyarak, Tavgaç Kara Buğra Han'a sunmuş; O
da çok beğenerek Yusuf'a Has Hâcib ünvanı vermiş ve onu kendi
yakınları arasına almıştır. Herkese yarayan fakat hükümdârlara
daha çok yarayan6 kitaba 'Kutadgu Bilig' adını vermesini,
"kitaba Kutadgu Bilig adını koydum ki, okuyanı kutlandırsın"
diyerek açıklar. Yusuf, üzerinde 18 ay uğraştığı eserini
1069/1070'de tamamladığına ve yazmaya başladığı zaman 50
yaşlarında bulunduğuna bakılırsa 1018/1019 yıllarında doğmuş
olmalıdır. Ölüm tarihi hakkında bilgimiz olmamakla birlikte,
eserin sonradan eklenen kısımda iyice ihtiyarladığını
söylemesinden uzun yaşadığı düşünülebilir.Karahanlı Devleti
döneminde Türkler ileri bir uygarlığa sahiptiler. Arap, Fars,
Çin, Hint ve Batı uygarlıkları ile temas halindeydiler ve
buralardaki gelişmeleri izleyebiliyorlardı. Türkler İslâmiyeti
kabul ettikleri zaman yazıya, kitaba, eğitime yabancı barbar bir
millet değildiler10. Karahanlılar, İslâm kültür dairesine girmiş
olmakla birlikte, köken olarak doğularındaki yüksek Uygur
kültürüne de bağlıydılar ve bu kültür, Çin tarihçilerine göre,
daha V. asırda oldukça parlak ve geniş bir edebiyata sahipti;
yazılı eserleri olduğu gibi, hanların sarayında vakânüvisler de
bulunurdu. Meşhur Çin elçisi Wang Yen-Te onuncu asırda, Uygur
ülkesinde gördüğü kitaplıklardan bahseder.
İşte, Yusuf böyle bir kültür ortamında yetişmiş bir Türk
entelektüelidir. O, Kutadgu Bilig'i yazdığı sıralarda, Kaşgar
yakınlarında, Sıngı-Seli-Tutung Budist sutrası
Suvarnaprabhasa'yı Altun-Yaruk adı altında Türkçe'ye çevirmekte
Kaşgarlı Mahmud ise, meşhur lûgatını kaleme almaktaydı. Yusuf,
çevresinde bulunan büyük kültürlere ve bunların dillerine âşina
idi ve eserinden anladığımız kadarıyla edebiyata, ilâhiyata,
folklora, siyasete, felsefeye ve devrinin tüm pozitif
bilimlerine ilişkin ansiklopedik bilgiye de sahipti. Hatta,
devrinin bilginlerine Öklid geometrisi bilmeleri gerektiğini
tavsiye ediyordu. Yusuf, devlet adamı olma sıfatı ile Budist ve
Manihaistlerle de sık sık görüşmüş, bu inanç sistemlerini de
yakından tanımıştı. Bütün bunlarla birlikte, Yusuf, Türklüğünün
bilincinde olmuş; geçmişine ve diline bağlı kalmıştır. Bu tavrı
ile o, Bilge Kağan'lardan beri aktarılan zihniyeti taşıyan
hattın bir unsuru olmuştur.
Yusuf, İslâmiyet'in etkisiyle değişmekte olan Türk-Uygur
toplumunun geleneksel ahlâki ve hukukî telâkkilerini tespit
etmiş; yaşadığı çevrenin sosyal ahlâkını, devlet yönetimi
hakkındaki esaslarını, hukuk anlayışlarını ve askerlik
esaslarını unutulmaktan kurtarmış ve gelecek kuşaklara
aktararak, elde edilmiş kültür hazinesinin yaşamasını
sağlamıştır. Yusuf'un eseri sadece bu yönüyle değil, İslâmiyet'i
kabul etmekle yepyeni bir medeniyet çevresine giren bir
toplumun, şiddetle sarsılan eski ve geleneksel değerlerini yeni
bir senteze vardırmak endişe ve çabasını yansıtması bakımından
da çok önemlidir. Yusuf, bu süreçte kendini gösteren münzevî
zahid tipine karşı, şiddetle, insanın toplum içindeki yaşayışını
savunuyordu.Yusuf'a ilişkin son bir bilgi olarak; Arsal'ın
-ihtiyat kapısını açık bırakmak şartı ile-Kutadgu Bilig'de kut'u
temsil eden Ay-Toldı ile Aklı temsil edenÖgdülmiş'inşahıslarında,
şâirin kendisini tasvir etmiş olduğunu sandığını
söyleyebiliriz.B.Kutadgu BiligKutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik
edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridiEdebî bakımdan ilk
sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir
sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi'nin ilk örneğidir. Kitabın
yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti'ndeki bütün boyların konuşma
dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı
Mahmud'un bu lehçeyi 'Hakaniye' adıyla anması da bunu
göstermektedir. Kutadgu Bilig'de dil henüz saflığını
korumaktadır.
Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve
Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde
İslâmiyet'e ait 'helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat,
tarikat, fazl, nimet' gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf
da müttaki bir Müslüman olduğu halde, 'Allah' kelimesinin bir
kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe 'Tanrı',
'İdi', 'Bayat', 'Ugan' ve seyrek olarak da Arapça 'Rab'
kelimeleri kullanılmıştır. 'Peygamber' ve 'Resul' kelimeleri de
kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan 'Yalavaç' ve
'Savcı' tercih edilmiştir.
En dikkat çekici olanı ise 'Tengri Taâla' ifadesidir ve bir
sentezin sembolü gibidir. Eserin adı 'kutadgu' ve 'bilig' gibi
iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan 'bilig'
kelimesi, 'bil-' fiil kökünden '-g' fiilden isim yapma eki ile
yapılmış bir isim olup, 'bilgi' demektir. Tamlayan 'Kutadgu'
kelimesi ise, 'kut' isim kökünden '-ad-' isimden fiil yapma eki
ile yapılmış 'kutad-' fiilinden '-gu' eki ile yapılmış bir
isimdir.
Kutadgu Bilig, 'kutlandıran bilgi' veya 'kutlu olma bilgisi'
demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur
olan 'kut' kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine
varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün 'saadet'
anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold'a göre
'majeste' (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve
Kafesoğlu, kelimenin 'siyasî iktidar' kavramını ifade ettiğini,
'tâlih', 'saadet', 'bahtiyarlık' gibi karşılıkların ikinci
plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar
olduğu kanaatindedirler. Karamanlıoğlu, 'kut' kavramının tamamen
'devlet' sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı
olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu
yorum, doğruya en yakın olanı gibi görünmektedir.
Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf'un bilerek bir 'dil oyunu'
yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil
oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun
bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla,
ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde
tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ,
mutluluğun önündeki en büyük engel 'eksiklik'tir.
Kutadgu Bilig'in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların
hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından
değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu
nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve
Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı
olan Viyana nüshası 1439'da Herat'ta kopya edilmiştir. Aynı
yüzyıl içinde Tokat'a, oradan da 1474'de İstanbul'a
getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında
İstanbul'da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı'na vermiştir.
Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile
yazılı olan ve Kahire'deki Kral Kitaplığı'nda bulunan Mısır
nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896'da
tespit edilmiştir. 1914'de bulunan ve yine Arap harfleri ile
yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en
eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.Her üç
nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu'nca yayımlanmıştır. Bu
üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve
eserin günümüz Türkçesi'ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat
tarafından hazırlanmıştır.
Arat'ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden
oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3
bölüm de bitiriş bölümleridir.
Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de
kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır.
İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize
etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil
etmektedirler.Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş
olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin
yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler.
Sözü edilen üç nüshanın da Türkler'in hâkim olduğu coğrafyalarda
bulunmuş olması, Kutadgu Bilig'in, vaktiyle bütün Türk dünyasına
yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın,
Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig'den alınmış
dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan
nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu
düşündürtür. Kutadgu Bilig allegorik bir münâzara
karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş;
bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya
çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili
konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden
kişiler şunlardır:
Kün-Togdı (hükümdâr): 'köni törü' (Adâlet) Ay-Toldı (vezir):
'kut' Ögdülmiş (vezirin oğlu): 'ukuş' (Akıl) Odgurmış (vezirin
kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen
konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi
için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve
bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle,
ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir.
Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci
kişilerin konuşmalarının içerikleri açılarından sonuçlar
çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de
değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan
çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri
vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler
İslâmiyet'i doğrudan doğruya Araplar'dan değil, aranlılar
vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir'deki İran
kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin'i ikibin yıldır
tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm
felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş;
özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve
İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir.
Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig'in özgün olmadığını
göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde
değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat,
ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler,
tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de
iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve
ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir
ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla
tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, "tamamen orijinal bir eser
olduğu hükmüne varıyoruz" demektedir. Bu tartışmaların dışında,
çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz
ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü
zamana bırakmak gerektir.
Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen
mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere,
Çinliler, Edebü'l-mülûk; Maçinliler, Âyînü'l-memleke, Doğulular,
Zînetü'l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu
Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği
iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini
savunanlar da vardır.
Kutadgu Bilig'in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği
değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal
bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların
hepsi de içiçe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür
nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle beraber,
dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren
bir işaret yoktur. Yusuf'un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları
yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal
devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın
sonlarında yer alan "Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını
söyler" başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür.
Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır.
Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün
pratik zekâ ve zihniyetini 'teorileştirme' denemesidir.Türk
kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig,
Roux'ya göre, bunun yanısıra başka bir işlevi daha
gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ
bağlı kalmayı sürdüren bir dinin gerçekten evrensel nitelikte
bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır.
KAŞGARLI MAHMUT
Türk dilinin, Türk milliyetçiliğinin en büyük sözcüsü Kaşgâr'da
doğdu. Babasının adı Hüseyin'dir. İlk Türk - İslâm devletini
kuran Karahanlılar soyundandır. Pekçok Türkçe eserde, hangi
tarihte, nerede öldüğünün bilinmediği iddia edilse de türbesi
Doğu Türkistan'ın Kaşgâr şehrindedir.
Mahmud, 1008'de dünyaya gelmiştir. Saciye ve Hamidiye
Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili
tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya kat
ederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiş, 1072-1073 yılları
arasında hazırladığı meşhur kitabını Abbasi halifesine armağan
etmiştir. Kitabın asıl nüshası bu gün Ayasofya Müzesi'nde
muhafaza edilmektedir. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978'de
yapılabilmiştir.
Mahmud Kaşgar'a dönmüş ve 1105'de vefat etmiştir. Türklerin
yaşadığı şehirleri, köyleri, obaları bir bir dolaşarak
hazırladığı sözlük, İslâmiyet'ten önceki sözlü edebiyatımızı
aydınlatan dev eserdir. Yazılış gayesi, Araplara Türkçe'yi
öğretmekten çok, Türkçe'nin Arapça ile koşu atları gibi yarış
edeceğini, Türk dilinin zenginliğini, her duygu ve düşünceyi
anlatmaya elverişli olduğunu ispat etmek içindir. Kâşgarlı
Mahmut, iyi silâh kullanan bir asker olmakla beraber, dilimizi,
ulusal kültürümüzü, yurt sevgisini her şeyin üstünde gören ilk
büyük dil bilginimizdir. Kitabının önsözünde şu ilgi çekici
tümceler zer almaktadır:
"Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çigil'in, Yagma'nın Kırgız'ın
lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu
hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en
mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin
at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."
"Türk Sözlüğünün Divanı" anlamına gelen Kitâbü divân-i lûgat
it-Türk (Divânü Lügati't-Türk) adlı Kaşgârlı Mahmut'un bu eseri,
yalnız bir sözlük değil; İslâm'dan öncesi Türk edebiyatını,
tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan
ansiklopedik niteliktedir.
XI. yüzyıl hemen bütün İslâm ülkelerinde Türklerin egemen olduğu
bir dönemdir. Karahanlılar devletinin, özellikle Büyük Selçuk
İmparatorluğu'nun askerlikçe ve uygarlıkça en parlak zamanı bu
dönem içerisindedir. O tarihlerde Türklerin egemenliğindeki
uluslar dilini öğrenmek ihtiyacını duyuyorlardı. Divânü Lügati't-Türk
yabancılara Türkçe'yi öğretmek amacıyla 1073 -1077 tarihleri
arasında Bağdat'ta yazılmış bir sözlüktür. Türk sözcüğünün
kuvvet, güç, kudret anlamı taşıdığını bize ilk bildiren Kaşgârlı
Mahmut'tur.
Divânü Lügati't-Türk'teki sözcüklerin anlamları Arapça olarak
yazılmıştır. Türkçe 7500 sözcüğün Arapça karşılığı verilirken,
sav denilen âtasözleri, sagu denilen ağıtlar, koşuk denilen
şiirler, destan parçaları alınmıştır. Sözcüklerle ilgili bol bol
seci, mesel, hikmet, şiir, efsane; tarih, coğrafya; halk
edebiyatı folklor bilgi ve örnekleri verilmiş; dilbilgisi
kuralları ortaya konulmuş; Türkoloji'nin sağlam temelleri
atılmıştır. Türkologların görüşü : "Göktürk Yazıtları ile Kitâbü
divân-i lûgat it-Türk Türklük için büyük kazanç olmuştur.
Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine Hemir
demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedır. Kendisinin
verdiği bu bilgilerden Karahanlı ailesinden olduğu
öğrenilmektedir. Ünlü kitabını 1070'de tamamladığı ve bu tarihte
yaşının da bir hayli ileri olduğu düşünülerek 11.yüzyıl da
yaşamış olduğu tahmin edilmektedir.
İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet'le ilgili bilimsel çalışmaları
yakından izlemiştir. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi öğrenmiştir.
Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçe'nin
bütün diyalektlerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini
göreneklerini yakından izlemiştir. Bütün Sirderya (Seyhun)
kıyılarını dolaştığından kitabında söz etmektedir. Kitabında
belirttiğine göre, ailesi Kaşgar'dan Irak'a göç etmişti.
Melikşah'ın (1072-1092) eşi Terken Hatun'un maiyetinde pekçok
Kaşgarlı, bu dönemde Irak'a gelmişti. Mahmut'un ailesinin de
bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda
Irak İslâm Dünyası'nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi.
Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri
doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve
halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.
EDEBİ TÜRLER
Tür, edebiyat eserlerinin biçimlerine, konularına ve teknik
özelliklerine göre ayrılmasıdır. Bunlar iki ana grupta
incelenir: Yazı Türleri ve Şiir Türleri.
YAZI TÜRLERİ
Yazı türleri, cümleler halinde ortaya konan, sözlerin belli
kalıplar içine (ölçü, kafiye, nazım şekli) sıkıştırılmadığı
anlatım türleridir. Bunların en önemlileri şunlardır:
ROMAN
Olmuş ya da olabilecek olayların anlatıldığı uzun yazılardır.
Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla
anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı
olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.
Temsil ettiği akıma göre romantik roman, realist roman,
naturalist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman,
polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.
Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği
Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır.
Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanları ise Halit Ziya
Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup
Kadri, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır
R O M A N
Latince’de, “yazı” anlamına gelen bir sözcüktür
Roma’da bozulmuş latince’ye verilen ad olarak
kullanılırken daha sonra yaşanmış bir olayı hikâye etme
anlamında kullanılmaya başlanmış; çağımızda ise, öykü
türünün her yönüyle gelişmiş şekline “roman denmiştir.
.
Yani yaşanmış ya da yaşanabilir olayları, yer,
zaman, çevre ve insan unsurlarına dayanarak, geniş bir
bakış açısıyla anlatan yazı türüne ROMAN diyoruz.
ÖZELLİKLERİ:
1) Konusu insan ve dünyadır.
2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır.
3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır
4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve
tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir
çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden
ayrılır
Roman türünün ilk örneğini ilk defa XVI. Yüzyılda
İspanyol yazar Miguel de Cervontes ( Mişel
dö Servantes) “ Don Kişot” adlı esriyle vermiştir
XVII. Yüzyılda Madema de la Fayette : “Princesse de
Clevs “ adlı eseriyle onu takip etmiş; XIX. Yüzyılda
gelişen romantizm verealizm akımları bu tütün de
gelişmesinde etkili olmuştur..
Türk Edebiyatında daha önceleri bu türün yerini
tutan MESNEVİLER vardı Batılı anlamdaki roman türü
bizde önce çevirilerle başlar.
İlk olarak Yusuf Kâmil Paşa Fransız yazar
Fenelon’dan “Telmaque”adlı esri çevirmiş ; sonra Wictor
Hugo’dan “Sefiller”, Daniel Defo’dan “Robinsun Crosoe”
ve Alexandre Dumas ‘dan “Monte Criesto” çevrilmiştir.
Bizde ilk yerli romanı Şemsettin Sami : “Taaşşuk u
Talat ve Fitnat adlı eseriyle vermiştir.
Daha sonra Namık Kemal “İntibah “ adlı eseriyle ilk edebi
roman örneğini Halit Ziya Uşaklıgil “Mai ve SİYAH
“la ilk modern roman örneğini vermişlerdir. Bunları
“Araba Sevdası “ adlı romanıyla Hüseyin Rahmi , “Eylül”
adlı romanıyla Mehmet Rauf takip eder .
Milli Mücadele döneminde Halide Edip “Ateşten Gömlek
“, “yaban”. Reşat Nuri “Çalıkuşu “ romanlarıyla bu türü
mükemmele ulaştırır.
ROMAN ÇEŞİTLERİ
A ) KONULARINA GÖRE
1 – Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri
konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi
hayal gücüyle birleştirerek anlatır.
İlk örneğini Valter Scolt “Vaverley “ adlı
eseriyle vermiş. Bunu Gogol ,”Toros Bulba “, W. Hugo
“Nöturdam de Paris “ , A. Dumas “Monte Criestove Üç
Silhşörler” le takip eder
Türk edebiyatında ilk örneği N. Kemal’in “Cezmi
“ romanıdır. N. ADSIZ’ın “Bozkurtlar “;T Buğra “Küçük
Ağa “, Küçük Ağa Ankarada” K. Tahir’in Yorgun Savaşçı”.
“Devlet Ana” bu tür romanlardır.
2 - Macera Romanı:Günlük hayatta her zaman
rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esrarengiz olay-ları
anlatan romanlardır “Serüven Romanları” da denir. Bir
araştırma ve izlemeyi anlatan “Polisiye Roman “,
alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan”
Egzotik Romanlar” da bu gruba )- girer.
Dünya edebiyatında R. L. Stevensın’ın “Hazine
Adası”. D. Defo’nun “Rabinson Cruse” R . Kiplink’in “Cangel”;
Türk edebiyatında A. Mithat Efendinin “Hasan Mellah “ .
“Dünyaya İkinci Geliş”, Peyami Safa’nın “ Cingöz Recai “
bu türün en tanınmış örnekleridir.
3) Sosyal Roman : İnsan yaşamınn sınırsız kültür
birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen
toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri
bazen eleştirisel, bazen de bilimsel açıdan ele alıp
anlatan romanlardır
Dünya edebiyatında : W. Hugo’nun “Sefiller “, Tolstoy’un
“Suç ve Ceza”; Türk edebiyatında N. Kemal’in “İntiba “,R.
M. Ekrem’in Araba Sevdası “ A. M. Efendinin “Felatun
Bey İle Rakım Efendi bu tür romanlardır.
Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan
“Tezli Roman “( Yakup Kadri’nin “Yaban” romanı gibi.) ;
toplumdaki inanç ve gelenekleri anlatan Töre Romanı” (
Halide Edip “ Sinekli Bakkal) bir olayı eleştirisel
yaklaşımla anlatan “Yergi Romanı “ (Y Kemal’in İnce Memet
“ ) ; belli bir yerin özelliklerini anlatan “Mahalli
Roman ( F. Baykurrt’un “ Yılanları Öcü “) sosyal romanın
çeşitleridir
4)- Psikolojik Roman : ( Tahlil Romanı ) : Dış
alemdeki olaylardan çok , kahramanların iç dünyasını,
ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla
ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl
etkilendiklerini anlatan romanlardır.
İlk örneği: Madame de La Fayette’nin “Prencesse
de Clevs” Adlı romandır.
Bizde Mehmet Rauf’un “Eylül” ilk örnektir.
Peyami Safa’nın “Matmazel Noralya’nın Koltuğu”, “Bir
Tereddütün Romanı “, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu “ bu
türdendir.
5) Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın
anlattığı romanlardır. Dünya edebiyatında Alfonse Dode’nin
“Küçük Şeyler “ , bizim edebiyatımızda: Y. Kadri
Karaosmanoğlu’nun “Anamın Kitabı “. P. Safa’nın “Dokuzuncu
Hariciye Koğuşu”bu türün örnekleridir.
NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki
gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt
halinde anlatan romanlardır.
Tarık Buğra’’nın “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa
Ankara’da” , “Firaun İmanı”; Nihal Adsız’ın “Bozkurtlar
“ , “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyor”
romanları gibi.
B) KONULARIN IŞLENİŞİNE GÖRE ROMANLAR:
1 – Romantik Roman . Romantik akıma uygun olarak, duygu
ve hayallerin ön plânda olduğu romanlardır.( İntibah”,
“Eylül”, “Mai Ve Siyah” gibi )
2 – Realist Roman : Gerçekçi akıma uygun olarak
gözlem ve deneyimin duygu ve hayalden daha ön plânda
olduğu akımdır İlk örneği R. M. Ekrem’in “Araba Sevdası
“.
3 – Natüralist Roman: Bilimsel araştırmalara bağlı
kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır.
.
HİKAYE
Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa
bir yazı türüdür.
Hikayede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman
hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır. Genellikle
kişilerin tek yönü üzerinde (çalışkanlık, titizlik, korkaklık
v.s) durulur. Bu da romanla aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve
özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.
Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikaye
türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik
önemli eserler vermişlerdir.
H İ K Â Y E
İlk Çağ Anadolu’sunda masal, ve tarihi olayları anlatan
eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan’da “Binbir
Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını
bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça’dan yapılan çevirilerle
Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.
Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan
yazar Boccacio’dur. XVI. Yüz-yılda yazdığı “Decameron” adlı
eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de
XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur.
Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir
temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut
Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.
XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte batılı
anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letaif-i Rivayet (
söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş;
“Kısadan Hise” ile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai :
“Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur.
Bağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde
Ömer Seyfettin’le kazanmıştır.
TANIMI : Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış
olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde
anlatan türe hikâye diyoruz.
HİKÂYENİN UNSURLARI
1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur
2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan
insanlardır.
3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.
4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.
5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma
dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve
tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır.
Anlatım ise: iki şekilde olur Hikâye kahramanlarından birinin
ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ;
yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım”
HİKÂYEDE PLÂN:
Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden
oluşur; ancak bu bölümle-
Rin adları farklıdır. Bunlar:
1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği
çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır.
2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş
bölümdür.
3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca
bağlanarak giderildiği bölümdür
Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde
başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından
tamamlanır.
Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ
Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş
derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman
olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde
hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında
incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin
kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre
. 1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak,
serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan
öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir
fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan
uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö
Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı
Hikâye” de denir
Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik
Halit Karay, H. Rahmi Gürpınar ve R. N. Güntekin’dir..
2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her
hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm,
çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve
heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem
verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir.
Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton
Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh
Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır
3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak,
insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı
durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım
olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.
Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu
anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk
temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki
yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi
bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler
biçimde gözler önüne serer.
MASAL
Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir
yazar tarafından sonradan yazıya geçirilir.
Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli
değildir. Kahramanlar insan üstü nitelikler gösterir. İyiler hep
iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler
cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel
konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece
Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal
kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımızı derlemiş ve bir
kitap halinde yayımlamıştır.
DENEME
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara
varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan
anlattığı yazı türüdür.
Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır.
Kendi içiyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.
Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu
her devrin, her ulusun insanını ilgilendiren, kalıcı, evrensel
konulardır.
Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.
Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir.
Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.
Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde
Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet
Haşim güzel örnekler vermişlerdir.
FIKRA
Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla,
hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik
yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikayecikler biçimindeki
Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.
Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde
genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve
mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen
eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet
ediyormuş gibi bir hava hakimdir yazılarda.
Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha
sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.
MAKALE
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar,
belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve
böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür.
Makalede temel unsur düşüncedir.
Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı
türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval
gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede
Şinasi tarafından yazılmıştır.
Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu
inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır.
Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.
Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi,
felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale
elbette sanatla ilgili olanıdır.
Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde
Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih
Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.
ELEŞTİRİ
Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya
koyarak onun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri
yazarı - yani eleştirmen - eser hakkında okuyucuyu
bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.
İki tür eleştiri vardır: İzleminsel eleştiri ve Nesnel eleştiri.
İzlenimsel eleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve
eleştirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak
incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar
çok olacağından günümüzde bu tür pek rağbet görmez.
Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde
kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün
olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel
araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister
beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.
Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle
tanınır.
Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup
Kadri, Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri
alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.
GEZİ YAZISI
Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi
esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları
hafızada tutmak güç olacağından gezi esnasında not alınır ve
gezi yazılarında bunlar hikaye edilir.
Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma,
yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi
algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri
yazarla birlikte gezer gibi olur.
Eski edebiyatımızda gezi yazısına “seyahatname” denirdi. Bu
alanda Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi” ünlüdür.
Ancak asıl gezi yazarları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye
başlanmış, gidilen Avrupa şehirleriyle ilgili yazılar
yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir.
Gezi yazılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet
Mithat Efendi, Avrupa’da bir Cevelan; Cenap Şehabettin, Hac
Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet Haşim, Frankfurt
Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı,
Denizaşırı, Zeytindağı, Taymis kıyıları bunlardan bazılarıdır.
ANI
Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları
sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın
kendini okura açtığı bir tür olduğundan içtendir ve bu yönüyle
çok tutulur.
Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi
bir belge özelliği de gösterir. Ancak bu, bilimsel olamaz; çünkü
yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.
Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan
çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski
edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.
Özellikle Tanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet
döneminde önemli bir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran
yazarlarımız da vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya
Paşa, Defter-i Amal; Ahmet Rasim, Şehir Mektupları; Halit Ziya,
Kırk Yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih
Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.
BİYOGRAFİ
Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o
kişiyi tüm yönleriyle (hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri
vs.) tanıtmaktır.
Biyografi açık, sade bir dille, anlatılan kişinin devrini,
çevresini dikkate alarak yazılır.
Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere “Tezkire”
denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai
vermiştir.
Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir.
Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden
çevreden, aile içi durumlarından da söz eder.
Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı
otobiyografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi
daha uzun bir dönemi içine alır.
MEKTUP
Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına
anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup
türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.
Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide
yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki
görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları
herkese duyurmaktır.
Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzûli’nin
“Şikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise
gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.
Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır.
Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir.
SOHBET
Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi
anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi
ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki
gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş
hissi verir.
Üslup olarak fıkraya benzerse de gazete yazı türü olmaması, az
sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu
fıkradan ayırır.
Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir
önem vermişlerdir.
GÜNLÜK
Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her
günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı,
olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır
bunlar.
Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının
hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.
Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun
günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.
Düz Yazı Türleri2...
------------------------------------------
ROMAN
İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere,
zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.
*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
*Ana olay etrafında olaycıklar vardır.
*Şahıs kadrosu geniştir.Karakter çözümlemeleri yapılır.
*Zaman olarak geri dönüşler olur.
Romanlar çeşitli türlere ayrılır;
- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.
- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini,
adetlerini işleyen romandır.
- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.
- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını
anlatan romandır.
- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.
- Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.
HİKAYE (ÖYKÜ)
Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan kısa sanat
eserleridir.
*Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.
*Şahıs kadrosu romana göre dardır.
*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.
*İki tür hikaye görülür;
a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki
temsilcisi, Ömer Seyfettindir.
b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın
belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi,
Sait Faik Abasıyanıktır
MASAL
Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.
*Olaylar hayal ürünüdür.
*Yer ve zaman belli değildir.
*Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.
*İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.
*iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.
*Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.
*Olaylar miş'li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.
MAKALE
Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek
ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara
makale denir.
*Anlatım yalın ve yoğundur, nesnel bir nitelik taşır.
*Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlanır.
*Söz oyunlarına baş vurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.
*Her konuda makale yazılabilir.
*Gazete ve dergilerde yayımlanır.
Makale
Bir konuyu,bir olayı,bir eseri ele alıp çeşitli özelliklerini
ayrıntılarıyla inceleyen ve onunla bir takım sonuçlara
ulaşan;yahut bir görüşü,bir iddiayı belge ve kanıtlarla
destekleyen yazılara makale denir.
Özellikleri:
-Görüş yazının girişinde ortaya konmalıdır.
-Fikir bir takım belgelerle kanıtlanmalıdır.
-Nesnel olmalıdır.
DENEME
Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara
varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan
anlattığı yazı türüdür.
*Yazar, kendisiyle konuşuyormuş gibi bir hava sezdirir.
*Samimi bir dil kullanılır.
*Yazar, öne sürdüğü görüşleri ispatlamak zorunda değildir.
*Yazarın kesin bir sonuca varma zorunluluğu yoktur.
*Nurullah Ataç "Deneme, ben ülkesidir" der.
*Yazar anlatımda ve konu seçiminde özgürdür.
*Türün ünlüleri, Ahmet Haşim, N. Ataç, Suut Kemal Yetkin, A.
Hamdi Tanpınar, Selahattin Eyyüboğlu.
Deneme
Sanat,edebiyat,hayat,dünya görüşü gibi herhangi bir konuda
yazarın duygu ve düşüncelerini kesin sonuçlara varmadan
anlatmasıdır.
Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez
yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta
uzunluktaki edebi metinlerdir. Bu türün yaratıcısı 16. Yüzyıl
Fansız yazarı Michel de Montaigne’dir. Yazdığı metinlerin
kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi
parçalar olduğunu vurgulamak için deneme adını seçmiştir.
Türk edebiyatına deneme, diğer edebi türler gibi Tanzimat’tan
sonra Batı’nın etkisiyle girdi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet
Haşim, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı deneme türünde
eserler veren önemli yazarlarımızdır. Ancak deneme türünün en
önemi yazarı Nurullah Ataç’tır. Ataç, denemelerinde kişisel
tavrını açıkça ortaya koyan, dilde yenilikçi ve titiz, üslupta
akıcı bir yazardır.
FIKRA (KÖŞE YAZISI)
Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla,
kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.
*Gazete yazısıdır.
*Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.
*Dil tabiidir.Günlük deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer
verilir.
*Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.
*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı,
A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.
SOHBET (YARENLİK)
Yazarın, gündelik olaylarla ilgili düşüncelerini, okuyucu ile
karşı karşıya oturup konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde
yazdığı yazılardır.
*Herkesi ilgilendiren konular seçilir.
*Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir.
*Yazar, sorulu-cevaplı cümlelerle konuşuyormuş hissi verir.
*İçtenlik, samimilik,doğallık sohbetin özelliklerindendir.
*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Şevket Rado, Atilla İlhan.
ELEŞTİRİ (TENKİT)
Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünden
açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz
yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazı
türüdür.
*Eleştiri objektif olmalıdır.
*Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.
*Eleştirmenin kişisel duygularını kattığı eleştirilere öznel
eleştiri, kişisel duygularını katmadığı,objektif olduğu
eleştirilere de nesnel eleştiri denir.
Eleştiri
Türü,özelliği ne olursa olsun her türlü sanat faaliyetini,sanat
eserini yahut bir kişinin herhangi bir konudaki görüşlerini
okuma ve inceleme sonucunda ortaya konan değerlendirmenin genel
adıdır.
Eleştiri:
* Öznel eleştiri
* Tarihi ve sosyolojik eleştiri
* Yazara/sanatçıya yönelik eleştiri
* Esere yönelik eleştiri
* Çözümleyici eleştiri
GÜNLÜK (GÜNCE-RUZNÂME)
Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atılarak, günü gününe
yazılması ile oluşan türe günlük denir.
*Kısa yazılardır.
*Olayı yaşayan kişi tarafından yazılır.
*Yazarın hayatından izler taşır.
*İçten ve sevecendir.
*Ruzname de denir.
*Türün ünlüleri, Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin,
Seyit Kemal Karaalioğlu.
HATIRA (ANI)
Bir yazarın kendisini yaşadığı ya da tanık olduğu olayları,
sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır.
*Geçmişteki olay üzerine yazılır.
*Yazar, olayları kendi bakış açısından anlatır.
*Anılar, yaşandığı dönem hakkında bilgi verir.
*Anılarda, yazarın kişisel bakışı söz konusudur.
*Türün ünlüleri, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Rasim, Halit
Ziya, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı.
Anı
Kişisel yaşantının bütünü ya da belli bölümlerini ya da
gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış edebi metinler ya da
kayıtlardır. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal
olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır.
Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış
boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar
öncelikle kendilerini konu edinirken, anı yazarları çoğunlukla
çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış ya da bu olayların yakın
gözlemcisi olmuş kişilerdir.
BİYOGRAFİ
Ünlü kişilerin hayatını anlatan yazı türüdür.
*Kişiyi tüm yönleriyle tanıtır.
*Açık, sade bir dil kullanılır.
*Divan edebiyatında şairleri anlatan bu eserlere, "Tezkire"
denirdi.
*Türün ünlüleri; Mithat Cemal Kuntay, Şevket Süreyya Aydemir.
OTOBİYOGRAFİ
Bir kimsenin kendi yaşam olaylarını anlattığı eserlerdir.
*Çoğu zaman bunlarda, sanatçı kendisiyle beraber aile
büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.
MEKTUP (NÂME)
Bir düşünce veya duygunun birilerine iletilmesi amacıyla yazılan
özel yazılardır.
*Türün ünlüleri; Fuzuli, Namık Kemal, Ziya Gökalp, A. Hamdi
Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı.
GEZİ YAZISI (SEYEHATNAME)
Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır.
*Gezi yazısında yazar daima, gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma,
yanlış bilgiler vermemelidir.
*Yazar gördüklerini, okuyucusunun daha iyi algılaması için,
karşılaştırma yapar.Okur sanki o yerleri sanatçıyla gezer gibi
olur.
TİYATRO
Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla
yazılan edebi eserdir.
*Roman ve hikaye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.
*Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi
türlere ayrılır.
A-TRAJEDİ:
Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak, erdemi
anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.
*Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.
*Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.
*Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.
*Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.
*Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne
arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından
sahnede aktarılır.
*Üç birlik kuralına uyulur.( Yer, zaman, olay )
*Oyunda korolara yer verilir.
*Ünlü trajedi yazarları;
Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles.
Fransız; Corneille, Racine.
B-KOMEDİ:
İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak,
izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro
eseridir.
*Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.
*Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.
*Her türlü söze şakaya yer verilir.
*Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.
*Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.
*Manzum olarak yazılır.
*Üç birlik kuralına uyulur.
Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız- Moliere.
C-DRAM:
Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek
için yazılan tiyatro eseridir.
*Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.
*Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.
*Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
*Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler
hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.
Mizah
* Olayların gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönlerini
yansıtarak insanı düşündürme, eğlendirme ya da güldürme
sanatıdır. Bu amaçla yazılan edebi eserler de mizah türü için de
değerlendirilir. En kaba şakadan en ince espriye kadar bütün
mizah örnekleri, birbiri ile uyum içindeki olaylar arasındaki
çelişkinin birdenbire ortaya çıkarılmasına dayanır. Mizah
gelenek ve kuralların sorgulanmasında önemli bir rol oynar. İki
amacı vardır, saldırma ve savunma. İnsanın topluca yaşamaya
başladığı dönemle birlikte mizah da otaya çıkmıştır.
Kentleşmeyle birlikte daha soyut ve dolaylı bir özellik kazandı.
* Mizahı bedensel şiddetten ayırıp keskin dilli bir sanata
dönüştüren Atinalılar olmuştur. Ortaçağda kilise ve kralları
alaya alan masallarıyla şenliklerde halkı eğlendiren öykü
anlatıcıları jonglörler ve gezgin minstrel’le birlikte açık
cinsel çağrışımları da olan yeni bir mizah türü yaygınlaştı. 20.
yüzyılda yeni bir mizah türü doğdu. Komik öğelerin yanı sıra
ürkütücü ve korkunç öğelere de yer veren kara mizah ortaya
çıktı. Siyasal mizah da bu dönemde önem kazandı.
ŞİİR TÜRLERİ
Her şiirin belli bir konusu, üslubu vardır. Kimi aşk, ayrılık
konusunu işler, kimi okura bir bilgiyi özlü bir şekilde verir.
Kimi birini eleştirir vs. İşte şiirlerin bunlara göre
sınıflandırılması şiir türlerini ortaya koyar. Bunlar
Yunanca’daki adlarıyla adlandırılır: Lirik, Epik, Didaktik,
Pastoral, Satirik, Dramatik. Tanzimat’tan sonra oluşan bu
adlandırmadan önce Türk şiiri, nazım şekillerine göre
sınıflandırılırdı: Gazel, Kaside, Şarkı, Koşma, Destan, Varsağı
vs.
Şimdi şiir türlerini açıklayalım.
LİRİK ŞİİR
Aşk, ayrılık, hasret, özlem konularını işleyen duygusal
şiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden
Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiğinden bu adı
almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan
dolayı bu tür şiirlere rebabi denmiştir. Divan edebiyatında
gazel, şarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koşma, semai
lirik şiire girer.
EPİK ŞİİR
Destansı özellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş,
yiğitlik, konuları işlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu,
savaşma arzusu uyandırır. Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan
edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan,
varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok
şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli
zengin bir edebiyatımız vardır.
DİDAKTİK ŞİİR
Bir düşünceyi, bir bilgiyi aktarmak amacıyla yazılan şiirlerdir.
Bunlar okurun aklına seslenir. Duygu yönü az olduğundan kuru bir
anlatımı vardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay
kaldığından, bilgiler bu yolla verilir. Manzum hikayeler,
fabller hep didaktik özellik gösterir.
PASTORAL ŞİİR
Doğa güzelliklerini , çobanların doğadaki yaşayışlarını anlatan
şiirlerdir. Doğaya karşı bir sevgi bir imrenme söz konusudur
bunlarda. Eğer şair doğa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa
“idil”, bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatırsa eglog
adını alır.
SATİRİK ŞİİR
Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum
iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda
didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de
incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir
sınıfa alınması daha doğrudur. Bu tür şiirlere Divan
edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama yeni
edebiyatımızda ise yergi adı verilir.
DRAMATİK ŞİİR
Tiyatroda kullanılan bir şiir türüdür.Eski Yunan edebiyatında
oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir
ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün (19.yy)
çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düzyazıyla
yazılmaya başlanır.
Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta
trajedi ve komedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın
eklenmesiyle üç türe çıkmıştır.
Bizde dramatik şiir türüne örnek verilmemiştir. Çünkü bizim
Batı’ya açıldığımız dönemde (Tanzimat) Batı’da da bu tür şiirler
yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu tiyatroda. Bizim
tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle
yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da
olmuştur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi...
