CTRL
F
KISAYOLU
İLE
 
 DİLEDİĞİNİZ
KONUYA ULAŞINIZ
 
 
 
 
 
 
BU SAYFA
DERLEMEDİR
YAYIN
HAKKI
DERLENENLERİNDİR !...

 
 

 

Ses Bilgisi
Ses, Harf nedir?
Seslerin Oluşumu

1.Ses fizik bakımından bir titreşim olayıdır; ancak dil bilgisi bakımından dilin en küçük parçasıdır.

İnsan dışında herhangi bir varlık sesi anlaşma malzemesi olarak kullanabilir mi?

Örneğin papağanların çıkardığı taklidi seslerden dolayı “Papağanları konuşabiliyor.” diyebilir miyiz? Araştırınız.

2.Bir dilde bulunan sesler, o dilin ses dağarcığını oluşturur. Türkiye Türkçesinin ses dağarcığında 29 harf vardır:

...........................................................................................

3.Dil sesinin yazıdaki işaretine .................... denir.

4.Sesle harf farklı kavramlardır; birincisi ......................, ikincisi ........................ algılanır.

5.Harflerin belli sıraya göre dizilmesi .....................’yi oluşturur.

6.Ses, akciğerlerden başlayıp ağızda sona eren ses yolu denilen yolun üstüne sıralanmış ses organları tarafından meydana getirilir.

Bu organlar şunlardır:

a.Akciğerler,
b..........................................
c..........................................
d..........................................
e..........................................
f..........................................
g..........................................
h..........................................
i.Çene

 Seslerin Sınıflandırılması
Ünlü ve Ünsüzlerin Özellikleri Seslerin Birleşmesi Hece Yapısı ve Kelime

1. Sesle harf arasındaki farkı yazınız.

2. “alışmak”, “seyahat” ve “vefa” kelimelerindeki “a” seslerinin söylenişlerini dikkat ediniz.

Bu söylenişlerin alfabede karşılığı var mıdır? Açıklayınız.

3. Aşağıda maddeler halinde Ünlüler bakımından Türkçenin ses özellikleri verilmiştir. Bu maddelere örnekler veriniz.

a. Türkçe asıllı kelimelerde kendiliğinden uzun ünlü yoktur. Bünyesinde uzun ünlü bulunan kelimeler Türkçe değildir:...........................................................................
b. Türkçe kelimelerde /o/, /ö/ ünlüleri sadece ilk hecede bulunur. Birinci hecenin dışında /o/, /ö/ ünlüleri bulunan ve

dilimizde kullanılan bütün kelimeler yabancı asıllıdır: ................... ............................

.............................. .......................... ................................ ............................. ...............................

................................... ............................. .................... .... ........................

c. Türkçede vurgusuz orta hece ünlüsü düşme veya değişme eğilimdedir:

....................................... ..........................................
....................................... ..........................................
....................................... ..........................................
........................................ ..........................................
....................................... ..........................................
....................................... ..........................................

4. Bir hamlede söylenen veya ağızdan çıkan ses veya sesler topluluğuna hece denir.

Bir hecenin varlığı için ilk, temel ve yeterli şart,

ortada bir ünlünün bulunmasıdır. Tek başına bir ünlü bir hece olabilir.

Türkçemizde altı çeşit hece vardır.
a. Bir ünlülü heceler:...........................................
b. Bir ünlü bir ünsüzden oluşan heceler:.......................................................................
c. Bir nüsüz ve bir ünlüden oluşan heceler:........................................................................
d. Bir ünsüz bir ünlü bir ünsüzden oluşan heceler:............................................................
e. Bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan heceler:..........................................................
f. Bir ünsüz bir ünlü ve iki ünsüzden oluşan heceler:...........................................................

5. Aşağıdaki kelimeler, hangi sebeplerden dolayı Türkçe değildir:
Vilâyet : 1. ....................
2. ....................
3. ....................

Monitör : 1......................
2. .....................
3. .....................

Heyecân: 1. ......................
2. .....................
3. ......................

Mürâcaat : 1. .....................
2. .....................
3.......................
4. ....................

Teşekkür : 1........................
2. .....................

 

Başlıca Ses Olayları

1) Ünsüz Yumuşaması ( değişmesi ):

“p, ç, t, k”dan biriyle biten kelimeye ünlüyle başlayan ek gelirse “p, ç, t, k” yumuşar, yani “b, c, d, g, ğ” olur.

borç-u borcu, bilek-i bileği, dolap-a dolaba, renk-i rengi, toprak-a toprağa, yamaç-ı yamacı

2) Ünsüz Benzeşmesi ( uyumu ):

“f, s, t, k, ç, ş, h, p” den biriyle biten kelimeden sonra “c, d, g” geliyorsa bunlar “ç, t, k” ya dönüşür.

giriş-gen girişken, yurt-daş yurttaş, kanat-dan kanattan, gelmiş-di gelmişti, 5’de, 5’te

3) Ünlü Daralması:

-yor eki (a, e)’den sonra gelirse bu sesler (ı, i, u, ü)’ye dönüşür.

Sakla-yor saklıyor, gözle-yor gözlüyor, anlama-yor anlamıyor, başla-yor başlıyor

4) Ses Düşmesi:

Ünlü ( hece ) Düşmesi: alın-ı alnı, burun-u burnu, oyun-a-mak oynamak, ileri-le-mek ilerlemek
kayıp-etmek kaybetmek, cuma-ertesi cumartesi

Ünsüz Düşmesi: ufak-cık ufacık, büyük-cek büyücek, ufak-almak ufalmak

5) Ses Türemesi:

Ünsüz Türemesi: hak-ım hakkım, sır-ı sırrı, af-ı affı, hal-olmak hallolmak

Ünlü Türemesi: bir-cik biricik, az-cık azıcık, genç-çik gencecik

6) Kaynaştırma Ünsüzleri: Ünlüyle ünlüyü birleştiren “y, ş, s, n” seslerine denir.

elma-a elmaya, baba-ın babanın, kale-i kalesi, yedi-er
yedişer

7) Ulama: Ünsüzle biten kelime ünlüyle başlayan kelimeye bağlı okunur.

“Korkma sönmez bu şafaklarda yüze nalsancak
Sönmeden yurdumu nüstünde tüte nen so nocak”

Aşağıda belirtilen kelimeleri, bu ders notundaki bilgilere göre inceleyiniz.

Maçta bizim taraftan sadece ben vardım.

Saçlarını taradıktan sonra dolaptan kitabını aldı.

Oğluyla birlikte gittiği balık avında burnu kanadı.

Fikrini sorduğumuz her öğrenci başkanı işaret etti.

Pazartesi günü, kahvaltıda kaynanası sütlaç getirdi.

Benzi sararan çocuğun boynundan karnına doğru bir ağrı vardı.

Buyruklarını devrim muhafızlarına iletti.

Ufacık çocuğun alnında bir yara izi var.

Hastanedeki odasına büyücek bir televizyon getirdi.

Vergi affının iptali, yükselen hayat pahalılığını körüklüyor.

İşlerimi halledince biricik kardeşimi arayacağım.

Bana bir şey söylüyorsun; ama benden çok şey saklıyorsun

Vurgu ve Tonlama

Aşağıda Türkçede kelime vurgusunun özellikleri verilmiştir. Her maddeye örnekler veriniz.

1. Türkçede anlam işlevi olan vurgulamalar dışında tek heceli kelimeler vurgusuzdur:..............................................
2. Birden fazla heceli kelimelerde genellikle vurgu son hece üstündedir:...................................................................
3. Türkçe asıllı veya başka dillerden dilimize yerleşmiş yer adlarının ve insan adlarının çoğunda vurgu ilk hece üstündedir:..............................................................................................................................................................
4. Dilimize Farsça’dan girmiş yer isimlerinde vurgu son hece üstündedir:..................................................................
5. Olumsuzluk eki vurguyu kendinden önceki heceye çeker:......................................................................................
6. Dilimizde seslenmelerde vurgu daima ilk hece üstündedir:.....................................................................................
7. Soru eki vurguyu kendinden önceki hecenin üstüne atar:.......................................................................................
8. Da, de bağlama edatı ile ki bağlama edatı da vurguyu kendinden önceki hecelerin üstüne aktarır: ..................................................................................................................................................................................

Cümle Vurgusu
Aşağıdaki cümlelerde cümle vurgularını gösteriniz.

Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / kağnılar / gider


Kağnılar / Sivas yollarında / geceleri / ağır ağır / gider


Kağnılar / Sivas yollarında / ağır ağır / geceleri / gider


Kağnılar / ağır ağır / geceleri / Sivas yollarında / gider



Aşağıdaki şiir parçasında vurgunun kelimelerin hangi hecesinde olduğunu daire içine alarak belirtiniz.

MEMLEKET TÜRKÜLERİ

El gibi dolaşma Anadolu’nda.
Arkadaş yurdunu içinden tanı,
Dinle bir yosmayı pınar yolunda,
Dinle bir yaylada garip.

Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt.
Yıllarca dökülür sana göz yaşı.
Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt,
Turnanın hasreti yakar Maraş’ı...

Bir çölü andırır bil ki dört yanın
Bağrını delmezse yanık türküler;
Varlığı bu korla tutuşmayanın
Kirpiği yaşarsa gözleri güler. Faruk Nafiz / Çoban Çeşmesi
 

Ses Uyumları

TEMİZLİK

Bir dostum anlattı:
Tanıdığı bir aile ile bir vapur gezisi yapıyorlar. Ailenin küçük çocuğuna bir sürpriz yapmak için önceden alıp cebine koyduğu çikolatalardan bir paket çıkarıyor, kâğıtlarını da buruşturup denize fırlatıyor. Çocuk çikolatadan ziyade son hareketin şaşkınlığı ile bağırıyor:
- A!... Denizi kirleteceksiniz, baksanıza, karşıda kağıt sepeti var, neden oraya atmıyorsunuz.
Çocuk hayrette, dostum utanmış durumdadır. Bir gün yetkili bir idare amiri ile beraber Tophane rıhtımına çıkmıştık. Motorumuzun pervanesi karpuz kabuklarını renkli kâğıt fırıldaklar gibi havada döndürüyordu. Rıhtımın köşeli bir yerindeydik. Pislikten denizin bir kısmı görünmüyordu. İlgili memuru çağırdı ve niçin bunları temizlemediğini sordu.

Hasan Âli Yücel

Yukarıdaki metinde küçük sesli uyumuna aykırı kelimeleri bularak, aykırılık nedenlerini yazınız.

Uymayan Kelimeler Nedenleri

- ...............................: .
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

- ...............................
.................................................................................................................................................................................

 

Deyim - Atasözü

Atasözleri
Söyleyeni belli olmayan özlü sözlere denir:

Vakit nakittir.
Balık baştan kokar.
Ağacı kurt, insanı dert yer.
Bir çiçekle bahar olmaz.
Bedava sirke baldan tatlıdır.

Atasözlerinin kelimeleri kalıplaşmıştır, değiştirilemez:

Sakla samanı gelir zamanı. (doğru)
Sakla samanı gelir vakti. (yanlış)

Atasözlerinin birçoğu mecaz anlamdadır:

Dağ başından duman eksik olmaz.
Alıcı kuşun ömrü az olur.
El elden üstündür.

Bir kısım atasözleri de gerçek anlamdadır:

Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.
Dost ile ye, iç; alışveriş etme.
Akıllı düşman akılsız dosttan hayırlıdır.
Baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana!
Son pişmanlık fayda etmez.


Deyimler:
Anlatımı güçlendirmek amacıyla söylenen kalıplaşmış sözlere denir, en az iki sözcükten oluşur.
Komşumuz iflas etmiş, bir görsen kan ağlıyor.
Gün görmüş ihtiyarların sohbeti tatlı olur.

Deyimler anlatımı güç olan soyut kavram ve durumları somutlaştırarak anlaşılırlığı kolaylaştırır:

-----

Bence durumu abartıyorsun, zaten hep pireyi deve yaparsın.

Meseleyi tereyağından kıl çeker gibi halletti.

Deyimler yalnız başına kullanıldığında atasözü gibi yargı bildirmez:

Bulanık suda balık avlamak.
Dört gözle beklemek.

Cümle şeklinde kullanılan deyimler de vardır:

Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur.
Oğlan aldı oyuna gitti, çoban aldı koyuna gitti.
Papuç kadar dili var.
Atı alan Üsküdar’ı geçti.

Kimi deyimler eksiltilidir:

Gözün aydın (olsun), oğlun gelmiş.
Laf aramızda (kalsın), pek şişmanlamışsın.
Çat kapı (çat diye kapıyı vurarak), misafirliğe gittik.

Deyimler kalıplaşmış olduğu için kelimeleri değiştirilemez:

Bankadaki hırsızlık işine onun da adı karışmış. (doğru)
Bankadaki hırsızlık işine onun da ismi karışmış. (yanlış)

Kimi cümlelerde deyim, açıklayıcısıyla birlikte verilir:

Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur, gücüm ancak bu kadarına yetiyor.
Başkaları için gizlice hazırladığı tehlike, kendisine zarar verdi, kazdığı kuyuya kendisi düştü.

Aşağıdaki deyimler yandaki iki cümlenin hangisinde doğru anlamda kullanılmıştır?
Züğürt tesellisi ( )


( ) Hedefimiz dünya kupasıydı fakat gümüş madalya bizim için züğürt tesellisi oldu.

Mahallemizin zenginleri kazançlarının bir bölümünü fakirlere züğürt tesellisi olarak verirlerdi.
Yüzü yok ( )


( ) Daha önceden tanımadığım bu kişiden nasıl bir yardım isteyeyim, yüzüm yok.

Babama yaptığım bunca kötülükten sonra ondan harçlık istemeye yüzüm yok.
Üstüne bir bardak su içmek ( )


( ) Bu zor işten kurtulduğumuz için üstüne bir bardak su içmek gerek.

Borç verdiğiniz kişi düzenbazın biridir, paranızın üstüne bir bardak su için.
Sarı çizmeli Mehmet Ağa ( )


( ) Bahçe kapısını açınca karşımda iri kıyım biri, sanki bir sarı çizmeli Mehmet Ağa duruyordu.

Bu haber kimden çıkmıştı belirleyemedik; haberi yayan şu an belli değil: Sarı çizmeli Mehmet Ağa!
Pabuç kadar dili var ( )


( ) Anlatmak istediklerini etraflıca anlatabilecek kadar iyi anlatıma sahiptir, pabuç kadar dili var.

Çevresine karşı saygısız sözler etmekte yeteneklidir, pabuç kadar dili var.
Nefes tüketmek ( )


( ) Yalnız yaşayan bu adam bir sabah kahvaltı sırasında masada nefes tüketmişti, cenazesini iki gün sonra bulmuşlardı.

Babaları hergün çocuklarının derslerine çalışmaları gerektiği konusunda nefes tüketiyordu.
Meteliğe kurşun atmak ( )

( ) Girdiği son iş iyi kâr getirmişti ki meteliğe kurşun atıyordu.


Hiç parası kalmamıştı meteliğe kurşun atıyordu.
Koyun kaval dinler gibi dinlemek ( )


( ) İşçiler patronun sözlerinin birazını anlıyorlar, konuşmayı koyunun kaval dinlediği gibi sessizce dinliyorlardı.

Dinleyiciler konuşmacıyı koyunun kaval dinlediği gibi dinlemişler, sözlerinden hiçbir şey anlamamışlardı.
İyi saatte olsunlar ( )

( ) Komşularımız iyiliksever insanlardır; iyi saatte olsunlar.


Köşedeki eski konağı iyi saatte olsunlar işgal etmiş.
İç etmek ( )

( ) Çektiği sıkıntıları kimseye açıklamıyor iç ediyordu.

Çalıştığı fabrikadan bir gün bir terlik öbür gün bir giysi iç ediyor, eve getiriyordu.
Çil yavrusu gibi dağıtmak ( )


( ) Bölüğümüz ilerideki vadide kamp kuran düşman müfrezesini ani bir baskınla çil yavrusu gibi dağıtmıştı.

Padişah tahta çıktığı ilk gün, hazinedeki altınları bütün halka çil yavrusu gibi dağıttı.


Aşağıdaki metinlerde geçen deyimleri bularak hangi anlamda kullanıldığını yazınız.

Can yoldaşım olmazsa olmasın
Yalnızım diye hayıflanmasın.
Üç adım ötede deniz;
Dosttur; ne öfkesi, ne durgunluğu sebepsiz
(Cahit Sıtkı Tarancı)
....................................................................................


....................................................................................



Bugün hava güzel
Bugün içim içime sığmıyor.
Annemden mektup aldım,
Memlekette gibiyim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
 

....................................................................................


....................................................................................
 


Gurbet ellerde zelîl olmadan,
Gününü gün etmek hayli hünerdir.
Atalar kavlince insana vatan,
Doğduğu yer değil, doyduğu yerdir.
(Rıza Tevfik Bölükbaşı)
 

....................................................................................


....................................................................................
 



Zamanla nasıl değişiyor insan?
Hangi resme baksam ben değilim.
Nerede o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim.
(Cahit Sıtkı Tarancı)
 

....................................................................................


....................................................................................
 


Bir köşeye çekilen için,
Yemekten içmekten kesilen için,
Sensiz uykuyu haram bilen için,
Ayrılık ölümün diğer ismidir.
(Cahit Sıtkı Tarancı)

 

....................................................................................


....................................................................................
 


Deyimlerin Hikayeleri

AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK

Türkçe'de bakla ile alâkalı iki deyim vardır. Her ikisinde de illiyet, kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir. Kurutulmuş baklanın ağıza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi ilzam eder. Sır saklama ve dilini tutma konusunda kendisine itimad edilemeyen kişiler için "Ağzında bakla ıslanmaz" deyiminin kullanılması bu yüzdendir. Yani duyduğu bir sırrı hemen başkasına anlatır, demlenesiye kadar yahut bir baklanın ıslanacağı müddet kadar olsun beklemez demeye gelir.
Baklayla ilgili diğer deyim baklayı ağzından çıkarmaktır. Deyim, içimizden geçtiği halde mekân ve zaman müsait olmadığı için nezaket veya siyaseten söyle(ye)mediğimiz şeyler için birisinin bizi ikazı zımnında "Çıkar ağzından (dilinin altından) baklayı" demesine işarettir. Deyimin hikâyesi şöyle:

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine yakıştırılan küfürbazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş. Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz, matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:
- Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin.
Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten bir kız çocuğu başını uzatarak,
- Şeyh efendi, biraz durur musun? deyip pencereyi kapatır. Şeyh efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,
-Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...
Şeyh içinden "La havle" çekse de denileni yapmamak tarikat adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O sırada küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız seslenir:
-Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
-İyi de evlâdım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun akına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur,horoz çıkarmış.Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu.
Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine Şeyh efendi,
-Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı!..

İş işten geçti

Bolu Beyi'ne baş kaldıran ünlü eşkıya Köroğlu (şair Köroğlu ile karıştırılmasın) bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için tebdil-i kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul'a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp,
-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu'yu atıyla birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından bîri onu teselli için seslenmiş:
-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar'ı geçti.O adam Köroğlu'nun kendisi idi.

Bugün bu sözü, "İş işten geçti" manâsında kullanırız.

"Lafla peynir gemisi yürümez!"

Rivayete göre bir zamanlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
-Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
-Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici.
-Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ lazım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş.
-Lafla peynir gemisi yürümez ha!

A V U C U N U Y A L A M A K

Umduğumuz bir nimet ele girmediği zamanlarda söylenilen bu deyim, eskiden kadınlar arasında yaygın iken bilâhare çıkış noktası unutulup erkekler tarafından da kullanılır olmuştur. Eskiden hamile kadınların aşerme (aş yermek) dönemleri ile bebekli hanımların süt dönemlerinde canlan çekip de ulaşamadıkları bir şey olursa göğüslerinin şişeceği veya sütlerinin kesileceğine dair bir İnanış mevcutmuş. Fakirlik, yasaklama, sıhhî gerekler vs. yönünden bir şeyi canı çektiği halde ondan tadamayan bir kadın, sanki onu tadı- yormuşçasına sağ avucunun içini yalar ve böylece nefsini köreltir, istediği nimeti yediğini farz edermiş. Aynı uygulamaların çocuklara yönelik bir versiyonu da İmrendikleri yiyeceklen onlara bir tadımlık da olsa ikram etmektir. Eğer ikram edilmezse çocuğun bir yerlerinin şişeceği söylenir ki galiba kadınların göğüs şişmesi ile aynı olsa gerektir.

Yolunacak Kaz

Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar II.Isman, IV. Murat, III.Osman, III.Selim ve II.Mahmut ile sınırlıdır.Bunalrdan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür. Sirkeci'ye gelip bir sandala binerekBeylerbeyi'ne geçeceklerdir. Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer. Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır. Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar. Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar.
Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
-Baba,der.32 ile nasılsın?
İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
-32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor.
Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
-İşitliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu?
-Bunan iki ay evvel biri girdi.Son günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak?
Padişah sükut eder.Kayıkçı işine devamdadır. Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır. Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim.

Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar. Gel gelelim mabeyinciler meraktadır. Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline. Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar. Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler. Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar. Adamlar hemen sadede gelerek:
-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün.
-Beli.
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi.
-Bir hatamız mı oldu ağalar?
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz.
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
-Haşa! Ancak...
İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır. O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:
-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin nasıldır,demek istedi. Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum. Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim.
-Eeee?
İhtiyar yine nazlanır. Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar. İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi. Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı. Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi. Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim. Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi.
Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır.
- Ya üçüncü sual ne idi?
İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz. Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz... Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi.

O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir.

PABUCU DAMA ATILMAK

osmanlı ahi teşkilatını bilirsiniz.şimdiki esnaf ve sanatkarlar derneği gibi o zamanın esnaf örgütü.

işte ahiler ayıplı mal satan esnafın kapucunu cümle alem görsün ve bilsin diye dama atarmış.o pabuç belli bir süre esnafın damında kalır ve esnaf bu şekilde teşhir edilirmiş.

bu deyim burdan gelir.

Çizmeyi Aşmak

Milad-ı İsa'dan üç asıl evvel Efes'te Apelle (Apel) isimli bir ressam yaşarmış. Bu ressamın en büyük özelliği yaptığüı resimleri halka açması ve gizlendiği bir perdenin arkasından onların tenkitlerini dinleyip hoşa gidecek yeni resimler için fikir geliştirmesi imiş.

Günlerden birinde bir kunduracı, Apel'in resimlerinden birini tepeden tırnağa süzüp tenkide başlamış. Önce resimdeki çizmeler üzerinde görüşlerini bildirip, kunduracılık sanatı bakımından tenkitlerini sıralamış. Apel bunları dinleyip gereklinotları almış. Ancak bir müddet sonra adam, resmin üst kısımlarını da eleştirmeye hatta teknik yönden, sanat açısından, renklerin kontrasından ve gölgelerin derecesi üzerine de ileri geri konuşmaya başlayınca Apel, perdenin arkasından bağırmış:
_Efendi, haddini bil; çizmeden yukarı aşma!

B A M T E L İ N E B A S M A K

Bâm (bem) kelime olarak evin üstü, çatı demektir. Türkçe'de dam olarak kullanılır. Bir musikî terimi olarak kullanılan bam telinin orijinal telâffuzu "bem teli"dir. Bem, aslında kanun, tambur gibi sazlara takılan tel demektir. Bem (veya bam) sakalın dudağa en yakın olan kalın teline de derler. Telli sazların en üstünde bulunduğu ve kalın ses verdiği için bu tele musikîde "bam teli" denilmiştir. Bunun karşıtı zîr (alt) olup o da en ince teli karşılar (zîrübem=alt ve üst, ince ve kalın teller).

Eskiler en yüksek perdeden nağme çıkaran bam telinin sesini, bağıran, öfke ile sesini yükselten kişilerin köpürmelerine benzetmişler ve bunun adını "(Birinin) bam teline basmak (veya dokunmak)" diye koymuşlar. Eğer birisini aşın derecede kızdıracak bir sözü kasden söylüyorsanız, karşınızdakinin bam teline bastığınızdan hiç şüpheniz olmasın. Çünki o da bam telinden ses verecek, hışım ile kubbeleri çınlatacaktır.

A L T I K A V A L Ü S T Ü Ş E Ş Â N E

Parçalan birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü şeşhâne deyimini kullanırız. Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır. Çünki şeş-hâne diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır.

Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Çünki kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Keza kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan kurşun atılır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.


Toprağı Bol Olmak

İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Tanrılarına sunmak ve öte dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak ile takılardan oluşurdu. Türk Beyleri de İslamiyetten önceki zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi. Eski medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır.

Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış, nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı kanunsuz yollara sevk etmiştir. Höyüklerdeki hazineler de zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük höyükler yapılır olmuş. O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne atmaları gelenek halini almış. Öyle ya, mezarın üzerinde toprak ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu. Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi bulunacaktır. Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak" deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder. Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır.
...

İskender PALA
B A Ğ D A T  G İ B İ  D İ Y A R O L M A Z

Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir- Çünki sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.


A L T I N D A N  Ç A P A N O Ğ L U  Ç I K I Y O R

Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup 1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir. Ahmet Paşa'nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus'u içine alan bir hükümet kurup adını Celalîler listesinin serlevhasına yazdıran odur. Süleyman Bey zamanında sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve çekingenlikle anılmaya başlar.

İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur. Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman Bey'in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına anlatıp fikrini ister.Aldığı cevap şöyledir:

-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada demektir!...

Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir.

Çapanoğlu Süleyman Bey yaşadığı zamanda takvimler 1700'lü yılların sonuna yaklaşmaktaydı.Şimdi 2000'li yıllardayız ve bir yerlerde yolları daima bir Çapanoğlu kesmiş oluyor

DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR EDEBİYATÇILARI

Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig

Hakkında Ön Bilgi

Gökhan Yılmaz

Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız gibi; bu devletin 'vatandaşı' olan Yusuf hakkındaki bilgilerimiz de yok denecek kadar azdır. O'nun hakkında bütün bildiklerimiz, eseri okuyuculara takdim etmek amacıyla, sonradan ve başkalarınca eserin başına eklenen mukaddimelerin verdiği bilgilere ve eserin kendisinden çıkarılabilecek ipuçlarına dayanmaktadır.

Bu ipuçlarına dayanılarak, hayatının bazı yönlerini tespit ve tahmin etmek mümkün ise de; tam bir biyografisini oluşturmak imkânsızdır. Kitap boyunca adını bile sadece bir kez, "Kitap sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasîhat eder" başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı olduğu da anlaşılmaktadır.

Esere eklenen mukkadimenin bildirdiğine göre, Yusuf Balasagun'ludur. Kitabın yazıldığı çağlarda Balasagun şehri 'Kuz-Ordu' adını taşıyor ve Kaşgar ile birlikte, XI. yüzyıl Orta Asya Türk kültürünün ve dilinin merkezi sayılıyordu. Balasagun'un asîl ailelerinden birine mensup olan Yusuf, eserinin esasını burada yazmış ve düzenlemiş, ancak son şeklini doğduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği Kaşgar'da vermiştir. Kitabını huzurunda okuyarak, Tavgaç Kara Buğra Han'a sunmuş; O da çok beğenerek Yusuf'a Has Hâcib ünvanı vermiş ve onu kendi yakınları arasına almıştır. Herkese yarayan fakat hükümdârlara daha çok yarayan6 kitaba 'Kutadgu Bilig' adını vermesini, "kitaba Kutadgu Bilig adını koydum ki, okuyanı kutlandırsın" diyerek açıklar. Yusuf, üzerinde 18 ay uğraştığı eserini 1069/1070'de tamamladığına ve yazmaya başladığı zaman 50 yaşlarında bulunduğuna bakılırsa 1018/1019 yıllarında doğmuş olmalıdır. Ölüm tarihi hakkında bilgimiz olmamakla birlikte, eserin sonradan eklenen kısımda iyice ihtiyarladığını söylemesinden uzun yaşadığı düşünülebilir.Karahanlı Devleti döneminde Türkler ileri bir uygarlığa sahiptiler. Arap, Fars, Çin, Hint ve Batı uygarlıkları ile temas halindeydiler ve buralardaki gelişmeleri izleyebiliyorlardı. Türkler İslâmiyeti kabul ettikleri zaman yazıya, kitaba, eğitime yabancı barbar bir millet değildiler10. Karahanlılar, İslâm kültür dairesine girmiş olmakla birlikte, köken olarak doğularındaki yüksek Uygur kültürüne de bağlıydılar ve bu kültür, Çin tarihçilerine göre, daha V. asırda oldukça parlak ve geniş bir edebiyata sahipti; yazılı eserleri olduğu gibi, hanların sarayında vakânüvisler de bulunurdu. Meşhur Çin elçisi Wang Yen-Te onuncu asırda, Uygur ülkesinde gördüğü kitaplıklardan bahseder.

İşte, Yusuf böyle bir kültür ortamında yetişmiş bir Türk entelektüelidir. O, Kutadgu Bilig'i yazdığı sıralarda, Kaşgar yakınlarında, Sıngı-Seli-Tutung Budist sutrası Suvarnaprabhasa'yı Altun-Yaruk adı altında Türkçe'ye çevirmekte Kaşgarlı Mahmud ise, meşhur lûgatını kaleme almaktaydı. Yusuf, çevresinde bulunan büyük kültürlere ve bunların dillerine âşina idi ve eserinden anladığımız kadarıyla edebiyata, ilâhiyata, folklora, siyasete, felsefeye ve devrinin tüm pozitif bilimlerine ilişkin ansiklopedik bilgiye de sahipti. Hatta, devrinin bilginlerine Öklid geometrisi bilmeleri gerektiğini tavsiye ediyordu. Yusuf, devlet adamı olma sıfatı ile Budist ve Manihaistlerle de sık sık görüşmüş, bu inanç sistemlerini de yakından tanımıştı. Bütün bunlarla birlikte, Yusuf, Türklüğünün bilincinde olmuş; geçmişine ve diline bağlı kalmıştır. Bu tavrı ile o, Bilge Kağan'lardan beri aktarılan zihniyeti taşıyan hattın bir unsuru olmuştur.

Yusuf, İslâmiyet'in etkisiyle değişmekte olan Türk-Uygur toplumunun geleneksel ahlâki ve hukukî telâkkilerini tespit etmiş; yaşadığı çevrenin sosyal ahlâkını, devlet yönetimi hakkındaki esaslarını, hukuk anlayışlarını ve askerlik esaslarını unutulmaktan kurtarmış ve gelecek kuşaklara aktararak, elde edilmiş kültür hazinesinin yaşamasını sağlamıştır. Yusuf'un eseri sadece bu yönüyle değil, İslâmiyet'i kabul etmekle yepyeni bir medeniyet çevresine giren bir toplumun, şiddetle sarsılan eski ve geleneksel değerlerini yeni bir senteze vardırmak endişe ve çabasını yansıtması bakımından da çok önemlidir. Yusuf, bu süreçte kendini gösteren münzevî zahid tipine karşı, şiddetle, insanın toplum içindeki yaşayışını savunuyordu.Yusuf'a ilişkin son bir bilgi olarak; Arsal'ın -ihtiyat kapısını açık bırakmak şartı ile-Kutadgu Bilig'de kut'u temsil eden Ay-Toldı ile Aklı temsil edenÖgdülmiş'inşahıslarında, şâirin kendisini tasvir etmiş olduğunu sandığını söyleyebiliriz.B.Kutadgu BiligKutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridiEdebî bakımdan ilk sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi'nin ilk örneğidir. Kitabın yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti'ndeki bütün boyların konuşma dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı Mahmud'un bu lehçeyi 'Hakaniye' adıyla anması da bunu göstermektedir. Kutadgu Bilig'de dil henüz saflığını korumaktadır.

Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde İslâmiyet'e ait 'helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat, tarikat, fazl, nimet' gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf da müttaki bir Müslüman olduğu halde, 'Allah' kelimesinin bir kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe 'Tanrı', 'İdi', 'Bayat', 'Ugan' ve seyrek olarak da Arapça 'Rab' kelimeleri kullanılmıştır. 'Peygamber' ve 'Resul' kelimeleri de kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan 'Yalavaç' ve 'Savcı' tercih edilmiştir.

En dikkat çekici olanı ise 'Tengri Taâla' ifadesidir ve bir sentezin sembolü gibidir. Eserin adı 'kutadgu' ve 'bilig' gibi iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan 'bilig' kelimesi, 'bil-' fiil kökünden '-g' fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir isim olup, 'bilgi' demektir. Tamlayan 'Kutadgu' kelimesi ise, 'kut' isim kökünden '-ad-' isimden fiil yapma eki ile yapılmış 'kutad-' fiilinden '-gu' eki ile yapılmış bir isimdir.

Kutadgu Bilig, 'kutlandıran bilgi' veya 'kutlu olma bilgisi' demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur olan 'kut' kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün 'saadet' anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold'a göre 'majeste' (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve Kafesoğlu, kelimenin 'siyasî iktidar' kavramını ifade ettiğini, 'tâlih', 'saadet', 'bahtiyarlık' gibi karşılıkların ikinci plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar olduğu kanaatindedirler. Karamanlıoğlu, 'kut' kavramının tamamen 'devlet' sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu yorum, doğruya en yakın olanı gibi görünmektedir.

Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf'un bilerek bir 'dil oyunu' yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla, ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ, mutluluğun önündeki en büyük engel 'eksiklik'tir.

Kutadgu Bilig'in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı olan Viyana nüshası 1439'da Herat'ta kopya edilmiştir. Aynı yüzyıl içinde Tokat'a, oradan da 1474'de İstanbul'a getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında İstanbul'da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı'na vermiştir. Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile yazılı olan ve Kahire'deki Kral Kitaplığı'nda bulunan Mısır nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896'da tespit edilmiştir. 1914'de bulunan ve yine Arap harfleri ile yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.Her üç nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu'nca yayımlanmıştır. Bu üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve eserin günümüz Türkçesi'ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanmıştır.

Arat'ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3 bölüm de bitiriş bölümleridir.

Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır. İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil etmektedirler.Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler.

Sözü edilen üç nüshanın da Türkler'in hâkim olduğu coğrafyalarda bulunmuş olması, Kutadgu Bilig'in, vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın, Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig'den alınmış dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu düşündürtür. Kutadgu Bilig allegorik bir münâzara karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş; bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden kişiler şunlardır:

Kün-Togdı (hükümdâr): 'köni törü' (Adâlet) Ay-Toldı (vezir): 'kut' Ögdülmiş (vezirin oğlu): 'ukuş' (Akıl) Odgurmış (vezirin kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle, ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir.

Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci kişilerin konuşmalarının içerikleri açılarından sonuçlar çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler İslâmiyet'i doğrudan doğruya Araplar'dan değil, aranlılar vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir'deki İran kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin'i ikibin yıldır tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş; özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir.

Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig'in özgün olmadığını göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat, ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler, tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, "tamamen orijinal bir eser olduğu hükmüne varıyoruz" demektedir. Bu tartışmaların dışında, çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü zamana bırakmak gerektir.

Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere, Çinliler, Edebü'l-mülûk; Maçinliler, Âyînü'l-memleke, Doğulular, Zînetü'l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini savunanlar da vardır.


Kutadgu Bilig'in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların hepsi de içiçe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle beraber, dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren bir işaret yoktur. Yusuf'un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın sonlarında yer alan "Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını söyler" başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür.

Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır. Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün pratik zekâ ve zihniyetini 'teorileştirme' denemesidir.Türk kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig, Roux'ya göre, bunun yanısıra başka bir işlevi daha gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ bağlı kalmayı sürdüren bir dinin gerçekten evrensel nitelikte bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır.

KAŞGARLI MAHMUT
Türk dilinin, Türk milliyetçiliğinin en büyük sözcüsü Kaşgâr'da doğdu. Babasının adı Hüseyin'dir. İlk Türk - İslâm devletini kuran Karahanlılar soyundandır. Pekçok Türkçe eserde, hangi tarihte, nerede öldüğünün bilinmediği iddia edilse de türbesi Doğu Türkistan'ın Kaşgâr şehrindedir.