Şimdi bunları ayrı ayrı görelim.
TRAJEDİ
Seyircide korku ve acıma hislerini uyandırarak onu kötü
duygularından arındırmayı amaçlayan tiyatro türüdür. Sıkı
kuralları vardır. Özelliklerinden bazılarını şöyle
sıralayabiliriz.
1. Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden yani
tanrılar arasındaki ilişkilerden seçer.
2. Kahramanları tanrılar ya da soylu kimselerdir. İnsan
müsveddesi sayılan sıradan insanlara yer verilmez.
3. İşlenmiş, kusursuz bir üslubu vardır; kaba sayılan sözlere
yer verilmez.
4. Çirkin olaylar (cinayet, kavga vs.) seyircinin gözü önünde
gerçekleştirilmez.
5. Üç birlik kuralına uyar. Bu, yer, zaman ve olay birliğidir.
Yani oyun hep aynı yerde aynı dekorla oynanmalı, olay bir günlük
zaman dilimi içinde geçecek izlenimi vermeli, (Bu yüzden oyun
olayın sonundan seçilir; önceki olaylar koro tarafından
anlatılırdı.) aynı ana olay etrafında geçmelidir.
En ünlü trajedi yazarları; Eski Yunan’da Aiskhylos, Eurupides,
Sophokles; Klasik Fransız edebiyatında Corneille ve Racine’dir.
KOMEDİ
İnsanları güldürerek eğitmeyi amaçlayan tiyatro türüdür. Her
gülünç şeyin altında ders alınacak acı bir gerçeğin olduğuna
inanılır. Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.
1. Konusunu günlük hayattan, sosyal olaylardan seçer.
2. Kahramanları sıradan insanlar, eğitim görmemiş ya da sonradan
görme kişilerdir.
3. Üslupta kusursuzluk aranmaz, kaba sayılan hatta küfürlü
sözlere yer verilir.
4. Çirkin, kaba olaylar seyircinin gözü önünde işlenir.
5. Üç birlik kuralına uyar.
İnsan karakterinin gülünç ve eksik yanlarını anlatanlara
karakter komedyası, toplumun gülünçlüklerini anlatanlara töre
komedyası, olayların merak uyandıracak şekilde işlendiği
eserlere entrika komedyası adı verilir.
Komedi türü 17. yüzyıldan sonra düzyazıyla yazılmaya
başlanmıştır.
En ünlü komedi yazarları eski Yunan’da Aristophanes, Klasik
Fransız edebiyatında Moliére’dir.
DRAM
19. yüzyılda trajedinin sıkı kurallarını yıkmak amacıyla meydana
getirilen tiyatro türüdür. Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.
1.Konusunu günlük hayattan ya da tarihin herhangi bir devrinden
seçebilir.
2.Hem acıklı hem komik olaylar aynı oyunda iç içe bulunur.
3.Kahramanlar hem soylulardan hem sıradan insanlar arasından
seçilir.
4.Üç birlik kuralına uymak zorunda değildir.
5.Her tür olay seyircinin karşısında gerçekleştirilebilir.
6.Şiir, düzyazı karışık halde bulunur.
En ünlü dram yazarları: İngiliz yazar Shakespeare dramın ilk
ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo
belirlemiştir. Schiller, Geothe diğer ünlü dram yazarlarıdır.
Türk edebiyatında batılı anlamda sahne tiyatrosu Tanzimat’tan
sonra görülür. Bundan önce Halk arasında yüzyıllar boyu sürmüş
seyirlik oyunlar vardı. Ortaoyunu, meddah, Karagöz ile Hacivat
bunların başlıcalarıdır. Bunların özelliklerini ileride
anlatacağız.
ŞİİR BİLGİSİ
Şiir, gerek içerik gerekse söyleyiş bakımından özgün,
etkilemeye, duygulandırmaya yönelik bir söz sanatı ürünüdür.
Şiirin söz dizimi düzyazının söz diziminden farklıdır. Bu dizim,
dilin kurallarına göre olmaktan çok ahenge göre düzenlenir.
Şiir bir nazımdır; yani dizme, düzene koymadır. Bu dizmenin de
belli öğeleri vardır. Bunlar ölçü, kafiye, redif, gibi her biri
kendine göre bir düzen ifade eden öğelerdir. Bunları şu şekilde
inceleyebiliriz.
ÖLÇÜ
Şiirde, hecelerin sayılarına ya da, heceyi oluşturan seslerin
uzunluk kısalıklarına göre bir düzen oluşturulur. Bu düzene de
ölçü denir. Edebiyatımızda iki tür ölçü kullanılmıştır: Hece
ölçüsü ve Aruz ölçüsü.
HECE ÖLÇÜSÜ
Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının
eşitliğine dayanan ölçüdür. Birinci dizede kaç hece varsa şiirin
tüm dizelerinde de aynı sayıda hecenin kullanılması gerekir.
Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerde
durulduğu, dizenin bölümlere ayrıldığı görülür. Okunurken
durulan bu yerlere durak denir. Çoğu zaman şiirin tamamındaki
duraklar da aynı sayıda heceler halinde bölünür. Durak hiçbir
zaman bir sözcüğün ortasına gelmez, her zaman sonuna gelir.
Hece ölçüsü Türk şiirinin en eski, ulusal ölçüsüdür. Bilinen en
eski şiirlerden başlayıp hiç kesintiye uğramadan ve her çağda
yeni güzellikler, zenginlikler kazanarak günümüze kadar
gelmiştir.
En çok kullanılan hece kalıpları 7'li, 8'li ve 11'li ölçülerdir.
ARUZ ÖLÇÜSÜ
Dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre , açık (ünlüyle
bitmesi) ya da kapalı (ünsüzle bitmesi) oluşuna göre
düzenlenmesidir.
Birinci dizedeki hecelerin özellikleri, ikinci dizedeki
hecelerde de sırasıyla aynıdır.
Aruz ölçüsünün belli kalıpları vardır. Bu kalıplar kısa
hecelerin nokta (.), uzun hecelerin çizgiyle (—) gösterilmesiyle
düzenlenir.
Hecelerin özelliklerinin gösterildiği bu işaretlerin
adlandırıldığı kalıplar vardır.
mef û lü me fâ î lü me fâ î lü fe û lün
Sorularda aruz vezninin yapısıyla ilgili herhangi bir soru
sorulmuyor. Bu nedenle fazla ayrıntıya girmeyelim.
Aruz ölçüsü Türk edebiyatına, Türklerin İslamiyet’i kabul
etmesinden sonra Arap va Fars edebiyatlarından girmiştir. Bu
ölçüyle yazılan elimizdeki en eski eser Kutadgu Bilig’dir.
Divan edebiyatında en güzel şekilde kullanılan aruz ölçüsü,
Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati topluluğundaki sanatçılar
tarafından da kullanılmıştır.
Türk dilinin ses yapısı aruz ölçüsüne pek uygun değildir. Çünkü
Türkçede aruzun temelini oluşturan uzun ünlü yoktur. Bu nedenle
aruzun Türkçeye uygulanmasında birçok hata, zorlamalar görülür.
Bunlardan birkaçını açıklayalım.
İmale
Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır.
Zihaf
İmalenin tersidir. Yani kalıba uydurmak için, Arapça, Farsça
sözcüklerdeki uzun heceleri kısa saymaktır.
Ulama
Divan şiirinde en zok kullanılan ses unsurlarından biri de
ulamadır. Ulama yapılan yerlerde ulanan sözcüklerdeki heceler,
tek bir sözcükmüş gibi ayrılır. Elbette bu bir kusur sayılmaz.
KAFİYE (UYAK)
Şiirde dize sonlarında kullanılan aynı ya da benzer seslere
kafiye denir. Benzer seslerin sayısına göre dört grupta
incelenir.
Yarım Kafiye
Dize sonlarında tek ses benzeşiyorsa yarım kafiye oluşur.
Yandırdın gönlümü aldın keman kaş
Gösterdin zülfünü, eyledin bir hoş
dizelerinde, sonda bulunan “kaş” ve “hoş” sözcüklerinin
sonundaki “ş” sesleri, yani tek ses benzeşiyor; öyleyse burada
yarım kafiye vardır.
Tam Kafiye
Dize sonlarında iki ses benzeşiyorsa, tam kafiye kullanılmıştır.
Ürperme veren hayale sık sık
Her bir kapıdan giren karanlık
Çok belli ayak sesinden artık
dizelerinin sonunda kullanılan altı çizili “ık” sesleri, iki
sesten oluştuğundan tam kafiye oluşturmuştur.
Bazen dize sonunda uzun okunan tek ünlü benzerliği olabilir.
Arapça ve Farsça sözcüklerde görülen uzun ünlüler iki ses değeri
taşır. Yani tam kafiye oluşturur.
Bir mısra işittim yine ey şah-ı dilarâ
Bir hoşça da bilmem ne demek istedi ammâ
dizelerinde altı çizili “â” sesi iki ses değeri taşıdığından
beyitte tam kafiye kullanılmıştır.
Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu
Ardında yatan semtinin ormanları kuytu
dizelerinde ise dize sonlarındaki “u” sesleri uzun olmadığından
yani tek ses değeri taşıdığından dizelerde yarım kafiye vardır.
Zengin Kafiye
İkiden fazla ses benzerliğine dayanan kafiyedir.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık
Yalnız, ara:-):-):-):-):-):-)n dudağında bir ıslık
dizelerinde dize sonlarındaki “lık” sesleri ikiden fazla
olduğundan, zengin kafiye oluşturmuştur.
Bazı dizelerde dizelerden birinin sonundaki sözcüğün tamamı
diğerinin sonundaki sözcüğün sesleri arasında bulunabilir. Buna
tunç kafiye denir. Tunç kafiye zengin kafiyenin bir çeşididir.
Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
dizelerinde birinci dizenin sonundaki “ara” sözü, ikinci dizenin
sonundaki “duvara” sözünün sesleri içindedir; yani tunç kafiye
oluşturmuştur.
Cinaslı Kafiye
Yazılışları aynı, anlamları arasında hiçbir ilgi bulunmayan
sözcüklerin dize sonlarında kullanılmasıyla oluşan kafiyedir.
Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç
dizelerinde sonda bulunan “geç” sözcüklerinin sesleri aynıdır.
Ancak birincisi “erken” sözünün karşıtı, diğeri ise “geçmek”
fiilinin emir çekimidir. Dolayısıyla anlamları arasında hiçbir
ilgi yoktur; cinaslı kafiye oluşturmuştur.
REDİF
Dize sonlarında aynı sözcüklerin ya da aynı ses ve görevdeki
eklerin kullanılmasıyla oluşur. Bu, daima kafiyeden sonra gelir.
Hatta bazen dize sonunda kafiye hiç bulunmaz, ses benzerliği
redifle sağlanır.
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
dizelerinde “yollar” sözü iki dizede de kullanılmış; dolayısıyla
redif olmuştur. Ondan önceki “kıvrılan” ve “yılan”
sözcüklerindeki “ılan” sesleri ortak olduğundan zengin kafiye
oluşmuştur.
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar
dizelerinde “yaslı yollar” sözcükleri aynı olduğundan rediftir
“bağlayan” ve “ağlayan” sözcüklerinde ise “bağla-", “ağla-"
sözcüklerindeki “-an” ekleri sıfat-fiildir. Hem sesleri hem
görevleri aynı olan bu ekler, “y” kaynaştırma harfleriyle
beraber redif olur.
Bazen dize sonlarındaki eklerin sesleri aynı, görevleri farklı
olabilir; bunlar redif sanılmamalıdır.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı
dizelerinin sonundaki “bucağı” ve “ocağı” sözcüklerindeki “ı”
eklerinin görevleri farklıdır. Birincide iyelik eki olan bu ek
diğerinde hal ekidir, dolayısıyla redif oluşturmamıştır, “cağı”
sesleri zengin kafiye oluşturmuştur.
KAFİYE ÖRGÜSÜ
Dörtlüklerde birbiriyle kafiyeli dizeler değişik şekillerde
dizilir. Bu dizilişe kafiye örgüsü denir. Üç grupta incelenir.
1. Çapraz Kafiye
Dörtlüğün birinciyle üçüncü, ikinciyle dördüncü dizelerinin
kendi arasında kafiyeli olmasıdır. Aşağıdaki şiirin birbiriyle
kafiyeli dizelerini aynı sembolle gösterirsek daha kolay
anlaşılır:
HTML Kodu:
Bağından her güzel bir gül seçerdi T.K. Redif ____ aBundan mı
sarardın, soldun, ey gönül T.K. Redif ____ bKadınlar geçerdi,
kızlar geçerdi T.K. Redif ____ aBir zaman aşk için yoldun ey
gönül T.K. Redif ____ b
Görüldüğü gibi dörtlükte birinci dizeyle üçüncü dize, ikinci
dizeyle dördüncü dize kafiyelidir. Bu, çapraz kafiye düzeni
demektir.
2. Düz Kafiye
Dörtlüğün birinci dizesiyle ikinci, üçüncü dizesiyle dördüncü
dizelerinin kendi arasında kafiyeli olmasıdır.
HTML Kodu:
Nice günler bu şeametli ölüm T.K.____ aOldu çok kimseye bir
gizli düğüm T.K.____aNice günler bakarak dalgalara T.K. Redif
____bDediler: “Uğradı Leyla nazara T.K. Redif ____b
3. Sarma Kafiye
Dörtlüğün birinciyle dördüncü, ikinciyle üçüncü dizelerinin
kafiyeli olmasıdır.
Kod:
En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü T.K____aTitrek elleriyle
gererken yayı T.K. Redif____bHer yandan bir merak sardı alayı
T.K. Redif____bOk uçtu, hedefin kalbine düştü T.K.____a
Bu tür bir kafiyelenme Halk şiiri ve Divan şiirinde görülmez
Halk şiirinde koşma tipi kafiye, mani tipi kafiye gibi kafiye
örgüleri vardır. Divan şiirinde ise gazel, mesnevi, rübai tipi
kafiyelenme görülür
Şiir
Bilgisi ve Şiir Türleri...
ŞİİR
Duygu, hayal ve düşüncelerin bir düzene bağlı olarak, çekici bir
dil ve ahenkli mısralar içinde aktarılmasıdır.
Şiiri düz yazıdan ayıran ölçü, mısra, ahenk gibi unsurlar
vardır.
Nazım (şiir) biçimindeki yazılara "manzum"; Nazım parçalarına da
"manzume" denir.
ŞİİR TÜRLERİ
LİRİK ŞİİR
Aşk, ayrılık, hasret ve özlem gibi konuları işleyen duygusal
şiirlerdir.
*Duygu, coşku ve akıcılık söz konusudur.
*Gazel, şarkı koşma, semai lirik şiire örnektir.
PASTORAL ŞİİR
Doğa güzelliklerini, kır ve doğa sevgisini, orman, yayla, dağ,
köy ve çoban yaşamını, bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan
şiir türüdür. Şair doğa karşısındaki duygularını anlatıyorsa
"idil", bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatıyorsa
"eglog" adını alır.
EPİK ŞİİR
Destansı özellikler gösteren şiirlerdir.
*Kahramanlık, yiğitlik gibi konular işlenir.
Okuyanda coşku yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır.
DİDAKTİK ŞİİR
Bilgi vermek, öğretmek, öğüt vermek gibi öğretici amaç taşıyan
şiirlerdir.
*Ahlakilik hakimdir.
*Kuru bir üslubu vardır.
*Manzum hikayeler ve fabllar hep didaktiktir.
SATİRİK ŞİİR
Toplumdaki çeşitli düzensizlik ve bozuklukları yeren, taşlayan
şiirlerdir.
Halk edebiyatında "taşlama",
Divan edebiyatında "hiciv" denir.
DRAMATİK ŞİİR
Tiyatronun manzum şekline denir. Dramatik manzume, karşılıklı
konuşma şeklinde yazılan manzumelerdir.
ŞİİR BİLGİSİ
MISRA (DİZE)
Ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım birimidir.
BEYİT (İKİLİK)
Aynı ölçüde olan ve anlamca bir bütünlük oluşturan ve iki
dizeden oluşan nazım birimidir.
ÖLÇÜ (VEZİN)
Şiirde dizelerin hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre
bir uyum içinde olmasıdır.
HECE ÖLÇÜSÜ:
Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının
eşitliğine dayanan ölçüdür. Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler
okunurken belli yerlerde durulur.Durulan bu yerlere "durak"
denir. Durak sözcüğün sonunda yer alır.
ARUZ ÖLÇÜSÜ:
Dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre, açık ya da
kapalı oluşuna göre düzenlenmesidir.Kısa heceler nokta(.) uzun
heceler çizgi (-) ile gösterilir.
İmale: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun
sayılmasıdır.
Zihaf: Uzun heceleri kısa okumaktır.
SERBEST ÖLÇÜ:
Bu ölçüde hecelerin sayısı ya da uzunluğu kısalığı dikkate
alınmaz.
REDİF
Mısra sonlarında yazılışları, okunuşları, anlamları ve görevleri
aynı olan eklerin, kelime ve kelime gruplarının tekrar
edilmesine "redif" denir.
*........uzakta
*........plakta
KAFİYE
Şiirde mısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir. Kafiyeyi
oluşturan eklerin ya da kelimelerin; yazılışları ve okunuşları
aynı, anlamları ve görevleri farklı olmalıdır.
*...........derinden.
*...........kederinden.
KAFİYE ÇEŞİTLERİ
YARIM KAFİYE:
Tek ses benzerliğine dayanan kafiyedir.
*............dizildi
*............yazıldı.
TAM KAFİYE:
İki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.
*.........karanlık
*.........artık
ZENGİN KAFİYE:
Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.
*........... yolculuk
*...........soluk
CİNASLI KAFİYE:
Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve
kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir.
*...........vakit çok geç
*...........nasıl geçersen geç.
KAFİYE ÖRGÜSÜ
DÜZ KAFİYE: "a a a b" ya da
"a a b b" olmalı.
ÇAPRAZ KAFİYE: "a b a b" olmalı.
SARMA KAFİYE: "a b b a" olmalı.
EDEBİ SANATLAR
EDEBİ SANATLAR
Sözü etkili hale getirmek için değişik anlam çağrışımları ya da
ses benzerlikleri kullanılır. Şair ne kadar ince bir anlam, ne
kadar hoş bir ses bulursa, şiiri o denli güçlü olur. İşte
şiirde, az da olsa düzyazıda, bu tür söz hünerleri edebi
sanatları oluşturur.
Şimdi bu sanatların önemlilerini görelim.
BENZETME (TEŞBİH)
Aralarında benzerlik ilgisi bulunan iki kavram ya da varlıktan
birinin diğerine benzetilmesiyle yapılan sanattır. Sadece şiirde
değil düzyazıda hatta konuşma dilinde bile çok kullanılır.
Bir benzetmede dört unsur bulunur: Benzeyen, kendisine
benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı.
Arslan gibi güçlü askerler cepheden cepheye koşuyorlar.
aslan: Kendisine benzetilen
gibi: benzetme edatı
güçlü: Benzetme Yönü
askerler: Benzeyen
Yukarıda benzetmenin unsurlarının nasıl sıralandığı görülüyor.
Elbette her benzetmede bu unsurların tümü bulunmaz. Eğer sadece
benzeyen ve kendisine benzetilen kullanılırsa, benzetmeye
“teşbih-i beliğ” (en güzel benzetme) denir.
Zeytin gözlüm sana meylim nedendir.
zeytin: Kendisine Benzetilen
göz: Benzeyen
dizesinde “göz”, “zeytin”e benzetilmiş ancak benzetme yönü ve
benzetme edatı kullanılmamış.
Eğer kendisine benzetilen ya da benzeyenden biri eksik olursa,
istiare sanatları ortaya çıkar. Bunu iki grupta inceleyelim.
1. Açık İstiare
Benzetme unsurlarından sadece kendisine benzetilenle yapılır.
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi
dizesindeki “arslan” sözcüğünün askerleri ifade ettiği bellidir.
Eğer biz benzetmenin bütün unsurlarını söylersek, yani
“arslanlar” yerine “arslan gibi güçlü askerler” dersek ilk
örnekte gösterdiğimiz gibi “arslanlar” sözünün kendisine
benzetilen olduğunu görebiliriz.
2. Kapalı İstiare
Benzetme unsurlarından benzeyen ve benzetme yönüyle yapılır.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda
dizelerinin ikincisinde altı çizili sözlerde kapalı istiare
vardır. Çünkü alnın yanması, gözlerin sönmesi bir benzetmenin
olduğunu hissettiriyor. Yanmak ateşe ait bir özelliktir; sönmek
de öyle. Buna göre biz benzetmenin unsurlarını açık olarak
yazsak
"Ateş gibi yanan alnım
ateş: Kendisine Benzetilen
gibi: Benzetme Edatı
yanan: benzetme Yönü
alnım: benzeyen
Görüldüğü gibi şiirde kendisine benzetilen ve benzetme edatı
yoktur.
Sadece benzeyen ve benzetme yönü vardır. Öyleyse sanat, kapalı
istiaredir.
3. Temsili İstiare
Kendisine benzetilen ve benzetme yönüyle yapılan benzetmelerdir.
Bunlarda benzeyenin anlatılmak istenen birçok özelliği kendisine
benzetilenin özelliği olarak sıralanır.
Hani bir gün seninle Topkapı’dan
Geliyorduk yol üstü bir meydan
Bir çınar gördük enli, boylu, vakur
Bir çınar hiç eğilmemiş mağrur
Koca bir gövde belki altı asır
Belki ondan da fazla, dalgın, ağır
Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş
Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş
.......
Yukarıdaki dizelerde Osmanlı, bir çınara benzetilmiş ancak
Osmanlı hiç söylenmemiş, çınarın özellikleriyle
hissettirilmiştir.
MECAZ-I MÜRSEL
Bir sözü, benzetme amacı gütmeden, başka bir söz yerine kullanma
sanatıdır. Genellikle bütünün, bir parçası söylenerek tümü
çağrıştırılır. Örneğin;
“Bu söze bütün sınıf güldü.” cümlesinde “sınıf” sözü “sınıftaki
öğrenciler” anlamındadır. Benzetme amacı yok, çağrıştırma var.
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun
dizelerinde “dudak” ve “göz” sözcükleri aslında kişiyi ifade
eder.
KİŞİLEŞTİRME (TEŞHİS)
İnsan dışındaki varlıklara insana özgü, insanın yapabileceği
davranışları yaptırma sanatıdır.
Akisler silinir bir bir denizden
Gece eşya uyur ve ruh uyanır
dizelerinde insana ait olan “uyumak”, “uyanmak” eylemlerini
“gece” yapmıştır.
Ay, suda bestelerken en güzel şarkısını
Küreklerim de suya en derin şiiri yazdı
dizelerinde de “ay” ve “kürekler” teşhis edilmiştir.
İNTAK
İnsan dışındaki varlıkları konuşturma sanatıdır.
Sabahleyin kozasından bakan gelincikler
Sorar bu dünyaya:
- Ne istersin?
Kanatlanıp uçalım mı?
Çiçek olup açalım mı?
Bu şiirde gelincik konuşturulduğu için intak yapılmıştır.
İntak sanatının olduğu her yerde teşhis doğal olarak vardır.
KİNAYE
Bir sözün gerçek anlamını söyleyip mecaz anlamını çağrıştırma
sanatıdır. Bu sanatta sözün gerçek anlamı da söylenmiş olabilir.
Ancak asıl kastedilen, geçerli olan mecaz anlamdır.
Bulmadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
dizelerinde son dizede kinaye yapılmıştır. Çünkü; gerçekten
gülün olduğu yerde, mutlaka dikenler de vardır. Ancak burada
asıl söylenmek istenen “nerde iyilik olsa çevresinde mutlaka
kötülük de olur” anlamıdır. Yani dizede söylenen gerçek anlamın
ardında bir mecaz anlam vardır. Buna kinaye denir.
TEZAT
Anlamca birbirlerine karşıt olan durumların fikirlerin bir arada
kullanılması sanatıdır.
Seni her zaman düşündüm
Biliyorum güzelsin
Ama ne tanıdım
Ne gördüm
Bu şiirde hem “biliyorum” denmesi, hem de “ne tanıdım ne gördüm”
denmesi tezat oluşturmuştur.
TELMİH
Söz arasında bir olayı, bir atasözünü, bir fıkrayı hatırlatma
sanatıdır. Hatırlatılmak istenen şey hakkında ipucu olabilecek
bazı özellikler verilir.
Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-i aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler
Bu dizelerde geçen “Leyla” ve “Mecnun” sözleri aynı adlı
hikayeyi çağrıştırıyor. Dolayısıyla telmih yapılmıştır.
HÜSN-İ TÂLİL
Bir olgunun gerçek nedeni bilindiği halde onu başka bir nedenden
oluyormuş gibi gösterme sanatıdır. Sanatçı gerçek sebebi inkar
ederek yerine heyecanına uygun bir neden gösterir.
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
dizelerine baktığımızda şair, çoban çeşmesi adını verdiği
derenin akışının nedenini “ateşten kızaran bir gülü aramak”
olarak söylemiştir. Oysa derenin akmasıyla gül araması arasında
gerçekte bir ilgi yoktur. Bu nedeni şair kendisi kurmuştur.
TECAHÜL-İ ARİF
Bilinen bir şeyi, bir anlam inceliği oluşturmak için bilmiyor
görünme sanatıdır.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var
Benim mi Allah’ım bir çizgili yüz
dizelerini incelediğimizde, şairin, şakaklarındaki
beyazlıkların, saçları olduğunu bildiği halde bilmezden
geldiğini görüyoruz. İkinci dizede de kendi yüzünü tanıdığı
halde “benim mi” diye sormuş ve bilmezden gelmiş.
Bunu hüsn-i tâlille karıştırmayalım. Hüsn-i tâlilde şair
bilmezden gelmez, kesinlikle başka bir nedene bağlar. Örneğin
yukarıdaki dizeyi “Şakaklarıma kar yağdığı için saçlarım beyaz”
şeklinde söyleseydik, gerçek dışı bir nedene bağladığımızdan
hüsn-i tâlil yapmış olacaktık.
LEFFÜ NEŞR
Birinci dizede söylenen sözlerle ilgili olarak ikinci dizede
bazı sözlerin bir sıra gözetilerek anlatılmasıdır.
Gönlümde ateştin gözümde yaştın
Ne diye tutuştun ne diye taştın
dizelerine baktığımızda birinci dizedeki “ateş” ve “yaş”
sözcüklerinin anlamıyla ilgili olarak ikinci dizede “tutuştun”
ve “taştın” sözcükleri verilmiş, ilgili sözcüklerin alt alta
geldiğini görüyoruz.
CİNAS
Şiirde yazılışları aynı, anlamları farklı sözlerin bir arada
kullanılmasıyla oluşan sanattır. Cinaslı kafiyede bunu
görmüştük.
Söylerken o sözleri kızardı
Hem hazzeder ah hem kızardı
dizelerindeki altı çizili sözcüklere baktığımızda birinci
dizedeki “kızardı” sözünün rengin kızarması, ikinci dizedekinin
ise sinirlenmek anlamında olduğunu görüyoruz. Yazılışları aynı
anlamları farklı bu sözler cinas oluşturmuştur.
TEVRİYE
Birkaç anlamı olan bir kelimenin, iki ya da daha fazla anlama
gelecek şekilde kullanılması sanatıdır. Bu anlamların tümü de
gerçektir. Bu yönüyle kinayeden ayrılır; çünkü kinayede mecaz
anlam çağrıştırılır.
Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
dizelerindeki “ulusun” sözü hem yücesin, asilsin anlamına
gelmiş, hem de “bir köpek gibi ses çıkarsın” anlamında
kullanılmış. Bu anlamların ikisi de gerçektir.
TARİZ
Bir kişiyi, olayı ya da durumu alaylı yoldan, iğneleyici bir
dille eleştirme sanatıdır.
Yiyin efendiler yiyin bu han-ı yağma sizin
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin
dizelerinde devlet malını yiyip bitirenlerin eleştirildiği
görülüyor; dolayısıyla tariz yapılmıştır.
MÜBALAĞA (ABARTMA)
Bir durumu olduğundan çok büyük ya da çok küçük gösterme
sanatıdır.
Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken
Bir uzak yıldıza benzerdi güneş sen varken
dizelerinde şair, sevgilisinin yüzünün parlaklığının güneşten
daha çok olduğunu söyleyerek hatta “güneşi uzak bir yıldız”
olarak görerek, durumu abartmıştır.
TEKRİR
Anlamı kuvvetlendirmek için bir veya birkaç kelimenin dizelerde
tekrarlanmasıdır.
Sanki siyah, simsiyah teller içinde
Sanki simsiyah kovuklarda yaşadık biz
Sanki hiç görmedik birbirimizi
Sanki hiç tanışmadık
Dizelerde altı çizili sözcük tekrir sanatını oluşturmuştur.
TENASÜP
Aralarında anlam ilgisi bulunan sözleri bir sıra gözetmeksizin
bir arada kullanma sanatıdır.
Gün bitti ağaçta neşe söndü
Yaprak ateş oldu kuş da yakut
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu erguvane döndü
dizelerinde ağaç, yaprak, kuş, havuz gibi bahçede bulunan şeyler
sıralanmıştır.
SECİ
Düzyazıda kafiyeli sözcüklerin kullanılması sanatıdır.
İlahi! Bekaa isteyen candan vücud afetlerini sen def et! Dirlik
uman gönülden varlık hicabını sen ref et! Can sırrın isteyene
şer yolunu tarik et! Yokluk yoluna gidene tevfikini refik et!
Bu yazıda altı çizili sözler birbiriyle kafiyelidir. Düzyazıda
kafiye kullanılması ise seci sanatı oluşturur.
ALLİTERASYON
Şiirde aynı sesin fazla kullanılmasından kaynaklanan ses
sanatıdır.
Eylülde melûl oldu gönül soldu da lale
Bir kaküle meyletti gönül geldi bu hale
Bu dizelerde “l” sesinin çok kullanıldığı görülüyor. Öyleyse
burada bu sesle alliterasyon yapılmıştır.
NİDA
Seslenme sanatıdır. Şiirde “ey” gibi ünlemlerle ifade edilir.
Ancak ünlem bildiren sözcük olmadan da nida sanatı yapılabilir.
Ey bu toprakları için toprağa düşmüş asker
dizesinde altı çizili sözle nida sanatı yapılmıştır.
Edebiyat Sözlüğü
------------------------------------
ADAPTE
Herhangi bir dilde yazılmış bir eseri, başka bir dile yer ve
kişi adlarını değiştirerek, olayları örf ve adet, duyuş ve
düşünüş bakımından aktarıldığı dili konuşanların hayatına
uygulamak yöntemli serbest çeviri tarzıdır. Türk edebiyatında
daha çok tiyatro eserlerinde kullanılır. Örneğin Tanzimat
edebiyatı yazarlarından Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den yaptığı
adapteler gibi.
ADAPTASYON
Farklı türde bir eserin (roman, öykü, anı gibi), sahne veya
sinemaya uyarlanması ya da farklı türde bir eserden (roman,
destan, öykü gibi) farklı bir edebi eser (örneğin oyun) meydana
getirilmesidir.
AED
Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine
verilen ad.
AFROZİM
Çeşitli konularda mutlak bilinmesi gereken ana özellikleri kısa,
açık ve anlaşılır bir biçimde anlatma sanatı. Yazarların derin
anlam yüklü vecizelerine de afrozim denir.
AĞIZ
Bir anadilin herhangi bir şivesi içinde var olan söyleyiş
farkıdır. Ağızlarda dilbilgisi ve sözcükler farklı değildir
ancak bazı sesler değişik söylenir. Rumeli ağzı, Karadeniz ağzı
gibi.
AHREB ve AHREM
Rubai vezinlerinin ana ölçüsüdür. Mef’ulü ile başlayanlara ahreb,
mef’ulün ile başlayanlara ahrem denir.
AHSENÜ’L KASAS
Kıssaların, hikayelerin en güzeli. Bu deyim, Kur’an-ı Kerim’de
Yusuf Suresi’nde geçen Yusuf kıssasını anlatır.
AKD Ü HALL
Düğümleme ve çözülme. Divan edebiyatında nesir bir eseri nazma
çevirmeye akd, nazım bir eseri nesire çevirmeye hall denir.
AKICILIK
Sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için
anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade
edilmesi. Akıcılık, düşüncelerin bir düzenleme kapsamında
sıralanması, bu düşüncenin herkes tarafından bilinen ve kolay
söylenebilen sözcüklerle anlatılması, cümlelerin kısa ve yapı
bakımından doğru olması ile sağlanır. Akıcılık, içerikten çok
bir üslup özelliğidir.
AKROSTİŞ
Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru
sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. Divan
edebiyatında akrostiş’e muvaşşah ya da istihrac denir. Eski
Yunan ve Latin edebiyatında ise akrostiş "üç dize" anl*****
gelir.
Örneğin:
Varolan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var
Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes
İnan ki bir daha geri gelmez bu günler
Âlemde bu andır bize dost esen rüzgar
Cahit Sıtkı Tarancı
Şiirin dizelerinin ilk sözcükleri alt alta okunduğunda "VEDİA"
ismi çıkıyor.
AKS, AKİS
Bir cümlede, bir dizede iki sözcüğün ya da sözcük
topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatı. Cümle
ya da dizede bir sözcük diğerinin önüne ya da arkasına
getirilerek cümle ya da dize tekrarlanır. Tard ü aks veya aks ü
tebdil de denir. Aks-i tam (tam akis) aks-i nakıs (eksik akis)
olmak üzere iki türü var.
Aks-i tam, cümle ya da dizenin anlamlı iki parçası kalıp halinde
yer değiştirir, ekleme ve çıkarma yapılmaz. Örneğin:
Mümkün değil Hudâyı bilmek de bilmemek de
Mâtem görünür şâdi şâdi görünür mâtem
Aks-i nakıs, Cümle ya da dizelerde anlamlı sözcük
topluluklarının yerlerinin bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak
değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin:
Hayran oluyor kudretine, sun’una insan
Hayran oluyor kudretine, sun’una hayran
İsmail Safa
Gelse der-gâhına ikrâm görürler küremâ
Kürema dergehine gelse görürler ikrâm
Ziya Paşa
AKSAN
Vurgu demektir. Söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin
üzerine konur.
AKS-İ MÜFRED
Bir sözcükteki harflerin sondan başa doğru alınması halinde yine
anlamlı bir sözcüğün meydana gelmesidir. Örneğin ayak-kaya gibi.
AKSİYON
Bir edebi eserde olguların akışıdır. Örneğin bir romandaki
aksiyon, tanımlama, düşünce ve moral bölümlerinin
çıkarılmasından sonra kalan olaylardır.
ALAKA
İlgi. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında bir anlamda (mecazi)
kullanmak için düşünülen ilgiye alaka denir. Edebi sanatların
çoğunda bu durum söz konusudur. Bu ilişki ne kadar uygun olursa
edebi sanat o derece yerinde ve güzel sayılır.
ALEGORİ
Bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir
düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek gibi. Örneğin adalet
düşüncesinin gözü bağlı ve elinde ****** bulunan bir kadınla
anlatılması gibi.
ALİTERASYON
Şiir ya da düzyazıda bir uyum yaratmak amacıyla aynı sesleri
taşıyan sözcükleri sık sık ve art arda tekrarlamak. Örneğin:
Seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı
Tevfik Fikret
Karşı yatan karlı kara dağlar kayıptır.
Dede Korkut
ANA DUYGU
Bir düşünceden çok bir duyguyu dile getirmek, okuyucu ya da
dinleyiciye hissettirmek, onların benliğinde yaşatmak amaçlı
yazı ya da konuşmaların öne çıkarmak istediği asıl duyguyu
anlatır. Ana duygu bir metnin özünü oluşturur. Metinde bu
duyguyu destekler haldeki bütün yardımcı duygu ve düşünceler hep
ana duyguya bağlanarak onun daha anlaşır ve duyulur olmasını
sağlar. Ana duygu konu anl***** gelmez. Konu anlatılan şey, ana
duygu ise bu anlatılanlardan çıkan sonuçtur.
ANA FİKİR
Belirli bir konuda yazılmış eserlerin temelini oluşturan ve
okuyucuya verilmek istenen asıl düşünce.
ANAGRAM
Bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak.
Örneğin sahip anlamındaki "malik" sözcüğü ile tamamlamak
anlamındaki "ikmal" sözcüğü kurulabilir. Anagram çoğunlukla özel
isimlerde yapılır. Gerçek isim yerine o isimdeki harflerle
yapılan bir başka isim kullanılır.
ANAKRONİZM
Meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı yaşadığı
zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya
da yaşamış gibi gösterme. Örneğin Nasrettin Hoca’nın Timur ile
ilgili fıkraları gibi. Anakronizm bilgi eksikliğinden
kaynaklanabilir ya da bir amaç için bilinçli olarak yapılabilir.
ANALİZ
Bir bütünü parçalarına ayırarak detaylı inceleme. Bir edebi
eserin analizi, olayların, kişilerin ve üslupların ayrı ayrı
incelenmesi yöntemiyle yapılır. Analizden çıkarılan sonuç bir
tartışma konusu olursa bu duruma eleştiri (tenkit) denir.
ANEKDOT
Bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir
bütünlük gösteren parçasıdır. Kısa hikaye, fıkra, menkıbe
anlamlarını da taşır.
ANJANBMAN
Şiirde cümlelerin bir dize ya da beyitte bitmeyip diğer dize,
beyit veya bendlere kaymasıdır. Türk şiirine Fransız şiirinden
geçti. Servet-i Fünun döneminde yaygınlaştı. Düzyazıyı şiire
yaklaştıran önemli bir üsluptur. Örneğin:
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
- Nesi varmış acaba?
- Bilmeyiz, oğlu haber verdi
geçerken bu sabah.
- Keşke ben evde olaydım... Esef
ettim. Vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde
sopam?
Kız çabuk ol...
Gecikirsem kalırım beklemeyin. Zira
yol
Hem uzun, hem de bataktır...
Mehmed Âkif
ANLAM
Her sözcüğün anlattığı düşünce. Sözcükler birden fazla anlama
gelebilir. Bu durumda anlamlardan biri öz anlam diğerleri mecaz
anlamdır. Sözcükler zamanla yeni anlamlar alarak
zenginleşebilir. Zamanla anlamlarının kaybetmelerine anlam
daralması denir. Dar anlamı bulunan sözcüklerin anlamlarının
genişlemesine de anlam genişlemesi denir.
ANLATIM
Duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı ifadesi. Edebiyatta
daha çok yazılı anlatım için kullanılır. Anlatımın aracı
sözcüklerdir. Sözcüklerin dilbilgisi kullarına uygun olarak
sıralanmasıyla anlatım ortaya çıkar. Edebiyatta anlatım genel
olarak iki türde yapılır. Biri nesir (düzyazı) diğeri nazım
(şiir).