Mahmud, 1008'de dünyaya gelmiştir. Saciye ve Hamidiye Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya kat ederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiş, 1072-1073 yılları arasında hazırladığı meşhur kitabını Abbasi halifesine armağan etmiştir. Kitabın asıl nüshası bu gün Ayasofya Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978'de yapılabilmiştir.

Mahmud Kaşgar'a dönmüş ve 1105'de vefat etmiştir. Türklerin yaşadığı şehirleri, köyleri, obaları bir bir dolaşarak hazırladığı sözlük, İslâmiyet'ten önceki sözlü edebiyatımızı aydınlatan dev eserdir. Yazılış gayesi, Araplara Türkçe'yi öğretmekten çok, Türkçe'nin Arapça ile koşu atları gibi yarış edeceğini, Türk dilinin zenginliğini, her duygu ve düşünceyi anlatmaya elverişli olduğunu ispat etmek içindir. Kâşgarlı Mahmut, iyi silâh kullanan bir asker olmakla beraber, dilimizi, ulusal kültürümüzü, yurt sevgisini her şeyin üstünde gören ilk büyük dil bilginimizdir. Kitabının önsözünde şu ilgi çekici tümceler zer almaktadır:

"Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çigil'in, Yagma'nın Kırgız'ın lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."
"Türk Sözlüğünün Divanı" anlamına gelen Kitâbü divân-i lûgat it-Türk (Divânü Lügati't-Türk) adlı Kaşgârlı Mahmut'un bu eseri, yalnız bir sözlük değil; İslâm'dan öncesi Türk edebiyatını, tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan ansiklopedik niteliktedir.

XI. yüzyıl hemen bütün İslâm ülkelerinde Türklerin egemen olduğu bir dönemdir. Karahanlılar devletinin, özellikle Büyük Selçuk İmparatorluğu'nun askerlikçe ve uygarlıkça en parlak zamanı bu dönem içerisindedir. O tarihlerde Türklerin egemenliğindeki uluslar dilini öğrenmek ihtiyacını duyuyorlardı. Divânü Lügati't-Türk yabancılara Türkçe'yi öğretmek amacıyla 1073 -1077 tarihleri arasında Bağdat'ta yazılmış bir sözlüktür. Türk sözcüğünün kuvvet, güç, kudret anlamı taşıdığını bize ilk bildiren Kaşgârlı Mahmut'tur.
Divânü Lügati't-Türk'teki sözcüklerin anlamları Arapça olarak yazılmıştır. Türkçe 7500 sözcüğün Arapça karşılığı verilirken, sav denilen âtasözleri, sagu denilen ağıtlar, koşuk denilen şiirler, destan parçaları alınmıştır. Sözcüklerle ilgili bol bol seci, mesel, hikmet, şiir, efsane; tarih, coğrafya; halk edebiyatı folklor bilgi ve örnekleri verilmiş; dilbilgisi kuralları ortaya konulmuş; Türkoloji'nin sağlam temelleri atılmıştır. Türkologların görüşü : "Göktürk Yazıtları ile Kitâbü divân-i lûgat it-Türk Türklük için büyük kazanç olmuştur.


Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine Hemir demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedır. Kendisinin verdiği bu bilgilerden Karahanlı ailesinden olduğu öğrenilmektedir. Ünlü kitabını 1070'de tamamladığı ve bu tarihte yaşının da bir hayli ileri olduğu düşünülerek 11.yüzyıl da yaşamış olduğu tahmin edilmektedir.

İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet'le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçe'nin bütün diyalektlerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir. Bütün Sirderya (Seyhun) kıyılarını dolaştığından kitabında söz etmektedir. Kitabında belirttiğine göre, ailesi Kaşgar'dan Irak'a göç etmişti. Melikşah'ın (1072-1092) eşi Terken Hatun'un maiyetinde pekçok Kaşgarlı, bu dönemde Irak'a gelmişti. Mahmut'un ailesinin de bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda Irak İslâm Dünyası'nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi. Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.

EDEBİ TÜRLER


Tür, edebiyat eserlerinin biçimlerine, konularına ve teknik özelliklerine göre ayrılmasıdır. Bunlar iki ana grupta incelenir: Yazı Türleri ve Şiir Türleri.

YAZI TÜRLERİ

Yazı türleri, cümleler halinde ortaya konan, sözlerin belli kalıplar içine (ölçü, kafiye, nazım şekli) sıkıştırılmadığı anlatım türleridir. Bunların en önemlileri şunlardır:

ROMAN

Olmuş ya da olabilecek olayların anlatıldığı uzun yazılardır.
Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.
Temsil ettiği akıma göre romantik roman, realist roman, naturalist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.
Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneği Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en başarılı romanları ise Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diğer ünlü romancılarımızdır

                                              R O M A N
 
   Latince’de,  “yazı”  anlamına  gelen  bir   sözcüktür  Roma’da  bozulmuş   latince’ye  verilen  ad  olarak  kullanılırken  daha sonra   yaşanmış  bir olayı  hikâye  etme   anlamında  kullanılmaya  başlanmış;   çağımızda  ise,  öykü  türünün  her yönüyle   gelişmiş    şekline  “roman  denmiştir.
.
 
   Yani   yaşanmış  ya da   yaşanabilir   olayları,  yer,  zaman,  çevre   ve insan  unsurlarına   dayanarak,  geniş  bir  bakış  açısıyla   anlatan  yazı  türüne  ROMAN  diyoruz.
 
                         ÖZELLİKLERİ:
1)   Konusu  insan  ve   dünyadır.
2)   Gerçek   yaşamı  yansıtmaya    çalışır.
3)   Anlattığı   olay,  çevre   ve  kişiler,  yaşamdan  alınır
   4)   Olay  ve  kişileri  ayrıntılı  anlatma,   tahlil  ve  tasvirlere  çok  yer  verme,   bir  ana  olay  etrafında   bir  çok  küçük  olaya  yer  verme bakımından   hikâye   türünden  ayrılır
      Roman  türünün  ilk örneğini  ilk  defa  XVI.  Yüzyılda   İspanyol   yazar    Miguel  de Cervontes               (   Mişel  dö  Servantes)    “ Don    Kişot”  adlı  esriyle  vermiştir      XVII.   Yüzyılda  Madema  de  la   Fayette :  “Princesse  de  Clevs “  adlı  eseriyle  onu  takip  etmiş;  XIX.  Yüzyılda  gelişen  romantizm   verealizm  akımları  bu  tütün  de  gelişmesinde  etkili  olmuştur..
 
     Türk  Edebiyatında   daha  önceleri  bu  türün  yerini  tutan  MESNEVİLER  vardı    Batılı  anlamdaki  roman  türü  bizde  önce  çevirilerle  başlar.
    İlk  olarak  Yusuf  Kâmil  Paşa    Fransız  yazar  Fenelon’dan   “Telmaque”adlı  esri  çevirmiş ;  sonra  Wictor  Hugo’dan  “Sefiller”,  Daniel   Defo’dan    “Robinsun  Crosoe” ve  Alexandre  Dumas ‘dan   “Monte   Criesto”   çevrilmiştir.
 
     Bizde  ilk  yerli  romanı  Şemsettin  Sami :  “Taaşşuk   u    Talat   ve  Fitnat  adlı  eseriyle   vermiştir.
Daha  sonra  Namık  Kemal  “İntibah “ adlı eseriyle  ilk  edebi  roman  örneğini    Halit   Ziya   Uşaklıgil  “Mai  ve  SİYAH “la  ilk  modern  roman  örneğini  vermişlerdir.  Bunları   “Araba   Sevdası “  adlı  romanıyla  Hüseyin  Rahmi , “Eylül”  adlı  romanıyla     Mehmet  Rauf   takip  eder .
      Milli Mücadele  döneminde   Halide  Edip  “Ateşten  Gömlek “,  “yaban”.  Reşat  Nuri  “Çalıkuşu “  romanlarıyla  bu  türü  mükemmele  ulaştırır.
 
             ROMAN    ÇEŞİTLERİ
A )  KONULARINA     GÖRE
      1 – Tarihi   Roman :  Tarihteki  olay  ya  da kişileri  konu  alan  romanlardır.  Yazar  tarihi  gerçekleri  kendi  hayal   gücüyle  birleştirerek  anlatır.
         İlk  örneğini  Valter  Scolt  “Vaverley “ adlı  eseriyle  vermiş.  Bunu  Gogol ,”Toros  Bulba “,     W.  Hugo    “Nöturdam de  Paris “ ,  A.   Dumas  “Monte  Criestove  Üç   Silhşörler”  le  takip  eder
         Türk  edebiyatında  ilk  örneği  N.  Kemal’in  “Cezmi “  romanıdır.   N.  ADSIZ’ın   “Bozkurtlar “;T   Buğra  “Küçük  Ağa “, Küçük  Ağa  Ankarada”  K.  Tahir’in  Yorgun  Savaşçı”.  “Devlet  Ana” bu  tür  romanlardır.
        2 -   Macera    Romanı:Günlük hayatta  her  zaman  rastlanmayan,   şaşırtıcı,  sürükleyici,   esrarengiz   olay-ları anlatan  romanlardır     “Serüven  Romanları”  da  denir.  Bir  araştırma  ve  izlemeyi  anlatan  “Polisiye  Roman “,  alışılmışın dışında  uzak  yerleri  ve   yaşamları    anlatan” Egzotik  Romanlar”  da  bu gruba )- girer.
       Dünya  edebiyatında  R.  L.  Stevensın’ın  “Hazine  Adası”.  D.  Defo’nun  “Rabinson  Cruse” R . Kiplink’in  “Cangel”; Türk  edebiyatında  A.  Mithat  Efendinin  “Hasan  Mellah “ .  “Dünyaya  İkinci  Geliş”, Peyami  Safa’nın  “ Cingöz  Recai “   bu türün en tanınmış  örnekleridir.
       3) Sosyal   Roman : İnsan  yaşamınn sınırsız  kültür  birikimi  içinde  yer alan  ve insanı  derinden etkileyen  toplumsal, siyasi  olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri    bazen  eleştirisel,  bazen  de  bilimsel    açıdan  ele  alıp   anlatan  romanlardır
   Dünya  edebiyatında :  W.  Hugo’nun  “Sefiller “, Tolstoy’un  “Suç  ve Ceza”;  Türk  edebiyatında  N.  Kemal’in  “İntiba “,R.  M.  Ekrem’in  Araba  Sevdası “   A.    M.   Efendinin  “Felatun  Bey  İle   Rakım  Efendi   bu  tür  romanlardır.
      Bir  fikri  savunup bilimsel  verilerle  olaya  yaklaşan  “Tezli  Roman  “(  Yakup  Kadri’nin  “Yaban”  romanı  gibi.)  ; toplumdaki  inanç  ve gelenekleri  anlatan  Töre  Romanı”  ( Halide  Edip “ Sinekli  Bakkal)  bir  olayı  eleştirisel  yaklaşımla  anlatan  “Yergi  Romanı “ (Y  Kemal’in  İnce  Memet “ ) ;  belli  bir  yerin  özelliklerini  anlatan  “Mahalli  Roman ( F.  Baykurrt’un   “  Yılanları  Öcü “)  sosyal  romanın  çeşitleridir
       4)-  Psikolojik   Roman :  ( Tahlil  Romanı  ) :   Dış  alemdeki  olaylardan   çok ,  kahramanların  iç  dünyasını,    ruh  hallerini  ele  alarak       kişilerin  toplumla  ilişkilerini,   bunların  birbirinden    nasıl  etkilendiklerini  anlatan  romanlardır.
       İlk   örneği:  Madame   de  La  Fayette’nin   “Prencesse  de  Clevs”   Adlı  romandır.
      Bizde   Mehmet   Rauf’un   “Eylül” ilk    örnektir.  Peyami   Safa’nın   “Matmazel  Noralya’nın  Koltuğu”,   “Bir  Tereddütün  Romanı  “,   “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu “  bu  türdendir.
        5)  Otobiyografik   Roman:  Yazarın  kendi  yaşamın  anlattığı  romanlardır.  Dünya  edebiyatında  Alfonse   Dode’nin  “Küçük    Şeyler “ , bizim  edebiyatımızda:  Y.  Kadri   Karaosmanoğlu’nun  “Anamın  Kitabı “.  P.  Safa’nın  “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu”bu türün örnekleridir.
  NEHİR   ROMAN :  Bir  kişinin,  bir  toplumun    hayatındaki  gelişmeleri ya  da tarihi  bir  olayı  birden  fazla  cilt  halinde  anlatan  romanlardır.
       Tarık   Buğra’’nın  “Küçük  Ağa”,     “Küçük   Ağa    Ankara’da” ,   “Firaun   İmanı”;    Nihal  Adsız’ın  “Bozkurtlar “ ,   “Bozkurtların  Ölümü”,  “Bozkurtlar  Diriliyor”  romanları  gibi.
  
B)      KONULARIN  IŞLENİŞİNE  GÖRE  ROMANLAR:
 1 – Romantik  Roman .  Romantik  akıma  uygun  olarak,  duygu  ve  hayallerin    ön  plânda  olduğu  romanlardır.(  İntibah”,   “Eylül”,   “Mai  Ve   Siyah”   gibi  )
  2 – Realist   Roman  :  Gerçekçi  akıma  uygun   olarak  gözlem  ve  deneyimin  duygu  ve  hayalden  daha  ön  plânda  olduğu  akımdır  İlk  örneği  R.  M.  Ekrem’in  “Araba  Sevdası “. 
  3 – Natüralist  Roman:  Bilimsel  araştırmalara  bağlı  kalarak  kahramanlarını  gözlemlerle  seçen  romanlardır.
 

.

HİKAYE

Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa bir yazı türüdür.
Hikayede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde (çalışkanlık, titizlik, korkaklık v.s) durulur. Bu da romanla aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.
Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikaye türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik önemli eserler vermişlerdir.
 

 H İ K Â Y E
İlk Çağ Anadolu’sunda masal, ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça’dan yapılan çevirilerle Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.
Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan yazar Boccacio’dur. XVI. Yüz-yılda yazdığı “Decameron” adlı eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur.
Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.
XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte batılı anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letaif-i Rivayet ( söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş; “Kısadan Hise” ile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai : “Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur. Bağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde Ömer Seyfettin’le kazanmıştır.
TANIMI : Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan türe hikâye diyoruz.

HİKÂYENİN UNSURLARI
1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur
2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır.
3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.
4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.
5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır.
Anlatım ise: iki şekilde olur Hikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ; yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım”
HİKÂYEDE PLÂN:
Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden oluşur; ancak bu bölümle-
Rin adları farklıdır. Bunlar:
1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır.
2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş bölümdür.
3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca bağlanarak giderildiği bölümdür
Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından tamamlanır.


Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ

Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre

. 1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı Hikâye” de denir
Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, H. Rahmi Gürpınar ve R. N. Güntekin’dir..

2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır
3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.
Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.

 

MASAL

Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilir.
Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü nitelikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımızı derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır.

DENEME

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.
Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi içiyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.
Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin, her ulusun insanını ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır.
Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.
Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.
Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet Haşim güzel örnekler vermişlerdir.

FIKRA

Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikayecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.
Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava hakimdir yazılarda.
Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.

MAKALE

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsur düşüncedir.
Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasi tarafından yazılmıştır.
Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.
Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgili olanıdır.
Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.

ELEŞTİRİ

Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarak onun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri yazarı - yani eleştirmen - eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.
İki tür eleştiri vardır: İzleminsel eleştiri ve Nesnel eleştiri.
İzlenimsel eleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzde bu tür pek rağbet görmez.
Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.
Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle tanınır.
Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.


GEZİ YAZISI

Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güç olacağından gezi esnasında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikaye edilir.
Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarla birlikte gezer gibi olur.
Eski edebiyatımızda gezi yazısına “seyahatname” denirdi. Bu alanda Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi” ünlüdür.
Ancak asıl gezi yazarları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye başlanmış, gidilen Avrupa şehirleriyle ilgili yazılar yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir.
Gezi yazılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da bir Cevelan; Cenap Şehabettin, Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı, Denizaşırı, Zeytindağı, Taymis kıyıları bunlardan bazılarıdır.

ANI

Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okura açtığı bir tür olduğundan içtendir ve bu yönüyle çok tutulur.
Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliği de gösterir. Ancak bu, bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.
Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.
Özellikle Tanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemli bir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya Paşa, Defter-i Amal; Ahmet Rasim, Şehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk Yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.

BİYOGRAFİ

Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tüm yönleriyle (hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır.
Biyografi açık, sade bir dille, anlatılan kişinin devrini, çevresini dikkate alarak yazılır.
Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere “Tezkire” denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai vermiştir.
Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden çevreden, aile içi durumlarından da söz eder.
Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobiyografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır.

MEKTUP

Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.
Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları herkese duyurmaktır.
Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzûli’nin “Şikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.
Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir.

SOHBET

Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir.
Üslup olarak fıkraya benzerse de gazete yazı türü olmaması, az sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır.
Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir.

GÜNLÜK

Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır bunlar.
Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.
Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.
 

 Düz Yazı Türleri2...

------------------------------------------

ROMAN

İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere, zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.

*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.

*Ana olay etrafında olaycıklar vardır.

*Şahıs kadrosu geniştir.Karakter çözümlemeleri yapılır.

*Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır;

- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.

- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini, adetlerini işleyen romandır.

- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.

- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.

- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.

- Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.

HİKAYE (ÖYKÜ)

Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan kısa sanat eserleridir.

*Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.

*Şahıs kadrosu romana göre dardır.

*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.

*İki tür hikaye görülür;

a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettindir.

b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanıktır

MASAL

Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.

*Olaylar hayal ürünüdür.

*Yer ve zaman belli değildir.

*Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.

*İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.

*iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

*Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.

*Olaylar miş'li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.

MAKALE

Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara makale denir.

*Anlatım yalın ve yoğundur, nesnel bir nitelik taşır.

*Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlanır.

*Söz oyunlarına baş vurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.

*Her konuda makale yazılabilir.

*Gazete ve dergilerde yayımlanır.
 

Makale

Bir konuyu,bir olayı,bir eseri ele alıp çeşitli özelliklerini ayrıntılarıyla inceleyen ve onunla bir takım sonuçlara ulaşan;yahut bir görüşü,bir iddiayı belge ve kanıtlarla destekleyen yazılara makale denir.

Özellikleri:

-Görüş yazının girişinde ortaya konmalıdır.

-Fikir bir takım belgelerle kanıtlanmalıdır.

-Nesnel olmalıdır.


DENEME

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.

*Yazar, kendisiyle konuşuyormuş gibi bir hava sezdirir.

*Samimi bir dil kullanılır.

*Yazar, öne sürdüğü görüşleri ispatlamak zorunda değildir.

*Yazarın kesin bir sonuca varma zorunluluğu yoktur.

*Nurullah Ataç "Deneme, ben ülkesidir" der.

*Yazar anlatımda ve konu seçiminde özgürdür.

*Türün ünlüleri, Ahmet Haşim, N. Ataç, Suut Kemal Yetkin, A. Hamdi Tanpınar, Selahattin Eyyüboğlu.

Deneme

Sanat,edebiyat,hayat,dünya görüşü gibi herhangi bir konuda yazarın duygu ve düşüncelerini kesin sonuçlara varmadan anlatmasıdır.

Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta uzunluktaki edebi metinlerdir. Bu türün yaratıcısı 16. Yüzyıl Fansız yazarı Michel de Montaigne’dir. Yazdığı metinlerin kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi parçalar olduğunu vurgulamak için deneme adını seçmiştir.

Türk edebiyatına deneme, diğer edebi türler gibi Tanzimat’tan sonra Batı’nın etkisiyle girdi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı deneme türünde eserler veren önemli yazarlarımızdır. Ancak deneme türünün en önemi yazarı Nurullah Ataç’tır. Ataç, denemelerinde kişisel tavrını açıkça ortaya koyan, dilde yenilikçi ve titiz, üslupta akıcı bir yazardır.


FIKRA (KÖŞE YAZISI)

Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.

*Gazete yazısıdır.

*Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.

*Dil tabiidir.Günlük deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer verilir.

*Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.

*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı,

A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.

SOHBET (YARENLİK)

Yazarın, gündelik olaylarla ilgili düşüncelerini, okuyucu ile karşı karşıya oturup konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde yazdığı yazılardır.

*Herkesi ilgilendiren konular seçilir.

*Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir.

*Yazar, sorulu-cevaplı cümlelerle konuşuyormuş hissi verir.

*İçtenlik, samimilik,doğallık sohbetin özelliklerindendir.

*Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Şevket Rado, Atilla İlhan.

ELEŞTİRİ (TENKİT)

Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünden açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazı türüdür.

*Eleştiri objektif olmalıdır.

*Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.

*Eleştirmenin kişisel duygularını kattığı eleştirilere öznel eleştiri, kişisel duygularını katmadığı,objektif olduğu eleştirilere de nesnel eleştiri denir.
 

Eleştiri

Türü,özelliği ne olursa olsun her türlü sanat faaliyetini,sanat eserini yahut bir kişinin herhangi bir konudaki görüşlerini okuma ve inceleme sonucunda ortaya konan değerlendirmenin genel adıdır.

Eleştiri:

* Öznel eleştiri
* Tarihi ve sosyolojik eleştiri
* Yazara/sanatçıya yönelik eleştiri
* Esere yönelik eleştiri
* Çözümleyici eleştiri


GÜNLÜK (GÜNCE-RUZNÂME)

Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atılarak, günü gününe yazılması ile oluşan türe günlük denir.

*Kısa yazılardır.

*Olayı yaşayan kişi tarafından yazılır.

*Yazarın hayatından izler taşır.

*İçten ve sevecendir.

*Ruzname de denir.

*Türün ünlüleri, Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin,

Seyit Kemal Karaalioğlu.

HATIRA (ANI)

Bir yazarın kendisini yaşadığı ya da tanık olduğu olayları, sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır.

*Geçmişteki olay üzerine yazılır.

*Yazar, olayları kendi bakış açısından anlatır.

*Anılar, yaşandığı dönem hakkında bilgi verir.

*Anılarda, yazarın kişisel bakışı söz konusudur.

*Türün ünlüleri, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı.
 

Anı

Kişisel yaşantının bütünü ya da belli bölümlerini ya da gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış edebi metinler ya da kayıtlardır. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır.

Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken, anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış ya da bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.


BİYOGRAFİ

Ünlü kişilerin hayatını anlatan yazı türüdür.

*Kişiyi tüm yönleriyle tanıtır.

*Açık, sade bir dil kullanılır.

*Divan edebiyatında şairleri anlatan bu eserlere, "Tezkire" denirdi.

*Türün ünlüleri; Mithat Cemal Kuntay, Şevket Süreyya Aydemir.

OTOBİYOGRAFİ

Bir kimsenin kendi yaşam olaylarını anlattığı eserlerdir.

*Çoğu zaman bunlarda, sanatçı kendisiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.

MEKTUP (NÂME)

Bir düşünce veya duygunun birilerine iletilmesi amacıyla yazılan özel yazılardır.

*Türün ünlüleri; Fuzuli, Namık Kemal, Ziya Gökalp, A. Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı.

GEZİ YAZISI (SEYEHATNAME)

Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır.

*Gezi yazısında yazar daima, gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir.

*Yazar gördüklerini, okuyucusunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar.Okur sanki o yerleri sanatçıyla gezer gibi olur.

TİYATRO

Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla yazılan edebi eserdir.

*Roman ve hikaye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.

*Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi türlere ayrılır.

A-TRAJEDİ:

Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak, erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

*Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.

*Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.

*Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.

*Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.

*Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.

*Üç birlik kuralına uyulur.( Yer, zaman, olay )

*Oyunda korolara yer verilir.

*Ünlü trajedi yazarları;

Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles.

Fransız; Corneille, Racine.

B-KOMEDİ:

İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir.

*Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.

*Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.

*Her türlü söze şakaya yer verilir.

*Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.

*Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.

*Manzum olarak yazılır.

*Üç birlik kuralına uyulur.

Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız- Moliere.

C-DRAM:

Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir.

*Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.

*Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.

*Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.

*Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.

Mizah

* Olayların gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönlerini yansıtarak insanı düşündürme, eğlendirme ya da güldürme sanatıdır. Bu amaçla yazılan edebi eserler de mizah türü için de değerlendirilir. En kaba şakadan en ince espriye kadar bütün mizah örnekleri, birbiri ile uyum içindeki olaylar arasındaki çelişkinin birdenbire ortaya çıkarılmasına dayanır. Mizah gelenek ve kuralların sorgulanmasında önemli bir rol oynar. İki amacı vardır, saldırma ve savunma. İnsanın topluca yaşamaya başladığı dönemle birlikte mizah da otaya çıkmıştır. Kentleşmeyle birlikte daha soyut ve dolaylı bir özellik kazandı.
* Mizahı bedensel şiddetten ayırıp keskin dilli bir sanata dönüştüren Atinalılar olmuştur. Ortaçağda kilise ve kralları alaya alan masallarıyla şenliklerde halkı eğlendiren öykü anlatıcıları jonglörler ve gezgin minstrel’le birlikte açık cinsel çağrışımları da olan yeni bir mizah türü yaygınlaştı. 20. yüzyılda yeni bir mizah türü doğdu. Komik öğelerin yanı sıra ürkütücü ve korkunç öğelere de yer veren kara mizah ortaya çıktı. Siyasal mizah da bu dönemde önem kazandı.

ŞİİR TÜRLERİ


Her şiirin belli bir konusu, üslubu vardır. Kimi aşk, ayrılık konusunu işler, kimi okura bir bilgiyi özlü bir şekilde verir. Kimi birini eleştirir vs. İşte şiirlerin bunlara göre sınıflandırılması şiir türlerini ortaya koyar. Bunlar Yunanca’daki adlarıyla adlandırılır: Lirik, Epik, Didaktik, Pastoral, Satirik, Dramatik. Tanzimat’tan sonra oluşan bu adlandırmadan önce Türk şiiri, nazım şekillerine göre sınıflandırılırdı: Gazel, Kaside, Şarkı, Koşma, Destan, Varsağı vs.
Şimdi şiir türlerini açıklayalım.

LİRİK ŞİİR

Aşk, ayrılık, hasret, özlem konularını işleyen duygusal şiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiğinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan dolayı bu tür şiirlere rebabi denmiştir. Divan edebiyatında gazel, şarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koşma, semai lirik şiire girer.

EPİK ŞİİR

Destansı özellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş, yiğitlik, konuları işlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır. Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır.

DİDAKTİK ŞİİR

Bir düşünceyi, bir bilgiyi aktarmak amacıyla yazılan şiirlerdir. Bunlar okurun aklına seslenir. Duygu yönü az olduğundan kuru bir anlatımı vardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay kaldığından, bilgiler bu yolla verilir. Manzum hikayeler, fabller hep didaktik özellik gösterir.

PASTORAL ŞİİR

Doğa güzelliklerini , çobanların doğadaki yaşayışlarını anlatan şiirlerdir. Doğaya karşı bir sevgi bir imrenme söz konusudur bunlarda. Eğer şair doğa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa “idil”, bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatırsa eglog adını alır.

SATİRİK ŞİİR

Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğrudur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama yeni edebiyatımızda ise yergi adı verilir.

DRAMATİK ŞİİR

Tiyatroda kullanılan bir şiir türüdür.Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün (19.yy) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düzyazıyla yazılmaya başlanır.
Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve komedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç türe çıkmıştır.
Bizde dramatik şiir türüne örnek verilmemiştir. Çünkü bizim Batı’ya açıldığımız dönemde (Tanzimat) Batı’da da bu tür şiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu tiyatroda. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuştur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi...
Şimdi bunları ayrı ayrı görelim.

TRAJEDİ

Seyircide korku ve acıma hislerini uyandırarak onu kötü duygularından arındırmayı amaçlayan tiyatro türüdür. Sıkı kuralları vardır. Özelliklerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz.
1. Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden yani tanrılar arasındaki ilişkilerden seçer.
2. Kahramanları tanrılar ya da soylu kimselerdir. İnsan müsveddesi sayılan sıradan insanlara yer verilmez.
3. İşlenmiş, kusursuz bir üslubu vardır; kaba sayılan sözlere yer verilmez.
4. Çirkin olaylar (cinayet, kavga vs.) seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez.
5. Üç birlik kuralına uyar. Bu, yer, zaman ve olay birliğidir. Yani oyun hep aynı yerde aynı dekorla oynanmalı, olay bir günlük zaman dilimi içinde geçecek izlenimi vermeli, (Bu yüzden oyun olayın sonundan seçilir; önceki olaylar koro tarafından anlatılırdı.) aynı ana olay etrafında geçmelidir.
En ünlü trajedi yazarları; Eski Yunan’da Aiskhylos, Eurupides, Sophokles; Klasik Fransız edebiyatında Corneille ve Racine’dir.

KOMEDİ

İnsanları güldürerek eğitmeyi amaçlayan tiyatro türüdür. Her gülünç şeyin altında ders alınacak acı bir gerçeğin olduğuna inanılır. Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.
1. Konusunu günlük hayattan, sosyal olaylardan seçer.
2. Kahramanları sıradan insanlar, eğitim görmemiş ya da sonradan görme kişilerdir.
3. Üslupta kusursuzluk aranmaz, kaba sayılan hatta küfürlü sözlere yer verilir.
4. Çirkin, kaba olaylar seyircinin gözü önünde işlenir.
5. Üç birlik kuralına uyar.
İnsan karakterinin gülünç ve eksik yanlarını anlatanlara karakter komedyası, toplumun gülünçlüklerini anlatanlara töre komedyası, olayların merak uyandıracak şekilde işlendiği eserlere entrika komedyası adı verilir.
Komedi türü 17. yüzyıldan sonra düzyazıyla yazılmaya başlanmıştır.
En ünlü komedi yazarları eski Yunan’da Aristophanes, Klasik Fransız edebiyatında Moliére’dir.

DRAM

19. yüzyılda trajedinin sıkı kurallarını yıkmak amacıyla meydana getirilen tiyatro türüdür. Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.
1.Konusunu günlük hayattan ya da tarihin herhangi bir devrinden seçebilir.
2.Hem acıklı hem komik olaylar aynı oyunda iç içe bulunur.
3.Kahramanlar hem soylulardan hem sıradan insanlar arasından seçilir.
4.Üç birlik kuralına uymak zorunda değildir.
5.Her tür olay seyircinin karşısında gerçekleştirilebilir.
6.Şiir, düzyazı karışık halde bulunur.
En ünlü dram yazarları: İngiliz yazar Shakespeare dramın ilk ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo belirlemiştir. Schiller, Geothe diğer ünlü dram yazarlarıdır.

Türk edebiyatında batılı anlamda sahne tiyatrosu Tanzimat’tan sonra görülür. Bundan önce Halk arasında yüzyıllar boyu sürmüş seyirlik oyunlar vardı. Ortaoyunu, meddah, Karagöz ile Hacivat bunların başlıcalarıdır. Bunların özelliklerini ileride anlatacağız.

ŞİİR BİLGİSİ

Şiir, gerek içerik gerekse söyleyiş bakımından özgün, etkilemeye, duygulandırmaya yönelik bir söz sanatı ürünüdür. Şiirin söz dizimi düzyazının söz diziminden farklıdır. Bu dizim, dilin kurallarına göre olmaktan çok ahenge göre düzenlenir.
Şiir bir nazımdır; yani dizme, düzene koymadır. Bu dizmenin de belli öğeleri vardır. Bunlar ölçü, kafiye, redif, gibi her biri kendine göre bir düzen ifade eden öğelerdir. Bunları şu şekilde inceleyebiliriz.

ÖLÇÜ

Şiirde, hecelerin sayılarına ya da, heceyi oluşturan seslerin uzunluk kısalıklarına göre bir düzen oluşturulur. Bu düzene de ölçü denir. Edebiyatımızda iki tür ölçü kullanılmıştır: Hece ölçüsü ve Aruz ölçüsü.

HECE ÖLÇÜSÜ

Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının eşitliğine dayanan ölçüdür. Birinci dizede kaç hece varsa şiirin tüm dizelerinde de aynı sayıda hecenin kullanılması gerekir.
Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerde durulduğu, dizenin bölümlere ayrıldığı görülür. Okunurken durulan bu yerlere durak denir. Çoğu zaman şiirin tamamındaki duraklar da aynı sayıda heceler halinde bölünür. Durak hiçbir zaman bir sözcüğün ortasına gelmez, her zaman sonuna gelir.
Hece ölçüsü Türk şiirinin en eski, ulusal ölçüsüdür. Bilinen en eski şiirlerden başlayıp hiç kesintiye uğramadan ve her çağda yeni güzellikler, zenginlikler kazanarak günümüze kadar gelmiştir.
En çok kullanılan hece kalıpları 7'li, 8'li ve 11'li ölçülerdir.

ARUZ ÖLÇÜSÜ

Dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre , açık (ünlüyle bitmesi) ya da kapalı (ünsüzle bitmesi) oluşuna göre düzenlenmesidir.
Birinci dizedeki hecelerin özellikleri, ikinci dizedeki hecelerde de sırasıyla aynıdır.
Aruz ölçüsünün belli kalıpları vardır. Bu kalıplar kısa hecelerin nokta (.), uzun hecelerin çizgiyle (—) gösterilmesiyle düzenlenir.
Hecelerin özelliklerinin gösterildiği bu işaretlerin adlandırıldığı kalıplar vardır.

mef û lü me fâ î lü me fâ î lü fe û lün

Sorularda aruz vezninin yapısıyla ilgili herhangi bir soru sorulmuyor. Bu nedenle fazla ayrıntıya girmeyelim.
Aruz ölçüsü Türk edebiyatına, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Arap va Fars edebiyatlarından girmiştir. Bu ölçüyle yazılan elimizdeki en eski eser Kutadgu Bilig’dir.
Divan edebiyatında en güzel şekilde kullanılan aruz ölçüsü, Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati topluluğundaki sanatçılar tarafından da kullanılmıştır.
Türk dilinin ses yapısı aruz ölçüsüne pek uygun değildir. Çünkü Türkçede aruzun temelini oluşturan uzun ünlü yoktur. Bu nedenle aruzun Türkçeye uygulanmasında birçok hata, zorlamalar görülür. Bunlardan birkaçını açıklayalım.

İmale
Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır.

Zihaf
İmalenin tersidir. Yani kalıba uydurmak için, Arapça, Farsça sözcüklerdeki uzun heceleri kısa saymaktır.

Ulama
Divan şiirinde en zok kullanılan ses unsurlarından biri de ulamadır. Ulama yapılan yerlerde ulanan sözcüklerdeki heceler, tek bir sözcükmüş gibi ayrılır. Elbette bu bir kusur sayılmaz.

KAFİYE (UYAK)

Şiirde dize sonlarında kullanılan aynı ya da benzer seslere kafiye denir. Benzer seslerin sayısına göre dört grupta incelenir.

Yarım Kafiye
Dize sonlarında tek ses benzeşiyorsa yarım kafiye oluşur.
Yandırdın gönlümü aldın keman kaş
Gösterdin zülfünü, eyledin bir hoş
dizelerinde, sonda bulunan “kaş” ve “hoş” sözcüklerinin sonundaki “ş” sesleri, yani tek ses benzeşiyor; öyleyse burada yarım kafiye vardır.

Tam Kafiye
Dize sonlarında iki ses benzeşiyorsa, tam kafiye kullanılmıştır.
Ürperme veren hayale sık sık
Her bir kapıdan giren karanlık
Çok belli ayak sesinden artık
dizelerinin sonunda kullanılan altı çizili “ık” sesleri, iki sesten oluştuğundan tam kafiye oluşturmuştur.
Bazen dize sonunda uzun okunan tek ünlü benzerliği olabilir. Arapça ve Farsça sözcüklerde görülen uzun ünlüler iki ses değeri taşır. Yani tam kafiye oluşturur.
Bir mısra işittim yine ey şah-ı dilarâ
Bir hoşça da bilmem ne demek istedi ammâ
dizelerinde altı çizili “â” sesi iki ses değeri taşıdığından beyitte tam kafiye kullanılmıştır.
Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu
Ardında yatan semtinin ormanları kuytu
dizelerinde ise dize sonlarındaki “u” sesleri uzun olmadığından yani tek ses değeri taşıdığından dizelerde yarım kafiye vardır.