ANTOLOJİ
Gerçek sanat eseri değerindeki örneklerin bir araya getirildiği
derleme yapıtlar. Yunanca anthos (çiçek) ve legein (toplama)
sözcüklerinden türemiştir. Batı’da ilk örneklerini Yunanlılar
verdi. Gadaralı Meleagros ile Makedonyalı Filippos’un Stephanos
(Çelenk) isimle derlemeleri ilk antolojidir. Türkçe’deki ilk
antoloji ise Ömer bin Mezid’in 1436’da yaptığı Mecmuatü’n
Nezâir’dir. 83 şairin 397 şiirini kapsayan bu antolojiyi Prof.
Dr. Mustafa Canpolat 1978’de Latin harfleriyle yayımladı.
ANTONİM
Ters anlamlı sözcükler. Sıcak-soğuk, iyi-kötü, acı-tatlı,
kısa-uzun, güzel-çirkin gibi.
APOSTROF
Kesme işareti. Özel isimleri eklerinden ayırmak için (Ali’nin
kalemi), sözcükteki düşen bir harfi belirtmek için (n’olur=ne
olur), sözcüğün ekiyle karışmaması için (kola’nı içtin mi)
kullanılır.
ARAÇSIZ ÜSLUP
Bir fikri, bir duyguyu söyleyenlerden doğrudan doğruya aktarmak.
Monolog ve diyaloglar araçsız üslup örnekleridir.
ARKAİZM
Bir dilin eskimiş sözcüklerini ya da cümle kuruluşlarını
kullanarak edebi eser yaratma. Bu eserlere arkaik denir.
ASALET
Edebi eserlerde terbiye dışı, çirkin, bayağı, müstehcen ve galiz
sayılan sözcüklerden kaçınmak. Edeb-i kelam ya da mümtaziyet de
denir. Tersi eserlere hasaset adı verilir.
ASKI
Halk edebiyatında saz şairleri aralarındaki şiir yarışmalarında
kazananlara verilmek üzere duvara tüfek, kılıç, heybe, saz gibi
şeyler asardı. Bunlara askı, askıyı kazanmaya da askı indirmek
denir.
ÂYÎNE
Sözcük anlamı aynadır. Herhangi bir şeyi veya hali yansıtan,
gözönünde canlandıran anlamında kullanılır. Tasavvuf
edebiyatında dünya, Allah’ın tecelli ettiği bir aynadır.
BAB
Bir edebi eserin düzenlenmesinde, konuların ele alınıp
işlenmesine göre ayrıldığı bölümlerden en geniş olanı.
BÂDE
Üzüm şarabı. Ama tasavvuf edebiyatında aşk anlamındadır.
BAHR-I TAVÎL
Vezinli, kafiyeli uzun nesir cümlelerden kurulan Divan edebiyatı
nazım türü. Fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzler arka
arkaya tekrarlanır. Türk edebiyatında çok az kullanılmıştır.
BALAD
Üç uzun bir kısa bendden oluşan Batı edebiyatı nazım türü. Uzun
bendlerin dize sayısı 6-10 arasında değişir. Kısa bend ise 4-5
dizedir. Bu bend tanrıya, krala, prense ithaf bendidir. Her
bendin sonundaki mısra bir tür nakarattır. Masal ve hikaye
niteliğindeki bendleri ele alıp işleyen, kısa ve hikayesi olan
şiirlerdir.
BASİTNAME
Divan edebiyatında yalın Türkçe ile yazılmış gazeller. Bunlara
Türkî-i basit gazel de denir. Basitnamelerde Arapça ve Farsça
sözcüklerle tamlamalar çok azdır. Örneğin:
Düşdi bu gönlüm sana hey sevdüğüm
N’ola yakışsan bana hey sevdüğüm
Çün seve geldi seve gider seni
Bu gönül önden sona hey sevdüğüm
Ayruluk derdi bana bir bun durur
Kim döyer imdi buna hey sevdüğüm
Turmadım uçmak diler gönlüm kuşı
Yüce köşkünden yana hey sevdüğüm
Yüzüni gözler güzel bu uyüzden ay
Giceler kalur tana hey sevdüğüm
Ağzını öpmek ana ol kim senün
Söğme yok yire ana hey sevdüğüm
Cânı dahi bir kez ana hey sevdüğüm
Edirneli Nazmi
BEDÎ
Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde
güzelleştirme yollarını gösteren bilim. İlm-i bedî de denir. Bu
isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci,
kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye,
tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye,
tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir,
telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.
BELÂGAT
Düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı. Sözün düzgün, açık,
anlaşılır, güzel olmasını, söyleme nedeniyle, söylenene göre
düzenlenmesini öğreten bir bilimdir.
BERÂAT-I İSTİHSAL
Sözün başında eserde anlatılanları belirten sözcük ya da
söyleyişler. Berâat üstün gelmek, istihsal yeni ayın görünmesi,
yağmurun yağması, çocuğun doğarken çığlık atması anlamlarına
gelir. Bu edebi sanata hüsn-i ibtida adı da verilir. Amaca iki
yolla ulaşılır. Bir ilişki kurularak ya da ilişki kurulmadan.
İlişki kurulmasına tahallüs, kurulmamasına iktidab denir. Sinan
Paşa’nın Tazarru’namesi, Fuzuli’nin Hüsn’ü Aşk’ı, Cevdet
Paşa’nın Belagat-ı Osmanniye adlı eserlerinde bu sanatın güzel
örnekleri vardır.
BERCESTE
Öz, güzel, latif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı
sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok mısra-ı berceste,
beyit için de beyt-i berceste tanımlamaları kullanılır. Genel
anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir.
Bazı berceste örnekleri:
Uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya
Ruhi
Su uyur düşmen uyur hasta-i hicrân uyumaz
Şeyh Gâlib
Çeşmini gördüm unutdum derdi de dermânı da
Şeyh Gâlib
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî (Kanuni)
Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek
II. Selim
BERDAR
Asılmış, darağacına çekilmiş. Divan ve tasavvuf edebiyatında
sevgilinin saçlarına vurulan "âşık"ı tanımlamak için kullanılır.
Örneğin:
Ayağı yire mi basar zülfine ber-dâr olanun
Zevk ü şevk ile virür cân ü seri döne döne
Necati
Dâr olam gerdâr olam ber-dâr olam mansûr olam
Yunus Emre
BEZM
Sohbet, muhabbet, içki meclisi. Daha çok divan edebiyatında
kullanılır. Tamlamalar halindedir. Örneğin bezm-i nûşânûş
durmadan içilen meclis demektir. Bezm-i vüslat kavuşma
meclisidir. Bezm-i muhabbet aşk meclisidir. Bezm-i mey içki
meclisidir. Tasavvuf edebiyatında bezm-i elest şekli kullanılır.
Başlangıcı olmayan zaman demektir.
BİLADİYE
Beldeleri konu edinen edebi eserler. Sanatçılar gördükleri,
gezdikleri, sevdikleri ya da görmek istedikleri beldeleri nazım
ya da nesir şeklinde anlatır. Divan edebiyatında Ferdi, Derviş
Ömer Efendi gibi şairlerin biladiyeleri vardır.
BOZLAK
Halk edebiyatımızda bir ezgi türü. Konusunu aşiret
kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır.
Çoklukla Güney ve Orta Anadolu bölgelerinde söylenir. Afşar
bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır.
ABSOLUTİZM
Mutlakçılık. Herhangi bir eserde ya da ilkede bir ebedinin
varlığına ve değişmezliğine inanmak, eseri ya da ilkeyi bu
değişmeze göre incelemek.
AÇIK HECE
Türkçe sözcüklerde sesli harf ile belirtilen kısa heceler.
Örneğin a-na-do-lu, a-şı-la-ma gibi. Arapça ve Farsça’da ise
sözcüklerde sesli harflerle yazılmayıp hareke ile gösterilen
kısa hecelere verilen isim. Örneğin ka-de-me, ha-se-ne gibi.
Aruz vezninde bütün açık heceler kısa hece olarak kabul edilir.
AÇIKLAMA
Edebi bir eseri geniş okuyucu kitleleri için anlaşılabilir hale
getirmek için yapılan yazılı çalışmalar. Sanatçılar eserlerinde
anlamı herkes tarafından bilinmeyen sözcükler, deyimler,
durumlar ve düşüncelerle, sanatlar kullanır. Bunların her biri
bir olay, bir durum ya da düşünceyi ifade eder. Okuyucu bunları
çözmeden eserin bütününü anlayamaz. Açıklamanın amacı bu
anlamayı sağlamaktır.
AÇIKLIK
Bir metinde belirtilmek istenen duygu ve düşüncelerin kolay,
anlaşılır, herhangi bir ek yoruma açıklamaya gerek kalmadan
kavranılabilir olmasıdır.
CEM’İYYET
Birbirine uygun veya birbirine karşıt anlamlı sözcükleri bir
arada bulundurma. Böyle sözlere cem’iyyetli adı verilir.
CEVAZ-Î EDEBÎ
Sözcüğü vezne uydurmak amacıyla bazı değişikliklerle
kullanılması, hecelerin, seslerin ucun ya da kısa okunması
şeklinde yapılan yanlışları hoş karşılama. Şiirde böyle
kullanışlar "kusur" kabul edilir.
CEZÂLET
Söyleyişleri kulağa sert gelen sözcükleri tanımlar. Uyumu konuya
göre ayarlayan önemli bir anlatım şekli. Örneğin, sanatçı
şiddet, büyüklük, vakar, ölüm, korku, savaş gibi konuları
anlatırken ya da işlerken, sözcükleri de anlattığı konuya uygun
düşecek kalın sesliler arasından seçer. Savaşı anlatırken
çekâçâk, gülbank gibi sözcüklerin kullanılması gibi. Bu tür
kalın seslilere elfâz-ı cezele, taşıdıkları niteliğe de cezâlet
denir. Örneğin:
Saflar düzüp hücum hücum edilecek hayl-i düşmene
Dehşet âsimân u zemîn pür-figân olur
Evc-i havâda çekâçâk ı tigden
Âvaz-ı ra’d u sâika reh-gümkünân olur
Nef’i
CÖNK
Halk edebiyatı ürünlerinin yazıldığı defterler. Bir tür antoloji
sayılırlar ve yazarlarının kim olduğu çoğu zaman bilinmez.
ÇAPRAZ KAFİYE
Dörder mısralı bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlüğün tek
sayılı dizeleri ile çift sayılı dizeleri kendi aralarında
kafiyelidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Her tür konuya
uygun olduğu için çok kullanılır. Çaprazlama da denir. Örneğin:
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şîrâz-ı hayâl ettiren âhengiyle
Yahya Kemal Beyatlı (Rindlerin Ölümü)
DANDİZM
Yapmacık üslup. Bu üslup sanatçıların taklit edilmemek amacıyla
kullandıkları üsluptur.
DARAYAK
Âşık edebiyatında kafiye olma olasılığı düşük sözcükler. Âşıkın
karşılaşma ya da atışma sırasında en azından dört ayak kafiye
bulması gerekir. Diğer âşık da aynı ayakta dört sözcük söylemek
zorundadır. Darayak bu durumda işe yarar. Darkapı olarak da
adlandırılır.
DARB-I MESEL
Meydana gelen bir durumu, olayı bir örnekle anlatmakta
kullanılan kalıplaşmış, anlamlı sözler. Durûb-ı emsâl diye de
bilinir.
DEKANLIK
Edebiyatı soysuzlaştırdıkları öne sürülen sanatçı ya da akımlara
verilen isim. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Edebiyat-ı Cedide
şairlerini gülünç göstermek için onlara dekanlar demiştir.
DELÂLET
Söz ile anlam arasındaki bağlantı. Bir sözcüğün okunduğu ya da
söylendiği zaman beyinde canlandırdığı anlam. İki başlıkta
incelenir:
Sözle alakalı olmayan delâlet (gayr-i lafzi delâlet): Bu da
ikiye ayrılır:
Delâlet-i vaz’iyye: Sözcükle anlamı arasında sözle ilgili
olmayan çağrışıma dayalı bir bağlantı vardır. Şemsiyenin yağmuru
anımsatması gibi.
Delâlet-i akliye: Parçanın bütünü, eserin yayıncısını, kainatın
Allah’ı anımsatması gibi.
Sözle alakalı delâlet (Lafz-ı delâlet): Bu da üçe ayrılır:
Delâlet-i mutabıkiye (Uygunluk): Sözün, ifade ettiği şeyin
bütününü ifade etmesi. Örneğin ev denince bütün odalarının akla
gelmesi gibi.
Delâlet-i tazammuniye: Sözün ifade ettiği şeyin bir bölümünü
ifade etmesi. Musluktan çeşme, evden oda gibi.
Delâlet-i iltizamiye: Sözün kendi anlamı için gerekli olan bir
başka anlamda kullanılması. Eli açık, gönlü geniş, ağzı sıkı
gibi.
DEVR ya da DEVİR
Tasavvufa göre, yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki
safhaları anlatan sistem. Tasavvufçular bu sistemi bir daireye
benzettiği için bu ismi aldı.
DEVRİYE
Tasavvuf edebiyatında devr konusunu işleyen şiirler.
DEYİM
Çoklukla gerçek anlamlarının dışında bir anlam taşıyan
kalıplaşmış sözler. En az iki sözcükle kurulur. Kısa ve özlü
anlatım aracıdır. Teşbih, istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla
bir olayı tanımlar ya da ifade eder. "Ağır başlı", "Dostlar
alışverişte görsün" gibi.
DEYİŞ
Türk halk edebiyatında hece vezniyle söylenen şiirler. Türkü,
destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme
türlerinin hepsine deyiş adı verilir. "Deme" sözcüğü de
kullanılır.
DEYİŞME
Halk edebiyatında âşıkların karşılıklı şiir söylemesi. Atışma da
denir. En az iki âşık kendi kendilerine ya da bilirkişiler ve
dinleyiciler karşısında belli kurallar çerçevesinde şiir yarışı
yaparlar. Birbirlerini denerler, ustalıklarıyla öne çıkmaya
çalışırlar. Deyişme şu sırayla yapılır:
Merhabalaşma, giriş bölümüdür. Âşıklar, birbirlerini ve
dinleyicileri "Hoşgeldiniz", "Sefa geldiniz", "Merhaba" gibi
sözcüklerle rediflerine bağlanan kafiyelerle dörtlükler kurarak
selamlar.
İkinci bölümde âşıklar kendi ustalarının şiirlerinden örnekler
söyler.
Tekerleme bölümü denilen üçüncü bölüm asıl deyişme bölümüdür. Ev
sahibi ya da yaşlı bir kişi düz ya da geniş ayakla deyişmeyi
açar. Âşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun
üzerinden deyişmeye başlar. Âşıklar asıl ustalıklarını ve
sanatçılıklarını burada göstermeye çalışır. İlk ayak bitince
diğer âşık yeni bir ayak açar. Deyişme sürdükçe ayaklar darayak
halini alır. Deyişme karşılıklı soru-yanıt şekline döner.
Âşıklar böylece birbirlerinin bilgi ve sanatlarını ölçer. Bir
şekilde karşısındakini söz söylemez haline getiren âşık
deyişmeyi kazanır.
Söz söyleyememe durumuna "lebdeğmez" denir. Deyişmenin sonunda
da âşıklar birbirlerini rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı
koşmalar söyler. Birbirlerini överek hoşgörü örneğiyle deyişmeyi
bitirirler. Örneğin âşık Şenlik ile âşık Feryadî’nin deyişmesi:
Şenlik:
Şöhretin vezir payında
Rütbesiyle şana layık
Oturuşun o duruşun
Hem sultana hana layık
Feryadî:
Sefa geldin gözüm üzre
Olsam mihmana layık
Şeyhülislam, sadrazam
Doğru Al’Osman’a layık
Şenlik:
Seninle oldum taaşşuk
Gözlerime geldi ışık
Duymadım sen kime aşık
Dillerin Kur’an’a layık
Feryadî:
Bu düşkün gönlüm açarsın
Selim Sırat’ı geçersin
Kevser ırmaktan içersin
Olasan cihana layık
Şenlik:
Kul şenliği eder hürmet
Rikabın kıldım ziyaret
Sana nasip olsun cennet
Huriye gılmana layık
Feryadî:
Sefil Feryadî göresen
Meram maksûda eresen
Sancak altında durusan
Habîb-i Rahman’a layık
DİBÂCE
Çoklukla mensur, bazen de mazmun eserlerin başında yer alan ve
eserin yazılış nedeni ile içeriğini açıklayan başlangıç kısmı.
Önsöz, mukaddime, medhal, sözbaşı, başlarken, birkaç söz gibi
sözcükler de dibâce karşılığıdır.
DİPNOT
Yazarın yararlandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği
yerlerde belirtmesi.
DİYALOG
İki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan Yunanca sözcük.
Roman, hikaye, tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı
konuşmalarının olduğu gibi yazılmasını ifade eder. En çok dram
türünde görülür ve üsluba canlılık katar. Devrik cümleler
kullanmaya elverişlidir. Örneğin Eflatun’un diyalogları ünlüdür.
DÖRTLEME
Halk edebiyatımızda dört dizelik kıtalardan meydana gelen nazım
şekillerinin genel adı.
DÖŞEME
Türk halk hikayelerinin başında geçen seçili sözler. Ayaklı saya
da denir. Arapça mukkaddime ve medhal, Farsça dibâce’nin
karşılığıdır. Döşeme başlama adlı girişle başlar. Sonra duruma
göre yalan veya tanrı, yaratılış üzerine bir destan, bir yurt
veya savaş destanı söylenir. Ardından asıl esere ya da anlatıma
geçilir.
DRAMATİK
Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı.
DURAK
Hece vezniyle yazılmış şiirlerde dizelerin belli bölümlere
ayrıldığı yerler. Durakta sözcükler bölünmez, kulağa uyumlu
gelen söz öbekleri oluşturulur.
DÜBEYT
İki beyit anlamındadır. Divan edebiyatındaki rubai türünü
belirtmek için kullanılır.
EDA
Söz ve yazıdaki ifade şekli, uslup tarzı, anlatış yolu.
Belagatçılar bunun hakikat, mecaz, kinaye olmak üzere üç türlü
olduğunu söylerler.
EDEB-İ KELÂM
Acı, hoş olmayan, ayıp, çirkin, kaba veya uğursuz sayılan
şeyleri kendi adlarını söylemeden başka sözle ifade etmek. Buna
asâlet ve mümtaziyet adları da verilir. Edeb-i Kelâm, bir
düşünceyi, bir olayı incelik, asâlet ve nezaketle ifade etmek
için anlam, kendine ait olmayan kelimeyle karşılanır. Genellikle
şu üç durumda bu yola başvurulur:
1. Sözü kabalıktan kurtarmak için.
Ölen birisi hakkında "ölüm" yerine "Rahmet-i Ralman’a kavuştu",
"sizlere ömür", işi elinden alındığını bildirmek üzere
"Affedildiniz" denmesi gibi.
2. Ta’zim veya ifadeyi süslemek için. Şeyh Galib’in aşağıdaki
iki beyitten ilki ta’zim, ikincisi tezyine (süslemeye) örnektir:
Bir şeb ki Sarâ-yı Ümmehânî
Olmuşdu o mâhın âsumânî
Giydikleri âftâb-ı temmûz
İçtikleri şûle-i cihan-sûz
3. İfadeyi fesahat yönünden bozacak ses, kelime ve terkiplerin
tekrarından kaçınmak için.
EDİSYON KRİTİK
Eleştirel basım. Farklı nüshaları bulunan yazma veya matbu
eserlerin aralarındaki ayrılıklar tespit edilerek aslına en
uygun şekilde yayınlanır. Farklar dip notlar halinde
gösterildiği gibi açıklayıcı bilgiler de verilebilir.
EFSANE
Tabiatüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının ve
olayların anlatıldığı hikayeler. Efsane halkın hayalgücüyle
yarattığı "ideal insan tipi"ni verir ve nesilden nesile
anlatılır. Efsane ile masallar arasında uygunluk vardır. İki
türde de olağanüstü olaylar işlenir. Yalnız efsane daha
inandırıcıdır. Bu yönüyle hikaye ve destana yaklaşır.
Efsaneler şöyle ayrılır:
1. Yaradılış efsanesi (Dünyanın yaradılışı, tabiat varlıklarının
meydana gelişi, kıyamet günleri.)
2. Tarihi efsaneler.
3. Olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçleri konu alan efsaneler.
4. Dini efsaneler.
Türk efsanelerinde kahramanlık, fedakarlık, cesaret, ahlaki
davranışlar, sosyal düzene bağlılık, Ahlah’ın kudretine iman,
doğruluk, cömertlik, samimiyet gibi konular yer alır. Genç
Osman, Boş Beşik, Çakıcı EFe, Çoban Çeşmesi, Gelin Kaya, Cennet
Dağı, Kan Kuyusu, Yusufçuk Kuşu gibi efsaneler halk arasında
söylenegelmektedir.
EGLOG
Çoban şiiri. Birkaç çobanın aşk, kır hayatının güzellikleri
üzerine karşılıklı konuşmaları bçiminde yazılır. Latin
edebiyatında gelişen bu şiir türü genellikle Batı edebiyatında
görülür. Bir olaya dayandığı ve karşılıklı kişileri konu aldığı
için küçük bir piyesi andırır. Eglog, Türk edebiyatında
kullanılmayan bir türdür.
EKLEKTİZM
Felsefede uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana
bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri
bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.
ELFİYE
Binlik karşılığıdır. Bin mısradan meydana gelen manzum eserler
için kullanılır. Elfiyeler edebiyatla ilgili olduğu gibi, hadis,
fıkıh, feraiz, nahiv ilimleriyle de ilgili olabilir.
ELGAZ
Bilmece anl***** gelen lügaz kelimesinin çoğulu.
ELİFNÂME
Genellikle mısra başlarındaki kelimelerin ilkharflerinin alt
alta elif’den ye’ye kadar alfabetik tarzda devam etmesi ile
meydana gelen şiir. Divan ve halk edebiyatımızın ortak
mahsulleri arasında yer alırlar. Dini-tasavvufi ve din dışı
konularda örneklerine rastlanır.
EMOSYANALİZM
Sanat ve edebiyat eserlerinde duyguya önem veren estetik
anlayış.
EMPRESYONİZM
Nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun
uyandırdığı duyguları anlatma yolu. XIX yüzyılın sonlarında
Fransa’da doğdu. Önce resimde, sonra diğer sanatlarda tesiri
görüldü.
Empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı izlenimi
dile getirirler. Bu âlem, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal
dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatçının kendi
algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir. Edebiyatın bir amaca
hizmet edemeyeceğini savunur. Empresyonist edebiyatçılar şiir,
kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları
tercih etmişlerdir.
ENTİMİZM
İçtencilik. İnsan ruhunun mahrem ve gizli sırlarını içtenlikle
anlatma eğilimi. Bu sanat anlayışına sahip edebiyatçılara
entimist denir.
ENTONASYON
Cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar
üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi. Konuşmacının anlatmak
istediği anlama yardımcı olur. Dinleyicileri duygulandıran,
heyecanlandıran, coşturan özellikler taşır. Cümlenin yapısına
göre değişiklikler gösterir. Bazen cümlelerin anlamını da
belirler.
EPİFONEM
Bir sözlü ya da yazılı eserde anlatılanların hikmetli bir sözle
son bulması.
EPİGRAF
Bir yapının özelliklerini belirten ve genellikle bir plaka
üzerine binanın ön yüzüne iliştirilen yazıya (kitabe) bir
kitabın, bir kitabı meydana getiren bölümlerin başına konan, o
kitapta veya bölümdeki yazılanları özetler mahiyette sözler,
şiir parçaları, atasözleri, vecizeler.
EPİGRAM
Eski Yunan’da mezar taşlarına yazılan kısa ve epik nazım şekli.
Romalılar’da çok kısa hiciv manzumesi.
EPİZOT
Hikaye, roman veya şiirde ana konuya bağlı ikinci derecede olay;
müzikte temaları birbirinden ayıran serbest yazılmış bölümler;
tiyatroda bir aksiyona (harekete) katılmış ikinci derecede bir
aksiyon; Yunan trajedisinin unsurlarını meydana getiren
diyaloglu bölümlerin her biri. Bu bölümler modern tiyatroda
perde adıyla bilinir.
EPOPE
Kahramanlık konusunu işleyen uzun şiirler. Kelimenin aslı
"konuşma, nutuk, sohbet" anl***** gelen Yunanca epospoien’e
dayanır.
ESREM
Aruzdaki fe’ülün cüzünden fe ve n’yi kaldırıp ûlu yerine getiren
fa’lü cüzü.
EŞHAS
Şahıs kelimesinin çokluğu. Eskiden tiyatro eserlerinde ve
romanlarındaki kahramanlara veya kadroya bu ad verilirdi.
EŞTER
Aruzdaki mefa’ilün cüzünden m ve y harflerinin kaldırılıp yerine
getirilen fâ’ilün cüzü.
FABL
Hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler arasında geçtiği hayal
edilen öğretici masallar. Teşhis ve intak sanatı üzerine
kurulur. Olaydaki kişilere insan karakteri ve davranışı verilir.
Asıl masallardan kısadır.
FALNAME
Fal ile ilgili kitap. Falın her bir çeşidine göre düzenlenen
eserler. Yıldızname, tefe’ülname, hurşîdname, ihtilacname,
kıyafetname, kehanetname adlarıyla da bilinirler.
Falnameler çokluk manzum yazılırlar. Nesir halinde yazılanlarına
genellikle yıldızname denir. Falnameler Kur’ân falı, kur’â falı
gibi dallara da ayrılırlar.
Kur’a taşları veya bir kağıt üzerine çizilmiş noktalar ve
noktaların meydana getirdiği şekilleri konu edinen kur’a falları
daha çok Hz. Ali’ye nispet edilir. Edebiyatımızda Cem Sultan’ın
Divan’ında yer alan Faly-ı Reyhan-ı Sultan Cem adlı kur’a falı
meşhurdur.
FASIL
Ayırma, bölme. Bir kitabın bölümlerinin her biri.
Mevsim mânâsına da gelir. Fasl-ı zayf (yaz mevsimi), fasl-ı şitâ
(kış mevsimi), fasl-ı hazan (sonbahar mevsimi).
Tiyatro oyunlarında perde anlamında kullanılır.
Türk sanat musikisinde bir defada çalınan aynı makamdan
parçaların tam***** denir.
FASİH
Dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde
konuşup yazılması, ifadenin anlam ve âhenk bakımından kusursuz
olması.
FESÂD-I TELİF
Söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.
FESAHAT
Sözün ses ve anlam kusurlarından kurtarılması yolları. İfadenin
kusurlardan uzak bulunması hali fasîh’tir. Sözün söylenişi ve
işitilişi tatlı olmalı, anlaşılmasında güçlük çekilmemelidir.
Divan edebiyatında fesahat, kelimede fesahat, kelâmda fesahat
diye ikiye ayrılır:
1. Kelimede fesahat: Aynı veya yakın mahreçten çıkan harflerin
bir kelimede toplanmamasına (tenâfür-I hurûf), (er kalkılınca);
kelimeleri meydana getiren harflerin kaynaşmasında telaffuz
zorluğu olmamasına (mütenâfir) (ör. tartırttı); anlamı herkes
tarafından bilinmeyen kelimelere yer vermemeye (garâbet),
kelimeyi vezne uydurmak için şeklini değiştirmemeye, çok anlamlı
bir kelimeyi meşhur olmayan anlâmında kullanmamaya gramer hatası
yapmamaya (kıyasa muhalefet) dikkat edilir.
2. Kelâmda fesahat: Telaffuzu güçleştiren kelimelerin yan yana
getirilmemesi (tenafur-I kelimât). (Örneğin: Şu köşe yaz köşesi
şu köşe kış köşesi), zincirleme tamlama (tetâbu-I izâfât)
yapmamaya (Örneğin: Ali’nin ceketinin cebinin içi); Cümle
kuruluşunun sağlam olmasına, önce söylenecek sözü sona, sonra
söylenecek sözü öne almamaya, sözün düğümlenmemesine dikkat
edilir.
FİKSİYON
Bir sanat eserinde uydurularak bulunmuş şey. Günümüzde, roman,
kısa hikaye gibi nesir halindeki edebi eserler kastedilir.
Romanla eş anlamlı kullanıldığı da görülür. Açık bir şekilde bir
olaya bağlı bulunmasından dolayı edebi şekiller içindeki birçok
şahıs hakkında kullanılmasına imkan verir.
FİKTİF
İtibari, gerçek olmayan, var sayılan demektir. Roman, hikaye,
masal, halk hikayesi, destan gibi edebi eserler için kullanılır.
Yazar, dış dünyaya zihninde bir şekil verir ve bunu eserine
aktarır. Bu tür eserler, tasvir esasına dayandığı için olaylar
ve kahramanlar fiktiftir.
FRAGMATİZM
Parçacık diye adlandırılabileceğimiz bir edebiyat akımıdır. İlk
defa XX. Yüzyılın başlarından İtalyan yazarı A. Soffici’nin
başlattığı bu akımda, gerçekten alınmış kısa kısa parçalar,
küçük tablolar ve hayattan görüntüler (enstanteneler) en
belirgin özelliği oluşturur.
FUAYE
Tiyatro salonlarında, perde arasında oyuncuların ve seyircilerin
dinlenmesi için ayrılan yer.
GALAT
Yanlış anl***** gelir. Bir kelimenin ilk veya kitapta yazılmış
şeklinden başka söylenmesi. Çokluk şekli galâtat’tır. Yanlış
olduğu bilindiği halde kullanılmasında sakınca görülmeyen kelime
veya kelime grubuna galat-ı meşhur adı verilir. Örnek:
Aslında çokluk olan evlat, eşkıya, evrak kelimelerinin evlatlar,
eşkıyalar, evraklar şeklinde tekrar çokluk yapılarak
kullanılması gibi.
"Galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır" sözüyle yanlış
kullanılan yerleşmiş kelimelerin tercih edilebileceği
belirtilir.
Genellikle latife, alay isteği ile bir kelimeyi şekil, üslûp ve
anlam bakımından dildeki kullanışına aykırı kullanmaya galat-ı
tahakkumi veya kıyasa muhalefet denir.
GARABET
Dilden düşmüş veya çok az kullanılıp henüz ayılmamış kelimelerin
kullanılmasıyla meydana gelen fesahat bozukluğu. Böyle kelimeler
için garib, vehşî isimlerinin kullanıldığı görülür.
Bu durum eski edebiyatta çok ortaya çıkardı. Şair ve yazarlar ya
ustalık göstermek için ya da seci, kafiye zorlamalarından dolayı
Arapça ve Farsça’dan işitilmedik kelimeler alarak
kullanmışlardır.
Söylendikleri zaman uygun olan, ancak bugün terkedilmiş sözler
garib-i hüsn, hiçbir devirde benimsenmemiş sözler de garib-i
kubh diye adlandırılır.
Bir mecburiyet karşısında kullanılan garip kelimelere muvafık,
zorunluluk olmadan kullanılanlara ise muhalif denir.
GEÇİŞ
İki parafraf arasında bir düşünceden diğerine geçilirken bu
fikirlerin bağlanması. Paragraflar arasındaki geçişin azlığı
veya çokluğu yazının açık, doğal oluşuna göre değişir. Bağlanma
açıksa geçişe gerek kalmaz. Geçişlerin kısa olmasına dikkat
edilir. Geçiş için, fakat, bundan dolayı, kaldı ki gibi edatlar
yeterli görülebilir.
GEZMECE
Aşıkların yolculukta uğradıkları yerleri anlatan methiyeli veya
taşlamalı deyişler. Gezmeceler onbirli destan veya sekizli kesik
(semai) biçiminde söylenir. Gezilen yerler sırayla anlatılırsa,
deyiş, sıra gezmece veya sıralı gezmece adını alır. Kerem’in
(Aslı’nın âşığı) Pasin, Erzurum köyleri için söylediği deyişler
bilinen en eski gezmecelerdir.
GİRİZGÂH
Kasidelerin nesip bölümünden sonra medhiye bölümüne geçerken
söylenen beyit veya beyitler. Aslı girizgâhdır ve kaçış yeri anl*****
gelir. Kasideler çokluk bir tasvirle başlar. Ardından girizgahla
asıl amaca geçilir. Şair esprili bir sözle övgüye başladığını
belirtir.
GNOMİK
Anlamlı sözleri nazımla anlatan manzum türü.
GRAMER
Bir dili meydana getiren ses, sözcük yapılışı, sözcük haznesi,
anlam değişmeleri, cümle kuruluşu gibi unsurları inceleyip
kurallara bağlayan dil bilgisi. Yunanca gramma kökünden geliyor.
GÜLDESTE
Seçme manzum ya da nesir yazılarının toplandığı dergi. Antoloji
de denebilir.
GÜNLÜK
Bir kişinin düşüncelerini, duygu ve gözlemlerini günü gününe
yazdığı ve o günün tarihini koyduğu yazılar. Ruzname olarak da
bilinir. Günlük bir tür anıdır. Ancak günlük günü gününe
yazılır, anı ise olayların yaşanmasından sonra kaleme alınır.
HÂBNAME
Bir olay, bir kişiyle ilgili düşünceleri sanki rüyada görmüş
gibi anlatarak yazılmış eserler. Hâbnameler nesir ya da nazım
olabilir. Ziya Paşa ile Namık Kemal’in "Rüya" adlı eserleri bu
türe örnektir.
HÂCİB
İki ya da daha fazla kafiyeli olan manzumelerdeki bazı sözcük ya
da sözcükler. Sözcük anlamı perdeci, perde ağasıdır. Bu
şekildeki kafiyelere mahcub adı verilir. Örneğin
Âlem esir-I dest-I meşiyyet değil midir
Âdem zebun-I penç-I kudret değil midir
Avnî
HÂFIZ-I KÜTÜB
Kitapları koruyan kişi. Eskiden kütüphaneciler bu isimle
adlandırılırdı.
HANE
Divan ve halk edebiyatında dörtlüklerden kurulu nazım türlerinin
her bir dörtlüğü.
HASASET
Sözcük anlamı cimrilik. Ahlaka aykırı sayılan sözcükleri edebi
eserlerde kullanmaya denir. Ters anlamlısı "asalet"tir.
HAŞİYE
Bir metnin altına ya da kenarına konuyla ilgili açıklayıcı
bilgiler yazmak. Eskiden yeni kitaplar yazmak yerine mevcuk
kitaplar bu notlarla zenginleştirilirdi. Haşiye yazmaya tahşiye,
tahşiye yazan kişiye muhaşşi, haşiyeli eserlere de muhaşşa ismi
verilir.
HAŞV ya da HAŞİV
Yazıda gereksiz söz bulunması. Eş anlamlı sözcüğü sık sık
kullanmak, anlam için gerekli olmayan kelimeler bulundurmak,
aynı fikri değişik kelimelerle tekrar etmek, aynı anlama gelen
kelimeleri art arda söylemek, yazıya yabancı fikir ve hayal
karıştırmak haşivdir. Eskiler seci, söz sanatları ve vezin için
yazı veya şiire fazla söz katarlardı. Edebiyatımızda haşiv
örnekleri çok fazladır. Ü (ve) edatıyla bağlanan eş anlamlı
sözler sık sık kullanılmıştır. Örnek:
Ahd ü peyman, bey ü füruhi, ceng ü harb, etraf ü cevanib, feth ü
küşad, ferid ü yekta, ilm ü irfan, medh ü sitayiş, sehl ü asan,
vak ü zaman...
Şeyh Galib’in şu beyti haşvin açık bir örneğidir:
Var mı hele söylenmedik söz
Kalmış mı meğer denilmedik söz
Haşv müfsid ve gayr-i müfsid olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Haşv-i müfsid: Anlatımı bozan söz kalabalığı için kullanılır.
Yazarın neyi nasıl anlatacağı hakkında kesin fikri olmazsa fikir
anlaşılmaz hale gelir, maksat ifade edilmez.
2. 2. Haşv-i gayr-i müfsid: Fikri anlaşılmaz hâle sokmayan söz
kalabalığı için kullanılır. Kabîh, malih ve mutavassıta olmak
üzere üçe ayrılır.
a. Haşv-i kabîh: İfadeye çirkinlik veren fazlalıklar. Söylenmiş
bir fikrin eş anlamlı kelimelerle tekrarlanmasında kabîh haşiv
görülür.
b. Haşv-i melih: Söze güzellik ve kuvvet kazandırmak için
söylenir. Gereksiz gibi görünen bu sözler ikinci derecede anlam
ifade ederler.
c. Haşv-i mutavassıta: İfadeye güzellik vermediği gibi çirkinlik
de vermeyen fazla söze denir. Pek fark edilmeyen eş anlamlı
kelimelerin tekrarıyla meydana gelir.
Bir beytin iki mısrasının baş ve son parçaları arasında bulunan
parçalara da haşiv denir.
HATIRAT
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede gördüğü veya
duyduğu olayları anlattığı yazılardır. Hatıratı, otobiyografiden
ayıran özellik şudur: Otobiyografilerde yazar doğrudan kendi
hayatını anlatır, duygu ve düşünceleri geniş yer tutar.
Hatıratta ise, kendi hayatıyla birlikte dönemini ve çevresini
anlatır. Bazen yazarın kendisini geriye çekerek sadece çevresini
verdiği de görülür.
HAYFA
"Yazık, eyvah!" anlamlarına gelen bu kelime Arap harfleri ile
bir kelime, noktalı, bir kelime noktasız düzenlenen yazıların
adıdır. Tarih mısralarında keder ifadesi için kullanılır.
HÂYÎDE
Ağızdan ağıza dolaşmış, herkes tarafından kullanılmış, çok
duyulmuş söz. Edebiyatta bu tür sözlerin kullanılması kusurlu
sayılır. Örnek:
Hâyîde edâya sanma kim el
Bir kerre daha demişler evvel
Şeyh Galib
HAZF
"Giderme, kaldırma" anl***** gelir. Bir ifadedeki kelimelerin
bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle
yapılan söz kısaltmasına denir. Kasdedilen anlamı tek bir kelime
ile söylemeye de hazf ü takdir denir. Arap harfi Türçe
metinlerde noktasız harflerle meydana getirilen söz için de bu
tabir kullanılır. Bî-nukat, tecrid gibi sözcükler de aynı anlama
gelir.
HİCVİYE
Kişilerin veya toplumun kötü yönlerini, kusurlarını, gülünç
durumlarını alaylı bir dille ortaya koyan manzum yazılar.
Medhiye’nin tersi kabul edilir. Yergi de denen hicviye halk
edebiyatında taşlama adını alır. Hicviyelerde mübalağalı üslûp
kullanılır. Hicvedilen kişi şahsiyetinin gerçek yönleriyle
ilgisi olmayan yergi ve sövgülerle aşağılanır.
HİKMET
Doğadaki nesnelerin mahiyetini, asıllarını anlatan bilgi, ahlaki
ve öğüt verici sözdür. Edebiyatta, dini-ahlaki konuları işleyen,
nasihat eden, atasözleri ve öğütlerle süslü nazma denir. Bu tür
şiirler hikemi şiirler diye bilinir.
HİLYE
Hz. Muhammed’in iç ve dış vasıflarını anlatan yazılar. Kelime,
"Süs, ziynet, cevher, güzel yüz, güzellikler" anlamında.