Zengin Kafiye
İkiden fazla ses benzerliğine dayanan kafiyedir.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık
Yalnız, ara:-):-):-):-):-):-)n dudağında bir ıslık
dizelerinde dize sonlarındaki “lık” sesleri ikiden fazla olduğundan, zengin kafiye oluşturmuştur.
Bazı dizelerde dizelerden birinin sonundaki sözcüğün tamamı diğerinin sonundaki sözcüğün sesleri arasında bulunabilir. Buna tunç kafiye denir. Tunç kafiye zengin kafiyenin bir çeşididir.
Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
dizelerinde birinci dizenin sonundaki “ara” sözü, ikinci dizenin sonundaki “duvara” sözünün sesleri içindedir; yani tunç kafiye oluşturmuştur.

Cinaslı Kafiye
Yazılışları aynı, anlamları arasında hiçbir ilgi bulunmayan sözcüklerin dize sonlarında kullanılmasıyla oluşan kafiyedir.
Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç
dizelerinde sonda bulunan “geç” sözcüklerinin sesleri aynıdır. Ancak birincisi “erken” sözünün karşıtı, diğeri ise “geçmek” fiilinin emir çekimidir. Dolayısıyla anlamları arasında hiçbir ilgi yoktur; cinaslı kafiye oluşturmuştur.

REDİF

Dize sonlarında aynı sözcüklerin ya da aynı ses ve görevdeki eklerin kullanılmasıyla oluşur. Bu, daima kafiyeden sonra gelir. Hatta bazen dize sonunda kafiye hiç bulunmaz, ses benzerliği redifle sağlanır.
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
dizelerinde “yollar” sözü iki dizede de kullanılmış; dolayısıyla redif olmuştur. Ondan önceki “kıvrılan” ve “yılan” sözcüklerindeki “ılan” sesleri ortak olduğundan zengin kafiye oluşmuştur.
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar
dizelerinde “yaslı yollar” sözcükleri aynı olduğundan rediftir “bağlayan” ve “ağlayan” sözcüklerinde ise “bağla-", “ağla-" sözcüklerindeki “-an” ekleri sıfat-fiildir. Hem sesleri hem görevleri aynı olan bu ekler, “y” kaynaştırma harfleriyle beraber redif olur.
Bazen dize sonlarındaki eklerin sesleri aynı, görevleri farklı olabilir; bunlar redif sanılmamalıdır.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı
dizelerinin sonundaki “bucağı” ve “ocağı” sözcüklerindeki “ı” eklerinin görevleri farklıdır. Birincide iyelik eki olan bu ek diğerinde hal ekidir, dolayısıyla redif oluşturmamıştır, “cağı” sesleri zengin kafiye oluşturmuştur.

KAFİYE ÖRGÜSÜ

Dörtlüklerde birbiriyle kafiyeli dizeler değişik şekillerde dizilir. Bu dizilişe kafiye örgüsü denir. Üç grupta incelenir.

1. Çapraz Kafiye
Dörtlüğün birinciyle üçüncü, ikinciyle dördüncü dizelerinin kendi arasında kafiyeli olmasıdır. Aşağıdaki şiirin birbiriyle kafiyeli dizelerini aynı sembolle gösterirsek daha kolay anlaşılır:

HTML Kodu:
Bağından her güzel bir gül seçerdi T.K. Redif ____ aBundan mı sarardın, soldun, ey gönül T.K. Redif ____ bKadınlar geçerdi, kızlar geçerdi T.K. Redif ____ aBir zaman aşk için yoldun ey gönül T.K. Redif ____ b
Görüldüğü gibi dörtlükte birinci dizeyle üçüncü dize, ikinci dizeyle dördüncü dize kafiyelidir. Bu, çapraz kafiye düzeni demektir.

2. Düz Kafiye
Dörtlüğün birinci dizesiyle ikinci, üçüncü dizesiyle dördüncü dizelerinin kendi arasında kafiyeli olmasıdır.
HTML Kodu:
Nice günler bu şeametli ölüm T.K.____ aOldu çok kimseye bir gizli düğüm T.K.____aNice günler bakarak dalgalara T.K. Redif ____bDediler: “Uğradı Leyla nazara T.K. Redif ____b
3. Sarma Kafiye
Dörtlüğün birinciyle dördüncü, ikinciyle üçüncü dizelerinin kafiyeli olmasıdır.
Kod:
En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü T.K____aTitrek elleriyle gererken yayı T.K. Redif____bHer yandan bir merak sardı alayı T.K. Redif____bOk uçtu, hedefin kalbine düştü T.K.____a
Bu tür bir kafiyelenme Halk şiiri ve Divan şiirinde görülmez Halk şiirinde koşma tipi kafiye, mani tipi kafiye gibi kafiye örgüleri vardır. Divan şiirinde ise gazel, mesnevi, rübai tipi kafiyelenme görülür
 

Şiir Bilgisi ve Şiir Türleri...

ŞİİR

Duygu, hayal ve düşüncelerin bir düzene bağlı olarak, çekici bir dil ve ahenkli mısralar içinde aktarılmasıdır.

Şiiri düz yazıdan ayıran ölçü, mısra, ahenk gibi unsurlar vardır.

Nazım (şiir) biçimindeki yazılara "manzum"; Nazım parçalarına da "manzume" denir.




ŞİİR TÜRLERİ



LİRİK ŞİİR

Aşk, ayrılık, hasret ve özlem gibi konuları işleyen duygusal şiirlerdir.

*Duygu, coşku ve akıcılık söz konusudur.

*Gazel, şarkı koşma, semai lirik şiire örnektir.







PASTORAL ŞİİR

Doğa güzelliklerini, kır ve doğa sevgisini, orman, yayla, dağ, köy ve çoban yaşamını, bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür. Şair doğa karşısındaki duygularını anlatıyorsa "idil", bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatıyorsa "eglog" adını alır.







EPİK ŞİİR

Destansı özellikler gösteren şiirlerdir.

*Kahramanlık, yiğitlik gibi konular işlenir.

Okuyanda coşku yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır.







DİDAKTİK ŞİİR

Bilgi vermek, öğretmek, öğüt vermek gibi öğretici amaç taşıyan şiirlerdir.

*Ahlakilik hakimdir.

*Kuru bir üslubu vardır.

*Manzum hikayeler ve fabllar hep didaktiktir.







SATİRİK ŞİİR

Toplumdaki çeşitli düzensizlik ve bozuklukları yeren, taşlayan şiirlerdir.

Halk edebiyatında "taşlama",

Divan edebiyatında "hiciv" denir.







DRAMATİK ŞİİR

Tiyatronun manzum şekline denir. Dramatik manzume, karşılıklı konuşma şeklinde yazılan manzumelerdir.








ŞİİR BİLGİSİ



MISRA (DİZE)

Ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım birimidir.







BEYİT (İKİLİK)

Aynı ölçüde olan ve anlamca bir bütünlük oluşturan ve iki dizeden oluşan nazım birimidir.







ÖLÇÜ (VEZİN)

Şiirde dizelerin hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre bir uyum içinde olmasıdır.





HECE ÖLÇÜSÜ:

Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının eşitliğine dayanan ölçüdür. Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerde durulur.Durulan bu yerlere "durak" denir. Durak sözcüğün sonunda yer alır.



ARUZ ÖLÇÜSÜ:

Dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre, açık ya da kapalı oluşuna göre düzenlenmesidir.Kısa heceler nokta(.) uzun heceler çizgi (-) ile gösterilir.

İmale: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır.

Zihaf: Uzun heceleri kısa okumaktır.





SERBEST ÖLÇÜ:

Bu ölçüde hecelerin sayısı ya da uzunluğu kısalığı dikkate alınmaz.







REDİF

Mısra sonlarında yazılışları, okunuşları, anlamları ve görevleri aynı olan eklerin, kelime ve kelime gruplarının tekrar edilmesine "redif" denir.

*........uzakta

*........plakta







KAFİYE

Şiirde mısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir. Kafiyeyi oluşturan eklerin ya da kelimelerin; yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları ve görevleri farklı olmalıdır.

*...........derinden.

*...........kederinden.







KAFİYE ÇEŞİTLERİ



YARIM KAFİYE:

Tek ses benzerliğine dayanan kafiyedir.

*............dizildi

*............yazıldı.





TAM KAFİYE:

İki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

*.........karanlık

*.........artık





ZENGİN KAFİYE:

Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

*........... yolculuk

*...........soluk





CİNASLI KAFİYE:

Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir.

*...........vakit çok geç

*...........nasıl geçersen geç.





KAFİYE ÖRGÜSÜ



DÜZ KAFİYE: "a a a b" ya da

"a a b b" olmalı.



ÇAPRAZ KAFİYE: "a b a b" olmalı.



SARMA KAFİYE: "a b b a" olmalı.

EDEBİ SANATLAR


EDEBİ SANATLAR

Sözü etkili hale getirmek için değişik anlam çağrışımları ya da ses benzerlikleri kullanılır. Şair ne kadar ince bir anlam, ne kadar hoş bir ses bulursa, şiiri o denli güçlü olur. İşte şiirde, az da olsa düzyazıda, bu tür söz hünerleri edebi sanatları oluşturur.
Şimdi bu sanatların önemlilerini görelim.

BENZETME (TEŞBİH)

Aralarında benzerlik ilgisi bulunan iki kavram ya da varlıktan birinin diğerine benzetilmesiyle yapılan sanattır. Sadece şiirde değil düzyazıda hatta konuşma dilinde bile çok kullanılır.
Bir benzetmede dört unsur bulunur: Benzeyen, kendisine benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı.

Arslan gibi güçlü askerler cepheden cepheye koşuyorlar.

aslan: Kendisine benzetilen
gibi: benzetme edatı
güçlü: Benzetme Yönü
askerler: Benzeyen

Yukarıda benzetmenin unsurlarının nasıl sıralandığı görülüyor.

Elbette her benzetmede bu unsurların tümü bulunmaz. Eğer sadece benzeyen ve kendisine benzetilen kullanılırsa, benzetmeye “teşbih-i beliğ” (en güzel benzetme) denir.

Zeytin gözlüm sana meylim nedendir.

zeytin: Kendisine Benzetilen
göz: Benzeyen

dizesinde “göz”, “zeytin”e benzetilmiş ancak benzetme yönü ve benzetme edatı kullanılmamış.

Eğer kendisine benzetilen ya da benzeyenden biri eksik olursa, istiare sanatları ortaya çıkar. Bunu iki grupta inceleyelim.


1. Açık İstiare

Benzetme unsurlarından sadece kendisine benzetilenle yapılır.
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi
dizesindeki “arslan” sözcüğünün askerleri ifade ettiği bellidir. Eğer biz benzetmenin bütün unsurlarını söylersek, yani “arslanlar” yerine “arslan gibi güçlü askerler” dersek ilk örnekte gösterdiğimiz gibi “arslanlar” sözünün kendisine benzetilen olduğunu görebiliriz.

2. Kapalı İstiare

Benzetme unsurlarından benzeyen ve benzetme yönüyle yapılır.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda

dizelerinin ikincisinde altı çizili sözlerde kapalı istiare vardır. Çünkü alnın yanması, gözlerin sönmesi bir benzetmenin olduğunu hissettiriyor. Yanmak ateşe ait bir özelliktir; sönmek de öyle. Buna göre biz benzetmenin unsurlarını açık olarak yazsak

"Ateş gibi yanan alnım


ateş: Kendisine Benzetilen
gibi: Benzetme Edatı
yanan: benzetme Yönü
alnım: benzeyen

Görüldüğü gibi şiirde kendisine benzetilen ve benzetme edatı yoktur.
Sadece benzeyen ve benzetme yönü vardır. Öyleyse sanat, kapalı istiaredir.

3. Temsili İstiare
Kendisine benzetilen ve benzetme yönüyle yapılan benzetmelerdir. Bunlarda benzeyenin anlatılmak istenen birçok özelliği kendisine benzetilenin özelliği olarak sıralanır.

Hani bir gün seninle Topkapı’dan
Geliyorduk yol üstü bir meydan
Bir çınar gördük enli, boylu, vakur
Bir çınar hiç eğilmemiş mağrur
Koca bir gövde belki altı asır
Belki ondan da fazla, dalgın, ağır
Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş
Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş
.......
Yukarıdaki dizelerde Osmanlı, bir çınara benzetilmiş ancak Osmanlı hiç söylenmemiş, çınarın özellikleriyle hissettirilmiştir.

MECAZ-I MÜRSEL

Bir sözü, benzetme amacı gütmeden, başka bir söz yerine kullanma sanatıdır. Genellikle bütünün, bir parçası söylenerek tümü çağrıştırılır. Örneğin;
“Bu söze bütün sınıf güldü.” cümlesinde “sınıf” sözü “sınıftaki öğrenciler” anlamındadır. Benzetme amacı yok, çağrıştırma var.
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun
dizelerinde “dudak” ve “göz” sözcükleri aslında kişiyi ifade eder.

KİŞİLEŞTİRME (TEŞHİS)

İnsan dışındaki varlıklara insana özgü, insanın yapabileceği davranışları yaptırma sanatıdır.
Akisler silinir bir bir denizden
Gece eşya uyur ve ruh uyanır
dizelerinde insana ait olan “uyumak”, “uyanmak” eylemlerini “gece” yapmıştır.
Ay, suda bestelerken en güzel şarkısını
Küreklerim de suya en derin şiiri yazdı
dizelerinde de “ay” ve “kürekler” teşhis edilmiştir.

İNTAK

İnsan dışındaki varlıkları konuşturma sanatıdır.
Sabahleyin kozasından bakan gelincikler
Sorar bu dünyaya:
- Ne istersin?
Kanatlanıp uçalım mı?
Çiçek olup açalım mı?
Bu şiirde gelincik konuşturulduğu için intak yapılmıştır.
İntak sanatının olduğu her yerde teşhis doğal olarak vardır.

KİNAYE

Bir sözün gerçek anlamını söyleyip mecaz anlamını çağrıştırma sanatıdır. Bu sanatta sözün gerçek anlamı da söylenmiş olabilir. Ancak asıl kastedilen, geçerli olan mecaz anlamdır.
Bulmadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
dizelerinde son dizede kinaye yapılmıştır. Çünkü; gerçekten gülün olduğu yerde, mutlaka dikenler de vardır. Ancak burada asıl söylenmek istenen “nerde iyilik olsa çevresinde mutlaka kötülük de olur” anlamıdır. Yani dizede söylenen gerçek anlamın ardında bir mecaz anlam vardır. Buna kinaye denir.

TEZAT

Anlamca birbirlerine karşıt olan durumların fikirlerin bir arada kullanılması sanatıdır.
Seni her zaman düşündüm
Biliyorum güzelsin
Ama ne tanıdım
Ne gördüm
Bu şiirde hem “biliyorum” denmesi, hem de “ne tanıdım ne gördüm” denmesi tezat oluşturmuştur.

TELMİH

Söz arasında bir olayı, bir atasözünü, bir fıkrayı hatırlatma sanatıdır. Hatırlatılmak istenen şey hakkında ipucu olabilecek bazı özellikler verilir.
Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-i aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler
Bu dizelerde geçen “Leyla” ve “Mecnun” sözleri aynı adlı hikayeyi çağrıştırıyor. Dolayısıyla telmih yapılmıştır.

HÜSN-İ TÂLİL

Bir olgunun gerçek nedeni bilindiği halde onu başka bir nedenden oluyormuş gibi gösterme sanatıdır. Sanatçı gerçek sebebi inkar ederek yerine heyecanına uygun bir neden gösterir.
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
dizelerine baktığımızda şair, çoban çeşmesi adını verdiği derenin akışının nedenini “ateşten kızaran bir gülü aramak” olarak söylemiştir. Oysa derenin akmasıyla gül araması arasında gerçekte bir ilgi yoktur. Bu nedeni şair kendisi kurmuştur.

TECAHÜL-İ ARİF

Bilinen bir şeyi, bir anlam inceliği oluşturmak için bilmiyor görünme sanatıdır.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var
Benim mi Allah’ım bir çizgili yüz
dizelerini incelediğimizde, şairin, şakaklarındaki beyazlıkların, saçları olduğunu bildiği halde bilmezden geldiğini görüyoruz. İkinci dizede de kendi yüzünü tanıdığı halde “benim mi” diye sormuş ve bilmezden gelmiş.
Bunu hüsn-i tâlille karıştırmayalım. Hüsn-i tâlilde şair bilmezden gelmez, kesinlikle başka bir nedene bağlar. Örneğin yukarıdaki dizeyi “Şakaklarıma kar yağdığı için saçlarım beyaz” şeklinde söyleseydik, gerçek dışı bir nedene bağladığımızdan hüsn-i tâlil yapmış olacaktık.

LEFFÜ NEŞR

Birinci dizede söylenen sözlerle ilgili olarak ikinci dizede bazı sözlerin bir sıra gözetilerek anlatılmasıdır.

Gönlümde ateştin gözümde yaştın
Ne diye tutuştun ne diye taştın

dizelerine baktığımızda birinci dizedeki “ateş” ve “yaş” sözcüklerinin anlamıyla ilgili olarak ikinci dizede “tutuştun” ve “taştın” sözcükleri verilmiş, ilgili sözcüklerin alt alta geldiğini görüyoruz.

CİNAS

Şiirde yazılışları aynı, anlamları farklı sözlerin bir arada kullanılmasıyla oluşan sanattır. Cinaslı kafiyede bunu görmüştük.
Söylerken o sözleri kızardı
Hem hazzeder ah hem kızardı
dizelerindeki altı çizili sözcüklere baktığımızda birinci dizedeki “kızardı” sözünün rengin kızarması, ikinci dizedekinin ise sinirlenmek anlamında olduğunu görüyoruz. Yazılışları aynı anlamları farklı bu sözler cinas oluşturmuştur.

TEVRİYE

Birkaç anlamı olan bir kelimenin, iki ya da daha fazla anlama gelecek şekilde kullanılması sanatıdır. Bu anlamların tümü de gerçektir. Bu yönüyle kinayeden ayrılır; çünkü kinayede mecaz anlam çağrıştırılır.
Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
dizelerindeki “ulusun” sözü hem yücesin, asilsin anlamına gelmiş, hem de “bir köpek gibi ses çıkarsın” anlamında kullanılmış. Bu anlamların ikisi de gerçektir.

TARİZ

Bir kişiyi, olayı ya da durumu alaylı yoldan, iğneleyici bir dille eleştirme sanatıdır.
Yiyin efendiler yiyin bu han-ı yağma sizin
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin
dizelerinde devlet malını yiyip bitirenlerin eleştirildiği görülüyor; dolayısıyla tariz yapılmıştır.

MÜBALAĞA (ABARTMA)

Bir durumu olduğundan çok büyük ya da çok küçük gösterme sanatıdır.
Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken
Bir uzak yıldıza benzerdi güneş sen varken
dizelerinde şair, sevgilisinin yüzünün parlaklığının güneşten daha çok olduğunu söyleyerek hatta “güneşi uzak bir yıldız” olarak görerek, durumu abartmıştır.

TEKRİR

Anlamı kuvvetlendirmek için bir veya birkaç kelimenin dizelerde tekrarlanmasıdır.

Sanki siyah, simsiyah teller içinde
Sanki simsiyah kovuklarda yaşadık biz
Sanki hiç görmedik birbirimizi
Sanki hiç tanışmadık
Dizelerde altı çizili sözcük tekrir sanatını oluşturmuştur.

TENASÜP

Aralarında anlam ilgisi bulunan sözleri bir sıra gözetmeksizin bir arada kullanma sanatıdır.
Gün bitti ağaçta neşe söndü
Yaprak ateş oldu kuş da yakut
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu erguvane döndü
dizelerinde ağaç, yaprak, kuş, havuz gibi bahçede bulunan şeyler sıralanmıştır.

SECİ

Düzyazıda kafiyeli sözcüklerin kullanılması sanatıdır.
İlahi! Bekaa isteyen candan vücud afetlerini sen def et! Dirlik uman gönülden varlık hicabını sen ref et! Can sırrın isteyene şer yolunu tarik et! Yokluk yoluna gidene tevfikini refik et!
Bu yazıda altı çizili sözler birbiriyle kafiyelidir. Düzyazıda kafiye kullanılması ise seci sanatı oluşturur.

ALLİTERASYON

Şiirde aynı sesin fazla kullanılmasından kaynaklanan ses sanatıdır.
Eylülde melûl oldu gönül soldu da lale
Bir kaküle meyletti gönül geldi bu hale
Bu dizelerde “l” sesinin çok kullanıldığı görülüyor. Öyleyse burada bu sesle alliterasyon yapılmıştır.

NİDA

Seslenme sanatıdır. Şiirde “ey” gibi ünlemlerle ifade edilir. Ancak ünlem bildiren sözcük olmadan da nida sanatı yapılabilir.

Ey bu toprakları için toprağa düşmüş asker
dizesinde altı çizili sözle nida sanatı yapılmıştır.

Edebiyat Sözlüğü

------------------------------------


ADAPTE
Herhangi bir dilde yazılmış bir eseri, başka bir dile yer ve kişi adlarını değiştirerek, olayları örf ve adet, duyuş ve düşünüş bakımından aktarıldığı dili konuşanların hayatına uygulamak yöntemli serbest çeviri tarzıdır. Türk edebiyatında daha çok tiyatro eserlerinde kullanılır. Örneğin Tanzimat edebiyatı yazarlarından Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den yaptığı adapteler gibi.

ADAPTASYON
Farklı türde bir eserin (roman, öykü, anı gibi), sahne veya sinemaya uyarlanması ya da farklı türde bir eserden (roman, destan, öykü gibi) farklı bir edebi eser (örneğin oyun) meydana getirilmesidir.

AED
Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.

AFROZİM
Çeşitli konularda mutlak bilinmesi gereken ana özellikleri kısa, açık ve anlaşılır bir biçimde anlatma sanatı. Yazarların derin anlam yüklü vecizelerine de afrozim denir.

AĞIZ
Bir anadilin herhangi bir şivesi içinde var olan söyleyiş farkıdır. Ağızlarda dilbilgisi ve sözcükler farklı değildir ancak bazı sesler değişik söylenir. Rumeli ağzı, Karadeniz ağzı gibi.

AHREB ve AHREM
Rubai vezinlerinin ana ölçüsüdür. Mef’ulü ile başlayanlara ahreb, mef’ulün ile başlayanlara ahrem denir.

AHSENÜ’L KASAS
Kıssaların, hikayelerin en güzeli. Bu deyim, Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Suresi’nde geçen Yusuf kıssasını anlatır.

AKD Ü HALL
Düğümleme ve çözülme. Divan edebiyatında nesir bir eseri nazma çevirmeye akd, nazım bir eseri nesire çevirmeye hall denir.

AKICILIK
Sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesi. Akıcılık, düşüncelerin bir düzenleme kapsamında sıralanması, bu düşüncenin herkes tarafından bilinen ve kolay söylenebilen sözcüklerle anlatılması, cümlelerin kısa ve yapı bakımından doğru olması ile sağlanır. Akıcılık, içerikten çok bir üslup özelliğidir.

AKROSTİŞ
Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. Divan edebiyatında akrostiş’e muvaşşah ya da istihrac denir. Eski Yunan ve Latin edebiyatında ise akrostiş "üç dize" anl***** gelir.
Örneğin:
Varolan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var
Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes
İnan ki bir daha geri gelmez bu günler
Âlemde bu andır bize dost esen rüzgar

Cahit Sıtkı Tarancı

Şiirin dizelerinin ilk sözcükleri alt alta okunduğunda "VEDİA" ismi çıkıyor.

AKS, AKİS
Bir cümlede, bir dizede iki sözcüğün ya da sözcük topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatı. Cümle ya da dizede bir sözcük diğerinin önüne ya da arkasına getirilerek cümle ya da dize tekrarlanır. Tard ü aks veya aks ü tebdil de denir. Aks-i tam (tam akis) aks-i nakıs (eksik akis) olmak üzere iki türü var.
Aks-i tam, cümle ya da dizenin anlamlı iki parçası kalıp halinde yer değiştirir, ekleme ve çıkarma yapılmaz. Örneğin:

Mümkün değil Hudâyı bilmek de bilmemek de
Mâtem görünür şâdi şâdi görünür mâtem

Aks-i nakıs, Cümle ya da dizelerde anlamlı sözcük topluluklarının yerlerinin bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin:

Hayran oluyor kudretine, sun’una insan
Hayran oluyor kudretine, sun’una hayran
İsmail Safa

Gelse der-gâhına ikrâm görürler küremâ
Kürema dergehine gelse görürler ikrâm
Ziya Paşa

AKSAN
Vurgu demektir. Söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin üzerine konur.

AKS-İ MÜFRED
Bir sözcükteki harflerin sondan başa doğru alınması halinde yine anlamlı bir sözcüğün meydana gelmesidir. Örneğin ayak-kaya gibi.

AKSİYON
Bir edebi eserde olguların akışıdır. Örneğin bir romandaki aksiyon, tanımlama, düşünce ve moral bölümlerinin çıkarılmasından sonra kalan olaylardır.

ALAKA
İlgi. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında bir anlamda (mecazi) kullanmak için düşünülen ilgiye alaka denir. Edebi sanatların çoğunda bu durum söz konusudur. Bu ilişki ne kadar uygun olursa edebi sanat o derece yerinde ve güzel sayılır.

ALEGORİ
Bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek gibi. Örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde ****** bulunan bir kadınla anlatılması gibi.

ALİTERASYON
Şiir ya da düzyazıda bir uyum yaratmak amacıyla aynı sesleri taşıyan sözcükleri sık sık ve art arda tekrarlamak. Örneğin:
Seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı
Tevfik Fikret

Karşı yatan karlı kara dağlar kayıptır.
Dede Korkut

ANA DUYGU
Bir düşünceden çok bir duyguyu dile getirmek, okuyucu ya da dinleyiciye hissettirmek, onların benliğinde yaşatmak amaçlı yazı ya da konuşmaların öne çıkarmak istediği asıl duyguyu anlatır. Ana duygu bir metnin özünü oluşturur. Metinde bu duyguyu destekler haldeki bütün yardımcı duygu ve düşünceler hep ana duyguya bağlanarak onun daha anlaşır ve duyulur olmasını sağlar. Ana duygu konu anl***** gelmez. Konu anlatılan şey, ana duygu ise bu anlatılanlardan çıkan sonuçtur.

ANA FİKİR
Belirli bir konuda yazılmış eserlerin temelini oluşturan ve okuyucuya verilmek istenen asıl düşünce.

ANAGRAM
Bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak. Örneğin sahip anlamındaki "malik" sözcüğü ile tamamlamak anlamındaki "ikmal" sözcüğü kurulabilir. Anagram çoğunlukla özel isimlerde yapılır. Gerçek isim yerine o isimdeki harflerle yapılan bir başka isim kullanılır.

ANAKRONİZM
Meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya da yaşamış gibi gösterme. Örneğin Nasrettin Hoca’nın Timur ile ilgili fıkraları gibi. Anakronizm bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir ya da bir amaç için bilinçli olarak yapılabilir.

ANALİZ
Bir bütünü parçalarına ayırarak detaylı inceleme. Bir edebi eserin analizi, olayların, kişilerin ve üslupların ayrı ayrı incelenmesi yöntemiyle yapılır. Analizden çıkarılan sonuç bir tartışma konusu olursa bu duruma eleştiri (tenkit) denir.

ANEKDOT
Bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir bütünlük gösteren parçasıdır. Kısa hikaye, fıkra, menkıbe anlamlarını da taşır.

ANJANBMAN
Şiirde cümlelerin bir dize ya da beyitte bitmeyip diğer dize, beyit veya bendlere kaymasıdır. Türk şiirine Fransız şiirinden geçti. Servet-i Fünun döneminde yaygınlaştı. Düzyazıyı şiire yaklaştıran önemli bir üsluptur. Örneğin:

Geçen akşam eve geldim. Dediler:
Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
- Nesi varmış acaba?
- Bilmeyiz, oğlu haber verdi
geçerken bu sabah.
- Keşke ben evde olaydım... Esef
ettim. Vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde
sopam?
Kız çabuk ol...
Gecikirsem kalırım beklemeyin. Zira
yol
Hem uzun, hem de bataktır...
Mehmed Âkif

ANLAM
Her sözcüğün anlattığı düşünce. Sözcükler birden fazla anlama gelebilir. Bu durumda anlamlardan biri öz anlam diğerleri mecaz anlamdır. Sözcükler zamanla yeni anlamlar alarak zenginleşebilir. Zamanla anlamlarının kaybetmelerine anlam daralması denir. Dar anlamı bulunan sözcüklerin anlamlarının genişlemesine de anlam genişlemesi denir.

ANLATIM
Duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı ifadesi. Edebiyatta daha çok yazılı anlatım için kullanılır. Anlatımın aracı sözcüklerdir. Sözcüklerin dilbilgisi kullarına uygun olarak sıralanmasıyla anlatım ortaya çıkar. Edebiyatta anlatım genel olarak iki türde yapılır. Biri nesir (düzyazı) diğeri nazım (şiir).

ANTOLOJİ
Gerçek sanat eseri değerindeki örneklerin bir araya getirildiği derleme yapıtlar. Yunanca anthos (çiçek) ve legein (toplama) sözcüklerinden türemiştir. Batı’da ilk örneklerini Yunanlılar verdi. Gadaralı Meleagros ile Makedonyalı Filippos’un Stephanos (Çelenk) isimle derlemeleri ilk antolojidir. Türkçe’deki ilk antoloji ise Ömer bin Mezid’in 1436’da yaptığı Mecmuatü’n Nezâir’dir. 83 şairin 397 şiirini kapsayan bu antolojiyi Prof. Dr. Mustafa Canpolat 1978’de Latin harfleriyle yayımladı.

ANTONİM
Ters anlamlı sözcükler. Sıcak-soğuk, iyi-kötü, acı-tatlı, kısa-uzun, güzel-çirkin gibi.

APOSTROF
Kesme işareti. Özel isimleri eklerinden ayırmak için (Ali’nin kalemi), sözcükteki düşen bir harfi belirtmek için (n’olur=ne olur), sözcüğün ekiyle karışmaması için (kola’nı içtin mi) kullanılır.

ARAÇSIZ ÜSLUP
Bir fikri, bir duyguyu söyleyenlerden doğrudan doğruya aktarmak. Monolog ve diyaloglar araçsız üslup örnekleridir.

ARKAİZM
Bir dilin eskimiş sözcüklerini ya da cümle kuruluşlarını kullanarak edebi eser yaratma. Bu eserlere arkaik denir.

ASALET
Edebi eserlerde terbiye dışı, çirkin, bayağı, müstehcen ve galiz sayılan sözcüklerden kaçınmak. Edeb-i kelam ya da mümtaziyet de denir. Tersi eserlere hasaset adı verilir.

ASKI
Halk edebiyatında saz şairleri aralarındaki şiir yarışmalarında kazananlara verilmek üzere duvara tüfek, kılıç, heybe, saz gibi şeyler asardı. Bunlara askı, askıyı kazanmaya da askı indirmek denir.

ÂYÎNE
Sözcük anlamı aynadır. Herhangi bir şeyi veya hali yansıtan, gözönünde canlandıran anlamında kullanılır. Tasavvuf edebiyatında dünya, Allah’ın tecelli ettiği bir aynadır.
 

BAB
Bir edebi eserin düzenlenmesinde, konuların ele alınıp işlenmesine göre ayrıldığı bölümlerden en geniş olanı.

BÂDE
Üzüm şarabı. Ama tasavvuf edebiyatında aşk anlamındadır.

BAHR-I TAVÎL
Vezinli, kafiyeli uzun nesir cümlelerden kurulan Divan edebiyatı nazım türü. Fe’ilatün, mefa’ilün, müstef’ilün gibi cüzler arka arkaya tekrarlanır. Türk edebiyatında çok az kullanılmıştır.

BALAD
Üç uzun bir kısa bendden oluşan Batı edebiyatı nazım türü. Uzun bendlerin dize sayısı 6-10 arasında değişir. Kısa bend ise 4-5 dizedir. Bu bend tanrıya, krala, prense ithaf bendidir. Her bendin sonundaki mısra bir tür nakarattır. Masal ve hikaye niteliğindeki bendleri ele alıp işleyen, kısa ve hikayesi olan şiirlerdir.

BASİTNAME
Divan edebiyatında yalın Türkçe ile yazılmış gazeller. Bunlara Türkî-i basit gazel de denir. Basitnamelerde Arapça ve Farsça sözcüklerle tamlamalar çok azdır. Örneğin:

Düşdi bu gönlüm sana hey sevdüğüm
N’ola yakışsan bana hey sevdüğüm

Çün seve geldi seve gider seni
Bu gönül önden sona hey sevdüğüm

Ayruluk derdi bana bir bun durur
Kim döyer imdi buna hey sevdüğüm

Turmadım uçmak diler gönlüm kuşı
Yüce köşkünden yana hey sevdüğüm

Yüzüni gözler güzel bu uyüzden ay
Giceler kalur tana hey sevdüğüm

Ağzını öpmek ana ol kim senün
Söğme yok yire ana hey sevdüğüm

Cânı dahi bir kez ana hey sevdüğüm
Edirneli Nazmi

BEDÎ
Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim. İlm-i bedî de denir. Bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.

BELÂGAT
Düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı. Sözün düzgün, açık, anlaşılır, güzel olmasını, söyleme nedeniyle, söylenene göre düzenlenmesini öğreten bir bilimdir.

BERÂAT-I İSTİHSAL
Sözün başında eserde anlatılanları belirten sözcük ya da söyleyişler. Berâat üstün gelmek, istihsal yeni ayın görünmesi, yağmurun yağması, çocuğun doğarken çığlık atması anlamlarına gelir. Bu edebi sanata hüsn-i ibtida adı da verilir. Amaca iki yolla ulaşılır. Bir ilişki kurularak ya da ilişki kurulmadan. İlişki kurulmasına tahallüs, kurulmamasına iktidab denir. Sinan Paşa’nın Tazarru’namesi, Fuzuli’nin Hüsn’ü Aşk’ı, Cevdet Paşa’nın Belagat-ı Osmanniye adlı eserlerinde bu sanatın güzel örnekleri vardır.

BERCESTE
Öz, güzel, latif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok mısra-ı berceste, beyit için de beyt-i berceste tanımlamaları kullanılır. Genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. Bazı berceste örnekleri:

Uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya
Ruhi

Su uyur düşmen uyur hasta-i hicrân uyumaz
Şeyh Gâlib

Çeşmini gördüm unutdum derdi de dermânı da
Şeyh Gâlib

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî (Kanuni)

Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek
II. Selim

BERDAR
Asılmış, darağacına çekilmiş. Divan ve tasavvuf edebiyatında sevgilinin saçlarına vurulan "âşık"ı tanımlamak için kullanılır. Örneğin:

Ayağı yire mi basar zülfine ber-dâr olanun
Zevk ü şevk ile virür cân ü seri döne döne
Necati

Dâr olam gerdâr olam ber-dâr olam mansûr olam
Yunus Emre

BEZM
Sohbet, muhabbet, içki meclisi. Daha çok divan edebiyatında kullanılır. Tamlamalar halindedir. Örneğin bezm-i nûşânûş durmadan içilen meclis demektir. Bezm-i vüslat kavuşma meclisidir. Bezm-i muhabbet aşk meclisidir. Bezm-i mey içki meclisidir. Tasavvuf edebiyatında bezm-i elest şekli kullanılır. Başlangıcı olmayan zaman demektir.

BİLADİYE
Beldeleri konu edinen edebi eserler. Sanatçılar gördükleri, gezdikleri, sevdikleri ya da görmek istedikleri beldeleri nazım ya da nesir şeklinde anlatır. Divan edebiyatında Ferdi, Derviş Ömer Efendi gibi şairlerin biladiyeleri vardır.