Hilyelerde Hz. Muhammed’in göz ve saç rengi, şekli, boyunun
uzunluğu, konuşması, sesinin tonu, belli başlı tavrı, bedeni ve
diğer maddi özellikleri tanımlanır. Mevlid ve mirâciyeler gibi
İslamiyet’in gelişme döneminde ortaya çıktı. Osmanlı döneminde
yaygınlaşarak orijinal eserler yazıldı. Hilye ismi de bu dönemde
verildi.
HİTABET
Söz söyleme sanatı. Bir topluluğa bir fikri, bir davayı
aşılamak, bilgi vermek için yapılan konuşma.
HÜSN-İ TA’LİL
Anlamla ilgili edebi sanat. Divan edebiyatında bir olayın
meydana gelişini hayali ve güzel bir nedene bağlama yoluyla
yapılır. Bu nedenin gerçekle ilgili olmaması ve kesin bir
etkeninin bulunması gerekir. Hüsn-i tevcih diye de anlandırılır.
Eğer neden, güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle
olasılıklara dayandırılırsa şibh-i hüsn-i ta’lil (yani yarım
hüsn-i ta’lil) yapılmış olur. Örnek:
Aceb bi bağ kenârında dursa lâle hacil
Ki lâlezâr-ı cemâlinde hûr u zârındır
Ahmet Paşa
(Lale bağ kenarında utungaç dursa şaşılır mı? Çünkü o lale
bahçesine benzeyen yüzünün güzelliği yanında senin bir
düşkünündür. Yani şair, sevgiliye, "senin yanakların o kadar
kırmızı ki, lale bile onun yanında utanır kızarır" diyor.
Lalenin kırmızılığı güzel bir nedene bağlanıyor.)
İBDA
Yaşanılan dönemin sanat anlayışı içinde olağanüstü bir eser
yaratma. Örneğin Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnun’u, Şeyh Galib’in
Hüsn-ü Aşk’ı birer ibda kabul edilir. İbda eser verebilenlere
mübdi, ibdakâr, eserleri de bedia olarak adlandırılır.
İBHAM
Bir edebi eserde isteyerek ve bilinçli olarak yapılan
kapalılıktır. Sanatçı, sözün anlamını hemen anlaşılmayacak
şekilde kapalı tutarak, okuyucusunu düşündürmeyi amaçlar.
Sanatçının istemeden, bilinçsiz olarak yaptığı kapalılığa ise "te’kid"
adı verilir. Örnek:
Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak
Yarı yoldan ziyade yerden uzak
Yarı yoldan ziyade mâha yakın
Ahmed Haşim
İCAZ
Bir düşünceyi çok az sözcükle özlü bir şekilde anlatmadır.
Kısaltmanın anlamı güçleştirmemesine dikkat edilir. Buna icaz-ı
muhil denir. Az söz yüklü anlamla ifadeye makbul icaz denir.
Atasözleri, vecizeler, hikmetli sözler bu gruba girer. Makbul
icaz iki türdür: Hafz yoluyla icaz: Anlama zarar vermeyecek
şekilde bazı sözcükler atılır. Bu cümle çıkarılarak da
yapılabilir. Sözcük çıkarmaya icaz bi’l-harf denir. Örnek:
Bir pâreye bini âferinin
Pâpûşu atıldu Gevherî’nin
Ziya Paşa
Şair burada "papucu dama atıldı’yı "papucu atıldı" diye
kısaltmış.
İcaz, cümle çıkarılarak yapılırsa icaz bi’l cümel adını alır.
Örnek:
"Ahmet ders çalışsaydı…" Burada "başarılı olacaktı" cümlesi
çıkarılmış.
Tazammum yoluyla icaz: İfadeden sözcük ve cümle atılmadan
yapılan icazdır. İki türü vardır.
İcaz bi’t-takdîr: Amaç az sözcükle anlatılırken ihatalı anlam da
çıkar. Örneğin "Ateş düştüğü yeri yakar".
İvaz bi’l-kasr: Hiçbir sözcük atılmadan anlamca zengindir.
Örneğin "Akacak kan damarda durmaz" gibi.
İDGAM
Birbirine yakın iki harfi tek yazarak vurgulu okumak. Örneğin
çakal yazıp çakkal okuma gibi.
İDİL
Eski Yunan şiirinde mitolojik, epik ve pastoral şiirlerin genel
adı. Günümüzde sevgi ve mutluluk işleyen şiir türü.
İDMAC
Sözcük anlamı sıkıştırmak. Edebiyatta sözde ve yazıda övgü
içinde övgü ya da aşagğılama içinde aşağılama yapmayı tanımlar.
Övgü içinde övgü yapmaya istitbâ adı da verilir. Örnek:
Sadrında seni eyleye Hak dâim ü bâki
Hep âlemin etdikleri şimdi bu duâdır
Nedim
Şair sadrazama dua ediyor ama bu duanın herkes tarafından
yapıldığını belirterek övgü içinde övgü yapıyor.
İFRAT
Bir sıfatı aşırı ölçüde şiddetlendirmektir. Mübalağa (abartma)
sanatının bir türüdür.
İGARE
Bir şairin şirinin bir başka şair tarafından benimsenmesi
anlamındaki sirkat’ın türü. Benimsenin şiirde bazı değişiklikler
yapılır veya sadece bazı sözcükler alınırsa sirkat, igare (nesh
olarak da adlandırılır) olur. Şiirin sözcükleri değil anlamı
benimsenmişse ilmâd ya da selh adı verilir. Örnek:
Rıza Tevfik’in 1925’te yazdığı Cüniye başlıklı şiirin ilk
dörtlüğü:
O gece ne kadar güzeldi kâinat
Havvâda bir safâ cereyânı vardı
Dağlardan taşlardan taşıyordu hayat
Guyibâr-I aşkın fezeyânı vardı
Nihal Atsız’ın 1933’te yazdığı Dün Gece başlıklı şiirin ilk
dörtlüğü:
Dün gece ne kadar güzeldi âlem
Göklerin şanlı bir mehtâbı vardı
Sevdânın topraktan taştığı bu dem
Günâh-I aşkın da sevabı vardı
İHAM
Anlamla ilgili edebi sanat. İki ya da daha fazla anlamı olan
sözcüğün en uzak anlamıyla kullanılması. Eğer sözcügün iki
anlamının da konuyla ilisi olursa "ilham", sözcüğün özellikle
gerçekten çok mecaz anlamı kastedilirse "kinaye" yapılmış olur.
Örnek:
Sahn-ı çemende durma saalınsun sabâ ile
Azâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bakî
("Fidan bugün yaprak ve bardan kurtulup serbet kaldı, artık
bahçenin ortasında rüzgarla salınsın." Bâr sözcüğü hem meyve hem
yük anlamındadır. Bâr’dan kurtulmakla ağaçlar hem meyveden hem
de yükten kurtulurlar. Şair burada bâr’ın bu iki anlamını
kastederek iham yapıyor.
İHTİRA
Daha önce hiçbir şairin kullanmadığı sözcük, deyim ve üslupları
tanımlar.
İHTİSAR
Bir düşüncenin az sözle anlatılmasıdır. Geniş açıklamalara,
tanımlamalara girilmeden konu yalın ve doğal bir şekilde
anlatılır. Bu bakımdan icaz’a benzer.
İKMAL
Bir cümledeki anlamı, ardından gelen cümleyle tamamlamak. Her
iki cümlenin öznesi de çoğunlukla ortaktır ve ilk cümlede yer
alır. Örnek:
Merd olan kizbe tenezzül etmez
Zillet-i kizbe tahammül etmez
Nabî
İKSAR
Kusur sayılan sanatlardandır. Bir düşünceyi gereksiz şekilde
uzatılan ve tekrarlanan sözcüklerle anlatmaktır. Örneğin "Ali
gitti mi?" sorusuna karşılık "evet" ya da "hayır" yerine "Ali
gitti, gelmedi" yanıtı vermek gibi.
İKTİBAS
Anlamı güçlendirmek için söze ayet ve hadisler katılmasıyla
yapılan sanat. Ayet ve hadisler aynen kullanılabilir ya da
çevirisinin bir bölümü tercih edilebilir.
Örnek:
Zalimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ
"Tallahi lekad âsereke’llahü aleyna"
Ziya Paşa
(Yusuf Suresi ayet 91: Tanrı hakkı için Allah seni bize üstün
kıldı.)
İLMAM
Bir şairin, başka bir şairin şiirini biraz değiştirerek
sahiplenmesi. Örnek:
Şâdî-i vuslat niçin tahammîl-i nâz eyler bana
Rind-i şâdî-düşmenim ben gam niyâz eyler bana
Nâil-î Kadîm
Tiğ-ı istisnâ çekip gamzen ne nâr eyler bana
Afet-i aşkın kazâ arz-ı niyâz eyler bana
Namık Kemal
İLTİFAT
Sözü konuyla ilgili bir başka yöne çevirme şeklindeki edebi
sanat. Bir yeri, olayı, duyguyu, düşünceyi anlatırken birden söz
yine konuyla ilgili başka bir yere, olaya, düşünceye, duyguya
çevrilir.
İLTİZAM
Şiirde kafiyeyi sağlayan ya da düzyazıda "seci" olarak
kullanılan sözcükten önce gelen ve kafiye ile aynı sayıda harf
içeren benzer sözcükler kullanarak yapılan sanattır.Örnek:
Merasim-i tevkîr-i tevfirinde ihmal-ü taksîr olunmayup hıl-i
fâhire ve in’âmât-ı zâhire ve ziyâfât-ı vâfire ile Zülkadiroğlu
tâifesi muğtenem oldular.
İNSİCAM
Sözün düzgün, tutarlı ve birbirine bağlanak söylenmesi.
Sözcükler titizlikle seçilir, art arda gelen cümlelerde anlamlı
bir diziliş aranır.
İNŞA
Divan edebiyatında edebi sanatlarla yüklü, süslü düzyazılara
verilen isim. İnşa yazanlara "münşi" denir. Günümüzdeki anlamı
kompozisyon.
İNTİHAL
Başkasına ait eserlerden parçalar alıp kendisininmiş gibi
gösterme. Aşırma veya ahz u sirkat tabirleri de aynı anlama
gelir. İntihal şiirde olursa şirkat-ı şi’r bu işi yapan da düzd-i
sühan (söz hırsızı) diye anılır. Sünbülzâde Vehbi, Sirkat-ı şi’r
(şiir çalma) olayı için şu beyti söylemiştir:
Sirkat-ı şi’r edene kat’i zeban lâzımdır
Böyledir şer-i belâgatle fetâvâ-yı sühan.
İRSAL-I MESEL
Anlamla ilgili sanatlardandır. Söylenen fikri kuvvetlendirmek
için araya atasözü veya atasözü değerinde örnekler katmaya
denir. İleri sürülen düşünce, kendisiyle ortak nokta bulunmayan
başka bir düşünceyle birlikte kullanılır. İrad-ı mesel de denir.
Örnekler genellikle herkes tarafından bilinen, söylenen, kabul
edilen atasözleri, vecizeler ve hikmetli sözlerden seçilir.
Örnek: Tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın
Sırtı pek kimseye ahvâl-i şita yaz görülür
Samî
İSTİDRAD
Uygun bir yerde konu dışında bir şey anlatmak. Konuya açıklık
getirmek, okuyucunun veya dinleyicinin istifadesini sağlamak
için bu yola başvurulur. Bu tür ara girişler "İstidrad" başlığı
ile yazılır, bitiş yeri ayrıca belirtilirdi. Sonra bu yöntem
bırakıldı, başlık koymadan açıklama yapıp "Sadede gelelim"
sözüyle asıl konuya dönülmeye başlandı. Zamanımızda istidradlar
kısa olmak kaydıyla parantez veya iki çizgi arasında yapılır.
İSTİDRÂK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Över gibi görünerek yerme ve
yerer gibi görünerek övmek.
1. Övme yoluyla yerme: Eskiler te’küdü’z-zemm bi-mâ yüşebbihü’l
medh derlerdir. Kişi övmeye benzer sözlerle, kuvvetle yerilir.
Ali Paşa’nın Girit’teki başarısızlığını dile getiren Ziya
Paşa’nın Zafernâme’sinden alınan şu beyitler bu sanatın en güzel
örneklerinden.
Bârek-Allah zehî kevkebe-i âlel’al
Levhaş-Allah, aceb nusret-i feyz ü ikbâl!
Hak bu kim görmedi ağaz edeli devre elek
Böyle bir tefh ü zafer böyle şükûh ü iclâl...
Lerze saldı feleğe nâre-i "Hayyâk Allah"
Râşe verdi küre’yi gulgule-i "Ya Müteâl"
Kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar
Ne Skender ne Hülâgâ ne Sezar ü Anibal.
Âferin himmetine âsaf-ı âli-kadrin,
Oldu şâyeste-I tevfik-i Cenâb-I Müteâl
Girid’I aldı geri himmet-i seyf ü kalemi
Hakkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl
Devleti eyledi bir öyle belâdan âzâd
Yoksa pek müşkil olurdu şu zamânda ahvâl...
İhtiyar eyledi bu kışda şu müşkil seferi,
Yoksa kim etmiş idi kendisini istiskâl!
2. Yerme yoluyla övme: Eskiler te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşebbıhü’z-zemm
derlerdi. Kişi yermeye benzer sözlerle kuvvetle övülür. Örnek:
Dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
Tama’u buğz u nifak u hased u gadr u sitem
Nabî
İSTİFHAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. Cevap alma gayesi gütmeksizin art
arda sorulan sorularla yapılır. Sevgi, nefret, teessür, üzüntü,
öfke, kin, kıskançlık, ümitsizlik, acz, şaşkınlık, hayret ve
hayranlık gibi heyecan verici duygular bu yolla ifade edilir.
Şair duyguya bağlı olarak kendi kendisine, herkese veya her şeye
soru yöneltebilir. Düşünce ve kavram üzerine dikkati çekmek için
bu sanata başvurulur. Aşırı heyecan ve gerilim istifham’ı
alelâde soru cümlelerinden ayrılır. Örnek:
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Cahit Sıtkı Tarancı
İSTİHDAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki anlamı olan bir kelimeyi, bu
iki anlama gelecek şekilde kullanmak. Birinde gerçek, diğerinde
mecazlı anlam kasdedilir. Örnek:
Bahar erdi açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey hem gül
Bir sahn-i gülistandan biri fasl-ı gülistanda.
Muallim Naci
Bu beyitte açıldı fiili birinci mısrada fasl-ı dey (kış mevsimi)nin
uzaklaşması, sona ermesi; ikinci mısrada ise, çiçeğin açılması
anl***** geliyor.
İSTİHLAF
Türkçedeki sesli harfleri bazı durumlarda uzatmak. Örnek:
Verseydi âh-ı mecnûn feryadumun sedâsın
Kuş mı karâr iderdi bâşımdaki yuvâda
Fuzûlî
"başındaki" ve "yuvadaki" kelimelerinde "a"lar uzun okunur.
İŞTİKRAR
Sözle ilgili sanatlardandır. Aynı kökten türeyen veya aynı köke
bağlı harflerin benzerliğinden dolayı aynı kökten türemiş gibi
görünen seslerin birarada kullanılmasına denir. Örnek:
Kılmagıl muhkem gönül dünyaya akd-i irtibât
Sen bir avâre müsafirsen bu vîrân ribât
Fuzûlî
Ribât ve irtibât aynı kökten gelir.
ÎTİLÂF
Uygunluk. Kelimenin anlamla uygunluğu, kelimelerin vezinle
uygunluğu, kelimelerin diğer kelimelerle uygunluğu, anlamının
vezinle uygunluğu ve anlamın anlamla uygunluğu.
İTNAB
Sözü, gerektiğinden fazla kelime veya cümle ile uzatma. İcaz’ın
karşıtı. İkiye ayrılır:
1. İtnab-ı makbul: Makbul sayılan söz katmadır. Bu çeşitte anlam
pekiştirilir, anlatılacak şey abartılır, kastedilen husus fazla
tasvir edilir ve üçü birden sağlanır. Örnek:
"Yalıların en tabii ve en lüzumlu gezinti vasıtası sandallar!
Sade yalıların mı? Boğaziçi’nde herkesin her an, en çok, onlar
işine yarıyor. Mehtapla gezginci, sâzende köşkü onlar, saz
dinleyicilerin mevkibi onlar, yerine göre madrabazların balık
deposu onlar, sebze dükkanı, dondurmacı dükkanı, onlar; yörük
manav sergisi onlar, tatlı su damacanalarının ambarı onlar,
hasta sedyesi onlar..."
Ruşen Eşref Ünaydın
2. İtnâb-ı mümel: Makbul sayılmayan söz katmadır. İtnab-ı mühil
de denir. Haşv-ı kabih’ler ve tekrarlar makbul sayılmayan söz
katmanlarıdır. Örnek:
Duâ ile sözü hatmedelim, zîrâ hakikatte
Sözün gevher olursa yeğdir itnâbından îcâze
Nef’î
KALB
Sözle ilgili sanatlardandır. Arap harflerine göre bir kelimenin
harflerinin yerleri değiştirilerek yapılır. Cinas sanatının bir
çeşididir. Cinas-ı kalb, tecnis-i kalb ve maklûb adlarıyla da
bilinir. İkiye ayrılır:
1. Kalb-i kül: Tersinden okunduğu zaman da anlamlı olan kelime
çıkan sanattır. Buna kalb-i muntazam veya aks-i müfred de denir.
Örnek:
Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm olupdur nitekim Mûsâ’ya ey şeh şihr-i mâr
Sururî Kadim
Mûr: Karınca, Rûm: Anadolu, Râm: İtaat etme, Mâr: Yılan anl*****
gelir.
2. Kalb-i ba’z: Bir kelimenin harfleri değiştirilerek kelime
yazma sanatıdır. Buna maklûb muavvec de denir. Örnek:
Tahlîsine yok mu duâcı
Câniler içinde kaldı Nâcî
Muallim Naci
Câni: Katil, Nâci: Şairin adı.
KARAVELLİ
Asıl hikaye arasına katılan küçük, müstakil hikayeler.
Hikayelerin içinde manzum parça bulunmaz. İbret verici veya
güldürücü niteliktedirler. Genellikle uzun hikayelerin
anlatıldığı toplantılarda zaman zaman dikkatleri başka noktaya
çevirmek ve sahneyi değiştirmek için söylenirler.
KAT’
Anlamla ilgili sanatlardandır. Susmanın söylemekten etkili
olacağı yerde sözü kesmeye denir. Heyecanın doruğa ulaştığı
noktada bu yola başvurulur. Genellikle nesirde kullanılan bir
sanattır. Örnek:
Bu dağın çilesi dolmaz,
Bu dağın çilesi solmaz,
Bu dağ bir...
Sus şair,
Hepsini demek olmaz!
Halide Nusret Zorlutuna
KATAR
Halk edebiyatında alt alta sıralanan dörtlüklerin hepsine birden
katar denir.
KAYABAŞI
Halk edebiyatımızda bir koşma türü. Özel ezgiyle okunur.
Türkülerin ezgilerine göre bölümlenmesinde usulsüz okunan
türküler bölümüne girer. Konuları kır ve köy hayatıyla
ilgilidir. Çobantürküsü olarak da bilinir.
KELAM-I KİBAR
Ulu söz demektir. Velilerin, büyük kişilerin, ahlakçıların özlü
sözlerini tanımlamak için kullanılır.
KEREM HAVALARI
Saz, bağlama, bozuk düzenler eşliğinde özel bir ezgiyle söylenen
türkülerdir. Adını öykü kahramanı Kerem’den aldığı sanılıyor.
Akıcılığından dolayı çok tutulan bir üsluptur. Anadolu’nun hemen
bütün bölgelerinde söylenir. Kerem, yanık Kerem, kesik Kerem,
kandilli Kerem gibi bölümlere ayrılır.
KESİK
Halk edebiyatımızda hece sayısı 7 ve 8 olan şiirlerin genel adı.
LÂEDRİ
Arapça sözcük anlamı "bilmiyorum" demek. Yazarı bilinmeyen
eserler için kullanılır.
LEBDEĞMEZ
İçinde "dudak sessiz harfleri" (yani b, f, m, p, v) diye
tanımlanan harfler bulunmayan sözcüklerle yazılmış şiirlerdir.
"Dudakdeğmez" adı da verilir. Divan edebiyatında az başvurulan
bir yöntemdir. Asıl halk edebiyatımızda kullanılır. Bu türde
şiirler söylemek bir ustalık işareti sayılır. Örnek:
Tarik-i aşka gir ehl-i Hüdâ ol
Gönül gel layık-i her itilâ ol
Dilersen dehrde âzâde serlik
Gurur-i câhı terk eyle gedâ ol
Cidâl-i kîl ukale yok nihâyet
Ricalû’llah ile hâl-âşina ol
Çekil izzetle uzlet gûşesine
Azîz ol derd-î şöhretten cûda ol
Dokunmaz leb lebe Remzi okurken
Dehân-i dil-bere nükte nümâ ol
Ahmet Remzi Dede
(Sadece son beyitte dudak sessiz harfleri var)
LİRİK ŞİİR
Din, doğa, aşk, özlem, gurbet, vatan, ölüm gibi konularda
kişisel duygulanımların dile getirildiği, çoşkulu bir anlatımın
kullanıldığı şiirlerdir. Eski Yunan edebiyatında şairler
şiirlerini genellikle lir eşliğinde söylediği için isim buradan
kaynaklanır. Türk edebiyatında bir dönem bir tür telli saz olan
rebab ile şiir söylendiği için lirik şiire "rebabi" denildi.
Divan edebiyatında gazel, murabba, şarkı, halk edebiyatımızda
koşma ve semailer lirik şiire örnek verilebilir.
MAKLUB
Harfleri tersten sıralandığında yine aynı sözcük çıkan
sözcükler. Örneğin mum, bab, aba gibi.
MAZMUN
Bir dizenin bir ifadenin taşıdığı ve onlardan herkesin anladığı
gerçek ya da mecaz anlama, asıl anlamı yanında taşıyan bir isme,
bir atasözüne, âyete, hâdise, olaya, bir şeyi onun özelliklerini
çağrıştıracak sözcük ya da sözcük gruplarının veya dizelerin
içine yerleştirmeye mazmun denir. Örnek:
Çıhma yârim giceler ağyar te’nından sakın
Sen meh-i evc-i melâhatsin bu noksândır sana
Fuzulî
(Sevgilim, gece yarıları dışarı çıkma, yabancıların ayıplarından
sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın, gece
çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.)
Fuzuli’nin bu beytinde sevgili, güzelliğin doruğundaki aya
benzetiliyor. Ayın en güzel hali dolunaydır. Dolunay güneşin
batmasından önce doğar. Dolunayın gece yarısı çıkması ay
tutulmasıyla olabilir. Ay tutulduğunda noksandır, kusurludur,
güzelliğini kaybeder. Fuzulî, bu beytinde "noksan" ve "ta’n"
sözcükleriyle bir ay tutulması mazmunu yapıyor.
MEKTUP
Birbirinden uzakta bulunanların haberleşmesini sağlayan bir yazı
türü. En eski haberleşme araçlarından biri. Sözcük anlamı Arapça
"yazılmış şey." Farsçası name, eski Türk dillerindeki karşılığı
bitig, betik ya da bittidir. Tarihte rol oynamış ünlü kişilerin,
yazar, bilimadamı ve sanatçıların mektuplarıyla birlikte bir
edebi eserler türü olarak kimi zaman ele alınmıştır. Sadece
mektuplardan oluşan kitaplar da vardır.
MELHAME
Divan edebiyatında gelecek olayları anlatan nazım ya da nesir
eserlerin ortak adı.
MENKUT
Divan edebiyatında sözcüklerinin tümü noktalı harflerden oluşan
şiirler.
MENSURE (Mensur şiir)
Duygu, düşünce, yaşam ya da hayalleri şiir inceliğinde anlatan
düzyazı türü. İç uyuma önem verildiği için dilbilgisi
kurallarına uygunluk aranmaz. 19. Yüzyılda Fransız edebiyatında
ilk örnekleri görüldü. Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı
şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.
MESEL
Atasözleri, öğretici, ahlaki özellikleri bulunan küçük
hikayelerdir.
MEŞTÜR
Divan edebiyatında dört cüzlü (yani 4 mefâ’ilün 4 müstef’ilün)
ile yazılmış vezinleri ikişer cüze indirerek yazılmış
şiirlerdir.
MONOGRAFİ
Bir kişi ya da bir konu ile ilgili özel bir görüşle yazılmış
incelemeler. Ele alınan konu ya da kişiyi her yönüyle açıklamaya
çalışır.
MONOLOG
Tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan
birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı.
Tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı
verilir.
MUAMMA
Başta Esmâ’yı Hüsnâ (Allah’ın doksan dokuz güzel ismi) olmak
üzere konusu insan ismi olan manzum bilmeceler. Kelime "gizli,
örtülü, anlaşılması güç veya işaret remiz yoluyla söylenmiş söz"
anlamlarına gelir. Muammalar lügazlardan farklıdır. Muammalar
Allah’ın isimlerinden biri veya insan ismi için düzenlenirken
lügazlar her şey hakkında düzenlenirler. Yalnız muammaların
bazen lügaz, hatta âşık edebiyatında bir çeşit bilmece (âşkı
-muamma) karşılığı olarak da kullanıldığı görülür. Muamma
alanında en çok eser veren şairimiz Emri (Edirneli Emrullah
Çelebi) olmuştur. Muammanın düzenlenmesinde ebced hesabı
kullanılır. Örnek:
Bende yok sab-ü sükun sende vefadan zerre
İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre
Nâbi
MUAŞŞER
Onar mısralık bendlerle kurulan musammatlar. Divan edebiyatı
nazım şeklidir.
MUCEM
Arap alfabesindeki noktalı harfler. Alfabetik olarak düzenlenmiş
sözlük, hâl tercümesi, ansiklopediler böyle adlandırılır. Mucem
tarih, ebced hesabı ile sadece noktalı harflerin hesap
edilmesine dayanılarak düşülen tarihlerdir.
MUHAMMES
Beş mısralık bendlerden oluşan divan edebiyatı nazım şekli.
Kelime "beşlik" anlamındadır. En az 4, en çok 8 bend arasında
yazılmıştır.
MUKABELE
Aralarında tezat ve karşıtlık bulunan kelime, tamlama ve sözleri
birarada kullanmak.
Örnek:
Safa-yı aşkın dide gamınla pürnem
Bir evde ayş u şâdî bir evde ye’s ü mâtem
(Safa ile gam, ayş u şâdi ile ye’s u mâtem arasında karşıtlık
bulunmasına rağmen birarada kullanılmıştır.)
MUKATTA
Arap alfabesinde kendisinden sonra gelen harfle bitişmeyen
harfler (elif, dal, zel, rı, ze, vav) kullanılarak söylenen söz.
MUKTEZA-YI HÂL
Uslûpta zamana, yere, duruma ve hitâp edilen kişilere göre dili
ayarlama, sözün söylendiği yerin, zamanın gerçek ve gereklerine
uygun olması. Mukteza-yı makam, itibar-ı münasib sözleri de aynı
anlamda kullanılır.
MURAFAKAT
Üslûbun, ele alınan konuya göre düzenlenmesi, dile getirilen
düşünce, duygu ve hayallare uygun düşmesine, üslûp ile içerik
arasında bir ilişki kurulması. Anlatılan konuya uygun kelime,
kelime grubu ve isimler seçilir.
MURASSA
Nesirde iki ibarenin, nazımda ise iki mısranın kelimelerinin
sayıca denk, karşılıklarıyla vezin ve kafiye bakımından birlik
olması. Örnek:
Şâh melekût arş-pâye
Mâh-ı ceberût perş-sâye
Şeyh Gâlib
MUSARRA
Mısraları birbiri ile kafiyeli olan beyitler. Beyt-i musarra,
gazellerin ilk beyitleri (matla’) musarra’dır. Her mısrası aynı
kafiyede olan şiirlere de musarra denir. (Musarra tuyuğ gibi) Bu
şekilde düzenlenen şiirlerin bir başka adı müselseldir.
MUTABAKAT
Anlatım içinde kullanılan kelime ve deyimlerin içeriğe uygun
seçilmesi. Karşıtı mübayenet’tir (aykırılık, zıtlık).
MUVAFAKAT
Kelimenin anlamla, kelimenin vezinle, kelimenin kelimeyle,
anlamın vezinle, anlamın anlamla uygunluğu.
MUVAZENE
Nesirde seci, nazımda kafiye yerindeki sözcüğü yalnız vezin
bakımından eşit olması. Örnek:
Münderic nüsha-i zâtında kemâlat-i vücûd
Mündemic tıynet-i pâkinde havass-i icâd
Nâdî
(Münderic ve mündemic kelimeleri arasında muvazene vardır.)
MÜLEMMA
Bir şiirin bazı mısraları, bölümleri veya bir mısranın bazı
sözcüklerin değişik dillerde yazılması. Divan edebiyatında
Arapça, Farsça, Yunanca’nın Türkçe ile birlikte kullanıldığı
şiirler yazılmıştır. Tanzimat’tdan sonra bu dillere Fransızca da
eklenmiştir.
Örnek:
Eyyüha’r-rağibûne fi’l-evkat!
Edrikûhâ fe-mâ madâ kad fât.
Fevt-i fursat me-kün çü vakt-i safâst,
Ki besî hestder-cihân âfât.
İrdi bir dem ki behcetinden anın
Sekiz Uçmâğ’a döndü Altı Cihât.
İş ke-mâ âşe âşikun va’lem!
Tâvet in-nefsü tâbet il-evkat.
MÜNAKKAHİYET
Gereksiz sözlerden arındırılmış özlü ifade, konuyu gerektiği
kadar işleme; anlamlı sözcükler arasında eşitlik bulunması.
MÜNŞEÂT
Mensur yazı veya mektupların bir araya getirdiği dergiler. Divan
edebiyatında edebi değeri olan yazılar bir defterde toplanır ve
meraklıları okurdu. Münşeatlardaki nesirlerde konu birliği
aranmaz. Bu eserlerde çeşitli tarih belgeleri yanında edebi
metinler ve özel mektupların biraraya getirildiği görülür.
Münşeât-ı Feridun Bey, Nergisi ve Veysi’nin münşeatları ünlüdür.
Son münşeât örnekleri arasında Münşeât-ı Akif Paşa önemlidir.
MÜNŞÎ
Sanatlı düzyazı yazan kişiler. Münşilerin yazılarını toplayan
dergiler münşeat’tır.
MÜNTEHABÂT
Seçilmiş şeyler. Çokluk aynı türde kaleme alınmış, bir veya daha
fazla yazarlara ait yazılar arasından yapılan seçmelerle meydana
getirilmiş eser; seçmeler, antoloji.
MÜSTEŞRİK
Doğulu milletlerin tarih, din, dil, edebiyat ve kültürlerini
araştırıp inceleyen Batılı bilginler. Şarkiyatçı, oryantalist,
doğubilimci kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
MÜŞAARE
Karşılıklı şiir söyleme. Edebiyat araştırmacıları müşaareyi üçe
ayırır:
1. Bir divan şairinin manzum eserine diğer bir şairin aynı vezin
ve kafiyede nazire yazması.
2. Âşıklar arasında karşılıklı şiir söyleme. Bir âşığın okuduğu
beyit veya kıtaya diğer bir şair aynı vezin ve kafiyede şiir
söyleyerek cevap verir.
3. Edebiyat meraklılarının şiir okumaları, herhangi bir mazmunu
ihtiva eden beyitler okunur veya birinin okuduğu beyte karşılık
onun son kelimesiyle başlayan bir beyti başkası okur.
MÜŞAKELE
Birden fazla anlamı olan sözcüklerin art arda gelecek şekilde,
iki anlamı ile kullanılması, birinin söylediği bir sözü bir
başkasının değişik anlama gelmek üzere tekrarlaması. Karşılıklı
konuşan iki kişiden birinin gerçek veya mecazi anlamda söylediği
bir sözü, diğeri başka bir düşünceye yanıt olacak şekilde
tekrarlar. Birinci anlamı gerçek olursa çoklukla ikinci
kullanıştaki anlamı mecazidir. Örnek:
"Tezer
Yine mi kanmıyorsunuz sözüme
Ne için bakmıyorsunuz yüzüme
Beni bir kere okşasanız ne çıkar?
Melik
Sen çıkarsın... Demek ki fitne çıkar!"
Abdülhak Hâmid Tarhan
MÜTAKARRİN
Kafiyeleri birbirinin peşinden gelen ve iki kafiyeli olan şiir.
Örnek:
Hangi âkıl der ki ancak râh-i gülşenden geçin
Bir de gafiller şu nâilgâh-i şîvenden geçin
Muallim Naci
MÜTEKERRİR
Murabba, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinde bendlerin
sonlarında tekrarlanan mısra veya beyitler.
MÜTELEVVİN
Divan edebiyatında bir beytin okunuşu sırasında küçük bir
değişiklikle veznin bir başka vezne çevrilmesi.
MÜZDEVİC
Murabba, muhammes, müreddes benzeri nazım şekillerinde bendlerin
sonundaki mısraların birinci bend ile kafiyeli olması
NAKARAT
Şiirlerde bendlerin sonunda tekrarlanan mısra veya mısralar. Bu
bölüm, anlam bakımından her bendi şiirin ana duygusuna bağlar.
Şiirin, nakarat bölümlerinde ifade olunan duygu ve düşünce
etrafında gelişmesini sağlar. Nakarat, halk şiirinde bağlama
veya kavuştak diye bilinir. Sözlü musiki eserlerinde aynı söz ve
ezgi ile tekrar edilen bölüm de nakarattır.
NÂME
Mektup, kitap, risâle, ferman gibi anlamlar taşıyan Farsça bir
kelime. Eskiden kitap türü olarak çok kullanılmıştır.
Kıyafetnâme, kâbnâme, Hamzanâme gibi. Resmi nitelikteki kağıt ve
mektuplar da nâme diye bilinirdi.
NÂT
Hazreti Muhammed’i övmek için yazılan şiirler.
NAZIM
Dizelerden oluşan vezinli ve kafiyeli anlatım şekli. Kelime,
"dizmek, ipliğe inci dizmek" anlamlarını taşır. Nazımda sadece
anlam değil, seslerin musikisi de önemlidir. Akılda kolay
kaldığı için ezberlenmesi istenen bilgilerin çoğu bu yolla ifade
edilir. En küçük birim dizedir (mısra). Ayrıca beyit, kıta, bend
gibi nazım birimleri de vardır. Şiirler de nazım şeklinde
yazılır, ancak her nazım, şiir değildir.
NAZİRE
Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin,
kafiye ve redifle yazılan şiir. Divan edebiyatı nazım türüdür.
Kelime Arapça "eş, değer" anlamlarındaki nazir’den gelir. Nazire
yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. Nazire geleneği Türk
edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler
nazireye cevâb adını verirler. Alay ve şaka yollu yazılmış
nazirelere tezhil veya hezl denir. Örnek:
Fuzûlî’nin gazeli
Hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler meni
Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni
Mihr salmazsın mana rahm eylemezsin munca kim
Sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler meni
Za’fı tâli mân-i tevfik olur her nice kim
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni
Men gedâ şahâ yâr olmak yok ammâ neyleyem
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni
Tir-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler meni
Dehr vakf etmiş meni nev-res civanlar aşkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni
Ey Fuzûlî kılmazsam terk-i tarîk-i aşk kim
Bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni
Fuzûlî
Nedim’in Fuzuli’nin bu gazeline yazdığı nazire:
Bûs-ı la’lin şöyle sîr-âb-ı zulâl eyler beni
Kim gören âb-ı hâyât içmiş hayâl eyler beni
Şâire söz bulmağa minnet yok amma neyleyim
Âh kim hâyret seni gördükçe lâl eyler beni
Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
Bir şeker handeyle mest-i bî mecât eyler beni
Bağda zülf ü ruhun andıkça bu kimdür deyü
Sünbül ü gül birbirinden sûal eyler beni
Nükhet-î zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bâhar
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni
Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasetinden kim gehî
Sâye-i müjgân-ı âhü pây-mâl eyler beni
Gerdişin gördükçe sâkî-mülâyım meşrebin
Arzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
Hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni
Güldürür ya ağlatır ya lütf eder yâhud itâb
Hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni
Arz-ı hâlim çok efendim hak-i pây devlete
Lütfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni
Ben kulun lâyık değildir aslına ammâ yine
İltifâtın ârzü mend-i visâl eyler beni
Gûyyâ bilmez efendim bende-i dîrinesin
Kim Nedîmâ bu mudur deyü suâl eyler beni
Nedîm
NESİR
Duygu, düşünce ve hayallerin dilgilgisi kurallarına uygun
cümleler içinde anlatılması şeklindeki edebi eser. Edebiyatın
iki anlatım yolundan biridir. Diğeri nazımdır. Nesirde aklın
kontrolü altında duygu, düşünce ve hayallere yer verilir.
Nazımdan daha geç doğmuştur. Düşüncelerin fadesi için nazımdan
çok daha zengin imkanlara sahiptir. Hikaye, roman, tiyatro,
masal, hatırat, makale, sohbet, deneme, gezi yazısı, biyografi
gibi edebiyat türlerinde hep nesir kullanılır. Nesrin en küçük
birimi tek başına bir anlam ifade eden cümledir. Nesir,
kullanılan üslûba göre sade nesir, orta nesir ve süslü nesir
olmak üzere çeşitlere ayrılır.
NİDA
Divan edebiyatımızda bir sanat türü. Şairin korku, sevinç,
şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve
düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi.
Çokluk "ey!, hey!, vay!" gibi ünlemlerle seslenilir. Tekrîr ve
teşhis sanatlarıyla birlikte kullanılır. Örnek:
Ey mi’delerin zehr-i tekazası önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâf kadide;
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ve âkim
Her ni’meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-ı tevekkül ki...
OTOBİYOGRAFİ
Bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. Biçim ve içeriğiyle
bir edebi değer taşımalıdır.
OTOGRAF
Yazarın kendi el yazısı. Eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi
kullanılırdı.
OTTOVA RİMA
Sekiz mısralı bir nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında
kullanılmış, sonra Fransız edebiyatında, buradan da Türk
edebiyatına geçmiştir. Batı edebiyatında kafiye şeması,
abababcc’dir. Bu şema bizde değişikliğe uğrayarak ababcccb
şeklini almıştır. Aabbccdc şekli de görülür. Bu nazım şekli
lirik tür için elverişlidir. Ottova Rima’yı edebiyatımızda daha
çok Abdülhak Hamid kullanmıştır. Örnek:
(MAKBER’den)
Bu makberdir o bâba makdem,
Bilmem ne duyar girince, adem?
Sûzişlerimin budur esâsı
Hep şüphelerin bu en fenâsı
Benlik acebâ kalır mı ol dem?
Sönmüş erimekte o nûr-i dîdem.
Ben gözler idim bu hâli ey yâr
Senden daha çok zaman akdem...