BOZLAK
Halk edebiyatımızda bir ezgi türü. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. Çoklukla Güney ve Orta Anadolu bölgelerinde söylenir. Afşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır.

ABSOLUTİZM
Mutlakçılık. Herhangi bir eserde ya da ilkede bir ebedinin varlığına ve değişmezliğine inanmak, eseri ya da ilkeyi bu değişmeze göre incelemek.

AÇIK HECE
Türkçe sözcüklerde sesli harf ile belirtilen kısa heceler. Örneğin a-na-do-lu, a-şı-la-ma gibi. Arapça ve Farsça’da ise sözcüklerde sesli harflerle yazılmayıp hareke ile gösterilen kısa hecelere verilen isim. Örneğin ka-de-me, ha-se-ne gibi. Aruz vezninde bütün açık heceler kısa hece olarak kabul edilir.

AÇIKLAMA
Edebi bir eseri geniş okuyucu kitleleri için anlaşılabilir hale getirmek için yapılan yazılı çalışmalar. Sanatçılar eserlerinde anlamı herkes tarafından bilinmeyen sözcükler, deyimler, durumlar ve düşüncelerle, sanatlar kullanır. Bunların her biri bir olay, bir durum ya da düşünceyi ifade eder. Okuyucu bunları çözmeden eserin bütününü anlayamaz. Açıklamanın amacı bu anlamayı sağlamaktır.

AÇIKLIK
Bir metinde belirtilmek istenen duygu ve düşüncelerin kolay, anlaşılır, herhangi bir ek yoruma açıklamaya gerek kalmadan kavranılabilir olmasıdır.

CEM’İYYET
Birbirine uygun veya birbirine karşıt anlamlı sözcükleri bir arada bulundurma. Böyle sözlere cem’iyyetli adı verilir.

CEVAZ-Î EDEBÎ
Sözcüğü vezne uydurmak amacıyla bazı değişikliklerle kullanılması, hecelerin, seslerin ucun ya da kısa okunması şeklinde yapılan yanlışları hoş karşılama. Şiirde böyle kullanışlar "kusur" kabul edilir.

CEZÂLET
Söyleyişleri kulağa sert gelen sözcükleri tanımlar. Uyumu konuya göre ayarlayan önemli bir anlatım şekli. Örneğin, sanatçı şiddet, büyüklük, vakar, ölüm, korku, savaş gibi konuları anlatırken ya da işlerken, sözcükleri de anlattığı konuya uygun düşecek kalın sesliler arasından seçer. Savaşı anlatırken çekâçâk, gülbank gibi sözcüklerin kullanılması gibi. Bu tür kalın seslilere elfâz-ı cezele, taşıdıkları niteliğe de cezâlet denir. Örneğin:
Saflar düzüp hücum hücum edilecek hayl-i düşmene
Dehşet âsimân u zemîn pür-figân olur

Evc-i havâda çekâçâk ı tigden
Âvaz-ı ra’d u sâika reh-gümkünân olur
Nef’i

CÖNK
Halk edebiyatı ürünlerinin yazıldığı defterler. Bir tür antoloji sayılırlar ve yazarlarının kim olduğu çoğu zaman bilinmez.

ÇAPRAZ KAFİYE
Dörder mısralı bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlüğün tek sayılı dizeleri ile çift sayılı dizeleri kendi aralarında kafiyelidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Her tür konuya uygun olduğu için çok kullanılır. Çaprazlama da denir. Örneğin:
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şîrâz-ı hayâl ettiren âhengiyle
Yahya Kemal Beyatlı (Rindlerin Ölümü)

DANDİZM
Yapmacık üslup. Bu üslup sanatçıların taklit edilmemek amacıyla kullandıkları üsluptur.

DARAYAK
Âşık edebiyatında kafiye olma olasılığı düşük sözcükler. Âşıkın karşılaşma ya da atışma sırasında en azından dört ayak kafiye bulması gerekir. Diğer âşık da aynı ayakta dört sözcük söylemek zorundadır. Darayak bu durumda işe yarar. Darkapı olarak da adlandırılır.

DARB-I MESEL
Meydana gelen bir durumu, olayı bir örnekle anlatmakta kullanılan kalıplaşmış, anlamlı sözler. Durûb-ı emsâl diye de bilinir.

DEKANLIK
Edebiyatı soysuzlaştırdıkları öne sürülen sanatçı ya da akımlara verilen isim. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Edebiyat-ı Cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara dekanlar demiştir.

DELÂLET
Söz ile anlam arasındaki bağlantı. Bir sözcüğün okunduğu ya da söylendiği zaman beyinde canlandırdığı anlam. İki başlıkta incelenir:
Sözle alakalı olmayan delâlet (gayr-i lafzi delâlet): Bu da ikiye ayrılır:
Delâlet-i vaz’iyye: Sözcükle anlamı arasında sözle ilgili olmayan çağrışıma dayalı bir bağlantı vardır. Şemsiyenin yağmuru anımsatması gibi.
Delâlet-i akliye: Parçanın bütünü, eserin yayıncısını, kainatın Allah’ı anımsatması gibi.
Sözle alakalı delâlet (Lafz-ı delâlet): Bu da üçe ayrılır:
Delâlet-i mutabıkiye (Uygunluk): Sözün, ifade ettiği şeyin bütününü ifade etmesi. Örneğin ev denince bütün odalarının akla gelmesi gibi.
Delâlet-i tazammuniye: Sözün ifade ettiği şeyin bir bölümünü ifade etmesi. Musluktan çeşme, evden oda gibi.
Delâlet-i iltizamiye: Sözün kendi anlamı için gerekli olan bir başka anlamda kullanılması. Eli açık, gönlü geniş, ağzı sıkı gibi.

DEVR ya da DEVİR
Tasavvufa göre, yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki safhaları anlatan sistem. Tasavvufçular bu sistemi bir daireye benzettiği için bu ismi aldı.

DEVRİYE
Tasavvuf edebiyatında devr konusunu işleyen şiirler.

DEYİM
Çoklukla gerçek anlamlarının dışında bir anlam taşıyan kalıplaşmış sözler. En az iki sözcükle kurulur. Kısa ve özlü anlatım aracıdır. Teşbih, istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla bir olayı tanımlar ya da ifade eder. "Ağır başlı", "Dostlar alışverişte görsün" gibi.

DEYİŞ
Türk halk edebiyatında hece vezniyle söylenen şiirler. Türkü, destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme türlerinin hepsine deyiş adı verilir. "Deme" sözcüğü de kullanılır.

DEYİŞME
Halk edebiyatında âşıkların karşılıklı şiir söylemesi. Atışma da denir. En az iki âşık kendi kendilerine ya da bilirkişiler ve dinleyiciler karşısında belli kurallar çerçevesinde şiir yarışı yaparlar. Birbirlerini denerler, ustalıklarıyla öne çıkmaya çalışırlar. Deyişme şu sırayla yapılır:
Merhabalaşma, giriş bölümüdür. Âşıklar, birbirlerini ve dinleyicileri "Hoşgeldiniz", "Sefa geldiniz", "Merhaba" gibi sözcüklerle rediflerine bağlanan kafiyelerle dörtlükler kurarak selamlar.
İkinci bölümde âşıklar kendi ustalarının şiirlerinden örnekler söyler.
Tekerleme bölümü denilen üçüncü bölüm asıl deyişme bölümüdür. Ev sahibi ya da yaşlı bir kişi düz ya da geniş ayakla deyişmeyi açar. Âşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun üzerinden deyişmeye başlar. Âşıklar asıl ustalıklarını ve sanatçılıklarını burada göstermeye çalışır. İlk ayak bitince diğer âşık yeni bir ayak açar. Deyişme sürdükçe ayaklar darayak halini alır. Deyişme karşılıklı soru-yanıt şekline döner. Âşıklar böylece birbirlerinin bilgi ve sanatlarını ölçer. Bir şekilde karşısındakini söz söylemez haline getiren âşık deyişmeyi kazanır.
Söz söyleyememe durumuna "lebdeğmez" denir. Deyişmenin sonunda da âşıklar birbirlerini rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı koşmalar söyler. Birbirlerini överek hoşgörü örneğiyle deyişmeyi bitirirler. Örneğin âşık Şenlik ile âşık Feryadî’nin deyişmesi:

Şenlik:
Şöhretin vezir payında
Rütbesiyle şana layık
Oturuşun o duruşun
Hem sultana hana layık

Feryadî:
Sefa geldin gözüm üzre
Olsam mihmana layık
Şeyhülislam, sadrazam
Doğru Al’Osman’a layık

Şenlik:
Seninle oldum taaşşuk
Gözlerime geldi ışık
Duymadım sen kime aşık
Dillerin Kur’an’a layık

Feryadî:
Bu düşkün gönlüm açarsın
Selim Sırat’ı geçersin
Kevser ırmaktan içersin
Olasan cihana layık

Şenlik:
Kul şenliği eder hürmet
Rikabın kıldım ziyaret
Sana nasip olsun cennet
Huriye gılmana layık

Feryadî:
Sefil Feryadî göresen
Meram maksûda eresen
Sancak altında durusan
Habîb-i Rahman’a layık

DİBÂCE
Çoklukla mensur, bazen de mazmun eserlerin başında yer alan ve eserin yazılış nedeni ile içeriğini açıklayan başlangıç kısmı. Önsöz, mukaddime, medhal, sözbaşı, başlarken, birkaç söz gibi sözcükler de dibâce karşılığıdır.

DİPNOT
Yazarın yararlandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği yerlerde belirtmesi.

DİYALOG
İki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan Yunanca sözcük. Roman, hikaye, tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı konuşmalarının olduğu gibi yazılmasını ifade eder. En çok dram türünde görülür ve üsluba canlılık katar. Devrik cümleler kullanmaya elverişlidir. Örneğin Eflatun’un diyalogları ünlüdür.

DÖRTLEME
Halk edebiyatımızda dört dizelik kıtalardan meydana gelen nazım şekillerinin genel adı.

DÖŞEME
Türk halk hikayelerinin başında geçen seçili sözler. Ayaklı saya da denir. Arapça mukkaddime ve medhal, Farsça dibâce’nin karşılığıdır. Döşeme başlama adlı girişle başlar. Sonra duruma göre yalan veya tanrı, yaratılış üzerine bir destan, bir yurt veya savaş destanı söylenir. Ardından asıl esere ya da anlatıma geçilir.

DRAMATİK
Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı.

DURAK
Hece vezniyle yazılmış şiirlerde dizelerin belli bölümlere ayrıldığı yerler. Durakta sözcükler bölünmez, kulağa uyumlu gelen söz öbekleri oluşturulur.

DÜBEYT
İki beyit anlamındadır. Divan edebiyatındaki rubai türünü belirtmek için kullanılır.

EDA
Söz ve yazıdaki ifade şekli, uslup tarzı, anlatış yolu. Belagatçılar bunun hakikat, mecaz, kinaye olmak üzere üç türlü olduğunu söylerler.

EDEB-İ KELÂM
Acı, hoş olmayan, ayıp, çirkin, kaba veya uğursuz sayılan şeyleri kendi adlarını söylemeden başka sözle ifade etmek. Buna asâlet ve mümtaziyet adları da verilir. Edeb-i Kelâm, bir düşünceyi, bir olayı incelik, asâlet ve nezaketle ifade etmek için anlam, kendine ait olmayan kelimeyle karşılanır. Genellikle şu üç durumda bu yola başvurulur:
1. Sözü kabalıktan kurtarmak için.
Ölen birisi hakkında "ölüm" yerine "Rahmet-i Ralman’a kavuştu", "sizlere ömür", işi elinden alındığını bildirmek üzere "Affedildiniz" denmesi gibi.
2. Ta’zim veya ifadeyi süslemek için. Şeyh Galib’in aşağıdaki iki beyitten ilki ta’zim, ikincisi tezyine (süslemeye) örnektir:

Bir şeb ki Sarâ-yı Ümmehânî
Olmuşdu o mâhın âsumânî
Giydikleri âftâb-ı temmûz
İçtikleri şûle-i cihan-sûz

3. İfadeyi fesahat yönünden bozacak ses, kelime ve terkiplerin tekrarından kaçınmak için.

EDİSYON KRİTİK
Eleştirel basım. Farklı nüshaları bulunan yazma veya matbu eserlerin aralarındaki ayrılıklar tespit edilerek aslına en uygun şekilde yayınlanır. Farklar dip notlar halinde gösterildiği gibi açıklayıcı bilgiler de verilebilir.

EFSANE
Tabiatüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının ve olayların anlatıldığı hikayeler. Efsane halkın hayalgücüyle yarattığı "ideal insan tipi"ni verir ve nesilden nesile anlatılır. Efsane ile masallar arasında uygunluk vardır. İki türde de olağanüstü olaylar işlenir. Yalnız efsane daha inandırıcıdır. Bu yönüyle hikaye ve destana yaklaşır.
Efsaneler şöyle ayrılır:
1. Yaradılış efsanesi (Dünyanın yaradılışı, tabiat varlıklarının meydana gelişi, kıyamet günleri.)
2. Tarihi efsaneler.
3. Olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçleri konu alan efsaneler.
4. Dini efsaneler.
Türk efsanelerinde kahramanlık, fedakarlık, cesaret, ahlaki davranışlar, sosyal düzene bağlılık, Ahlah’ın kudretine iman, doğruluk, cömertlik, samimiyet gibi konular yer alır. Genç Osman, Boş Beşik, Çakıcı EFe, Çoban Çeşmesi, Gelin Kaya, Cennet Dağı, Kan Kuyusu, Yusufçuk Kuşu gibi efsaneler halk arasında söylenegelmektedir.

EGLOG
Çoban şiiri. Birkaç çobanın aşk, kır hayatının güzellikleri üzerine karşılıklı konuşmaları bçiminde yazılır. Latin edebiyatında gelişen bu şiir türü genellikle Batı edebiyatında görülür. Bir olaya dayandığı ve karşılıklı kişileri konu aldığı için küçük bir piyesi andırır. Eglog, Türk edebiyatında kullanılmayan bir türdür.

EKLEKTİZM
Felsefede uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.

ELFİYE
Binlik karşılığıdır. Bin mısradan meydana gelen manzum eserler için kullanılır. Elfiyeler edebiyatla ilgili olduğu gibi, hadis, fıkıh, feraiz, nahiv ilimleriyle de ilgili olabilir.

ELGAZ
Bilmece anl***** gelen lügaz kelimesinin çoğulu.

ELİFNÂME
Genellikle mısra başlarındaki kelimelerin ilkharflerinin alt alta elif’den ye’ye kadar alfabetik tarzda devam etmesi ile meydana gelen şiir. Divan ve halk edebiyatımızın ortak mahsulleri arasında yer alırlar. Dini-tasavvufi ve din dışı konularda örneklerine rastlanır.

EMOSYANALİZM
Sanat ve edebiyat eserlerinde duyguya önem veren estetik anlayış.

EMPRESYONİZM
Nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun uyandırdığı duyguları anlatma yolu. XIX yüzyılın sonlarında Fransa’da doğdu. Önce resimde, sonra diğer sanatlarda tesiri görüldü.
Empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı izlenimi dile getirirler. Bu âlem, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatçının kendi algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir. Edebiyatın bir amaca hizmet edemeyeceğini savunur. Empresyonist edebiyatçılar şiir, kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları tercih etmişlerdir.

ENTİMİZM
İçtencilik. İnsan ruhunun mahrem ve gizli sırlarını içtenlikle anlatma eğilimi. Bu sanat anlayışına sahip edebiyatçılara entimist denir.

ENTONASYON
Cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi. Konuşmacının anlatmak istediği anlama yardımcı olur. Dinleyicileri duygulandıran, heyecanlandıran, coşturan özellikler taşır. Cümlenin yapısına göre değişiklikler gösterir. Bazen cümlelerin anlamını da belirler.

EPİFONEM
Bir sözlü ya da yazılı eserde anlatılanların hikmetli bir sözle son bulması.

EPİGRAF
Bir yapının özelliklerini belirten ve genellikle bir plaka üzerine binanın ön yüzüne iliştirilen yazıya (kitabe) bir kitabın, bir kitabı meydana getiren bölümlerin başına konan, o kitapta veya bölümdeki yazılanları özetler mahiyette sözler, şiir parçaları, atasözleri, vecizeler.

EPİGRAM
Eski Yunan’da mezar taşlarına yazılan kısa ve epik nazım şekli. Romalılar’da çok kısa hiciv manzumesi.

EPİZOT
Hikaye, roman veya şiirde ana konuya bağlı ikinci derecede olay; müzikte temaları birbirinden ayıran serbest yazılmış bölümler; tiyatroda bir aksiyona (harekete) katılmış ikinci derecede bir aksiyon; Yunan trajedisinin unsurlarını meydana getiren diyaloglu bölümlerin her biri. Bu bölümler modern tiyatroda perde adıyla bilinir.

EPOPE
Kahramanlık konusunu işleyen uzun şiirler. Kelimenin aslı "konuşma, nutuk, sohbet" anl***** gelen Yunanca epospoien’e dayanır.

ESREM
Aruzdaki fe’ülün cüzünden fe ve n’yi kaldırıp ûlu yerine getiren fa’lü cüzü.

EŞHAS
Şahıs kelimesinin çokluğu. Eskiden tiyatro eserlerinde ve romanlarındaki kahramanlara veya kadroya bu ad verilirdi.

EŞTER
Aruzdaki mefa’ilün cüzünden m ve y harflerinin kaldırılıp yerine getirilen fâ’ilün cüzü.

FABL
Hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler arasında geçtiği hayal edilen öğretici masallar. Teşhis ve intak sanatı üzerine kurulur. Olaydaki kişilere insan karakteri ve davranışı verilir. Asıl masallardan kısadır.

FALNAME
Fal ile ilgili kitap. Falın her bir çeşidine göre düzenlenen eserler. Yıldızname, tefe’ülname, hurşîdname, ihtilacname, kıyafetname, kehanetname adlarıyla da bilinirler.
Falnameler çokluk manzum yazılırlar. Nesir halinde yazılanlarına genellikle yıldızname denir. Falnameler Kur’ân falı, kur’â falı gibi dallara da ayrılırlar.
Kur’a taşları veya bir kağıt üzerine çizilmiş noktalar ve noktaların meydana getirdiği şekilleri konu edinen kur’a falları daha çok Hz. Ali’ye nispet edilir. Edebiyatımızda Cem Sultan’ın Divan’ında yer alan Faly-ı Reyhan-ı Sultan Cem adlı kur’a falı meşhurdur.