Abdülhak Hâmid
OZAN
Kopuzla türkü söyleyen en eski Türk şairleri. Osmanlı döneminde
halkı şairleri için kullanılırdı. Âşık sözünün karşılığı olduğu
gibi meddah anlamını da taşıyordu. Ozanların toplumda önemli
yerleri vardı. Beylerin huzurunda, dini törenlerde, elindeki
kopuzunu çalarak kahramanlık destanları okurlar, halk arasında
kıssa söylerlerdi. Memluk ordusunun mızıka takımında ozan
denilen çalgıcılar olduğu tarihi kaynaklarda yazar.
Selçuklular’da da benzer durum görülür.
ÖNSÖZ
Eserin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın
başına eklenen yazı. Bu bölümde yazar ya kitabın özetini verir
veya hangi nedenle yazdığını açıklar. Eskiden, "sebeb-i telif-i
kitab" (Kitabın yazılışının sebebi) sözü kullanılırdı.
Tanzimat’tan sonra edebiyatçılar, mukaddeme başlığı altında
yazdıkları önsözlerde edebiyat anlayışlarını belirleyici
açıklamalar yaptı. Namık Kemal’in Celaleddin Harzemşah,
Recaizade Mahmud Ekrem’in Zemzeme, Abdülhak Hamid Tarhan’ın
Makber mukaddemeleri bunlardandır.
PARAGRAF
Bir fikrin işlendiği yazı bölümü. Bir veya birkaç cümleden
meydana gelebilir. Satırbaşı yapılmış her bölüm bir paragraftır.
PASTORAL
Çoban ve kır hayatını, köylerdeki yaşayış şeklini anlatan şiir.
Grekler’in bukolik dedikleri bu türü Edebiyat-ı Cedide’ciler
eş’ar-ırâiyâne (Çoban şiirleri) diye adlandırmışlardır. Pastoral
şiir, süsten, kelime oyunlarından, yapmacılıktan uzak sade bir
dille yazılır. Eski Yunan edebiyatında Theokrites ile Latin
edebiyatında Vergillius, pastoral şiirin ilk ve en güzel
örneklerini verdi.
PELTEKNÂME
Kekeleme şiiri. Lisan-i pepeği adı da verilir. Halk edebiyatı
nazım şeklidir. Âşık, kelimelerin ilk hecelerini, bazen de
kelimelerin çoğunluğunu kekeleyerek söyler. Bu tekrarlar ölçüye
dahildir. Örnek:
Bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ
Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanımı
Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana
Abdi İmam
PLOT
Roman, hikaye, tiyatro gibi eserlerde, baştan sona devam eden
hareketlerin yapısı. Bir bakıma eserin planıdır. Kahramanların
ve olayların meydana getirdiği devamlılığı ifade eder. İkinci,
üçüncü derecedeki kişi ve olaylar, görünüp kaybolan bir başka
zaman, mekan ve olayla ortaya çıkan kişiler, duygusal
davranışlar plotu tamamlar ve zenginleştirir. Plot, yapısına
göre çeşitlere ayrılır. Bazı plotlar trajik olayları, bazıları
komedi, masal ve hiciv gibi konuları göstermek için kurulur.
Eser, bu plota göre kimlik kazanır.
POETİKA
Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü. Bu kelime
eskiden Fransızca’da yalnız şiirin değil, güzel sanatların
teorisini güzelliğin feslefesini, bir bakıma estetiği ifade
ederken, bugün şiir sanatı anl***** gelen bir terim olmuştur.
Batı dillerinde poetika konusuna giren birçok eser var.
Türkçe’de ise, bazı şiirlerin ve grupların bildiri
niteliğindeki, genellikle savunmaya dayalı birkaç önsözü
görülür. Necip Fazıl Kısakürek’in de bir Poetika’sı var.
PROZODİ
Kelimelerin taşıdıkları seslerin değerlerine ve hecelerin
taşıması gereken seslere göre söylenmesi. Tonlamaya, hecelerin
vuruşuna kelimelerin uzunluk ve kısalıklarına dikkat edilerek
söylenir.
RAKTA
Arap harflerine göre bir harfi noktalı, bir harfi noktasız
kelimeleri kullanarak şiir yazma.
REKÂKET
Kelime veya cümlelerin düzensiz sıralanmasından ileri gelen
okumayı zorlaştırıcı durum. Divan edebiyatında yazıda kusur
sayılırdı.
RİKKAT
Anlatımda söylenişleri kulakta ince, hafif, hoş etki bırakan
sözcüklerin kullanılması. Sanatçı sevgi, şefkat, muhabbet,
güzellik gibi konuları anlatırkenn sözcükleri de uygun düşecek
şekilde ince sesle kurulanlardan seçer. Bu sözcükler kelimâ-ı
rahika, taşıdıkları özellik de rikkatdiye adlandırılır.
RİSALE
Küçük kitap, broşür. İlim veya sanata dair yazılar. Önceleri
çokluk dini konuları ele alan küçük hacimli kitaplar bu adla
anılırlardı.
RİTM
Şiirde, hecelerdeki vurgu, uzunluk, kısalık, kalınlık, incelik,
yükseklik gibi ses özelliklerinin ve duraklarının düzenli bir
şekilde tekrarlanmasından doğan uyum.
RONDELET
Yedi mısralı ek bendden meydana gelen Fransız nazım şekli.
RÜCÛ
Divan edebiyatı sanatlarından. Bir düşünceyi daha güçlü hale
getirmek için, söylenen sözden vazgeçer gibi davranılır. Espri,
üzüntü, sevinç, dehşet, hayret durumlarında ifadeyi daha güçlü
ve canlı kılmak için kullanılır. Vazgeçme döngü halinde de
yapılabilir.
Örnek:
Eder isyanıma gönlümde nedâmegalebe
Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile afvime talebe
Ne dedim? Tövbeler olsun, bu dafi’i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat beterdir
Nûr-i rahmet niye güldürmeye rûy-i siyehim
Tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim?
Şinasi
SADR
Bir beyitte birinci mısranın ilk parçası ile nesirde cümlenin
ilk parçası.
SAGU
İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ölen kimselerin arkasından
söylenen şiirler. Sevilen, sayılan özellikle gösterdiği
kahramanlıklarla tanınmış kimselerin ölümü üzerine ozanlar
tarafından, yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur, ölen
kişinin yiğitliği, iyiliği, cömertliği, faziletleri dile
getirilirdi.
SAKİNAME
Sakiye (içki sunana) seslenmek yoluyla içkiyi (çokluk şarabı) ve
içki meclislerini, adetlerini, içkiyle alakalı bütün düşünce,
duygu ve kavramı bazan tasavvufi, bazan da dünyevi işleyen
şiirler. Mesnevi şeklinde yazılır. Terkib-i bend, terc-i bend
veya kaside şeklinde de görülür.
SALİYE
Divan edebiyatımızda yeni yılı kutlamak için yazılan şiirler. Bu
şiirlerde daima girilen yılın tarihini tespit eden bir beyit de
bulunur.
SARMA KAFİYE
Dört mısralık bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlükte
birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü mısralar kendi
aralarında kafiyelidir. Kafiye şeması şöyledir: Abba, cddc, effe.
Örnek:
Rûhumu bu çarmıha kendi ellerimle gerdim:
Bir nebi ızdırabı kaynıyor her yerimde.
Ölüm, siyah bir tütsü yakıyor gözlerimde
Aldığım her nefesi son nefes gibi verdim!
Yusuf Ziya Ortaç
SATRANÇ
Saz şairleri tarafından aruzun müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün
kalıbıyla ve musammat gazel şeklinde yazılan şiirler. Musammat
beyitlerden oluştuğu için, her mısra kafiyeli iki eşit parçaya
bölünür. Bu parçalar alt alta yazıldıklarında dörtlüklerden
meydana gelen yeni bir şekil ortaya çıkar. Bu şeklin kafiye
şeması şöyledir: abab cccb dddb... Örnek:
Sevdi gönül bir püsteri / Sanatı terzi güzeli
Hüsnünü bir muhtasarı / Şerh ederek söylemeli
Matlanın fâikını / Sohbetinin lâyıkını
Ben gibi bir âşıkını / Eylemiş aşkıyle deli
Düştü gönül çâresine / Kaşlarının karesine
Çehre-i menâresine / Yandı derûnum göreli
Vardı ellerim eline / Tutuldu dilim diline
Kâkülünün bir teline / Bağladı bu cân ü dili
Emrahî
SAYA
Aşık edebiyatında nesir. Mensur karşılığı olarak da sayalı
kullanılır. Secili (müsecca) nesre ise ayaklı saya adı verilir.
SEBK-İ HİNDÎ
Divan edebiyatında kullanılan bir üslup. Terim, "Hint tarzı,
Hint üslûbu" anl***** gelir. Türk edebiyatına XVII. İran
şairlerinin etkisiyle girdi. Bu nedenle sebk-i İsfahâni diye de
bilinir. İran edebiyatına ise Hindistan’dan geçmiştir.
SECİ
Cümlelerin veya bir cümle içinde birden çok kelimenin
sonlarındaki ses benzerliği. Nesirde kullanılan bir çeşit
kafiyedir. Secili nesre müsecca adı verilir. Edebiyatımıza Arap
edebiyatından geçmiştir.
SEHL-İ MÜMTENİ
Söylenmesi kolay görülen ama benzeri yapılmak istendiğinde
güçlüğü ortaya çıkan söz. Bu tür sözler sade ve derin
anlamlıdırlar. En güzel örneklerini Yunus Emre, Süleyman Çelebi,
Mehmed Akif Ersoy vermişlerdir. Örnek:
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm
Yunus Emre
SELÂMET
Cümlelerin doğru ve sağlam olması. İfadenin düşük, eksik
olmaması gerekir.
SELÂSET
Bir yazıda cümle ve kelimelerin akıcı, âhenkli, kolay ve
anlaşılır olması. Selâset, sözüklerin birbirine uygun
seçilmesiyle sağlanır.
SELH
Başkasına ait bir şiirin anlamını alıp kelimelerini değiştirerek
yeniden yazmak. Selh intikal’in bir çeşidi sayılır.
SELİS
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün
fe’ilün kalıbıyla gazel şeklinde yazılır. Murabba, muhammes,
müseddes şeklinde yazılmış selislere de rastlanır. Kafiye düzeni
divan, semai ve kalenderi nazım şekilleri ile aynıdır. Örnek:
Benden özge sana yok âşık-ı âvâre güzel
Sûziş-ı firkat ile yakma beni nâre güzel
Dün gece dîde-i hunkâr ile ettikte nigâh
Ciğerim başına açtın yine bir yâre güzel
Nûrî
SERBEST NAZIM
Bend, vezin ve kafiye kurallarına bağlı olmayan nazım şekli.
Bendlerin, mısraların ve hecelerin sayıları belli düzene bağlı
değildir. Şair isterse kafiyeli yazar. Bendleri sınırlayabilir
veya sınırlamaz. Önce Fransız sembolistleri arasında yayıldı.
Türk edebiyatına Servet-i Fünûn döneminde Batı edebiyatından
girdi. Serbest nazmın uygulanışı üç aşama geçirdi:
1. Vezinli-kafiyeli serbest nazım: Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âti
döneminde görülür. Mısralar bir kelimeye kadar kısaldı, kafiye
belli bir kurala göre sıraland. Aruz veznine yer verildi, bir
şiirde birkaç aruz kalıbı veya bu kalıpların çeşitli cüzleri
kullanıldı.
2. Vezinsiz-kafiyeli serbest nazım: 1925-1930 yıllarında
görülmüş, 1930’dan sonra yaygınlık kazanmıştır. Vezin
bırakılmış, bir heceye kadar küçülen dizeler kurulmuştur. Bu
dizeler hiçbir dış düzene bağlı değildir. Şair belirtmek
istediği fikri taşıyan kelimeyi öne çıkarır. Büyük harfler
sadece cümle başlarında kullanılabilir. Kafiyeli mısraların
arası açılarak kafiye örgüsü gevşetilir.
3. Vezinsiz-kafiyesiz serbest nazım: 1940 yılından sonra
yaygınlaşan bu anlayışta vezin ve kafiye tamamen bırakıldı
şiirde iç uyum önem kazandı. Örnek:
Yolcu Yolunda Gerek
Hastalar,
Kar isterler
Kafdağının ardından
Ve buluttan döşek,
Onlar,
Yaramaz çocuklardır,
Sallar durur,
Dünyanın balkonundan,
Düştü düşecek!
Gölgen kaçıyorsa senden,
Düşmüşse gökte yıldızın,
Kavga başlar canla ten arasında
Ne bilelim;
Hangi pınarın suyu,
Ya da çiçeğin özünde derman,
Büyük yerden geldi ferman
Yolcu yolunda gerek
Ali Akbaş
SONE
İlk iki bendi dörtlük, son iki bendi üçlük on dört mısradan
oluşan nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra
Fransız edebiyatına, oradan da diğer Avrupa edebiyatlarına
geçmiştir. Edebiyatımızda ilk Cenab Şahabeddin’in sone şeklinde
şiir yazdığını görüyoruz. Servet-i Fünûn şairlerinin hemen hepsi
bu nazım şeklini benimser. Sone kafiye sistemi üçe ayrılır.
1. İtalyan tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, ede
2. Fransız tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, eed
(İtalyan ve Fransız tipi sone arasındaki tek fark son üçlüğün
düzenindedir.)
3. İngiliz tipi: Mısra sayısı değişmemekle beraber ilk on iki
mısra tek bir bend, son iki mısra da ayrı bir bend halinde
yazılırlar. Kafiye şeması: a b a b c d c d e f e f g g. Örnek:
Yüksük
Yüksüğün ince şeklini yazmak
Bana pek güç gelir kadınlardan
Sorunuz belki bir güzel parmak
onu tersim için bulur imkan
Bunu bir çekmenin içinde gören
Mu’teber bir refik-i hane sanır;
Kadrini pek bilirler elde iken,
Düştüğü anda mutlaka alınır.
O da layık nezâketin eline:
Tenine saplanır iken iğne,
Yine pekçok sever iş işlemeyi;
Bin letâfetle çırpınır her ân...
Sanki bir nahl-i nev-hayâta konan
Küçücük bir kuşun küçük yüreği!
Ali Ekrem (Bolayır)
SÖZLÜK
Bir dilin veya dillerin kelime haznesini (sözvarlığını),
söyleyiş ve yazılış şekilleriyle veren, kelimenin kökünü esas
alarak, bunların başka unsurlarla kurdukları sözleri ve
anlamlarını, değişik kullanışlarını gösteren eser. Sözlükler tek
dilli veya çok dilli olabilir. Madde başlarını a-be-ce sırası
takip eder. Genel veya özel alanlarla ilgili sözlükler
hazırlanabilir. Arap harfli eski sözlüklerde madde başı Arapça
kelimenin üç harfli kökünün son harfi esas alınarak sıralanırdı.
XIV.-XV.yüzyıllar arasında yaşamış olan el-Kamûsü-ı-Muhît
(Okyanus Sözlüğü) adlı eseri Türkçeye çeviren Mütercim Asım bu
sistemi kullandı. İlk sözlük olarak İskenderiye Müzesi
kütüphanecisi Bizanslı Aristophanes’in hazırladığı eser kabul
edilir. İslam dünyasında en önemli sözlük X. yüzyılda yaşayan
Fârâblı İsmail Cevheri’nin Sihâh adlı Arapça eseri. Vankulu
Lügatı diye bilinen Müteferrika’nın bastığı ilk kitap da bir
Sihâh çevirisidir. Türk kültüründe ilk sözlük ise Kaşgarlı
Mahmud’un Türkçe’den Arapça’ya Divanü Lügati’t-Türk’üdür.
ŞAHESER
Nesilden nesile geçen, benzeri yazılamayan yüksek değerdeki
edebi eser. Şaheserlerin başlıca özellikleri şöyle sıralanır:
Zengin bir kültür birikimi sonucu yazılır, her devrin okuyucusu
tarafından aranır, okunur ve takdir edilir, zamanla yayılır,
ulusal ve uluslararası unsurlar içerir, pekçok yabancı dile
çevrilir, türünde yazılan yeni eserlere örnek olur.
ŞİVEYE MUGAYERET
Şivesizlik. Dili kuralları dışında kullanmak. Türk dilini iyi
bilmemekten, dilimizin özelliklerini gözönüne almaksızın yabancı
dillerdeki bazı kullanış şekillerini tercüme edip uygulamaktan
doğar. "Meşrubat içmek" yerine "meşrubat almak", "banyo yapmak"
yerine "banyo olmak" gibi.
TA’KİD
İfadeye açıklık getirememe, anlatamama halidir. İkiye ayrılır.
1. Lafzi ta’kid: Bir cümlede kelimelerin yerli yerine
kullanılmamasından doğar. Örnek:
Ben fakîrî etme terk memnûn-i ebnâ-yı zaman
Hasıl etmezsen değil gam matlabım yâ Rab bana
Râgıp Paşa
2. Manevi ta’kid: Bir cümlede kelimeler yerli yerince
kullanılmakla beraber bir anlam çıkmamasına denir.
Örnek: Âlemin cânı değilsin cân-ı âlemsin sen
Nef’î
TA’RİFAT
Mevki sahipleri ve bazı görevlileri tasvir eden şiirler. Divan
edebiyatı nazım türüdür. Birkaç beyitlik bendler halinde
yazılırlar. Sâfi Kasım Paşa’nın, Kalkandelenli Fikri’nin,
Gelibolulu Mustafa Ali’nin, Yenişehirli Avni’nin ta’rifatı
vardır.
Örnek:
Nedür bildüm mi defter-dâr efendi
Eğerçi bir iki üç var efendi
Kiminün işini altun iderler
Kimin ma’zül kimin mağbûn iderler
Olardur sâ’i-i genc ü hazînle
Olardur sâhib-i mâl u define
Kalkandelenli Fikri
TA’ŞİR
Bir gazelin her beytinin veya bir beytinin üzerine sekiz mısra
eklenerek yapılan mu’aşşerdir. Divan edebiyatı nazım şeklidir.
Edebiyatımızda örneği fazla görülmez. Yahya Bey’in Muhibbî’nin
(Kanunu Sultan Süleyman) gazeline yaptığı ta’şiri örnek olarak
verilebilir.
Haste olmak gûşmâl-i Hazret-i İzzet gibi
Her kişinün yalımın alçak ider gurbet gibi
Değme bir kimse göre gelmez refahiyyet gibi
Nâleler gûyâ derây-ı rıhlet-i râhat gibi
Dâr-ı dünya cây-ı fürkat menzil-imihnet gibi
Devleti bir âlet-i hengâme-i zahmet gibi
Sağlıgun bünyâdı yok âyinede sûret gibi
Matla’ı şâh-ı cihânun maşrık-ı hikmet gibi
Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Yahya Bey
TAŞTİR
Bir gazelde her beytin iki mısrasının arasına iki veya üç mısra
ekleyerek manzume meydana getirmek. Divan edebiyatı nazım
şeklidir. Kelime, Arapça "bir şeyin yarısı, iki cüzünden bir
cüzü" anlamındaki şatr kökünden gelir. Taştirde, aynı vezin ve
kafiyede, araya iki mısra girerse terb-i mutarraf, üç mısra
girerse tahmis-i mutarraf olur. Edebiyatımızda XVIII. yüzyıldan
sonra örnekleri görülen taştir çok az kullanılan bir şekildir.
En çok Halveti şeyhlerinden Aydi Baba yazmıştır.
TAZMİN
Bir şairin, bir mısra veya bir beytin bir başka şairce
kullanılması. Divan edebiyatı nazım türüdür. Tazmin edilen mısra
veya beytin sahibinin zikri şarttır. Tazmin eden şair, şiiri
herhangi bir nazım şekline tamamlar ve aldığı sahibini belirtir.
Örnek: Recaizade Ekrem’in şiirini tanzim:
Sanırım ismini kuşlar heceler
Seni söyler bana dağlar dereler
Su çağıldar kuzular kırda meler
Seni söyler bana dağlar dereler
Hep seni aşkın eserken serde
Hüsn ü ânın görünür her yerde
Gezdiğim duygulu vâdilerde
Seni söyler bana dağlar dereler
Yahya Kemal Beyatlı
TECÂHÜL-İ ARİF
Anlamla ilgili sanatlardandır. Bilinen bir gerçeği, bilmez
görünerek söylemek yöntemiyle yapılır. Bilinen şey,
bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir espriye
dayandırılır. Bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatından da
yararlanılır. Örnek:
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Fuzulî
(Bilmiyorum, dönen kubbe mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı
gökyüzünü kaplamıştır.) Fuzuli, kubbenin, yani gökyüzünün mavi
renkte olduğunu bilmiyor gibi görünüyor. Aslında gözyaşlarının
gökyüzünü kaplayacak kadar çok ağladığını belirtmek için bu yola
başvurmuştur.
TEFRİK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Aynı çeşide giren iki şey
arasına, birbirine aykırı taraflar (tebâyün) sokularak bir
farklılık meydana getirilmesidir. Örnek:
Budur farkı gönül mahşer rûz-ı hicrândan
Kim ol cânım verir cisme bu cismi ayırır cândan
Ortak çeşit gün, aykırı taraflar ise cisme can verme, cisimden
canı ayırmadır.
TEHZİL
Alay ve şaka yollu yazılmış nazire. Hezl diye de bilinir. Çokluk
tanınmış şairlerin şiirlerine vezin ve kafiye taklit edilerek
yazılır. Tehzil, ciddi şiirleri bayağılıktan uzak ciddi bir
duruma soktuğu için edebiyatın güzel ve eğlenceli örnekleri
arasında kabul edilir. XVII. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanan
bu tür şiirin örneklerini daha çok Sürûri, Havâyi, Sünbülzade
Vehbi, Hüseyin Kâmi (Dehri mahlasıyla), Fazıl Ahmet Aykaç, Halil
Nihat Boztepe vermişlerdir.
TEKRAR
Bir ifadede aynı sözcük ya da söyleyişi, estetik kaygı gütmeden
birkaç kez tekrar etmek. Aşırı tekrar sözkonusu ise buna
kesret-i tekrar denir.
TELMİH
Divan edebiyatı sanatlarından. Söz sırasında bilinen bir olaya,
bir kişiye, kıssaya ya da atasözüne işaret etmektir. Ama bu kişi
ya da şey uzun uzadıya değil bir iki sözcükle anlatılır. Örnek:
Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hüdhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin
Nabî
(Şair beytinde Süleyman-Belkıs kıssasını hatırlatıyor.)
TENÂFÜR
Bir ifadede birbirleriyle uyuşmayan harf, hece, sözcük ya da
tamlamaların kulağa hoş gelmeyen etki yapmasıdır. İkiye ayrılır:
Harflerle tenâfür: Çıkış noktaları aynı ya da birbirine yakın
harflerin aynı sözcükte toplanması. Örneğin: Yaptırttık
Sözcüklerle tenâfür: Söylenişleri zor olan, dinlenmesinden zevk
alınmayan ağır vurgulu sözcüklerin art arda sıralanması: Örnek:
Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi
TENASÜB
Divan edebiyatında anlamları arasında bağlantı bulunan
sözcüklerin aynı ifadede kullanılmasıyla yapılan edebi sanat.
Örnek:
Asîb rûzigârı gülistân-ı dehre
Sen serv-i gül-izârı hevâdar olan bilür
Bakî
Tenasüb, ilham ve tezat sanatlarıyla da birlikte kullanılır. Bu
yönüyle de ikiye ayrılır: İlham-ı tenasüb: İlham ve tenasüb
sanatlarının birlikte kullanılmasıyla yapılır. İki anlamı olan
bir sözcüğün, dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla
diğer bazı sözcüklerin arasında anlam bakımından bağlantı
kurularak yapılır. Örnek:
Ne güzel vâkıadır bu ki asup can gözünü
Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm
Zatî
(Can gözünü açıp gaflet uykusunda geçen ömrümün bir rüya
olduğunu görüp anlamam ne güzel bir olaydır. Rüya, düş
kelimelerinin kastedilmeyen ikinci anlamının hâb ve rüya
sözcükleriyle ilişkisi vardır.)
İlham-ı tezad: İlham ve tezat sanatları birlikte kullanılır. İki
anlamı olan bir sözcüğün dize ya da beyit içinde belirtilmemiş
anlamıyla anlamlı bir sözcük arasında ilişki kurmak şeklinde
yapılır. Belirtilmeyen anlam cinas yoluyla sağlanır. Örnek:
Serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
Fuzulî
(Burada ayak önce kadeh sonra gerçek ayak anlamlarıyla
kastediliyor. Fuzulî beyitte sözcüğün vurgulamadığı ayak anlamı
ile baş sözcüğü arasında tezat yapıyor.)
TERDİD
Bir anlatımda sözü dinleyici ya da okuyucunun ilgisini
yoğunlaştırdıktan sonra konuyu hiç beklenmedik bir sonuca
götürme yoluyla yapılan edebi sanat. Sözün ciddi bir sonuca
varması haline terdid-i sâdık, varmamasına terdid-i mutâyip
denir. Örnek:
Dizilirler ayakta
Ana baba ve kardeş
Hayal ırak... Irakta
Eder fiillerle güreş
Başından kayar yastık
Nura döner karanlık
Sırlar çözülür artık
Kırka çıkınca ateş
Necip Fazıl Kısakürek
TERZA RİMA
Üçer mısralık bentlerle kurulur. Bend sayısı belirsizdir. Tek
bir mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: Aba bcb cdc ded
e.
İlk olarak İtalyan edebiyatında görüldü. Dante İlahi
Komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı. Edebiyatımızda terza
rima’yı Tevfik Fikret, Şehrâyîn adlı tek şiirinde denemiştir.
1908’den sonra pek kullanılmamıştır. Bu biçimde yazılmış kısa
şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.
TESBİ
Bir gazelin beyitleri önünü beş mısra eklenerek yapılan
müsebba’dır. Müsebba musammatlardan bir nazım şeklidir. Kafiye
şeması şöyledir: Aaaaa (aa) bbbbb (ba) ccccc (ca). Tesbi, Türk
edebiyatında çok az görülür. İzzet Molla’nın Fuzuli’nin bir
beytini, Leyla Hanım’ın da İzzet Molla’nın bir beytini tazmin
yoluyla oluşturduğu tesbi’ler de vardır.
TETABU-I İZÂFÂT
İkiden fazla ismin meydana getirdiği zincirleme tamlama.
Edebiyatımızda Türkçe, Farsça, Arapça kaidelere göre kurulmuş üç
çeşit tetâbu’ı izâfâta rastlanır. Türkçe kurala göre iki, Farsça
kurala göre üç kelimeden meydana gelen tamlamalar anlatımı
bozmaz. Türkçe tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
"Ahmet’in söylediklerinin doğruluk derecesinin araştırılması..."
Farsça tetâbu’-ı izâfât’a örnek:
Ey vucûd-ı kâmilün âyin eclâr-ı feyz-I Hak
Âsitânım kıble-ı hâcât-ı erbâb-ı yakîn
Fuzulî
TEVÂRÜD
İki şairin birbirinden habersiz aynı mısrayı veya beyti
tesadüfen yazması.
TEVKİYE
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki veya ikiden fazla anlamı olan
bir kelimenin yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kasdetmek.
Birçok edebiyatçı bu sanatı iham sanatıyla aynı kabul etmiştir.
Fakat ihamda, ikiden fazla anlamı olan kelimenin bir mısra veya
beyitte bütün anlamları kasdedilirken, tevriyede uzak anl*****
işaret edilir. Örnek:
Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
Bir namedir Hicaz’da uşşakdan kopar
Nâili-Kadim
TRİYOLE
On mısralı bir nazım şeklidir. Önce iki mısralı kısım, sonra
dörder mısralı iki kısım gelir. Birinci kısmın ilk mısrası
birinci dörtlüğün sonunda, yine birinci kısmın ikinci mısrası
ikinci dörtlüğün sonunda tekrarlanır. Dört mısralı kısımlarda,
eklenen mısraların ilk üç mısra ile anlam bütünlüğü sağlaması
gerekir. Kafiye şeması şöyledir: Ab aaaa bbbb. Örnek:
Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlet var,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-seher?
Sabâh-ı feyz-i bahâride mübtesem ezhâr
Çemen çemen mütemevvic nesîm-i anber-bâr:
Niçin? Ben anlamadım kimden etsem istifsâr?
Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlat var!
Dem-i seherde yanında şu parlayan ahter
Hazan içinde solan bir çiçek gibi dil-ber
Sürûr fec ile şâdân iken bütün yerler,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-i seher?
Tahsin Nuhid
VECİZE
Söyleyeni belli, kısa, anlamlı söz. Özdeyiş diye de bilinir.
Bireysem ya da toplumsal bir ilke, bir görüş, bir kanıyı en kısa
yoldan anlatır. Yaşam deneyimine ve gözleme dayanır. Vecizeler
bağımsız yazıldığı gibi, bir eserin içinde dağınık da
bulunabilir. İslam büyüklerinin bu tür sözlerine kelam-ı-kibar
denir. Vecize önce eski Yunan edebiyatında yazılmıştır. Klasizm
edebiyatı döneminde, Larochefoacauld’ın Maximes (Vecizeler) adlı
eseriyle Avrupa’ya gelmiştir.
VEZN-İ ÂHAR
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün
müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla murabba şeklinde yazılır.
Her mısra bir müstef’ilâtün cüzüne sığacak şekilde dört kelime
veya kelime grubuna bölünür. Birinci mısranın 2. Cüzü ikinci
mısranın başına, ikinci mısranın 2. Cüzü üçüncü mısranın başına,
üçüncü mısranın 2. Cüzü dördüncü mısranın başına getirilir ve bu
cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler. Örnek:
Ey vaslı cennet/kıl câna minnet/vay, serv-ı kamet/cân içre
cansın
Kıl câna minnet/vay serv-ı kamet/cân içre cansın/nev-res
fidansın
Vay serv-kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın/suh-ı cihansın
Cân içre cansın/nev-res gidansın/şûh-ı cihansın/gözden nihansın.
Tokatlı Nurî
KOMPOZİSYON NEDİR?
Kompozisyonun Tanımı Batı dillerinden dilimize geçen
“kompozisyon” sözcüğü, günlük hayatımızda ve edebiyat, resim,
müzik, mimari gibi pek çok sanat dalında kullanılmaktadır. “Renk
Kompozisyonu”, “Müzik Kompozisyonu”, “Kompozisyon Güzelliği”,
Kompozisyonu Bozuk”, “Kompoze Etmek”, gibi deyişler, bu sözcüğün
kullanım alanının ne kadar geniş olduğunu gösterir. Kompozisyon;
Resim, müzik, heykel, mimari, edebiyat gibi değişik alanlarda
malzemenin belirli bir düzen içerisinde bir araya
getirilmesidir. Kompozisyon oluşturmak için gerekli olan
malzemeler, üzerinde çalışılan sanat dalına göre değişir. Resim
sanatının malzemesi renkler, müziğin malzemesi sesler, mimarinin
malzemesi taş, toprak, mermer; edebiyatın malzemesi ise dildir.
Her sanat dalının, kompozisyon oluşturma biçimi ve malzemeyi
kullanma şekli birbirinden farklıdır. Ancak hepsinde ortak olan
temel nokta, değişik ve dağınık malzemenin duygularımıza hoş
gelecek, bizde güzellik ve beğeni duyguları uyandıracak şekilde
bir araya getirilmesidir. Birikim nedir ? Birikim kazanma
yolları Küçük yaşlardan itibaren çevremize karşı merak ve ilgi
duyarız. Sorar, araştırır, dinler, gözlem yapar, çeşitli
yayınları okur, böylece duygu ve düşünce dünyamızı
zenginleştirir ; bilgimizi, görgümüzü, kültürümüzü artırırız.
Sosyal bir varlık olmanın gereği ve sonucu olan bu etkinlikler,
birikimimizi oluşturur. Her insanın yetiştiği aileye ve içinde
bulunduğu çevre koşullarına göre birikim başka başka olur. Bu
başkalık hayata bakış tarzımıza, olaylar karşısındaki tavrımıza,
kişiliğimize yansır. Birikim sahibi, kültürlü bir insan olmak,
kendimizi geliştirmek için eğitim, sanat ve kültür
etkinliklerine zaman ayırmalıyız. Zaman alıcı, oyalayıcı, bize
hiçbir şey kazandırmayan eğlencelerden uzak durmamız gerekir.
Dinleme Çevremizdeki birçok şeyi işitiriz ama dinlemeyiz.
Birtakım sesleri, gürültüleri istemesek de duyarız fakat bir
süre sonra o seslere alışarak günlük hayatımıza devam ederiz.
Ancak dinlemede bir seçme söz konusudur. Bizden yaş, bilgi,
kültür ve deneyim olarak daha donanımlı olan büyüklerimizin,
öğretmenlerimizin anlattıklarını veya konusunda uzman kişilerin
vereceği konferansları dinleriz. Yalnız dinlerken bütün
dikkatimizi konu üzerinde yoğunlaştırmalı, en gereksiz
gördüğümüz bilgilerin bile bir gün işimize yarayabileceğini
düşünmeliyiz. Açık oturum, panel, konferans gibi etkinlikleri
dinleyerek takip ederiz. Günlük hayatımızda insanlarla iletişim
kurmak, bilgi edinmek için de dinleme etkinliğinde bulunuruz.
Arkadaşlarımızın anlattıklarını dinleyerek onların
deneyimlerinden yararlanırız. Okuma Kitap, insanın bilgi ve
kültürünü artıran, kelime hazinesini zenginleştiren, dili
kullanma becerisini güçlendiren, düşünce ve yaşam ufkunu
genişleten en etkili araçtır. Okuduğumuz her kitap, bizi belki
de hayatımız boyunca hiç gidemeyeceğimiz yerlere götürür. Çok
çeşitli karakterlerde insanlarla tanıştırır. Yasayarak
edinemeyeceğimiz tecrübelere okuyarak ulaşırız.
İnsan olarak duygularımızı, düşüncelerimizi, taslarımızı,
görüşlerimizi karşımızdakilere anlatmak; kendimizden söz etmek,
toplumsal sorunları dile getirmek bir ihtiyaçtır.
Çevremizdekilerle ilişkiler kurar, onların sorunlarını dinler ya
da kendi sorunlarımızı onlara anlatırız. Bu ilişkiden düşünce
alışverişi doğar. Düşündüğünü ve duyduğunu karşısındakilere
başarı ile anlatabilmek her vatandaşın başarı ile yapması
gereken ve yapabileceği bir şeydir. Herkes düşündüğünü
duyduğunu, tasarladığını karşısındakine başarı ile anlatabilir.
Kimi öğrenciler için kompozisyon yazmak son derece sıkıcı bir
iştir; bu çalışmayı kağıt doldurma olarak algılayanlar oldukça
çoktur. Fakat kompozisyonda amaç kağıdın doldurulması değil,
düşüncelerin derli-toplu bir şekilde karşımızdakilere ifade
edilmesidir.
Aldığınız yiyecekleri Pazar çantasına gelişigüzel mi
koyuyorsunuz? Yumurtalarınız altta kalırsa kırılmaz mı?
Domatesin ya da karpuzun üzerine karpuz doldurur musunuz?
Elbette hayır. Pazar çantasını aldığınız yiyeceklerin
özelliklerine göre doldurursunuz. Eşyaları yerli yerinde olmayan
bir odada aradığınız şeyi kolayca bulamazsınız. Koltuk
takımlarınızın yeri mutfak değildir. Yemek masasını yatak
odasına koymak biraz tuhaf olur. Her şey hizmet edebileceği bir
yere yerleştirilmelidir. İşte bu kompozisyondur.
Çevrenize bakın; bazı binalar ne kadar güzel yapılmıştır,
özenirsiniz. Bazıları ise insanın içini karartırlar. Bu da bir
kompozisyondur. Mimari bir tür bina kompozisyonu değil midir?
Kullanılan malzemeler genelde aynı, ama ortaya çıkan binalar
farklı farklıdır.
Yapılan planın iyi uygulandığı, hazırlanan malzemenin iyi
yerleştirildiği bina güzel, uyumlu ve rahat. Öteki bina ise
çirkindir. Çünkü orada mimari yok; yığma, doldurma ve uyumsuzluk
var.
Bu örneklerden yararlanmanızı ve iyi kompozisyon yazmak için
heveslenmenizi çok istiyorum.
Bol bol okuyun ve bol bol yazın. Yazdıklarınız hoşunuza
gitmiyorsa yırtın atın ama asla yazmaktan vazgeçmeyin.
Unutmayın ki yazmak yazarak öğrenilir. Çalışma, alışkanlık ve
sabır işidir. Herkesten bir şair, romancı olmasını bekleyemeyiz
ama herkes düşüncelerini başarıyla anlatabilir.
Kompozisyon, “Bir konu üzerinde duygu, bilgi ve görüşlerimizden
yararlanarak planlı, etkili bir yazı yazmak ya da konuşma
yapmak” demektir. İyi kompozisyon yazmanın yolu bol bol
okumaktan geçer.
İYİ BİR KOMPOZİSYONUN ÖĞELERİ
* Konu
* Amaç
* Plan
1.KONU
Üzerinde düşündüğümüz, yazı yazma, söz söyleme gereğini
duyduğumuz her şey konudur. Bu bir olay, varlık, bir düşünce,
gözlem ya da bir sorun olabilir. Konular niteliklerine göre bazı
türlere ayrılır:
TOPLUMSAL KONULAR
Toplumun tümünü ya da bir kesimini ilgilendiren konulardır:
Köyden kente göç, nüfus artışı, çevre kirlenmesi gibi.
BİREYSEL KONULAR
Kişilerin özel sorunlarına dayanan konulardır: Bir kişinin
süslenme şekli, tertipli ya da dağınık oluşu gibi konular özel
niteliklidir.
Konular; soyut ya da somut konular, yerel ve verensel konular
şeklinde de ayrılabilir: Düşünsel bir konudaki yazı soyuttur.
Sevgi, barış, ölüm gibi konular evrensel nitelik taşır.
Şehrimizin çöp sorunu ise yerel bir konudur.
Yaşantılarımız, anılarımız, ümitlerimiz, düşlerimiz,
sevgilerimiz, gözlediklerimiz, okuduklarımız bizler için birer
konu alanıdır.
KONU SEÇİMİ
Okuma-yazma çalışmalarında kompozisyon konusunu genelde öğretmen
belirler.
Örnekler:
* Atatürk’ün “Gelecek çalışkan olanlarındır.” Sözünü
açıklayınız.
* “Elleriyle çalışan adam amale, elleriyle birlikte zihni de
çalışan adam usta, zihni ve kalbiyle çalışan adam sanatçıdır.”
Sözünden ne anladığınızı belirten bir kompozisyon yazınız.
* Davranışlarını çok beğendiğiniz bir kişiyi tanıtınız.
* “Söz var, iş bitirir; söz var baş yitirir.” Atasözünü
açıklayınız.
İYİ BİR KONUNUN ÖZELLİKLERİ
* Konu ilginç olmalıdır: ilgi duymadığımız bir konuda yaratıcı
olamayız.
* Konu açık ve inandırıcı olmalıdır. Doğruluğuna inanmadığımız
bir konuda başarılı bir yazı yazamayız.
* Konunun macı iyi saptanmalıdır.
* Okurumuzun kim ya da kimler olduğu hesaba katılmalıdır.
* Anlatım ve anlatım tekniği belirlenmelidir.
2.AMAÇ
Her yazının bir amacı vardır. Amaç, bizi yazmaya iten, vermek
istediğimiz temel düşüncedir. Konu, bu düşüncelerin
aktarılmasında bir araç görevindedir.
AMACI BELİRLEYEN CÜMLE (ANA DÜŞÜNCE)
Yazıda amacımızı belirleyen cümleye ana düşünce denir. Ana
düşüncenin, yazmaya başlamadan önce belirlenmesi gerekir.
Yazının düşünce yapısı ana düşünce üzerine kurulur.
Söyleyeceklerimize bu düşünce yön verir.
Ana düşünce cümlesinin yazıda belli bir yeri yoktur. Yazını
başında, ortasında verilebileceği gibi tümüne de yansıtılmış
olabilir.
Amaç ya da ana düşünce, konuya bakış açımızla yakında ilgilidir.
Aynı konuyu ele alan iki öğrenci, farklı yorumlarda
bulunabilirler. Aynı konu üzerinde ayrı ana düşüncelerle
karşımıza çıkarlar. Kuşkulanmayı bir zekâ belirtisi sayanlar
olduğu gibi, hastalık şeklinde değerlendirenler de vardır.
AMACI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN GÖZLEM YAPMALIYIZ (Bakmasını
Bilmeliyiz)
Bir konuda söyleyeceklerimizin olabilmesi, o konu üzerinde
gözlem ve yaşantılarımızın bulunmasına bağlıdır. Bir nesneye
uzun süre bakmak, o nesnenin ayrıntılarını daha iyi görmemizi
sağlar. Gözlem ve yaşantılarımızın olmadığı bir konuda başarılı
bir yazı yazamayız. Hayatında hiç deniz görmemiş olan bir
öğrenci, denizdeki fırtınayı anlatamaz. E. Hemingway’in dediği
gibi “Yaşanmadan yazılmaz.”
OKUMALI VE ARAŞTIRMALIYIZ
Yeryüzündeki olaylara ve sorunlara ilk bakan biz değiliz. Bizden
önce nice kişiler birçok sorunlara eğilmişler; bunlarla ilgili
düşüncelerini yazılaştırmışlardır. Bu kültürel kaynaklardan
yararlanmalıyız.
Okuma ve araştırmalarımızı, gözlem ve düşüncelerimizle
pekiştirmemiz gerekir. Söyleyeceklerimiz inandırıcı olmalıdır.
“Yalnız gözleri olmak yetmez, onlardan yararlanmayı da öğrenmeli
insan.”
3.PLÂN VE PLÂNIN YARARLARI “Plansız bir yazı üzerine adres
yazılmamış mektuba benzer.”
Söyleyeceklerimiz, gözlem ve yaşantılarımızı, bir plana uygun
şekilde sıralamamız gerekir. Neyi, nerede, niçin kullanacağımızı
bilmek zorundayız. Söylediklerimizi böyle bir düşünsel düzene
(plâna) dayandırmazsak yazımız bütünlüğe kavuşmaz, yönünü
yitirir. Söylemeyi düşündüklerimiz arasında bağlantı kopar;
denge bozulur. Bir yazıda birlik, denge ve canlılık şarttır.
Plân söyleyeceklerimiz denetimden geçirme, aralarındaki
bağlantıya göre sıralama ve biçimlendirmedir. Bir mektup
yazmadan tutun da bir fıkra, bir roman yazmaya kadar tüm anlatım
biçimlerinde plân uygulamak zorundayız.
Roman, öykü gibi uzun bir yazı yazacaksak zihnimizde beliren
plânı bir kağıda geçirmek yararlı olur.
Yaptığımız plâna her zaman sıkı sıkıya bağlı kalamayız. Yazma
sırasında bazı değişiklikler yapmamız doğaldır. Bu durum plânın
gereksizliği anlamına gelmez. Plân yazımız için bir amaç değil,
araçtır. Onu dilediğimiz şekilde kullanabiliriz.
* Plân, düşünce ve duygularımızın en etkili şekilde
anlatılmasına katkıda bulunur.
* Konuda birlik ve dengeyi sağlar.
* Konuda, gereksiz duygu ve düşüncelerin ayıklanmasını sağlar.
* Plânlı yazı yazan kişi, kararsızlık ve dağınıklıktan kurtulur.
PLÂNIN BÖLÜMLERİ
1.GİRİŞ BÖLÜMÜ
Konunu tanıtıldığı bölümdür. Açık, sade ve ilgi çekici
olmalıdır; çok uzun tutulmamalıdır.
2.GELİŞME BÖLÜMÜ
Konuyla ilgili gözlemlerin, betimlemelerin, kanıtların bulunduğu
bölümdür. Merak ve kuşku en üst düzeye çıkmıştır. Yazar, amacını
bu bölümde gerçekleştirir.
3.SONUÇ BÖLÜMÜ
Ele alınan konunun bitirildiği bölümdür. İleri sürülen
düşünceler ve anlatılan olaylar özlü ve kesin bir şekilde
sonuçlanır. Sonuç bölümü de giriş bölümü gibi ilgi çekici
olmalıdır. Sonuç bölümü bir atasözü,
Bir özdeyiş ya da şiirle bitirilebilir.
KOMPOZİSYONUMUZU (YAZIMIZI) DÜZELTME VE GELİŞTİRME YOLLARI
Buraya kadar anlattığımız kuralları çok iyi bellesek bile, hemen
başarılı bir yazı yazacağımızı söyleyemeyiz. İyi, doğru ve
etkili yazmaya giden yol denemelerden geçer. Çıraklıktan
ustalığa geçiş yaza yaza olur. Anton Çehov, yazmaya yeni
başlayanlara şunları söylüyor:
“Dünyada her şey gibi yetenek de çalışmayla elde edilir.
Olabildiğince çok yazın. Yaza yaza daha iyiye varacaksınız.
Önemli olan alışkanlığınızı yitirmemektir. Dolambaçlı
cümlelerden kaçının, sade, yalın yazın. Okuyucu, sizin yorumunuz
olmadan da öykünüzü anlayabilmelidir. Gereksizi silip atın.”
KOMPOZİSYON YAZARKEN DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR
1.BİÇİMSEL YÖNDEN
* Kompozisyon yazdığınız kağıdın kenarlarında uygun boşlukları
bırakınız.
* Adınızı, sınıfınızı, şubenizi, numaranızı ve günün tarihini
yazınız.
* Gerekli malzemelerinizi hazırlayınız.
* Amacınızı, ana düşüncenizi iyi tespit ediniz.
* Hitap edeceğiniz insanların seviyesini göz ardı etmeyiniz.
* Kompozisyonunuzu düzgün ve okunaklı bir el yazısıyla yazınız.
* Paragraf başlarını biraz içeriden (1–2 cm.) başlatınız.
* Satırları fazla sıkıştırmayınız.
2.İÇERİKSEL YÖNDEN
* Kompozisyon konusunu oluşturan temel kavramlar üzerinde
durunuz.
* Düşüncelerinizi ilgi ve önem derecesine göre sıraya koyunuz.
* Yazınıza konuya uygun bir başlık koyunuz; Başlıksız yazı
olmaz. Başlık ilgi çekici ve kısa olmalıdır.
* Öne sürdüğünüz ana düşünceyi iyi vurgulayınız.
* Düşünceyi geliştirme yollarından (örnekleme, karşılaştırma,
tanık gösterme) yararlanınız.
* Cümlelerinizi kısa tutunuz, tek yargı bildiren basit cümleler
kurunuz.
* Yazınızda gereksiz bölümler ve tekrarlar varsa atınız.
* Okuyucunun kafasında resim yaratacak sözcükler kullanmaya
çalışınız.
* Noktalama işaretlerini doğru kullanınız.
Kompozisyonla İlgili Genel Bilgiler
Tanım
Kompozisyon kelime anlamıyla; herhangi bir konu veya alanla
ilgili ayrı ayrı malzemeyi en uygun şekliyle bir araya getirmek,
birleştirmek, düzenlemek demektir. Kompozisyon her ne kadar,
öğrencilere yazı yazma alışkanlığı kazandırmak amacıyla verilen
yazma ödevi, veya daha geniş anlamıyla; duyguların,
düşüncelerin, olayların sözle veya yazıyla ifadesi olarak
kullanılsa da sadece edebiyata ait bir terim değildir ve
kullanım alanı da edebiyatla sınırlı değildir.
Yukarıdaki tanımın kapsamına giren her alanda ve hayatın her
anında kompozisyon vardır ve olmalıdır. Çünkü “kompozisyonda,
düzen esastır. Aslında dünya da bir düzen içerisindedir.
Geceleri gündüzler, mevsimleri mevsimler takip eder. Nitekim
büyük sanatkârların pek çoğu kendilerine tabiatı örnek
almışlardır. Tabiattaki herhangi bir varlık, manzara, düzen,
ahenk ve bunun sonucu olan güzelliği ile insanı kendine çeker,
büyüler. Düzen ve tertip dünyanın ve hayatın esasıdır. Her
sabah, doğu diye adlandırdığımız bir taraftan doğan güneş, doğma
yerini ve zamanını değiştirse her şey alt üst olur”[1]
Malzemesi dil olan, dille yapılan kompozisyonlara geçmeden önce
kompozisyonun kullanıldığı diğer bazı alanlardan örnekler
vererek sağladığı kolaylıklardan bahsedelim: Bugün, değeri
milyarlarca dolarla ifade edilen, meşhur bir resmin, boyaların
tuvale gelişigüzel sürülmesiyle yapılmadığı muhakkaktır.
Buradaki ustalık, boyaların en uygun biçimde seçilmesinde ve
bunların bir düzen içinde, ressamın da kendinden bir şeyler
katarak, yeteneğiyle tuvale uygulamasındadır.
Bir piyanonun tuşlarına rast gele basarak kulağa hoş gelecek bir
müzik eserinin terennüm edilmesi mümkün değildir. Besteci
(kompozitör) bu alana ait deneyimiyle notaları en uygun şekliyle
sıraya kor, düzenler ve ortaya güzel bir eser çıkar.
Birbirinden farklı ve dağınık hâlde bulunan tuğla, demir, kum,
çimento vb. gibi malzemenin hayranlık duyulan mimarî bir esere
dönüşmesi terkibin usulüne göre yapılmasıyla mümkündür.
Bir marketteki ürünlerin raflara gelişigüzel konduğunu;
evinizdeki eşyanın şuraya buraya öylesine bırakıldığını;
saçlarınıza tarağın, fırçanın hiç değmediğini; yemeğinizi
yaparken elinize ne geçerse tencereye attığınızı; herkesin,
arabasını istediği şekilde sürdüğünü; toplu taşıma araçlarının
rast gele saatlerde kalktığını; ...vs. düşününüz. Düzenin
bozulacağını, huzurun kalmayacağını, çevrenin birden bire,
yaşanılamayacak bir hâle dönüşeceğini fark edeceksiniz.
Çevrenizde sizi rahatsız eden her ne varsa, dikkat ediniz
bunların pek çoğu plânsızlıktan ve düzensizlikten
kaynaklanmaktadır. Bununla ilgili örneklerin sayısını
dilediğiniz kadar artırmanız mümkündür. Demek ki kompozisyonun
özünü oluşturan tertip, düzen ve plân her alanda bir kolaylık
sağlıyor, insana huzur veriyor ve bu anlamda hayatın vazgeçilmez
bir unsuru oluyor. Dikkat edilirse maddî malzeme belli ölçülerle
bir araya getirilirken onu birleştiren kişi malzemeye kendinden
bir şeyler katıyor. Aynı malzemeyi kullanan ressamlar, mimarlar,
müzisyenler, dekoratörler, sanatçılar birbirinden az çok farklı
eserler, projeler ortaya koyuyorlar. Demek ki kompozisyon,
sadece maddî unsurların birleştirilmesi değil, madde ile mananın
ahengidir.
[1] Kemal Yavuz, Orya; Üniversite Türk Dili ve Kompozisyon
Dersleri, İstanbul, 1996, s. 223.Kompozisyon Türleri
Kompozisyonu ve önemini böyle kısaca belirttikten sonra dil ile
yapılan kompozisyonlara geçebiliriz: İsteğin, haberin, duygunun,
düşüncenin, anlayışın... diğer insanlara en kolay, tam ve etkili
bir şekilde anlatılması sözle veya yazıyla olur. Buna göre dille
yapılan iki türlü kompozisyon vardır:
a) Sözlü kompozisyon: Anlatılmak istenene konuşma yoluyla bir
bütünlük ve düzen vermektir.
b) Yazılı kompozisyon: Duyguyu, düşünceyi, isteği yazı yoluyla
düzenlemek ve bütünlük kazandırmaktır.
Temel ilkeler bakımından diğer alanlardaki kompozisyonlarla
dille yapılan kompozisyonlar arasında fazla farklılıklar yoktur.
Bir makinenin çalışır duruma gelmesi, mühendisin alanıyla ilgili
iyi bir eğitim almasına; proje üreterek bunu plânlamasına;
parçaları en uygun biçimde bir araya getirmesine bağlı ise
başarılı bir (sözlü veya yazılı) kompozisyonun ortaya konması da
bilgi birikimine sahip olmaya; işlenmeye uygun bir konu tespit
ederek bunun plânını çıkarmaya; en uygun kelimeleri seçerek
bunları bir düzen içinde sıralayıp cümleler, paragraflar
oluşturmaya bağlıdır. Makinede olması gereken fakat takılmayan
bir parça veya yanlış takılan bir parça makinenin çalışmasını
nasıl engelliyorsa eksik veya yanlış kullanılan bir kelime de
yazının güzelliğini ve düzenini bozacaktır.
__________________
Kompozisyon Yazmada Kullanılacak Plan ve Uygulaması
Kompozisyon Nasıl Yazılır? başlığı altında kısaca özetlendiği
gibi iyi bir konuşmanın, güzel bir yazının ortaya çıkmasında
bilgi birikimi, konu seçimi ve plânlama birinci derecede etkili
olmaktadır. Yazılı veya sözlü kompozisyon için yapılacak
plânlamada, hareket noktası konu olacağı için önce bunun
incelenmesinde yarar vardır.Başarılı bir kompozisyon yazabilmek
için aşağıda sıralanan hususların iyice öğrenilmesi
gerekmektedir:
Konu
Plân-Konu
Konu, bir konuşmada, bir yazıda, bir eserde ele alınan düşünce,
olay veya durumdur. Üzerinde söz söylenebilecek veya yazı
yazılabilecek bir duygu, bir düşünce, bir haber, bir sorun, bir
eşya, bir olay... kompozisyon için konu olabilir.
Yazmaya başlamadan önce konunun tespiti ve sınırlaması
yapılmalıdır. Hakkında yazı yazmaya değer, ilginç, yazanın
yeteneklerine ve geliştirilmeye uygun, bol kaynaklı konuların
seçilmesinde yarar vardır.
Plânlamanın daha kolay ve doğru yapılması, konunun iyi
anlaşılmasına, sınırlarının iyi tespit edilmesine, anlatım
şeklinin belirlenmesine bağlı olduğu için konunun üç yönü iyi
bilinmelidir.
Konunun üç yönü:
a) Konunun maddesi: Konunun özünü oluşturan temel kavram veya
problemdir, konunun incelenecek yönüdür. Seçilen konuda
“açıklanacak olan nedir?” sorusunun karşılığıdır.
“Hangi tür şiirlerden hoşlanırsınız?” şeklinde verilen bir
konunun (sorunun) maddesi, şiirlerdir.
b) Konunun görüş noktası: Konunun rast gele işlenmesini önleyen,
konunun maddesini de içine alan, onun hangi yönlerden
işleneceğini belirleyen, sınırlayan yönüdür. Sınırları iyi
çizilmeyen bir yazıyı plânlamak, dağınıklıktan kurtarmak mümkün
olmaz. Bu sebeple konular belirlenirken genel konulardan ziyade
özel konular seçilmelidir. “Konya’da tarım ve hayvancılık”
şeklinde verilen bir konu, “Ilgın’da şeker pancarı tarımı”
konusuna göre çok geniş ve genel bir konudur.
“Antalya’nın coğrafî konumu hakkında bilgi veriniz.” şeklinde
verilen konunun maddesi Antalya; görüş noktası coğrafî konumdur.
Yazıda Antalya’dan bahsedilecek ama turizmi, nüfusu, tabiî
güzellikleri... değil sadece coğrafî konumu anlatılacaktır.
Konuların değişik bakış açılarıyla işlenmesi mümkündür.
c) Konunun şekli: Kompozisyonda konuyu işlemeye, geliştirmeye
uygun anlatım türüne konunun şekli denir. Konunun maddesi
belirlenip sınırları çizildikten sonra anlatımda; hikâye, roman,
tiyatro, deneme, makale, fıkra, mektup... gibi türlerden hangisi
kullanılacaksa o türün özellikleri iyi bilinmeli ve yazı buna
göre kaleme alınmalıdır.
Buradaki konuyu, aynı zamanda, sınavlardaki soru olarak düşünmek
de mümkündür. Sınav sorusunda neye cevap verileceğini, nereden
başlanıp nerede bitirilmesi gerektiğini bilmeyen öğrenci, bazen
konu (soru) dışına çıkmakta, vakit kaybetmekte ve soruyu
anlamadığını belgelemektedir.
Plân
Plân, herhangi bir eserde veya yazıda işlenecek fikirlerin,
duyguların, olayların... önceden tespit edilmesi ve bunların ana
başlıklar hâlinde sıraya konmasıdır. Plânsız bir yazıda,
anlatılmak istenenler önceden belirlenip sıraya konmadığı için
önemli konuların unutulması, yazıda kopuklukların ve anlaşılması
güç yerlerin olması her zaman mümkündür.
Yazının ve fikirlerin dağınıklıktan, boş sözlerden kurtarılması,
konu dışına çıkılmaması, konuda birliğin sağlanması, neyin nasıl
yazılacağının bilinmesi... plân sayesinde mümkündür. Kompozisyon
bölümünde de bahsedildiği gibi, tek kelimeyle söylemek gerekirse
plân, her zaman kolaylık sağlar.
Esas itibariyle bir inşaat mühendisinin yaptığı plân ile bir
yazarın yaptığı plân arasında pek fark yoktur: Mühendis,
yapacağı inşaatın ne olduğunu belirledikten sonra taslak plân
çizer. Bu plân üzerinde çalışarak eksiklerini tamamlar,
fazlalıkları çıkarır, en ekonomik ve kullanışlı şekliyle (bir
anlamda) binayı kâğıt üzerinde yapar, sonra uygulamaya geçer.
Yazar da konusunu ve görüş açısını belirledikten sonra neleri
yazabileceğini başlıklar hâlinde ortaya kor. Bu taslakta
eksikleri tamamlar, fazlalıkları çıkarır; fikirleri veya
olayları bir sıraya koyar; sonra bunların her birini ayrı
bölümlerde (ayrı paragraflarda) geliştirir, işler. Kitapların
içindekiler bölümü o eserin bir plânı olarak
değerlendirilebilir.
PLÂN YAPMA
Kısa bir yazının plânı yapılırken konunun maddesi, görüş noktası
ve şekli belirlendikten sonra, her biri ayrı paragrafta
işlenecek temel cümleler (ana düşünceler) belirlenir ve bunlar
kısa ifadeler (cümle değil) hâlinde Arap rakamları kullanılarak
yazılır; bu ana fikirleri geliştirmede, açmada kullanılacak
yardımcı düşünceler, (kısa ibareler şeklinde) küçük harflerle
şıklar hâlinde belirtilir. Hazırlanan taslak üzerinde görülen
fazlalıklar çıkarılır, eksikler tamamlanır ve işlenecek fikirler
düzenlenir. Yazar, eserini bu plâna göre kaleme alır.
Plân örneği
Konu: Uzaktan eğitimin yararları
Konunun maddesi: Uzaktan eğitim
Konunun görüş noktası: Yararları
Konunun şekli: Makale
PLÂN
1. Uzaktan eğitim
a) Tanımı
b) Özellikleri
2. Uygulama şekilleri
a) İnternet aracılığıyla
b) Televizyonla
c) Kitapla
3. Yararları
a) Zaman ve mekân sınırlamasının olmayışı
b) Farklı seçeneklerin sunulması
c) Geniş kitlelere ulaşması
Uygulama: Örnek olarak Mehmet Kaplan’ın Hisar dergisinin, 1972
Mayıs sayısında yayınlanan Kompozisyon adlı yazısı aşağıda
verilmiş ve bu yazının plânı çıkarılmıştır.
KOMPOZİSYON
Öğrencilerin imtihan kâğıtlarını okuyorum. Çoğunda bir yığın
bilgi var, fakat konu ile ilgisi yok ve karma karışık.
Kompozisyon işte bunların zıddıdır. Çeşitli konularda düzensiz
bir yığın bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Öğrenci herhangi
bir konuda lüzumlu ile lüzumsuzu seçebilmeli, fikirlerini bir
sıraya koymasını öğrenmelidir.
Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir
mimarî eser vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer
malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir
düzendir. Her taş bir plânın içinde yerli yerine konulunca bina
göklere yükselir ve bir saadetin şarkısını söyler.
Batı dillerinden alınan kompozisyon kelimesi, çeşitli şeylerin
düzenli olarak bir araya getirilmesi manasını taşır ve çeşitli
sahalarda musikide, resimde, mimarîde ve edebiyatta kullanılır.
Kelimenin çeşitli sahalara tatbiki de gösteriyor ki, kompozisyon
muhtevadan, yahut malzemeden ziyade, onların bir araya
getirilişi ile ilgilidir ve bu çok mühim bir şeydir.
Tabiat ve hayat, insanoğluna şekil vererek güzel ve faydalı
eserler vücuda getirilebileceği muazzam bir malzeme deposudur.
Resim mi yapmak istiyorsunuz? Dünyada renkten boyadan çok ne
vardır? Hakikî bir ressam konu bakımından da bir sıkıntı çekmez.
Bütün tabiat ve hayat işlenecek konu ile doludur. Mühim olan,
herhangi bir konu etrafında bir renk kompozisyonu vücuda
getirmektir.
Sanatçının tabiata ilave ettiği şey, yeni bir düzendir.
Sesler, taşlar, kelimeler ve fikirler için de durum aynıdır.
Dünyada bir yığın çalgı aleti ve ses çeşidi vardır. Bunları
gelişi güzel bir araya getirirseniz, sadece gürültü çıkarmış
olursunuz. Musiki çeşitli sesler arasında güzel bir düzen
kurmaktır. Yahya Kemal, şiiri bir “kelimeler istifi” olarak
tarif eder. Güzel bir mısrada, kelimenin yerlerini değiştirdiniz
mi, derhal büyüsü kaybolur.
Öğrencilere çeşitli örnekler vererek dizi, sıra, istif veya
düzenin emniyetini anlatmak lazımdır. Düşünce karşılığının önüne
ancak böyle geçebiliriz.
Aslında her insan duyar, düşünür ve etrafında olanları fark
eder. Fakat bunlar bizim içimize karma karışık olarak girer. Her
insan bir duygu, düşünce ve intiba deposudur. Konuşur veya
yazarken, içinde bulunulan duruma göre, bu depolanan bazı
şeyleri seçer, cümle haline getiririz. Eğer onlar arasında bir
bağ kuramazsak, yazılan veya konuşulan şeyler, başkalarına saçma
gelir. Saçmak ile ilgili olan saçma kelimesi, düzenin zıddıdır.
Nazım, nizam, tanzim ve muntazam kelimeleri de birbirinin
akrabasıdır. Tanzim edilmiş her şeyde şiire yakın bir taraf
vardır. Bir manav dükkanı veya vitrin tanzim edilince göze güzel
görünür.
Nizam deyince akla asker veya ağaç dizisi gibi basit bir düzen
gelmemelidir. Tabiatın yarattığı canlı varlıkları, nebat ve
hayvanları yakından incelerseniz, teferruatına kadar işlenmiş
bir nizam görürsünüz. Çiçek, kelebek, kuş, balık, hatta bazı
madenlerdeki renk ve şekil ahengi hayret vericidir. Bütün varlık
açık veya gizli bir nizama dayanır. “Güneş manzumesi”,
“yıldızlar cümlesi” deyimleri bir gerçeğe tekabül eder. İlim
kainatın nizamını keşfe çalışır. Öğrencilerde nizam fikrini
uyandırabilmek için, ilimlerden de faydalanılabilir.
Sosyal hayatta nizamın ehemmiyetini gösteren aktüel bir konu
vardır: Trafik! Vasıtalar düzenli bir şekilde hareket ederse,
caddelerde hiçbir karışıklık olmaz. Hayat canlı bir şekilde akar
gider. Düzene uymayanlar tarafından yol tıkanırsa, herkesin canı
sıkılır. Fakat İnsan, kafasının içinde bir nizam tesis edemezse,
dışarıda onu nasıl kurabilir? Kompozisyon derslerinin gayesi
öğrencilere kendi duygu ve düşünce dünyalarına bir çeki düzen
vermektir.
Mehmet KAPLAN
PLÂN
1. Sınav kâğıtlarındaki düzensizlik
2. Kompozisyon
a) Tanımı
b) Özellikleri
c) Nasıl yapılacağı
d) Kompozisyonda düzen
3. Sosyal hayatta kompozisyon
__________________
Kompozisyon Nasıl Yazılır?
Başarılı ve güzel bir yazı yazmak için bilinmesi gerekenleri,
sırasıyla şöyle gösterebiliriz:
1. Bilgi birikimi
2. Konu seçme
3. Plân yapma
4. Başlık bulma
5. Paragraf bilgisi
6. Dilin kurallarını bilme
7. Yazma
8. Yazının okunması ve düzeltilmesi
Şimdi bunları sırasıyla anlatalım:
1. BİLGİ BİRİKİMİ
Üniversite eğitimiyle bir meslek için hazırlık yapılır, o
mesleğin gerektirdiği birikim aktarılmaya çalışılır. Aydın
insanın bilmesi gerekenler ise sadece kendi mesleğiyle, ilgi
alanlarıyla, çevresiyle ve dönemiyle sınırlanamaz. Kendisine
yöneltilen hemen her soru için az çok söyleyecek sözlerinin
olması beklenir. “Ben inşaat mühendisiyim, ülke sorunlarından,
sosyal çevreden, spor faaliyetlerinden, trafikten ... hiç
anlamam” demek aydın insana yakışmaz. Kişinin çevresine karşı
duyduğu sorumluluk; onu araştırmaya, incelemeye ve öğrenmeye
yönlendirir. Böylece bilgi birikimi için ilk adımlar atılmış
olur.
Herhangi bir bilim veya sanat dalıyla ilgili özel araştırmalar
ve deneyimler sonunda elde edilecek uzmanlık bilgisini saymazsak
genel bir kültür sahibi olmak ve (sözlü veya yazılı)
kompozisyonlar meydana getirmek için aşağıda sayılan
etkinliklerin yapılmasında yarar vardır:
a) Okuma
Yazılı veya sözlü anlatım yeteneğini geliştirmenin en etkili ve
en güzel yollarından biri, çok okumaktır. İlgi duyulan alanlarla
ilgili gazeteleri, dergileri, kitapları... okumak insanı hiç
şüphesiz, başkalarından daha bilgili kılacaktır. Bilhassa, sanat
değeri taşıyan, okumaya değer, klâsik kitapları, yazıları
okumakla yazarının bilgi birikiminden, deneyimlerinden de
yararlanmak mümkündür. Kişi ne kadar çok okursa dil ve anlatım
yeteneği, düşünme yeteneği, bilgisi, duygu ve hayâl gücü... o
derecede gelişir.
Okuyan insan doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden
daha kolay ve isabetli ayırt eder; kendisini, çevresini,
insanları, dünyayı ... daha iyi tanır.
b) Kütüphanelerden yararlanma
Herhangi bir konuda ayrıntılı bilgiye sahip olmak; konuyu
araştırmak, incelemek, öğrenmek, kısacası kendimizi daha iyi
yetiştirmek için gidilecek yerlerin başında kütüphaneler gelir.
“Ulusların kalkınmasında iki önemli kaynak başta gelir:
Bunlardan biri, bilgi birikimlerinin toplandığı yer olan
kütüphanelerdir; diğeri de yeni bilgilerin yöntemlerin
araştırıldığı yer olan lâboratuvarlardır. Kütüphanelerin sayısı
ne kadar çoksa, içindeki kitapların sayısı duyulan gereksinmeyi
tam olarak karşılayabiliyorsa, daha da önemlisi, oradan
yararlananların sayısı ne kadar çok ise, o ülke o ölçüde
kalkınmıştır.”[1]
Günümüzün imkânlarıyla kütüphanelerden değişik şekillerde
yararlanmak mümkündür: Klâsik bir yol olarak, kitabı okur,
işimiz bitince yerine koyarız veya kütüphaneye üye olarak
kitapları ödünç alıp istediğimiz yerde okur, süresi içinde geri
veririz. Yeni bir yol olarak internet aracılığıyla
kütüphanelerin web sayfalarına girerek bilgisayar ortamına
aktarılan kitapları inceleyebilir, yararlanılacak yerleri kendi
bilgisayarımıza kopyalayabilir veya istediğimiz sayfaları
yazdırabiliriz.
Okuyucuya daha kolay ve daha iyi hizmet verebilmek için
kütüphanelerde -imkânlar ölçüsünde- bilgisayarlardan ve
bilgisayar programlarından yararlanılmaktadır. Bugün
kütüphanelerde yavaş yavaş ayrı bölümler açılarak CD
kütüphaneleri oluşturulmaya başlanmıştır.
c) İnternetten yararlanma
Akla gelebilecek hemen her alandaki ve her konudaki bilgiye
internet sayesinde kolaylıkla ulaşmak mümkündür. Sanal
kütüphaneler, on-line araştırma dergileri, internet ortamındaki
kitaplar, dergiler, antoloji sayfaları... meraklıları için
sadece birkaçıdır.
d) Bilgisayar programları ve CD (VCD, DVD)’lerden yararlanma
Bilgisayar programları kullanılarak ciltlerlerce kitapta yer
alan bilgi, harita, resim veya belgeseller, filmler CD veya
DVD’lere aktarılabilmektedir. Etkileşimli (interaktif) olarak
hazırlanan eğitim programlarıyla daha çok bilgiye, çok çabuk,
çok ekonomik ve çok keyifli bir şekilde ulaşmak mümkündür.
e) Dinleme
Bir dersi, konferansı, açık oturumu, tartışmayı, sohbeti vb.
dinlerken de çok şeyler öğrenmek mümkündür. Özellikle bir amaca
yönelik yapılan dinleme; dinlemeye hazır durumda, dikkati konu
üzerinde toplayıp, kavramaya çalışarak, duyguları kontrol edip
not tutarak yapılacak olursa dinlemeden elde edilecek yarar daha
da artacaktır.
f) Gözlem yapma
Başarılı bir kompozisyon oluşturmanın temel şartlarından biri de
gözlemdir. Çevrede olup bitenleri, varlıkları, nesneleri,
tabiatı duyular aracılığıyla (bir anlamda) fark etmek, bunlardan
yararlı sonuçlar elde etmek ve deneyimler kazanmak iyi bir
gözlemle mümkündür. Sanatçıları diğer insanlardan ayıran önemli
özelliklerden biri, bunların iyi bir gözlem yeteneğine sahip
olmalarıdır. Onlar, bizim göremediğimizi, önemsemediğimizi, fark
etmediğimizi hemen görürler. Çünkü onlar bakma ile görmeyi
birbirinden çok iyi ayırırlar.
Üzerinde iyi gözlem yapmadığımız konuları veya eşyayı
başkalarına anlatmak oldukça güçtür. Ömründe deniz görmemiş
birine denizin ne olduğunu anlatabilmek ancak iyi bir gözlem
sonunda mümkündür.
Gözlem yoluyla hayattan dersler almak, deneyimler kazanmak da
ihmal edilmemelidir. Meselâ, on dakika geciktiği için derse
alınmayan arkadaşlarını gören öğrenciler, bundan kendileri için
bir ders çıkarabilmelidirler.
g) Kesik (Kupür) biriktirme
Kesik (kupür); gazete, dergi vb. yerlerden kesilen yazılardır.
Okunan gazetelerde, dergilerde ilgi çeken, daha sonra kaynak
olarak kullanılabilecek türden haber, makale, fıkra vb. gibi
yazılar kesilerek gereğinde konulara göre ayrı ayrı zarflarda
veya dosyalarda biriktirilerek bir arşiv oluşturulabilir. “Ünlü
bir yazara kendisini nasıl yetiştirdiğini sormuşlar, şöyle
açıklamış: Okuduğum bir kitaptan beğendiğim sözleri not eder,
bir zarfa koyarım; gazetelerden, dergilerden kestiğim yazıları
bir başka dosyada saklarım. Zamanla bir hazine ortaya çıkar.
Yazmaya oturduğum zaman benim için her şey artık hazırdır.”[2]
h) Şiir defteri tutma
Şiir kitaplarındaki şiirler güzeldir. Ancak bazı şiirler vardır
ki bize göre daha güzeldir, en güzeldir. İşte bu şiirlerin bir
defterde toplanmasıyla hem güzel yazılar yazarak yazma
alıştırması yapılmış olacak hem de duyguları en güzel şekliyle
ifade yolları konusunda birikim kazanılacaktır.
ı) Günlük yazma
Herhangi bir olay, haber veya yorumla ilgili kişisel
düşüncelerin sıcağı sıcağına, günü gününe bir deftere veya
ajandaya düzenli olarak yazılması anlatım yeteneğinin
geliştirilmesinde etkili yollardan biridir.
i) Özlü sözleri derleme
Yazılı veya sözlü anlatımda sözü uzatmamak, etkiyi artırmak,
örnek vermek... için özlü sözler başlığı altında topladığımız
atasözleri ve özdeyişlerden yararlanılabilir. Bu sözlerde uzun
yılların deneyimi ve birikimi en veciz şekliyle ifadesini
bulmuştur. Özlü sözlerin derlendiği kitaplar okunup (istenirse
konularına göre) seçme yapılarak bir deftere yazılabilir.
Böylelikle hem düşünce ufku genişletilmiş hem de yazı veya
konuşma için malzeme de toplanmış olur.
2. KONU SEÇME
Yukarıda sıralanan yollarla ve bunlara ilâve edilebilecek
değişik etkinliklerle birikim kazandıktan sonra sıra, üzerinde
söz söylenecek veya yazı yazılacak konuyu seçmeye gelir. Konunun
araştırma yapmaya uygun, bol kaynağı olan ve kişinin ilgi
alanına giren, sınırları belli olan bir konu olmasına özen
gösterilir.
3. PLÂN YAPMA
Plânın olmadığı yerde düzensizlik, dağınıklık, zorluk,
zevksizlik ve kabalık kendini nasıl gösteriyorsa plânlanmadan
ortaya konan yazılı veya sözlü kompozisyonda da benzer
aksaklıklar hemen kendini gösterecektir. Esasen iyi bir yazı
veya konuşma plânsız olmaz.
4. BAŞLIK BULMA
Başlık, yazının veya konuşma konusunun adıdır. Tabiatta adı
olmayan, ismi konmayan varlık olmadığına göre yazıya da bir isim
konmalıdır.
İyi bir başlık;
· Kısa ve öz,
· Dikkat çekici ve merak uyandırıcı,
· Konuyla ilgili,
· Ana düşünceyi etkili bir biçimde anlatan,
· Kolay söylenebilen ve akılda kalıcı,
· Yazının içeriği hakkında fikir verici,
olmalıdır.
Film adlarına, kitap adlarına, makale başlıklarına, haber
başlıklarına... dikkat edilirse bunların yukarıda sayılan
nitelikleri taşıdığı görülür.
Düşünce yazıları için konu, konunun maddesi veya ana düşünce
uygun başlıklar olarak seçilirken olay yazıları için daha geniş
bir yelpazeden başlık seçmek mümkündür: Olayın geçtiği yer; olay
kahramanı; olayın adı; olay kahramanı ve olayın yeri; olayın özü
olan eylem gibi. Nelerin başlık olarak kullanılabileceği
hakkında bir fikir vermek için başlıklardan bazı örnekler
aşağıda sıralanmıştır:
Bilim ve Teknik, Yurt Duyguları, Edebiyatımızın
İçinden,Türkçenin Sırları, Osmancık, Atatürk Şiirleri
Antolojisi, Türk Dili, Çoban Çeşmesi, İstanbul’u Dinliyorum,
Bizim Duvarlar, Çile, Suç ve Ceza, Silâhlara Veda, Cemile,
Kılıbık, Otuz Beş Yaş, Duvar, Küçük Kız, Mihriban, Düşünmek, Üç
Nasihat, Kurumuş Ağaçlar, Bayrak, Karadeniz, Memleket Türküsü,
Güle Yel Değdi, Sinekli Bakkal, Acımak, Sarnıç, Yaprak Dökümü,
Türkçe Bilen Aranıyor.
Bölüm başlıkları ve ana başlıklar satırı ortalayacak şekilde
büyük harflerle yazılır ve (ünlem veya soru ifadesi yoksa)
sonuna herhangi bir noktalama işareti konmaz. Alt bölümlere ait
başlıklar ise küçük harflerle yazılır.
Önce başlık konup yazının buna göre geliştirilebileceği gibi,
yazıyı tamamladıktan sonra da uygun bir başlık seçilebilir.
5. PARAGRAF BİLGİSİ
Herhangi bir yazının bir satır başından öteki satır başına kadar
olan bölümüne paragraf denir. Paragraf, geniş bir konunun belli
bir bölümünü ifade eden düşünce birimidir.
Paragraflar, bütün bir konunun ayrı ayrı bölümlerini ifade eden,
kendi içinde de bütünlüğü olan birimlerdir. Bu bakımdan iyi
düzenlenmiş bir paragrafta cümlelerin açık, etkili ve birbirine
bağlı olması gereklidir.
Uzun bir yazının bölümlere ayrılmaması okuyucuyu yoracağı için
yazıdaki çeşitli ana fikirlerin birbirinden ayrılması
paragraflarla mümkün olur. Böylelikle yazının kolay okunması ve
anlaşılması sağlanır. Yazıda ilk satırın biraz içeriden
başlaması (paragraf şekli), bir düşüncenin veya konunun bir
bölümünün tamamlanıp diğer bir bölümüne geçildiğini gösterir.
Böylelikle okuyucunun ilgisi devam ettirilir, yazının daha kolay
kavranması da sağlanır.
İyi bir paragrafın özellikleri
İyi bir paragrafta;
a) Temel cümle,
b) Yan cümleler (yardımcı fikirler),
c) Birlik,
d) Düzen,
e) Ölçü
bulunur.
a) Temel cümle
Paragrafta, işlenecek düşüncenin özünü oluşturan bir cümle
(temel cümle) mutlaka bulunur. Bu cümle, üzerinde durulacak
temel düşünceyi açıkça veya dolaylı yoldan ifade eden bir cümle
olabilir. Bu cümle paragrafın özeti olarak değerlendirilebilir;
ancak paragraftaki diğer cümlelerde bulunan düşüncelerin hepsini
kapsamaz.
Temel cümle yazarın üslûbuna göre, paragrafta değişik yerlerde
bulunabilir: Önce temel cümle yazılıp yardımcı fikirlerle
geliştirilebileceği gibi, açıklamalar yapıldıktan sonra, “işte
buradan çıkarılacak sonuç budur” dercesine paragrafın sonuna
yazılabilir veya bir başka yol olarak temel cümle paragrafta
doğrudan doğruya yer almaz, yazar bunu bizim bulmamızı ister.
b) Yan cümleler (Yardımcı fikirler)
Temel cümle, yardımcı fikirlerle uygun bir tarzda, değişik
metotlarla açılarak geliştirilir. (Böyle olmasa, bütün
paragrafların birer cümleden ibaret olması gerekirdi.)
Paragrafta; ortaya atılan temel düşünceyi, aynı doğrultuda
destekleyen yardımcı fikirlerle konu ve düşünce bütünlüğü
sağlanır.
Paragrafta işlenen konunun, düşüncenin özelliğine göre ana
düşünceyi açmak, geliştirmek için aşağıda sıralanan metotlar
kullanılabilir. Bu metotlara düşünceyi geliştirme yolları da
denir. Bir paragrafta bunlardan sadece biri kullanılabileceği
gibi, birkaçı aynı anda kullanılabilir:
· Tanımlama: Bir kavramın veya nesnenin ne olduğunu, ne işe
yaradığını; belirleyici özellikleriyle anlatmaktır. Makale gibi
fikir yazılarında ve giriş paragraflarında daha çok kullanılır.
Tanımlama, kimdir, nedir sorusunun cevabıdır.
“Yazıcılar, klavye veya daha değişik giriş aygıtlarıyla
bilgisayara girilen bilgileri veya yazıları kâğıt üzerine
aktarmaya yarayan aygıtlardır.” örneğindeki gibi.
· Örnekleme: Soyut niteliği olan düşünceyi (veya görüşü),
okuyanın veya dinleyenin zihninde canlandırmak, onun kolay
kavranmasını sağlamak için yapılan somutlaştırmadır.
· Karşılaştırma: Birbiri arasında benzer veya farklı yönler
bulunan iki kavram veya nesnenin ortak ya da farklı yönlerini
incelemeye karşılaştırma denir. Sık kullanılan metotlardan
biridir.
Roman ve hikâye olay yazıları olduğu için benzer yönleri çoktur.
Hikâyede olay, romanda olaylar vardır. Kahramanların ve çevrenin
tanıtımına romanda çok yer verildiği hâlde hikâyede ayrıntıya
girilmez...
· Tanık gösterme: Fikir yazılarında, ortaya atılan düşünceye
okuyanı inandırmak için tanınmış kişilerin görüşlerinden
yararlanmaya tanık gösterme denir. Okuyucuya veya dinleyiciye
“ben bu konuda böyle düşünüyorum ama bu alanın uzmanı ve sizin
de tanıdığınız, itimat ettiğiniz falanca da aynı kanaattedir”
mesajı verilerek inandırıcılık artırılmaya çalışılır.
· Benzetme: Anlatıma güç kazandırmak için aralarında benzerlik
ilgisi bulunan iki kavram veya nesneden zayıf olanı kuvvetliye
benzetmedir.
“Şimdi, buz gibi soğuk su içmek istiyorum.” cümlesinde su
soğukluğu yönüyle buza benzetilmiştir.
· Tasvir: Anlatılmak isteneni okuyucuların gözü önünde
canlandırmak gerektiği zaman başvurulan yollardan biri
tasvirdir.
“Bu balçıktan insanlar, aralarında hiç konuşmadan yürürler.
Kiminin sırtında bir tutam çalı, kiminin bir çuval saman vardır.
Kimi bir keçi yavrusunu kucağına almıştır; kimi bir mandayı
dürtüşleyerek önüne katmıştır. Boz eşek, İsmail’in ardından,
başını önüne eğmiş, küçücük küçücük adımlarla yürür.” ( Y. K.
Karaosmanoğlu, Yaban)
Temel cümle, zıt fikirlerle de açılabilir. Bu metotta, önce
karşıt düşünceler yazılır sonra bunların yanlışlığı belgelerle
ortaya konur.
c) Birlik
Paragrafta üzerinde durulan temel düşünceden, işlenen konudan
uzaklaşmamaya birlik denir.
Her paragrafta konunun sadece bir yönü ele alınmalı, diğer bir
yönüne geçileceği zaman yeni bir paragrafa başlanmalıdır.
Bağımsız olarak düşünüldüğünde, her biri işlediği konuyu
mükemmel olarak ifade eden cümleler, arada ilgi olmadan bir
paragrafta toplanırsa paragrafın konu bütünlüğü, birliği
bozulmuş olur. Her cümlenin bir yönüyle temel cümleye
bağlanmasıyla paragrafın birliği sağlanmış olur.
Meselâ bir yazıda sınıfın tanıtımı yapılacaksa; sınıfın konumu,
ölçüleri, eşyası, öğrencileri... her biri ayrı paragraflarda
işlenmelidir.
d) Düzen
Paragrafı oluşturan temel cümle ve yardımcı düşüncelerin,
işlenen konunun özelliğine göre bir sıraya konması gereklidir.
İlginç fikirlerin ve ayrıntıların mantıklı bir düzene göre
sıralanması, okuyucunun paragrafı daha kolay kavramasını sağlar.
Konunun özelliğine göre; zaman, bakış açısı, görüş tarzı ve
mantıkî düzen ölçü olarak kullanılabilir. Zamana göre yapılacak
bir düzenlemede olaylar veya konu geçmişten bugüne veya bugünden
geçmişe doğru bir sıra izlenerek yazılır. Zamana göre sıralama;
hikâye, roman, hatıra, biyografi, öz geçmiş gibi yazılarda daha
çok kullanılır. Görüş tarzına göre yapılacak düzenlemede;
yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya; sağdan sola, soldan sağa;
içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye; uzaktan yakına, yakından
uzağa gibi bir sıra izlenir. Tasvir bölümleri genelde görüş
tarzına göre düzenlenir. Mantıkî düzenlemede ise genelden özele,
özelden genele; parçadan bütüne veya bütünden parçaya doğru bir
sıra izlenir. Düşünce yazılarında bu metot daha çok kullanılır.
e) Ölçü
İyi düzenlenmiş paragraflar arasında düşüncelerin önemine göre
bir ölçü bulunur. Basit konunun işlendiği bir paragrafın
uzunluğu ile önemli bir düşüncenin işlendiği paragrafın uzunluğu
aynı olmaz. Paragraflar arasındaki bu dengeyi koruyabilmek için
şunlar yapılabilir:
· Paragrafta işlenecek düşünceler, okuyucuya göre
ayarlanmalıdır.
· Önemli düşünceleri içermeyen paragraflar kısa yazılmalıdır.
· Yazmaya başlamadan önce konunun tamamı hesaba katılmalıdır.
· Açıklama gerektiren, önemli düşüncelerin bulunduğu
paragraflar, diğerlerine göre uzun olmalıdır.
· Paragrafların uzunluğu ile ilgili bir sınırlama olmadığı için
bu ölçüyü, yazar ayarlamalıdır.
Paragrafların, birbirine uygun bir şekilde bağlanması gerektiği
unutulmamalıdır.
Paragraf çeşitleri
Herhangi bir konunun farklı bölümlerini oluşturan paragrafları,
yerine ve özelliğine göre başlangıç paragrafı, giriş paragrafı,
geçiş paragrafı, gelişme paragrafı ve sonuç paragrafı gibi
çeşitlere ayırmak mümkündür:
Başlangıç paragrafı: Uzun yazılarda konuya girmeden önce, o
konuyla doğrudan ilgisi olmayan fakat yine de onu aydınlatmaya
yarayacak düşüncelerin bulunduğu paragraftır. Başlangıç
paragrafı, yazının ilk paragrafı demek değildir ve her yazıda
olmaz.
Giriş paragrafı: Okuyucuyu konuya hazırlamak, düşünceleri (veya
olay yazılarında yeri) tanıtmak, onu okumaya yönlendirmek
amacıyla düzenlenen paragraftır. Bir anlamda yazının vitrini
olan bu paragrafın dikkat çekici bir şekilde, iyi düzenlenmesi
gerekir.
Geçiş paragrafı: Özellikle, uzun yazılarda paragraflar veya
bölümler arasında ilgi kurmak için düzenlenen paragraftır. Bir
paragraftan diğerine geçildiğinde bazen arada bir kopukluk
hissedilir. İşte bunu gidermek için iki paragrafı birbirine
bağlayan bir geçiş paragrafı düzenlenir.
Gelişme paragrafı: İşlenen konunun düşünceyi geliştirme
yollarından istifadeyle, çeşitli yönleriyle açıklandığı,
geliştirildiği paragraftır. Yazıda giriş bölümünden sonra yer
alır.
Sonuç paragrafı: Giriş veya gelişme bölümündeki düşüncelerin
kısaca özetlendiği, ana düşüncenin hatırlatıldığı paragraftır.
Usta yazarların yazılarında genellikle bu paragraf bulunmaz.
Çünkü yazar söyleyeceklerinin hepsini daha önceden
tamamlamıştır. Ancak, değerlendirmeyi okuyucuya bırakmamak (onun
yanılmasını önlemek) veya etkili bir biçimde yazıyı tamamlamak
anlayışıyla sonuç paragrafı düzenlenebilir.
Paragraflar, (istenirse) konularına göre olay paragrafı, tasvir
paragrafı, tahlil paragrafı ...gibi çeşitlere de ayrılabilir.
UYARI: Paragraf çeşitleriyle, yazının bölümleri birbirine
karıştırılmamalıdır. Giriş bölümü sadece bir paragraftan ibaret
olabileceği gibi birden fazla paragraftan da oluşabilir.
Dolayısıyla giriş bölümüyle giriş paragrafı aynı anlamda
kullanılamaz. Benzer şekilde, gelişme bölümü de tek paragraftan
ibaret değildir. Bu bölümde gelişme paragrafları birden fazla
olur. Sonuç bölümü ise bir paragraf olabileceği gibi birkaç
paragraf şeklinde de düzenlenebilir. Düşünce yazılarındaki
giriş, gelişme, sonuç bölümleri; olay yazılarında serim, düğüm,
çözüm şeklinde adlandırılır.
6. DİLİN KURALLARINI BİLME
İyi bir yazı yazmak veya başarılı bir konuşma yapmak için dilin
(ses bilgisinden cümleye kadar bütün) kuralları, söz varlığı çok
iyi bilinmelidir. Kelimelerin anlamlarını, bunlar arasındaki
anlam inceliklerini ve dilin ifade kabiliyetini iyi bilmek,
yazana (veya konuşana) kolaylık sağlayacaktır. Bu konudaki
birikimin bir anda oluşması elbette mümkün değildir. Kişi,
öncelikle konunun önemine inanır, bol bol okur, araştırır, yazma
alıştırmaları yapar, sabırlı olur ve bunu zamana yayarsa bu
birikimi kazanabilir.
7. YAZMA
Bilgi birikimden yola çıkarak konuyu tespit edip plânladıktan
sonra (paragrafların özellikleri dikkate alınarak) yazmaya
başlanmalıdır. Ancak kişinin kendisini hazır hissetmesinin
yazının güzelliği ile doğrudan ilgisi olduğunu belirtmekte yarar
vardır.
Yazmaya önce, kısa yazılar yazarak başlamakta yarar vardır.
Hatta başlangıçta yatkınlık kazanmak için şiirler, kısa
hikâyeler... olduğu gibi yazılabilir. Sonra bir üslûp
kazanıncaya kadar bol bol yazı denemeleri yapılmalıdır. Bu
konuda Benjamin Franklin diyor ki “Güzel yazıları derleyen bir
kitap elime geçti, satın aldım. Baştan aşağı okudum. Üslûbu çok
hoşuma gitti. Bu üslûp yeteneğine erişme isteğini duydum.
Taklitle işe başladım. Önce kitaptaki en güzel makaleleri
seçtim. Her paragrafın önemli yerlerini özetledim. Kitabı bir
kenara attım. Birkaç gün sonra bu makaleleri aslına uygun
olarak, kitaba bakmadan yazmaya çalıştım. Gördüm ki, kelime
stokum, kelimeleri kullanışım oldukça zayıf. Ara sıra çıkardığım
özetleri birbirine karıştırdım; birkaç hafta sonra özetleri
tekrar düzelterek metni meydana çıkarmaya çalıştım. Bu
çalışmalar yazı yazma yeteneğimde büyük gelişmeler sağladı.”[3]
8. YAZININ OKUNMASI VE DÜZELTİLMESİ
Yazı tamamlandıktan birkaç gün sonra sanki bir başkasının
yazısını okuyormuş gibi; sayfa düzenine, imlâya, noktalamaya,
dil bilgisi kuralları ve iyi bir anlatımın niteliklerine
uygunluk gibi ölçütlerle dikkatli bir şekilde yeniden okunmalı,
varsa yanlışlar düzeltilmelidir. Yazı, herkesin doğru ve kolay
anlayabileceği bir hâle getirilmelidir.
[1] S. Sarıca, M.Gündüz; Güzel Konuşma Yazma Kompozisyon,
İstanbul, 1988, s.94.
[2] S. Sarıca, M. Gündüz, age. s. 99.
[3] Seyit Kemal Karaalioğlu, Sözlü-Yazılı Kompozisyon, Konuşmak
ve Yazmak Sanatı, 12. basım, İstanbul, s. 169.
__________________
YAZILI ANLATIM TÜRLERİ
Roman
Eskiden beri roman, olmuş ya da olabilecek olayların tasarlanıp
belli bir sanat düzeni içinde sunumudur, biçiminde
tanımlanmaktadır.
Roman özde insanı hedef alır. İnsanın iç dünyası, çekişmeleri,
ruhsal çelişkileri, ev içi hayatı, çevresi, ailesi, hatta
hayalleri, gelecekle ilgili plânları hepsi romanın ilgi
alanındadır.
Romanın her milletin durumuna göre aldığı kimlik farklı olduğu
gibi, gelişme seyri ve aşamaları da farklıdır.
Başlangıçta insanüstü olan öykü kahramanları yavaş yavaş
insanlar arasına inmiş ve Rönesans’tan sonra ise bütünüyle
sıradan insanlardan seçilmiştir. Batının sınıflı toplum
yapısında burjuvazinin etkinliği Rönesans ve Reform
hareketlerinin doğal sonucu sayılabilecek Fransız devrimiyle
sıkı sıkıya bağlıdır. Bu devrimi hazırlayan iki önemli düşünürün
de roman denemeleri yaptığını hatırlarsak (Voltaire ve
J.J.Rousseau) romanı burjuvazi ile değilse bile romantik
edebiyatla başlatmak hiç de yanlış olmayacaktır.
Edebiyâtımızda roman türünün ilk örnekleri Osmanlı Devleti’nin
Batı medeniyeti ile bütünleşmeye çalıştığı Tanzimat döneminde
görülür. Tanzimat dönemi siyâsi açıdan 1839'da başlasa da edebî
açıdan yaygın görüş ilk özel gazete olan Tercümân-ı Ahvâl’in
1860’ta kurulmasıyla başladığı kabul edilir. Bu dönemde koşullar
edebî ve sosyal açıdan eski ve yeninin mukayesesi veya çatışması
şeklindedir.
Türk okuyucusunun roman ile tanışması Fransız romanlarının
çevirisi yoluyla olur. Yusuf Kâmil Paşa 'nın Fransız yazar
Fenelon 'dan yaptığı Telemak -ilk çeviri romanımız- isimli eseri
1862 yılında yayınlanmıştır. Türk romanının doğuşunda ve
gelişiminde ve bir okur kitlesinin oluşturulmasında gazetelerin
ve çevirilerin büyük katkısı olmuştur. Özellikle romantik
eserlerin çevrilmesinde aynı dönemde Fransa'da romantizmin
etkisini sürdürüyor olması ve okuyucuların bu tür eserlere ilgi
göstermesi etkili olmuştur.
Türk Edebiyâtı’nda ilk roman Şemsettin Sâmi’nin 1872’de
yayınladığı Ta’aşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseridir.
Roman Türleri
Serüven romanları
Polisiye romanlar
Tarihsel romanlar
Yaşamöyküsel roman
Politik romanlar
Belgesel romanlar
Romantik romanlar
Gerçekçi romanlar
Doğalcı-gerçekçi romanlar
Eleştirel-gerçekçi romanlar
Toplumcu-gerçekçi romanlar
Yeni romanlar
Post-modern romanlar
Öykü (Hikâye)
Öykü, gerçek ya da gerçekleşmesi mümkün olayların yere ve zamana
bağlanarak anlatıldığı bir yazı türüdür. Önceleri öykü, büyük
öykü ve roman birbirlerinin yerlerine kullanılıyordu. Nitekim,
Halit Ziya. "Hikâye" adlı eserinde romandan söz ederken "hikaye"
demiştir. Fakat roman ile aralarında ortak öğelerin bulunduğu
öykü, birçok yazar için romancılığa geçişte bir basamak
olmuştur.
Öykü türünde verilen ilk eser İtalyan yazar Boccacio 'nun
Decameron öyküleridir.
Boccacio, İtalyan klasik nesrinin de ilk üstatlarından biri
olarak kabul edilir. Romana konu olan her şeyin tek kahraman ve
tek olay çevresinde dönmesiyle oluşan küçük romanlardır.
Öykülerde olay kısa ancak sürükleyicidir. Daha kısa zamanda
okunabildikleri için daha çok ilgi görürler.
Öykü Türleri
Türk ve Dünya Edebiyatında bilinen iki temel öykü türü vardır.
1.Olay Öyküsü (Klasik Öykü) 2. Durum Öyküsü ( Kesit Öyküsü)
1. Olay Öyküsü : Bu tür öykülerde belli bir zaman içinde işlenen
bir ana olay varır. Bu olay serim, düğüm, çözüm ilkeleri içinde
anlatılır. Bu öykülerin öncüsü Fransız yazar Guy de
Maupassant'tır. Bu yüzden olay öykülerine, Maupassant tarzı öykü
de denmektedir. Bizde bu tarz öyküyü tercih edenlerin başında
Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay gelmektedir.
2. Durum Öyküsü : Daha çok içe dönük, ruhsal, psikolojik
durumların anlatımıdır. Bu tür öykülerin görünüşte bir konusu
yoktur. Bu öykülerde serim, düğüm, çözüm bölümleri de yoktur.
Dünyadaki öncüsü Anton Çehov'dur. Bizim edebiyatımızda ise Sait
Faik bu tarzı en iyi uygulayan öykücüdür.
Batılı tarzda öykü de biz de Tanzimat Edebiyatı ile başlar. Bu
türün bu dönemdeki ilk örneklerini Letâif-i Rivâyât ve Kıssadan
Hisse adlı eserleriyle Ahmet Mithat, Müsâmeretnâme adlı eseriyle
Emin Nihat vermişlerdir.
Tiyatro :
Tiyatro sözcüğü Yunancada seyirlik yeri anlamına gelen teatron
sözcüğünden türetilmiş ancak bu sözcük dilimize İtalyancadaki
teatro sözcüğünden geçmiştir.
Olmuş ya da olabilecek olayların sahne üzerinde oyuncular
tarafından oynanması için yazılmış ya da tasarlanmış edebi
eserlere denir. Ayrıca bu seyirlik oyunların oynandığı yer de
tiyatro ismini almaktadır. Başlangıçta insanları eğlendirme
amacıyla ortaya çıkmış olan bu sanat daha sonra gelişerek sadece
eğlendirme değil; insanları etkileme, yaşamdan kesitler sunarak
onları düşündürme ve eğitme aracı olarak edebiyatta yerini
almıştır. Tiyatro; müzik, dans, resim gibi sanat türlerinden de
yararlanmaktadır
Tiyatronun Türleri
Tiyatro, Klasik çağdan başlayarak iki ana kol halinde gelişme
göstermiştir. Diğer dramatik eserler bu ana başlıklardan doğmuş
ve bu eserler günümüz çağdaş tiyatrosunun temelini
oluşturmuştur.
1. Tragedya (Trajedi) : Seyircide heyecan, korku ve acıma hissi
yaratarak seyircinin bu yolla ruhunu arındırmasına yardımcı olan
tiyatro eserleridir. Trajedi üç birlik kuralına (yer, zaman ve
olay) göre yazılır; yani tek bir olay yirmi dört saat içerisinde
olup sonuçlandırılmalıdır.
Konularını tarihsel olaylardan ve mitolojiden alır.
Ağırbaşlılık, ahlak ve erdem dersleri vermeye özen gösterir.
Kişiler sıradan değildir; genellikle olağanüstü kahramanlardır.
İlk örnekleri Antik Yunan'da i.Ö. V ve VI yüzyıllarda görülür.
XII. asırda klasisizmin etkisiyle Fransa'da tekrar canlandığı
görülmüştür.
2. Komedya (Komedi) : Toplumda ve insan ilişkilerinde görülen
komik ve gülünç yanların ortaya konulduğu tiyatro eseridir.
Komedyada da üç birlik kuralı uygulanır. Konuları günlük
yaşamdan alır ve kişiler de yine günlük yaşamdan ve sıradan
kişilerdir. Toplumda ve günlük yaşamda görülen eksik ve aksak
yanların seyirciye komik yanlarıyla verilmesi hedeflenirken bu
konularda seyircinin düşünmesini sağlar.
3. Dram : Tiyatronun tarihsel gelişimi sırasında yukarıda
değindiğimiz iki ana türün dışında dram türü de ortaya
çıkmıştır. Hem tragedyanın hem de komedyanın özelliklerini
içeren ve daha çok toplumsal ve günlük yaşamdaki karşıtlardan
yararlanarak konusunu oluşturur. Dramda üç birlik kuralı göz
önünde bulundurulmamıştır.
Türk Tiyatrosu
Geleneksel Türk Tiyatrosunda yazılı kaynaklara pek
rastlanmamaktadır. Yazılı ilk örnekler Tanzimat Edebiyatıyla
birlikte görülmektedir. Geleneksel Türk tiyatrosu genellikle
seyirlik geleneği üzerine kurulmuştur. Tarihi uzun yıllara
dayanan bu tiyatro Sözlü Tiyatro ürünleri olarak
değerlendirilmektedir (Karagöz-Hacivat, meddahlık…).
Çağdaş Türk Tiyatrosu
Türk tiyatrosunun ilk yazılı örneklerinin verildiği dönem
batılılaşmanın ivme kazandığı Tanzimat dönemine rastlamaktadır.
Geleneksel Türk tiyatrosunun temel oluşturduğu bu tiyatronun ilk
örneği Şinasi tarafından yazılmış olan" Şair Evlenmesi" adlı
eserdir.
Tanzimat’la birlikte atılan bu adım Çağdaş Türk tiyatrosunun da
sistemi olarak doğuşuna neden olmuştur. Bundan sonra dünya
tiyatrosundaki gelişimler ve değişimler Türk tiyatrosunu da
etkilemiş ve Türk tiyatrosunda köklü değişimler yaşanmıştır.
Türk tiyatrosunun en önemli yazarları, Abdülhak Hamit Tarhan,
Ahmet Vefik Paşa, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner, Orhan Asena,
Güngör Dilmen olarak sıralanabilir.
Şiir
Zengin sembollerle, ritimli sözler ve seslerin uyumlu
kullanımıyla ortaya çıkan edebi anlatım biçimi, şiirin
yapılabilecek en kısa tanımıdır.
Edebiyatın en kısa olmasına rağmen en etkili türü şiirdir. Şiir
diğer edebiyat türleri içinde özel bir yere sahiptir. Ortaya
çıkışı neredeyse dilin doğuşuna kadar uzanan şiir, bilinen en
eski edebi türüdür. Bütün uluslarda, kültürlerde ve insan
topluluklarında sözlü gelenekle doğan bu tür pek çok dilin de
ilk yazılı örneklerindendir. Şiir; insana insanı, evreni ve
varlıkları tanıtır. Bu anlamda şiir, özel bir düşünme ve
duygulanma biçimidir. Şiirin, temeli düşünce ve imgedir.
İmgeler, duyularımızla aldığımız varlıkların, durumların
zihnimizde oluşan yeni görüntüleridir. İmgelerin gücü şiirin
başarısına doğrudan etki eder.
Şiir Türleri
Şiirler konularına ve biçimlerine göre beşe ayrılmaktadır.
Bunlar:
Lirik Şiir : İçten gelen duyguların coşkulu bir dille
anlatıldığı şiir türüdür.
Epik Şiir : Kahramanlık duygularını anlatan şiir türüdür.
Pastoral Şiir : Tabiatı anlatan şiir türüdür.
Didaktik Şiir : Öğretici, insanlara ders verici nitelikteki şiir
türüdür.
Dramatik Şiir : Tiyatroda oynanmak için yazılan şiir türüdür.
Satirik Şiir : İnsanları yermek, hicvetmek için yazılan şiir
türüdür.
Türk Edebiyatında Şiir
Bütün milletlerde olduğu gibi Türklerde de en eski edebiyat türü
şiirdir. Daha çok destan özel1iği taşıyan bu eserler kuşaktan
kuşağa geçerek günümüze kadar gelebilmişlerdir. Dede Korkut
Hikâyeleri, Köktürk destanı, Saka destanı örnek gösterilebilir.
İslamiyet sonrası Türk Şiiri iki kol halinde gelişme
göstermiştir: Bunlardan ilki Divan şiiri, diğeri ise Halk
Şiiridir.
Tanzimat Edebiyatına kadar bu gelenekle gelen Türk Şiiri bu
edebiyatla değişiklikler göstermiştir. Tanzimat şiiri daha çok
Batılılaşmanın hızlandığı dönemle eş zamanlı olarak gelişmiş ve
bu nedenle içerik olarak köklü değişikliklere uğramıştır.
Özellikle Fransız şiirinin örnek olarak alındığı bu şiirde
konular toplumsal sorunlar ve hak, eşitlik, adalet, özgürlük
gibi kavramlar üzerine kurulmuştur. Biçim olarak Divan şiirinin
özelliklerini yansıtan bu şiirde genellikle aruz ölçüsü
kullanılmakla birlikte hece vezniyle yazılan şiirlere de
rastlanmaktadır. Yeni ve Batılı anlamda bir edebiyat kurmak
isteyen Servet-i Fünûn şairleri toplumsal sorunlardan
uzaklaşarak daha çok bireysel konulara yönelmişler ve Divan
şiirinin tüm biçimsel özelliklerini şiirlerinde yansıtmışlardır.
Millî Edebiyat şiiri ise; adından da anlaşılacağı gibi daha çok
millîleşme hareketinin bir sonucudur. Millî konuların işlendiği
bu şiirde hece ölçüsü ve sade bir Türkçe kullanılmaya özen
gösterilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi Türk şiiri yukarıda saydığımız tüm bu şiir
geleneğinden ilham alarak günümüze değin büyük bir gelişme
göstermiştir. Toplumcu Gerçekçi, Garip Hareketi, İkinci Yeni
akımı başta olmak üzere pek çok anlayışla değişip gelişmiştir.
"Modern şiir" diye adlandırılan günümüz şiirinin en önemli
unsuru şiirde kullanılan dil olmuştur. Şiir dilinin günlük
konuşma dilinden farklı olduğunu söyleyen ve şiirde kapalılığı
seçen, anlama önem veren "imge"yi şiirin temeli sayan bir
anlayış doğmuş ve şairin uyak konusunda kendisini tamamen özgür
hissettiği bir ortam oluşturulmuştur.
Tüm bu gelişmelerle Türk şiiri bugün dünya şiirinde saygın bir
yere sahip olmuştur.
Masal ve Bilim-Kurgu
Gelişen ve değişen dünyamızın dünü ve bugünü için farklı ufuklar
açan türüdür. Olağanüstü olayların ve varlıkların yer aldığı
sözlü anlatım çeşididir. Yazılı anlatım gücünün gelişmesiyle
birlikte güçlenen masal, olmuş veya olması mümkün olan olayları
değil, hayal dünyamızın ürünlerini yansıtır. Gerçeküstü olayları
anlatan ve gerçek üstü kahramanları bulunan masal, günümüz çizgi
film karakterleri ve bilim-kurgu sinemacılığının kaynağını da
oluşturur.
Masal daracık dünyamızı genişleten, ferahlık veren, kimi zaman
korku kapıları açan türlerin de öncülüğünü yapmıştır. Bir yerden
bir yere hayal hızıyla çok zor can veren Tepegöz tipinde
kahramanları; cinleri, perileri, büyücüleri bünyesinde
barındıran masalın; masal başı, masal ve masal sonu şeklinde
bölümlere ayrıldığını ve tekerlemelerle süslenerek
oluşturulduğunu biliyoruz.
Fabl
Kişilere bir öğretiyi hayvanlarla ilgili temsilî öykücüklerle
vermek, teşhis ve intak sanatları kullanılarak üretilen fabl
türüyle hayvanlara ait bir olay veya olaylar zincirinden yola
çıkılarak insanlara bu kısacık örgülerle ders çıkartması
önerilir.
Fabl türü ders verme amacı taşıdığından özellikle eğitim ve
öğretimde sıkça kullanılmıştır. Ahlaki değerleri, ibretli
tavırları, hayvanları konuşturarak karşısındakine yansıtan
dolaylı anlatımın ilginç türüdür.
Dünya edebiyatında bu türün ilk öncüsü Hint yazarı Beydaba’dır.
Mevlana’nın, Mesnevi isimli eserinde fabl türünün en güzel
örneklerini bulmak mümkündür. Şeyhî 'nin Harnâme adlı eseri de
bu alanın benzersiz örneklerinden biridir.
Batı dünyası Ezop ve La Fontaine'i bu türün en yaygın
kullanıcıları olarak kabul etmektedirler.
Deneme
Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı
kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara
deneme denir
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de
yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden
denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup
kul1anırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya,
duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her
zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle
şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma
çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur.
Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da
yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre
denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel
anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk
edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn
döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet
döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden
biridir.
Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında
bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha
çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha
yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal
konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın
samimi itirafı gibidir.
Fıkra
Hayatın içinden herhangi bir konunun daha çok sosyal, siyasal ve
kültürel olayların kişinin penceresinden görüldüğü şekliyle
yazılan ve kanıt esasına dayanmayan kısa yazılara fıkra denir.
Fıkralar yazanın bakış aşısı ve dünya görüşü doğrultusunda
şekillenir. Dil olarak sade bir şekilde yazılmasına rağmen
iddialı bir yapısı vardır. Bir kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bu
yazılar, okuyanlarda etki yaratırlar. Kanıt esası taşımamasından
dolayı kısadırlar. Gazete köşelerinde gördüğümüz yazıların hemen
hepsi fıkra türünün içine girerler.
Alanla ilgili kaynakların çoğunda fıkra kelimesi iki anlamda
kullanılmaktadır. Birincisi gazete fıkraları ikincisi ise küçük
öykü niteliğindeki "kıssa'" da denilen nükteli ve güldürücü
fıkralardır (Kantemir, 1991, Öner, Kavcar, 1999, Karaalioğlu,
1982)
Pek çok edebiyatçı başka türler yanında fıkra türündeki
yazılarıyla da ün yapmışlardır. Ahmet Rasim, Refik Halit Karay,
Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Falih Rıfkı,
Yusuf Ziya, Hasan Ali Yücel, Yaşar Nabi, Burhan Felek, Haldun
Taner, Ahmet Kabaklı, Oktay Akbal, Çetin Altan tanınmış fıkra
yazarlarımız arasındandır.
Fıkraların başlıca özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:
Fıkrada ele alınan konu: Yazarın ilgisini çeken hemen her konu
fıkranın, konusu olmakla beraber daha çok toplumu yakından
ilgilendiren günlük olaylar fıkra konusu edilir.
Fıkra konusunun işlenişi: Fıkradaki asıl ustalık buradadır. Konu
derinlemesine ele alınmaz, ancak konunun can alıcı noktasına
parmak basılır. Konu kısa ve topluca yani yüzeysel ama ustalıkla
ele alınıp okuyucuların düşünmeleri sağlanmalıdır. Fıkrada ele
alınan konu hakkında bilgi vermek değil, o konu ile ilgili
düşündürmek önemlidir. Bu nedenle fıkra okuyucuların belli
konularda düşünmelerini sağlayan, tetikleyen bir ateşleyici
rolündedir:
Konunun böyle ele alınması fıkra yazısının kültür birikimi ile
yakından ilgilidir.
Fıkra konusuna bakış: Fıkrayı makaleden ayıran en önemli özellik
fıkra yazarının konuyu görüş açısından ele almasıdır. Fıkrada
esas olan kişisel görüş ve düşünüştür. Bu özelliğinden dolayı
fıkra yazarı söylediklerini ispatlama gereği duymaz. "Fıkralarda
kesinlikten çok güzel, hoş, dokunaklı bir sonuca varmak gayesi
güdülür" (Karaalioğlu 1982:209),
Fıkra yazarı her ne kadar konuyu kendi bakış açısı ile ele
alırsa alsın, konuyu tarafsızca ele almasını da bilmelidir.
"Fıkralarda körü körüne taraf tutmak hoş karşılanmaz. Fıkracı
gerçeği olduğu gibi yansıtabilmelidir. Fıkra yazarının taraf
tutup tutmaması fıkranın en can alıcı noktasıdır. Bununla
beraber gerçek taraf tutmayı gerektiriyorsa gerçeği olduğu gibi
yazmalıdır (Karaalioğlu, 1982:210)
Fıkraların dili: Fıkra herkesin rahatça anlayabileceği şekilde
yalın olmalı, gereksiz sözlerden uzak durulmalıdır. İnandırıcı,
etkileyici bir anlatım kullanılmalıdır.
Fıkraların üslûbundaki bu rahatlık onu makalenin ciddi ve
ağırbaşlı üslûbundan ayırır.
Fıkralarda plan: Fıkra da klasik makale planına göre yazılır.
Giriş, gelişme ve sonuç. Ancak fıkralar kısa olduğu için bu
bölümler makaleye göre daha az yer tutar. Gelişme bölümünde konu
makaledeki gibi geniş işlenmez ve ispat1ama yoluna başvurulmaz.
Sonuç bölümünde ise bir sonuca bağlamaktan ya da kesin yargıya
ulaşmaktan çok dokunaklı bir sonla bitirmek esastır. Bu klasik
fıkra türüne özellikle gazete fıkralarında her zaman uyulduğu
söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre beş ayrı fıkra planı
bulunmaktadır. (Kurudayıoğlu 2000: 12).
Fıkra ile Makale Arasındaki Benzerlikler:
Her ikisi de fikir yazısıdır.
Her ikisi de gazete ve dergilerde yayınlanır.
Her ikisinde de konu zenginliği vardır.
Özellikle gazete makalelerinin toplumu yakından ilgilendiren
güncel konuları ele alması ve fıkranın da güncel konular
üzerinde yoğunlaşması iki ortak noktalarındandır.
Her iki tür de aynı plana göre yazılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla
incelerken yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için
sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. Fıkrada ise böyle bir
zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider
isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım
kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım
vardır.
Makale
İlk olarak çıkışı ve gelişimi gazeteler ile olan makale, bugün
varlığını sürdürmektedir. Yazı türlerinin çoğalması ve gelişmesi
gazetelerde karşılaştığımız fıkra türüne girmekte, makaleler ise
daha çok bilimsel içerikli dergilerde yayınlanmaktadır. Makale
tam olarak; bilimsel bir konuya yeni bir açıdan bakan ve bunu
kanıtlayan bilimsel yazılardır. İki temel özelliği vardır.
Bunlardan birincisi konuya yeni bir açıdan bakıyor olması
ikincisi ise ispat kaygısı taşımasıdır. Bu yüzden makalelerin
dili akıcı ve ciddidir.
Öğretici metin türlerinin ve düşünce yazılarının en önemlisidir.
Yapılan makale tanımlarında iki özellik üzerinde durulur.
Birinci özellik herhangi bir konuda bilgi vermek, açıklamak,
ikincisi, ise bir düşünceyi savunmak, bir savı kanıtlamaktır.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması
gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya
başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş
bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri
oluşturmak gerekir.
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde
yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış
sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş,
gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş bölümünde bilgi verilecek, açıklanacak konu veya
savunulacak fikir açıklanır. Makalenin en kısa bölümüdür.
Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş
makalenin oluşmasını sağlayabilir.
Gelişme bölümünde ortaya konulan konu veya savunulacak
düşüncenin ayrıntılarına girilir. Konu gerekli görülen yönlerden
işlenir, açıklanır. İleri sürülen görüşlerle ilgili belgeler,
istatistikler, tarihi gerçekler, özdeyişler, atasözleri, sosyal
olaylar ve bilim, teknik alanındaki çalışmalar, buluşlar vb.
ortaya konulur. Bu arada kişisel olan ve gerçekliği
ispatlanmayan görüş ve iddialardan kaçınmak gerekir. Makalenin
en uzun bölümüdür. Ele alınan konuya göre paragraf sayısı
değişebilir.
Sonuç bölümünde gelişme bölümünde açıklığa kavuşturulan görüşler
doğrultusunda bir sonuca ulaşılır. Ulaşılan sonuç kesin olmalı,
hiçbir şüpheye verilmeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Bu
bölümde giriş gibi kısadır.
Eleştiri (tenkid)
Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit,
eleştiri yazan kimseye de "münekkit" denilirdi. Bugün eleştiri
yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri
değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları
olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla
birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan
başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.
Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına,
yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına
dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı
olarak açıklanmaya çalışılır.
Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var
olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu
ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve
okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme
yapacaktır.
İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün
değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri
değerlendirir.
İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk
almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek
sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve
türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk,
eserin tek ölçüsüdür.
Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün
olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak
kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her
eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli
parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve
araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır.
Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir
iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler,
tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser
veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar.
Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve
bilimseldir.
Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç
bölümlerinden oluşur.
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak
görüşler belirtilir. Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği
yenilikler, orijinaliteler incelenir, zamana göre açıklaması
yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.
Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana
uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş
yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin
ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle
karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde
durulur. Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara
başvurulur.
Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk eleştiri örneğine Tanzimat Edebiyatında
rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa bu türde eser1er
vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında
şiir Üzerine yapılan tartışmalar eleştiri türünün gelişmesine
hizmet etmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde de eleştiri türünde eserler
verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip
özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî Edebiyat döneminde
milli bir edebiyat ve sade Türkçe üzerinde yoğunlaşan eleştiri
yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.
Cumhuriyet döneminde ve sonrasında eleştiri türü diğer sanat
dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar,
Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And,
Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar eleştiri
türünde örnekler vermişlerdir.
Sohbet
Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış
gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikir
yazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının
çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüyle fıkra
türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de
denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır.
Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak
aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik
yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı
yapacak kişiye ihtiyaç duyar.
Sohbet Yazı Türünün Özellikleri:
Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce
açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla
derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez,
ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet
yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini
taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir.
Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir.
Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat
olaylarını, genel konuları ele alır.
Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı:
Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında
rahat ve samimidir.
Sohbet Yazı Türünün Plânı :
Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de
kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme
bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde
tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi
görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son
karar bildirilir.
Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir.
Röportaj
Daha çok gazete ve dergilerde karşılaştığımız bu türün temel
amacı ilgi çeken herhangi bir konuda okuyanları aydınlatmaktır.
Bu amaçla iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Bu kişilerden
biri mutlaka o konu ile ilgili bilgi sahibi ya da uzman
olmalıdır. Ancak, bu türde röportaj yapılandan çok röportajı
yapan önemlidir. Çünkü yazı onun denetiminde şekillenir ve
sonuçlanır. Sorulacak soruların tarzı, içeriği yazının
başarısını doğrudan etkiler. Bu amaçla röportajı yapan kişi
doğru bir planlama yapmak ve yazıyı kendisi şekillendirmek
zorundadır.
Röportaj yapılırken farklı yöntemler uygulanabilir: Sorular
önceden röportaj yapılacak kişiye ulaştırılır ve kişi bunlara
kendince bir yanıt metni hazırlar. Diğer yöntemde ise sorular
doğrudan sorulur ve yanıtlar kaydedilerek sonradan yazıya
geçirilir. Bu uygulamada bir kayıt cihazına ihtiyaç vardır.
Ancak her iki yöntemde de röportajı yapan bir giriş ve sonuç
bölümü hazırlamak zorundadır. Ancak, hiçbir şekilde verilen
yanıtlar üzerinde tasarruf, hakkına sahip değildir. Onları
kısaltamaz, ekleme yapamaz, özetleyemez ya da tümden çıkartamaz.
Bu açılardan bakıldığında bir röportaj hazırlamak hiç de kolay
değildir. Çünkü amaç bilgi vermek, aydınlatmak ve konuyu her
yönüyle ortaya koymaktır. Bu yüzden taraflı olmak, soruları
çeldirici sormak etik açıdan doğru olmadığı gibi okuyanları da
etkileyecektir.
Röportaj da gerektiğinde resim ve fotoğraf da kullanılabilir.
Gezi Yazıları
Eskiden gezi yazılarına seyahatname, seyahat yazıları denirdi.
Gezip gören insana da seyyah denirdi. Bugün gezen gören kimseye
gezgin, onların gezip gördükleri yerleri anlattıkları yazılara
da gezi yazıları denmektedir.
Gezi yazılarında verilen bilgiler doğru ve gerçek olmalıdır. Bu
bakımdan gezi yazıları tarih, coğrafya, edebiyat, toplum bilimi
vb. bakımından yararlı kaynaklardır.
En eski ve uzun bir geçmişi olan yazı türünün önemli ve tanınmış
iki ismi Venedikli Gezgin Marco Polo ile Arap gezgin İbni Batuta'
dır.
Bizim edebiyatımızda ilk gezi kitabı ünlü denizcilerimizden
Seydi Ali Reis' in Miratül-Memalik (Ülkelerin Aynası) adlı
eseridir.
Edebiyatımızın gezi türünde en önemli eseri ünlü gezginimiz
Evliyâ Çelebi 'nin Seyahatnâme ( Tarih-i seyyah) adını taşıyan
on ciltlik eseridir. Bu eser dünyada, bu türde yazılmış bütün
eserlerle boy ölçüşebilecek mükemmelliğe sahiptir.
Gezi yazılarının yazılışlarına göre çeşitleri bu türün mektup,
anı ve röportajla benzerliklerini de ortaya koyar. Gezi yazıları
ister mektup, ister anı şeklinde yazılsın isterse gezilen
yerlerdeki insanlarla röportaj yapılsın mutlaka, bütün gezi
yazılarında edebi bir özellik, ilginç bir yaklaşım, farklı bir
gözlem gücü bulunmalıdır. Gezi yazılarında her zaman, her
yerlerde görülen şeylerden değil de farklı, özgün şeylerden
bahsetmeli, karşılaştırmalardan faydalanmalı, örnekler
vermelidir.
Gezi yazıları belli bir plan dâhilinde yazılır. Genellikle
yazıya gezinin başlandığı günden başlanır ve dönüş gününe
kadarki zamanı içine alan olaylar anlatılır. Ancak tersi bir
sıralama yapmakta mümkündür veya gezide görülen en önemli
özellikler belirlenip önemsizden önemliye doğru bir sıralamaya
gidilir.
Gezi yazısında görülenler genellikle birinci kişinin ağzından
yani gezenin ağzından anlatılır. Gezi yazılarının dili sade ve
yalın olmalıdır.
Anı (Hâtırat)
Herkes tarafından bilinen, tanınan kişilerin yaşamlarında merak
edilen tarafların ilerleyen zamanlarda kendisi ya da yakınları
tarafından anlatıldığı yazılara anı denir. Anının en önemli
koşulu, anıya konu olan olay ya da olayların önem derecesidir.
Anı yazısına konu olacak olay, anımsanmaya değer olmalıdır.
Ayrıca bu olay ilgi çekici olmalıdır.
Anılarda olay kadar olayın anlatış biçimi de önemlidir. Dil
sanatlı olmalı, yazar sanat kaygısını da ön planda tutmalıdır.
Anılar tarihi değer taşımalarına rağmen, taraflı olduklarından
dolayı tarih belgesi sayılmazlar. Ancak, gizli kalmış bazı
olayları açığa çıkarmaları bakımından da ilgi çekici yazılardır.
Anılar edebiyatımızda genellikle devlet adamları, siyasetçiler
ve askerler tarafından kaleme alınırlar. Sanatçılara ait anılar,
sanat değeri taşımaları nedeniyle ayrıca ilgi çekicidirler.
Bizde Tanzimat'tan sonra gelişme göstermiştir.
Biyografi-Otobiyografi
En kısa tanımıyla biyografi, bir kimsenin hayatını anlatan yazı
türüdür.
Biyografi yazılmadan önce çok geniş bir araştırma yapılması
gereklidir. Yazı yazılacak kişinin yaşamı ile ilgili her türlü
bilgi, belge, haber, yazı ve fotoğraflar araştırılmalı ve tüm
ayrıntılara ulaşılmalıdır. Hayâtı konu edinilen kişinin
tanıdıkları ve kendisiyle kısa da olsa bir ilişkisi olan
insanlarla görüşülmeli ve tam bir tarafsızlıkla bir araya
getirilmelidir. Biyografi yazılırken şunlara dikkat edilmelidir
:
Tarafsız olunmalıdır
Gerçekçi olunmalıdır
Ulaşılan her türlü belge, bilgi ve kanıtlar ortaya konulmalı ve
yorumlar buna uygun yapılmalıdır. Kronolojik sıra takip edilmeli
ancak ilgi çekici olmasına dikkat edilmelidir. Gereksiz
ayrıntılar ayıklanmalı, bilgi verme amacı ön planda
tutulmamalıdır. Yazıya konu olan kişinin farklı yönleri ve
değeri doğru olarak verilmelidir. Abartılardan kaçınmalı,
dedikodu ve asılsız bilgiler esere konulmamalıdır.
İki şekilde ele alınıp yazılırlar:
1. Ansiklopedik Tarz: Kronolojik sıra takibi ile sadece bilgi
vermeye yönelik yazılardır. Sanat yönleri çok kuvvetli değildir.
2. Sanatsal Tarz: Yazının sanatsal değerini ön plana çıkaran
roman ya da öyküsel bir üslupla yazılan biyografilerdir. Daha
yaygın olanı bu tarzdır.
Otobiyografiler ise bir kimsenin kendi yaşamını kendi kaleminden
anlattığı eserlerdir. Değişik amaçlar için yazılabilirler.
Dilekçe
Bir bireyin herhangi bir konu hakkında dileğini, isteğini ya da
şikâyetini resmi ya da özel kurumlara, özel ya da tüzel kişilere
iletmek amacıyla yazdığı resmi bir mektuptur. Tanımını bu
şekilde yaptığımız dilekçenin çok önemli kuralları vardır. Şimdi
bunlara kısaca ele alalım.
1. Anayasal bir haktır: Doğru yazılmış ve doğru kuruma verilmiş
her dilekçe kabul edilmek zorundadır. Hiçbir kişi ya da kurum
yazılmış bir dilekçeyi reddetme hakkına sahip değildir.
2. Yasal bir süresi vardır: Kabul edilen her dilekçe, kabul
edilen kurum tarafından olumlu ya da olumsuz on beş gün içinde
yanıtlanmak zorundadır.
3. İmza Şarttır: Dilekçenin olmazsa olmazlarından biri imzadır.
İmza atılımmış dilekçenin geçerliliği yoktur.
Esas itibariyle dilekçe üç bölümden oluşmaktadır: Tespit, İstek,
Arz.
Tespit: Dilekçeye sebep olan durum tam olarak belirtilmelidir.
Ancak mümkün olduğu kadar kısa tutulmalı, mektup gibi uzun ve
ayrıntılı olmamalıdır.
İstek: Dilekçenin en önemli bölümlerinden biridir. Açıkça
belirtilmemiş bir istek yoruma açık demektir. Dolayısıyla
dilekçeden beklenen sonuç alınamaz. Bu da dilekçenin amacına
ulaşmaması anlamına gelir.
Arz: Dilekçenin kalıplaşmış son ifade bölümüdür. Her dilekçe
aynı kalıp ifade ile biter. " Gereğini arz ederim." Bu ifadede
yer alan "gereğini" sözcüğü yapılması gereken iş için gerekli
olan her şeyi ifade eder. Arz ederken makam sırası gözetilmek
zorundadır.
Resmi kurumlar arası yazışmalarda üst makamlar alt makamlara
rica ederler. Bu yazışmalarda rica kibarlık ifadesi değildir.
Rica yarı emir niteliği, taşır. Alt makam Üst makama arz eder,
makamlar eşit ise arz/rica birlikte kullanılır. Birey olarak
yazılan her yazı "gereğini arz ederim" kalıp ifadesi ile
bitirilmek zorundadır.
Dilekçe tarih ile başlar: Yasal süreden dolayı tarihin ilk önce
fark edilmesi amacıyla tarih üst sağ köşeye atılır.
Makamın tamamı büyük harfle yazılır ve noktalama işareti
kullanılmaz: makam dilekçe metnine dâhil olmadığından noktalama
işareti kullanılamaz.
Dilekçede siyah ve mavi mürekkep dışında renk kullanılmaz:
Özellikle kırmızı hiç kullanılmaz. Devlet işleyişinde kırmızı
renk olumsuzluk anlamı taşır. O yüzden kesinlikle
kullanılmamalıdır.
İmza ismin Üzerine atılır. Eğer dilekçeye eklenecek başka bir
belge varsa :"Ek:" yazılarak tek tek sıralanır. Ekler isim ile
adres arasına yazılır. Yani adres daha aşağıya yazılır.
Adres yazılırken imzanın altına taşırılmaz. Kâğıdın o bölümü
mutlaka boş kalmalıdır.
Özgeçmiş / CV
Herhangi bir kuruma sunulmak üzere kişinin kendi hayat Öyküsünü
çok kısa olarak kaleme aldığı yazılara özgeçmiş denir. Bu
yazıların en büyük özelliği; amacının tanıtım oluşudur.
Genellikle iş başvurularında istenen özgeçmiş, cv ile birlikte
sunulur. Çoğunlukla özgeçmiş, cv ile karıştırılır. Ancak cv ler
iş deneyim listeleridir. Alanında yaptığı çalışma ve hizmetleri
karşı tarafa tanıtmak için hazırlanan cv 'ler, teslim edilen
kişilerde bir yargı oluştururlar. Bu anlamda özgeçmiş ve cv' ler
modern yaşamın vazgeçilmez belgelerindendirler.
Mektup
Birbirinden uzakta bulunan kişi ya da kurumların arasında
haberleşmeyi sağlayan yazı türünün adıdır. Türlerine bağlı
olarak içerik ve üslupları değişir. Temelde iki çeşit mektup
türü vardır: Özel mektuplar,Resmî mektuplar.
Özel mektuplar
Bu tür mektuplar sadece yazan ve kendisine yazılanı ilgilendiren
özel mektuplardır. Üslup olarak daha samimi ve içten yazılardır.
Kendi içinde:Edebi mektuplar , Asker mektupları, Öğrenci
mektupları, Genel mektuplar şeklinde ayrılabilir. Günümüzde
teknolojik gelişmelerle birlikte bu tür mektuplar yok olmaya
başlamıştır. Artık cep telefonları ve internet yolu ile çok
hızlı ve güvenli haberleşmek mümkün olduğundan daha az mektup
yazılmaktadır.
Mektupların posta yolu ile ulaştırılmaları uzun zaman aldığından
mektup yoluyla istenen bilgilerin de güncelliği kalmamaktadır.
Ancak mektup nostaljik ve duygusal yönüyle sahip olduğu özel
durumunu korumakta ve mektuba her zaman olduğu gibi günümüzde de
Özel bir tür olarak bakılmaktadır.
Resmi Mektuplar Bu tarz mektuplar daha çok iş ve işleyiş amaçlı
farklı mektuplardır. Günümüzde bu tarz mektuplar daha çok
ekonomik alanlarda varlığını sürdürmektedir. Bunu da kendi
içinde: Resmi mektuplar, İş mektupları, Teminat mektubu,
Referans mektubu ,Açık mektup olarak ayırmak mümkündür. Bugün
resmî kurumların kendi içindeki yazışmaları ve vatandaşların
isteklerine verilen yanıtlar resmi mektuplara girer. Bunların
mektup türüne girmeleri daha çok kişiye özel oluşlarından
kaynaklanmaktadır.
İş mektupları da şirketlerin ya da çalışanların birbirleriyle
yaptıkları yazışmalardır ve tamamen ticari amaçlıdır. Bunlardan
başka bir teminat mektubu vardır ki sadece bankalar tarafından
verilebilir. Para yerine geçen bu mektuplar şirketlerin talebi
karşısında bankanın alanına giren ve belli şartlara bağ1ı olarak
verilen bir çeşit yazıdır.
Referans mektupları ise yine ticari amaçlı iş değişikliklerinde
kullanılmaktadır.
Açık mektuplar ise, herhangi bir konuyla ilgili olarak bir fikri
kamuoyuna duyurmak ya da yetkililere genel amaçlı iletmek için
gazete veya dergilerde yayınlanan mektuplardır.
SMS (kısa mesaj), e-mail ( elmek, elektronik mektup)
Bu yazılar teknoloji ile ortaya çıkan yeni türlerdir. Bunları
tek tek ele alıp. İncelemek yerinde olacaktır. Ancak teknolojiye
yakınlık açısından bu tür mektupları gençlerin daha çok
kullandığını söylemek yanlış olmaz.
SMS (Short Message Service) Kısa Mesaj
Bu tür için kısa küçük akıl notu, hatırlatma bilgisi demek doğru
olur. Cep telefonlarının 160 karakterlik kapasitelerinden dolayı
bu yazılar oldukça kısadır. Uzun yazmak isteyenler bu yüzden
sözcükleri kısaltmayı tercih etmekte bu da dilde bozulma ve
kirlenmeye yol açmaktadır.
E-mail (elmek / elektronik mektup)
Hizmet veren servisin kapasitesine bağlı olarak 2 MB 'tan 3 CB
'ye kadar, kayıt hafızası olan bu sistemde insanlar kısa
mesajdan daha fazla belge ya da, bilgiyi aktarma hakkına
sahiptirler. Bir çeşit mektup sayılabilen bu türde her türlü
dosya ya da belge eklemek karşı tarafa ulaştırma şansına da
sahip olunmaktadır. Bu gün ticari olarak tanıtım ve reklam
amaçlı da kullanılan bu sistem insanlara çok hızlı hizmet
vermektedir
PARAGRAF NEDİR
Paragraf, herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki
satırbaşına kadar olan bölümüne denir. Daha geniş bir ifadeyle
paragraf "bir duyguyu,bir düşünceyi bir isteği,bir durumu,bir
öneriyi,olayın bir yönünü,yalnızca bir yönüyle anlatım
tekniklerinden ve düşünceyi geliştirme yollarından yararlanarak
anlatan yazı türüdür.Kelimeler cümleleri,cümleler
paragrafları,paragraflar da yazıları oluşturur.Paragraf bir
yazının küçültülmüş bir örneğidir.Bu yönüyle yapı bakımından bir
yazıya benzer.Nasıl yazıda giriş,gelişme,sonuç bölümleri varsa
paragrafta da aynı bölümler vardır.
Her paragrafta bir düşünce savunulur.Paragrafın bir
bütün oluşturabilmesi için cümlelerin de yapı ve anlam yönüyle
bütünlük oluşturması gerekir. Paragraftaki düşünceler hem kendi
aralarında birbirine bağlı hem de ana düşünceye bağlıdır.
Paragraf kendi içinde bir bütünlük oluşturduğu gibi yazı
içinde de yazıyla bir bütünlük oluşturur. ÖSS’de seçilen
paragraflar böyle kendi içinde bütünlüğü olan ve dışına
çıkılmayı gerektirmeyen paragraflardır.
PARAGRAFLARDA
SIKÇA KULLANILAN BAZI KELİMELERİN ANLAMLARI:
Sevgili
öğrenciler, aşağıda sözcükte anlam, cümlede anlam ve paragraf
sorularında sıkça karşınıza çıkan sözcükler ve bunların
anlamları verilmiştir.Bu sözcüklerin anlamlarını bilmeniz
şüphesiz ki söz konusu sorularla ilgili karşınıza çıkacak
soruları daha çabuk ve daha kolay anlamanızı sağlayacaktır,bunun
sonucunda ise bu soruları hem daha kolay anlayacaksınız hem de
soruyu doğru cevaplama şansınız artacaktır.Umarım,birkaç
saatinizi ayırıp bu sözcük-lerin anlamlarını öğrenirsiniz
Adaptasyon:Uyarlama
Adapte:Uyarlanmış
Ağdalı:Anlaşılması güç,
karmaşık Ahenk:Uyum, düzen
Akıcılık:Sürükleyici olma,okuyanı sıkmama
Aktüel:Güncel ,edimsel
Alaturka:Türk
geleneklerine uygun
Alafranga:Batı tarzında,Türk geleneklerine uygun olmayan
Anlatı:Hikaye
etme
Bağdaşmak:Uyuşmak
Banal:Bayağı,
sıradan
Betik, bitik:Kitap, mektup…
Burjuva:İmtiyazlı,seçkin,soylu
Biçem:Üslup,tarz,anlatım biçimi
Çağrışım:Hatırlatma
Çeşni:Çeşit,tat, hoşa giden özellikler
Çağdaş:Aynı
çağda yaşayan,uygar
Dejenere:Yozlaşmış, aslını koruyamamış
Devinim:Hareket,eylem
Diksiyon:Duru,kurallara uygun güzel konuşma
Duyarlılık:Hassasiyet
Dikte etmek:Bir düşünceyi zorla kabul ettirmek
Dingin:Durgun,hareketsiz,sakin
Dinleti:Bir topluluğa bir şeyler anlatmak,konser
Diyalog:Karşılıklı
konuşma
Doğaçlama:İrticalen,metne bağlı kalmadan içinden geldiği gibi
konuşma
Doğallık:Yapmacıksız,
gösterişsiz Dramatik:
Acıklı
Edimsel:Hareketli,fiili
Ego:Ben
Eğreti:Geçici,sınırlı
Empoze:Zorla kabul ettirme
Erek:Amaç,maksat
Etik:Ahlaki,ahlakla ilgili
Fantezi:Sonsuz
hayal
Fenomen: Olay,olgu
Fonetik:Ses
bilgisi
Görece:Kişiden kişiye değişebilme durumu
Güdüm:İrade,
İçerik:Bir şeyin içerisinde
bulunanların tümü,muhteva
İkilem:Çatışma,iki durumdan birini seçme
İlinti:İlgi, ilişki
zorunluluğu
İma:Dolaylı,
üstü kapalı anlatma
İmge:Hayal,hülya
İnan:İnanma
işi
İndirgeme:Bir işi daha kolay kısa ve yalın hale getirme
İşlev:Görev,
fonksiyon
İrdelemek:Detaylı olarak incelemek
İroni:Alaylı
söyleyiş,acıklı ve komik
İvedi:Acele,
Jest:El, kol
veya baş ile yapılan uyumlu hareket
Kriter:Ölçüt,kıstas
Kitle:İnsan
topluluğu
Kuram:Kanıtlanmamış,teori,soyut bilgi
Mistik:Aklın
erişemediği şey
Nicelik:Sayılabilen ölçülebilen,azlık,çokluk…
Nükte:İnce
anlamlı, düşündürücü
Ödün:Taviz
ve şakalı
söz,espri
Özlülük:Az
sözle çok anlam ifade etme
Özgün:Yalnız kendine has bir nitelik taşıyan,farklı,orijinal
Özveri:Fedakarlık
Payanda:Dayanak
Polemik:Ağız
kavgası,sert tartışma
Realite:Gerçeklik
Salt:Yalnız,tek Sav:İddia,
tez
Simge:Sembol
Süreğen:Sürüp giden
Tasarı:Proje,
plan
Tem:Tema
Tinsel:Ruhi,manevi
Tutarlılık:Çelişen fikirlerin olmaması
Yadsımak:İnkar
etmek, yabancı kalmak Yaratı:Eser,
yapıt
Yazın:Edebiyat
Yazınsal:Edebi
Yetke:Otorite Yetkin:Olgun,
mükemmel
Yoğunluk:Yazıda
birçok anlamın bir arada olması Yazınsal
yaratı:Edebi eser
Salık vermek:Öğüt vermek, tavsiye etmek
Kanıksamak:Alışmak
PARAGRAF SORULARINDA ÇOK ÖNEMLİ HUSUSLAR
1. Paragraf sorularının çözümüne mutlaka soruyu okuyarak
başlayın. İşe doğrudan paragraf okunarak başlanırsa paragrafta
ne arandığı,paragrafın niçin okunduğu
bilinmediğinden,paragraf,boş
yere okunmuş olur. Bu durumda
paragrafı iki defa okumak zorunda kalırız ki bu da
bizim için büyük zaman kaybı olur.
2.Paragraf sorularında“soru
kökü” çok dikkatli okunmalıdır.Değinilmemiştir,
vurgulanmamaktadır, çıkarılamaz tarzındaki
soruları"
değinilmiştir,vurgulanmaktadır,çıkarılır"
diye okursak soruları yanlış
cevaplarız.
3. Paragraf soruları diğer sorulardan daha kolaydır. Çünkü
paragraf sorularının hem
cevabı paragrafın bütünlüğü
içindedir,hem de bu sorularda gramer ya da
edebiyat bilgisine gerek
yoktur.Okuma alışkanlığı olan, az çok
kitap okuyan öğrenciler bu
soruları çok rahat çözer.
4.Paragrafta anlatılan şeyler mutlaka paragrafın bütünlüğü
içinde değerlendirilmelidir.Paragrafta inanmadığımız ve bize
göre doğru olmayan şeyler anlatılsa bile bunlar doğrudur.Çünkü
sorular mutlaka "parçaya göre" cevaplandırılmak zorundadır.
Bu yüzden paragraf
sorularında kesinlikle paragrafın dışına
çıkılmamalı.
5.Paragraf soruları uzun
göründüğü için birçok öğrenci
zaman kaybetmemek için paragraf sorularını çözmeden
geçer.Oysa bizim ÖSS’de her bir soruya çok fazla
ihtiyacımız vardır. Paragraf
dışındaki kısa sorulardan zaman tasarrufu yaparak,
paragraf sorularında ise sorudan başlayarak paragraf
sorularını yeterli zamanda
rahatlıkla çözebiliriz.Zaten paragraf sorularının büyük
çoğunluğunun uzun metinler olmasına rağmen çok basit sorular
olduğunu göreceksiniz.
6.Paragraf
sorularındaki metinlerde anlamını bilmediğimiz,daha önce
duymadığımız ya da duyup, okuyup sık kullanmadığımız bazı özel
kelime ve kavramlar karşımıza çıkabilir. Bu kelime ve kavramla-
rın bilinmesi metni daha iyi anlamamızı sağlar.
7.Paragraf sorularında genel bir insan tipinden söz edilir.Bu
insan tipi ÖSS sorularını hazırlayan kişilerin yetiştirmek
istedikleri (ya da üniversitede okumasını istedikleri)insan
tipidir.Bu insan tipinin özelliklerinin bilinmesi bence
paragrafların çözümünü çok kolay- laştıracaktır.Bu genel insan
tipinin özelli şunlardır:
a) Savaşlara, teröre, sömürüye karşıdır.
b)Hızlı sanayileşme sonucu doğanın tahrip edilmesini
onaylamaz.
c)Doğayı fazlasıyla sever.Yeşile ve yeşilliğe tutkundur.
Beton yığınları arasında yaşamaktan sıkılır. Doğaya
yönelmek,doğayla iç içe olmak onu rahatlatır.İnsanlardaki doğa
sevgisi azaldıkça birbirlerine olan sevgilerinin de azaldığına
inanır.
d) Saygılı, hoşgörülü ve sevecendir. İnsanları
düşüncelerinden dolayı kınamaz.
e) Düşünce özgürlüğünden yanadır.Herkesin düşüncelerini
açıkça ve rahatça söyleyebilmesi tarafındır.
f)Akla ve bilime çok önem verir.Bâtıl düşüncelere, hurafelere
ve geçerliliği kanıtlanmamış (ispatlanmamış) düşüncelere
karşıdır.
g)Yenilikçidir.Yeniliklere açıktır.Sürekli yenilenmeyi ve
değişimi savunur.Kendini yenilemeye,değişimlere karşı duran
insanları onaylamaz.
h)Sanata tutkundur.Sanatın her dalını sever.Sanata ve
sanatçıya büyük önem verir.Sanatın insanı yücelttiğine inanır.
ı)Eğitimi her şeyin üstünde görür.Eğitimin olmadığı yerde
hiçbir gelişmenin olmayacağına inanır.
i)Okuma tutkunudur.Okumanın insan düşüncesini ve evrenini
genişlettiğine inanır.En büyük ıstırabı insan- ların
okumamaları,okumaya gayret etmemeleridir.
j)Sanat ve edebiyatta ulusallığı (millî olmayı) savunur.
Sanatçılar ve edebiyatçıların önce yerli olanı iyice tanıyıp
incelemeden evrensel olanı
yakalayamayacaklarına inanır.
k)Sanatın ve müziğin evrensel olduğuna inanır.Bir insanın
Yunus Emre'yi sevdiği gibi Hugo'yu da sevebileceğini savunur.
I)Geçmişini iyi bilmeyen toplumların geleceklerinin karanlık
olacağına inanır.
m) Dürüst, yardımsever ye nazik bir insandır.
n)İnsana çok fazla önem verir.Evrendeki her şeyin temelinde
insan vardır.İnsanın olmadığı yerde hiçbir şey-
den söz edilemez.
o)Çocukluğuna ve çocukluk günlerine büyük bir özlem duyar.Sık
sık çocukluğuna,anılarına döner.
ö)Aydınların ve sanatçıların görevlerinin toplumun
sorunlarına sahip çıkmak ve toplumu yüceltmek olduğunu düşünür.
p)İyimser ve mutludur.En küçük olaylardan ve durumlardan bile
kendisine mutluluk adına bir pay çıkarır.
r)Mücadeleci,kararlı ve iradeli bir insandır.Umutsuzluğa
kapılmaz.Her şeyin üstesinden gelinebileceğine inanır
s)Dilini ve
edebiyatını çok sever.O dili konuşan herkesin(dilci olsun
olmasın)konuştuğu dili çok iyi bilmesini ve konuşmasını ister.
ş)Kabalığa, her
türlü yalan dolana ve haksızlığa karşıdır.
PARAGRAF TÜRLERİ
a)Olay
Paragrafı:
Bu tür
paragraflarda bir olay anlatılır.Bu olay,yazarın savunduğu
düşünceyi açıklamak ve onu inandırmak için bir araçtır.Eğer
olayda bir bütünlük varsa yani olayın başı,sonu belliyse,ana
düşünceyi buldurmaya yönelik sorular için kullanılır.
b)Durum
Paragrafı:
Bu tür
paragraflarda bir doğanın,şehrin ya da bir insanın betimlemesi
yapılır.Bu tür paragraflar genellikle anlatım biçimleri ve
gözlemle ilgili sorularda kullanılır.
c)Duygu
(Çözümleme) Paragrafı:
Bu
paragraflarda roman veya hikaye kahramanlarının iç dünyaları
anlatılır.Yazar,kahramanların psikolojik yapılarını,hayallerini
bazen yorum katarak anlatır.Bu paragraflar insan karakterini
bulmaya ve yoruma dayalı sorularda kullanılır.
d)Düşünce
Paragrafı:
Belirli bir
düşüncenin anlatıldığı,savunulduğu
paragraflardır.Makale,deneme,fıkra,eleştiri gibi türlerden
seçilir.Konuyu,yardımcı düşünceleri veya ana düşünceyi
buldurmaya yönelik sorularda genellikle bu tür paragraflar
kullanılır.
PARAGRAFIN ÖĞELERİ
Konu:
Paragrafta
işlenen düşünce,olay ya da durumdur.Her şey paragrafın konusu
olabilir. “Yazar,bu paragrafta ne anlatıyor?”sorusunun cevabı
bize konuyu verir.Konu en fazla bir iki cümleyle verilir.
Yardımcı
Düşünceler:
İkiden fazla
cümleden meydana gelir.Yardımcı düşünceler,paragrafta ana
düşünceyi destekleyici niteliktedir.Yazar burada konuyla ilgili
açıklamalar yapar ve düşüncelerinin haklı gerekçelerini sıralar.
Ana
Düşünce:
Paragrafta
üzerinde durulan konuya bağlı olarak yazarın asıl anlatmak
istediği düşüncedir.Kesin bir yargı niteliği taşır,genellikle
bir cümleden oluşur.
*Bütün
yardımcı düşünceler,ana düşünceyi haklı çıkarmaya hizmet eder.
Başlık:
Paragrafta
üzerinde durulan düşünceyi bir ya da iki sözcükle
özetleyebileceğimiz ifade paragrafın başlığı olur.Başlık,konu ve
ana düşünceyle bağlantılı olmalıdır.
PARAGRAFIN YAPISI
Giriş:
*Genel bir
yargı niteliğindedir.Bu bölüm bir ya da iki cümleden oluşur.
*Paragrafın
konusu genellikle bu cümlelerdir.
*Giriş bölümü
paragrafın bir çeşit özet olduğundan ana düşünce hakkında
ipuçları verir.
*Asla bağlaçla
başlamaz.
*Giriş
cümlesinde kendisinden önce bir cümle daha olduğunu düşündürecek
bazı zamir,sıfat ya da edatlar bulunmaz.
Gelişme:
*İkiden fazla
cümleden meydana gelir.
*Girişte
belirtilen konu,bu bölümde örnekleme,tanık
gösterme,açıklama,karşılaştırma gibi düşünceyi geliştirme
yollarına başvurularak açıklanır.
*Bu bölümde
yer alan düşünceler paragrafın konusuyla ilgili olmalıdır,yoksa
anlatımın akışı bozulur.
Sonuç:
*Genellikle
bir cümleden ibarettir.
*Anlatılmak
istenen düşünceyle ilgili son sözün söylendiği bölümdür.
*Yazar
paragrafta asıl anlatmak,vurgulamak istediği düşüncesini (ana
düşünce) genellikle bu bölümde verir.
*Sözlerin
toparlanması niteliğinde olduğundan kapsamlı bir yargıdır.Bu
yönüyle de giriş cümlesine benzer.
*Toparlayıcı,özetleyici olması nedeniyle “demek ki,sonuç
olarak,öyleyse,özetle…”gibi sözlerle başlayabilir.
Uyarı:
Ana
düşünce,genellikle paragrafın sonuç bölümünde olmakla
birlikte,bazen metnin başında ya da tümüne yayılmış olabilir.
PARAGRAF KONU ANLATIMI
Paragraf herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki
satırbaşına kadar olan bölümüne denir. Paragraf bir olayın, bir
durumun, bir duygunun sadece bir yönünü ele alır. Paragraf uzun
bir yazıya yapı olarak benzer. Paragrafta da uzun yazılarda
olduğu gibi giriş, gelişme, sonuç bölümleri vardır.
Her paragrafta bir düşünce savunulur. Paragrafı oluşturan
cümlelerin anlam ve yapı yönünden bir uyum içerisinde olması
gerekir.
A)PARAGRAFIN ANLAM YÖNÜ
1)Paragrafın Konusu:
Her paragrafta yazar bir şeylerden söz ederek okura mesaj
ulaştırmak ister.Paragrafta üzerinde durulan,hakkında söz
söylenen düşünce,olay ya da duruma “konu” denir.
Bir paragrafı çözümlerken yapılacak ilk iş konuyu doğru olarak
saptamaktır.Konusu bilinmeyen paragrafın anlaşılması güçtür.
Konuyu bulmak için “Parçada neden söz ediliyor?” , “Üzerinde
durulan nedir?” , “Hakkında söz söylenen nedir?” sorularını
paragrafa yöneltiriz, aldığımız cevap bize paragrafın konusunu
verir.
NOT:
Konunun belirlenmesi ana düşüncenin belirlenmesi için ilk
aşamadır.Konu,genellikle paragrafın ilk cümlesinde yer alır.Kimi
zaman da ikinci cümlede yer alır.
ÖRNEK:
Sabun köpüklerinde gökkuşağının renklerini, lapa lapa yağan
karda uçuşan serçeleri görebildiğimiz için Tanrı’ya şükredelim.
Eğer bize verilen nimetleri ve bütün güzellikleri göremeyecek
kadar kör isek utanalım. Elimizdeki nimetleri sayalım. Ufak
tefek çabalarla ortadan kaldırılabilecek sıkıntıları değil.
Şimdi bu paragrafı dikkatlice okuyup anladıktan sonra paragrafa
şu soruyu soralım: “Parçada neden söz ediliyor?” Bu sorunun
cevabı “Mutlu olabilmek için hayatın kötü yönlerini değil güzel
yönlerini görmeye çalışmak gerekir” cevabını alıyoruz.
Örnek:
Herkes mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçmeye
mecburdur. Ancak bu yolları elinde bir ışık olmadan geçmeye
çalışmaktansa, başkalarının tecrübe meşalelerinden faydalanarak
yürümek daha kolay ve karlı değil midir?
Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden bahsedilmektedir?
A)
Gelecekte başarılı olmak için genç yaşta bir mesleğe atılmak
gerekir.
B)
Hayat, uzun ve zor bir yoldur.
C)
Hayatı daha kolay bir hale getirmek için başkalarının
tecrübelerinden yararlanmak gerekir
D)
Herkes, mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçer.
Çözüm:
Paragrafın bütününü dikkatlice okuduktan sonra “paragrafta neden
söz ediliyor?” sorusunu paragrafa yönelttiğimizde “hayatı kolay
bir hale getirmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak
gerekir .” cevabını alırız.
Cevap: C
2)Paragrafın Başlığı:
Bir
paragrafın başlığı konu ve ana düşünceyle doğrudan ilgilidir.
Başlık,konu ve ana düşüncenin bir çeşit özetidir.Başlık
paragrafın tamamını kapsar.
Paragrafın başlığını bulurken paragraf okunduktan sonra
ilk ve son cümle tekrar okunmalıdır.Bu cümleler genellikle
konuyu ve ana düşünceyi verir.Başlık ana düşünceyle özellikle de
konuyla ilgilidir.
ÖRNEK:
Sözü uzatmak, büyütmek, dallandırmak, gereksiz kelimelerle
doldurmak yoktur onda. Ne diyecekse en açık, en doğru biçimde
söyler. Ama bu sözler bir araya geldi mi bir derinlik, bir anlam
çoğalması, üzerinde uzun uzun durmak, incelemek, düşünmek
gerekliliği yaratır.
Bu paragrafın ana düşüncesi, “Söyleyeceği sözü uzatmadan açıkça
söylemek .” olduğuna göre, başlık da düşüncenin özeti olan “özlü
anlatım” olmalıdır.
Örnek:
Para, gerçek zenginlik değildir. O, sadece ihtiyaçların
giderilmesine vasıta olduğu için değerlidir. Bir çölün
ortasında, hararetten yanan bir insan için birkaç damla soğuk
su, bir torba altından çok daha değerlidir.
Bu paragrafın başlığı aşağıdakilerden hangisi olabilir?
A)
Gerçek Zenginlik
B)
Çöl ve Su
C)
Soğuk Su
D)
İhtiyaçların Giderilmesi
Çözüm:
Paragrafın ana düşüncesi “Para gerçek zenginlik değildir.” Bu
ana düşünceyi kapsayan başlık “Gerçek Zenginlik” olmalıdır.
Cevap: A
3)Paragrafın Ana Düşüncesi:
Yazarken veya konuşurken karşımızdakine bir şeyler aktarmak
isteriz. İster bir olay aktaralım, isterse bir konudaki
düşüncemizi aktaralım,bunların hepsini bir amaç için ortaya
koyarız.Bu amaca,aktarmak istenilen bu mesaja “ana düşünce”
denir.
“ Bu parçada anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir? Bu
parçada vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?”
sorularına cevap verir.
Ana
düşünce paragrafın başında, ortasında, sonunda olabileceği gibi
paragrafın geneline sindirilmiş de olabilir.
ÖRNEK:
“Kışın beyaz güzelliğinin de yazın sıcak ve nemli günlerinin de
zevkine var. Her mevsim, her gün, her an gelir geçer ve hiçbiri
asla birbirinin aynı ya da tekrarı değildir. Kış soğuğunun
ortasında yazı, yazın bunaltıcı sıcağında kışı özlemek yerine,
her mevsimi kendi güzelliğiyle kabul et.”
Parçada, her mevsimin, her anın kendine göre bir güzelliğinin
olduğu, bir mevsimi yaşarken bir başka mevsimin hayalini kurarak
yaşamamak ve içinde bulunduğumuz mevsimin tadını çıkararak
yaşamak gerektiği anlatılıyor. Öyleyse bu paragrafın ana
düşüncesi: “ Hayatın her mevsiminin tadını çıkarmak gerekir.”
olmalıdır.
4)Paragrafın Yardımcı Düşünceleri:
Ana düşünceyi inandırıcı bir duruma getirmek,desteklemek
amacıyla çeşitli düşüncelere,görüşlere de yer verilir,bunlara
“yardımcı düşünce” denir.
Bir paragrafta ana düşünce bir tane iken yardımcı düşünce sayısı
birden fazla olabilir.Yardımcı düşünceler ana düşünceyle
bağlantıları ölçüsünde önem kazanır.
Yardımcı düşünceyle ilgili sorular çoğu zaman “olumsuz”
biçimdedir.
“…………. hangisine değinilmemiştir?”
“…………. hangisi çıkarılamaz?”
“…………. hangisi söylenemez?”
“………….. hangisine yer verilmez?”
|