FASIL
Ayırma, bölme. Bir kitabın bölümlerinin her biri.
Mevsim mânâsına da gelir. Fasl-ı zayf (yaz mevsimi), fasl-ı şitâ (kış mevsimi), fasl-ı hazan (sonbahar mevsimi).
Tiyatro oyunlarında perde anlamında kullanılır.
Türk sanat musikisinde bir defada çalınan aynı makamdan parçaların tam***** denir.

FASİH
Dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde konuşup yazılması, ifadenin anlam ve âhenk bakımından kusursuz olması.

FESÂD-I TELİF
Söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.

FESAHAT
Sözün ses ve anlam kusurlarından kurtarılması yolları. İfadenin kusurlardan uzak bulunması hali fasîh’tir. Sözün söylenişi ve işitilişi tatlı olmalı, anlaşılmasında güçlük çekilmemelidir. Divan edebiyatında fesahat, kelimede fesahat, kelâmda fesahat diye ikiye ayrılır:
1. Kelimede fesahat: Aynı veya yakın mahreçten çıkan harflerin bir kelimede toplanmamasına (tenâfür-I hurûf), (er kalkılınca); kelimeleri meydana getiren harflerin kaynaşmasında telaffuz zorluğu olmamasına (mütenâfir) (ör. tartırttı); anlamı herkes tarafından bilinmeyen kelimelere yer vermemeye (garâbet), kelimeyi vezne uydurmak için şeklini değiştirmemeye, çok anlamlı bir kelimeyi meşhur olmayan anlâmında kullanmamaya gramer hatası yapmamaya (kıyasa muhalefet) dikkat edilir.
2. Kelâmda fesahat: Telaffuzu güçleştiren kelimelerin yan yana getirilmemesi (tenafur-I kelimât). (Örneğin: Şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi), zincirleme tamlama (tetâbu-I izâfât) yapmamaya (Örneğin: Ali’nin ceketinin cebinin içi); Cümle kuruluşunun sağlam olmasına, önce söylenecek sözü sona, sonra söylenecek sözü öne almamaya, sözün düğümlenmemesine dikkat edilir.

FİKSİYON
Bir sanat eserinde uydurularak bulunmuş şey. Günümüzde, roman, kısa hikaye gibi nesir halindeki edebi eserler kastedilir. Romanla eş anlamlı kullanıldığı da görülür. Açık bir şekilde bir olaya bağlı bulunmasından dolayı edebi şekiller içindeki birçok şahıs hakkında kullanılmasına imkan verir.

FİKTİF
İtibari, gerçek olmayan, var sayılan demektir. Roman, hikaye, masal, halk hikayesi, destan gibi edebi eserler için kullanılır. Yazar, dış dünyaya zihninde bir şekil verir ve bunu eserine aktarır. Bu tür eserler, tasvir esasına dayandığı için olaylar ve kahramanlar fiktiftir.

FRAGMATİZM
Parçacık diye adlandırılabileceğimiz bir edebiyat akımıdır. İlk defa XX. Yüzyılın başlarından İtalyan yazarı A. Soffici’nin başlattığı bu akımda, gerçekten alınmış kısa kısa parçalar, küçük tablolar ve hayattan görüntüler (enstanteneler) en belirgin özelliği oluşturur.

FUAYE
Tiyatro salonlarında, perde arasında oyuncuların ve seyircilerin dinlenmesi için ayrılan yer.

GALAT
Yanlış anl***** gelir. Bir kelimenin ilk veya kitapta yazılmış şeklinden başka söylenmesi. Çokluk şekli galâtat’tır. Yanlış olduğu bilindiği halde kullanılmasında sakınca görülmeyen kelime veya kelime grubuna galat-ı meşhur adı verilir. Örnek:
Aslında çokluk olan evlat, eşkıya, evrak kelimelerinin evlatlar, eşkıyalar, evraklar şeklinde tekrar çokluk yapılarak kullanılması gibi.
"Galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır" sözüyle yanlış kullanılan yerleşmiş kelimelerin tercih edilebileceği belirtilir.
Genellikle latife, alay isteği ile bir kelimeyi şekil, üslûp ve anlam bakımından dildeki kullanışına aykırı kullanmaya galat-ı tahakkumi veya kıyasa muhalefet denir.

GARABET
Dilden düşmüş veya çok az kullanılıp henüz ayılmamış kelimelerin kullanılmasıyla meydana gelen fesahat bozukluğu. Böyle kelimeler için garib, vehşî isimlerinin kullanıldığı görülür.
Bu durum eski edebiyatta çok ortaya çıkardı. Şair ve yazarlar ya ustalık göstermek için ya da seci, kafiye zorlamalarından dolayı Arapça ve Farsça’dan işitilmedik kelimeler alarak kullanmışlardır.
Söylendikleri zaman uygun olan, ancak bugün terkedilmiş sözler garib-i hüsn, hiçbir devirde benimsenmemiş sözler de garib-i kubh diye adlandırılır.
Bir mecburiyet karşısında kullanılan garip kelimelere muvafık, zorunluluk olmadan kullanılanlara ise muhalif denir.

GEÇİŞ
İki parafraf arasında bir düşünceden diğerine geçilirken bu fikirlerin bağlanması. Paragraflar arasındaki geçişin azlığı veya çokluğu yazının açık, doğal oluşuna göre değişir. Bağlanma açıksa geçişe gerek kalmaz. Geçişlerin kısa olmasına dikkat edilir. Geçiş için, fakat, bundan dolayı, kaldı ki gibi edatlar yeterli görülebilir.

GEZMECE
Aşıkların yolculukta uğradıkları yerleri anlatan methiyeli veya taşlamalı deyişler. Gezmeceler onbirli destan veya sekizli kesik (semai) biçiminde söylenir. Gezilen yerler sırayla anlatılırsa, deyiş, sıra gezmece veya sıralı gezmece adını alır. Kerem’in (Aslı’nın âşığı) Pasin, Erzurum köyleri için söylediği deyişler bilinen en eski gezmecelerdir.

GİRİZGÂH
Kasidelerin nesip bölümünden sonra medhiye bölümüne geçerken söylenen beyit veya beyitler. Aslı girizgâhdır ve kaçış yeri anl***** gelir. Kasideler çokluk bir tasvirle başlar. Ardından girizgahla asıl amaca geçilir. Şair esprili bir sözle övgüye başladığını belirtir.

GNOMİK
Anlamlı sözleri nazımla anlatan manzum türü.

GRAMER
Bir dili meydana getiren ses, sözcük yapılışı, sözcük haznesi, anlam değişmeleri, cümle kuruluşu gibi unsurları inceleyip kurallara bağlayan dil bilgisi. Yunanca gramma kökünden geliyor.

GÜLDESTE
Seçme manzum ya da nesir yazılarının toplandığı dergi. Antoloji de denebilir.

GÜNLÜK
Bir kişinin düşüncelerini, duygu ve gözlemlerini günü gününe yazdığı ve o günün tarihini koyduğu yazılar. Ruzname olarak da bilinir. Günlük bir tür anıdır. Ancak günlük günü gününe yazılır, anı ise olayların yaşanmasından sonra kaleme alınır.

HÂBNAME
Bir olay, bir kişiyle ilgili düşünceleri sanki rüyada görmüş gibi anlatarak yazılmış eserler. Hâbnameler nesir ya da nazım olabilir. Ziya Paşa ile Namık Kemal’in "Rüya" adlı eserleri bu türe örnektir.

HÂCİB
İki ya da daha fazla kafiyeli olan manzumelerdeki bazı sözcük ya da sözcükler. Sözcük anlamı perdeci, perde ağasıdır. Bu şekildeki kafiyelere mahcub adı verilir. Örneğin

Âlem esir-I dest-I meşiyyet değil midir
Âdem zebun-I penç-I kudret değil midir
Avnî

HÂFIZ-I KÜTÜB
Kitapları koruyan kişi. Eskiden kütüphaneciler bu isimle adlandırılırdı.

HANE
Divan ve halk edebiyatında dörtlüklerden kurulu nazım türlerinin her bir dörtlüğü.

HASASET
Sözcük anlamı cimrilik. Ahlaka aykırı sayılan sözcükleri edebi eserlerde kullanmaya denir. Ters anlamlısı "asalet"tir.

HAŞİYE
Bir metnin altına ya da kenarına konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler yazmak. Eskiden yeni kitaplar yazmak yerine mevcuk kitaplar bu notlarla zenginleştirilirdi. Haşiye yazmaya tahşiye, tahşiye yazan kişiye muhaşşi, haşiyeli eserlere de muhaşşa ismi verilir.

HAŞV ya da HAŞİV
Yazıda gereksiz söz bulunması. Eş anlamlı sözcüğü sık sık kullanmak, anlam için gerekli olmayan kelimeler bulundurmak, aynı fikri değişik kelimelerle tekrar etmek, aynı anlama gelen kelimeleri art arda söylemek, yazıya yabancı fikir ve hayal karıştırmak haşivdir. Eskiler seci, söz sanatları ve vezin için yazı veya şiire fazla söz katarlardı. Edebiyatımızda haşiv örnekleri çok fazladır. Ü (ve) edatıyla bağlanan eş anlamlı sözler sık sık kullanılmıştır. Örnek:
Ahd ü peyman, bey ü füruhi, ceng ü harb, etraf ü cevanib, feth ü küşad, ferid ü yekta, ilm ü irfan, medh ü sitayiş, sehl ü asan, vak ü zaman...
Şeyh Galib’in şu beyti haşvin açık bir örneğidir:

Var mı hele söylenmedik söz
Kalmış mı meğer denilmedik söz

Haşv müfsid ve gayr-i müfsid olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Haşv-i müfsid: Anlatımı bozan söz kalabalığı için kullanılır. Yazarın neyi nasıl anlatacağı hakkında kesin fikri olmazsa fikir anlaşılmaz hale gelir, maksat ifade edilmez.
2. 2. Haşv-i gayr-i müfsid: Fikri anlaşılmaz hâle sokmayan söz kalabalığı için kullanılır. Kabîh, malih ve mutavassıta olmak üzere üçe ayrılır.
a. Haşv-i kabîh: İfadeye çirkinlik veren fazlalıklar. Söylenmiş bir fikrin eş anlamlı kelimelerle tekrarlanmasında kabîh haşiv görülür.
b. Haşv-i melih: Söze güzellik ve kuvvet kazandırmak için söylenir. Gereksiz gibi görünen bu sözler ikinci derecede anlam ifade ederler.
c. Haşv-i mutavassıta: İfadeye güzellik vermediği gibi çirkinlik de vermeyen fazla söze denir. Pek fark edilmeyen eş anlamlı kelimelerin tekrarıyla meydana gelir.
Bir beytin iki mısrasının baş ve son parçaları arasında bulunan parçalara da haşiv denir.

HATIRAT
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede gördüğü veya duyduğu olayları anlattığı yazılardır. Hatıratı, otobiyografiden ayıran özellik şudur: Otobiyografilerde yazar doğrudan kendi hayatını anlatır, duygu ve düşünceleri geniş yer tutar. Hatıratta ise, kendi hayatıyla birlikte dönemini ve çevresini anlatır. Bazen yazarın kendisini geriye çekerek sadece çevresini verdiği de görülür.

HAYFA
"Yazık, eyvah!" anlamlarına gelen bu kelime Arap harfleri ile bir kelime, noktalı, bir kelime noktasız düzenlenen yazıların adıdır. Tarih mısralarında keder ifadesi için kullanılır.

HÂYÎDE
Ağızdan ağıza dolaşmış, herkes tarafından kullanılmış, çok duyulmuş söz. Edebiyatta bu tür sözlerin kullanılması kusurlu sayılır. Örnek:

Hâyîde edâya sanma kim el
Bir kerre daha demişler evvel
Şeyh Galib

HAZF
"Giderme, kaldırma" anl***** gelir. Bir ifadedeki kelimelerin bir veya bir kaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltmasına denir. Kasdedilen anlamı tek bir kelime ile söylemeye de hazf ü takdir denir. Arap harfi Türçe metinlerde noktasız harflerle meydana getirilen söz için de bu tabir kullanılır. Bî-nukat, tecrid gibi sözcükler de aynı anlama gelir.

HİCVİYE
Kişilerin veya toplumun kötü yönlerini, kusurlarını, gülünç durumlarını alaylı bir dille ortaya koyan manzum yazılar. Medhiye’nin tersi kabul edilir. Yergi de denen hicviye halk edebiyatında taşlama adını alır. Hicviyelerde mübalağalı üslûp kullanılır. Hicvedilen kişi şahsiyetinin gerçek yönleriyle ilgisi olmayan yergi ve sövgülerle aşağılanır.

HİKMET
Doğadaki nesnelerin mahiyetini, asıllarını anlatan bilgi, ahlaki ve öğüt verici sözdür. Edebiyatta, dini-ahlaki konuları işleyen, nasihat eden, atasözleri ve öğütlerle süslü nazma denir. Bu tür şiirler hikemi şiirler diye bilinir.

HİLYE
Hz. Muhammed’in iç ve dış vasıflarını anlatan yazılar. Kelime, "Süs, ziynet, cevher, güzel yüz, güzellikler" anlamında. Hilyelerde Hz. Muhammed’in göz ve saç rengi, şekli, boyunun uzunluğu, konuşması, sesinin tonu, belli başlı tavrı, bedeni ve diğer maddi özellikleri tanımlanır. Mevlid ve mirâciyeler gibi İslamiyet’in gelişme döneminde ortaya çıktı. Osmanlı döneminde yaygınlaşarak orijinal eserler yazıldı. Hilye ismi de bu dönemde verildi.

HİTABET
Söz söyleme sanatı. Bir topluluğa bir fikri, bir davayı aşılamak, bilgi vermek için yapılan konuşma.

HÜSN-İ TA’LİL
Anlamla ilgili edebi sanat. Divan edebiyatında bir olayın meydana gelişini hayali ve güzel bir nedene bağlama yoluyla yapılır. Bu nedenin gerçekle ilgili olmaması ve kesin bir etkeninin bulunması gerekir. Hüsn-i tevcih diye de anlandırılır. Eğer neden, güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle olasılıklara dayandırılırsa şibh-i hüsn-i ta’lil (yani yarım hüsn-i ta’lil) yapılmış olur. Örnek:

Aceb bi bağ kenârında dursa lâle hacil
Ki lâlezâr-ı cemâlinde hûr u zârındır
Ahmet Paşa
(Lale bağ kenarında utungaç dursa şaşılır mı? Çünkü o lale bahçesine benzeyen yüzünün güzelliği yanında senin bir düşkünündür. Yani şair, sevgiliye, "senin yanakların o kadar kırmızı ki, lale bile onun yanında utanır kızarır" diyor. Lalenin kırmızılığı güzel bir nedene bağlanıyor.)

İBDA
Yaşanılan dönemin sanat anlayışı içinde olağanüstü bir eser yaratma. Örneğin Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnun’u, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ı birer ibda kabul edilir. İbda eser verebilenlere mübdi, ibdakâr, eserleri de bedia olarak adlandırılır.

İBHAM
Bir edebi eserde isteyerek ve bilinçli olarak yapılan kapalılıktır. Sanatçı, sözün anlamını hemen anlaşılmayacak şekilde kapalı tutarak, okuyucusunu düşündürmeyi amaçlar. Sanatçının istemeden, bilinçsiz olarak yaptığı kapalılığa ise "te’kid" adı verilir. Örnek:

Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak
Yarı yoldan ziyade yerden uzak
Yarı yoldan ziyade mâha yakın
Ahmed Haşim

İCAZ
Bir düşünceyi çok az sözcükle özlü bir şekilde anlatmadır. Kısaltmanın anlamı güçleştirmemesine dikkat edilir. Buna icaz-ı muhil denir. Az söz yüklü anlamla ifadeye makbul icaz denir. Atasözleri, vecizeler, hikmetli sözler bu gruba girer. Makbul icaz iki türdür: Hafz yoluyla icaz: Anlama zarar vermeyecek şekilde bazı sözcükler atılır. Bu cümle çıkarılarak da yapılabilir. Sözcük çıkarmaya icaz bi’l-harf denir. Örnek:

Bir pâreye bini âferinin
Pâpûşu atıldu Gevherî’nin
Ziya Paşa

Şair burada "papucu dama atıldı’yı "papucu atıldı" diye kısaltmış.
İcaz, cümle çıkarılarak yapılırsa icaz bi’l cümel adını alır.

Örnek:
"Ahmet ders çalışsaydı…" Burada "başarılı olacaktı" cümlesi çıkarılmış.
Tazammum yoluyla icaz: İfadeden sözcük ve cümle atılmadan yapılan icazdır. İki türü vardır.
İcaz bi’t-takdîr: Amaç az sözcükle anlatılırken ihatalı anlam da çıkar. Örneğin "Ateş düştüğü yeri yakar".
İvaz bi’l-kasr: Hiçbir sözcük atılmadan anlamca zengindir. Örneğin "Akacak kan damarda durmaz" gibi.

İDGAM
Birbirine yakın iki harfi tek yazarak vurgulu okumak. Örneğin çakal yazıp çakkal okuma gibi.

İDİL
Eski Yunan şiirinde mitolojik, epik ve pastoral şiirlerin genel adı. Günümüzde sevgi ve mutluluk işleyen şiir türü.

İDMAC
Sözcük anlamı sıkıştırmak. Edebiyatta sözde ve yazıda övgü içinde övgü ya da aşagğılama içinde aşağılama yapmayı tanımlar. Övgü içinde övgü yapmaya istitbâ adı da verilir. Örnek:

Sadrında seni eyleye Hak dâim ü bâki
Hep âlemin etdikleri şimdi bu duâdır
Nedim

Şair sadrazama dua ediyor ama bu duanın herkes tarafından yapıldığını belirterek övgü içinde övgü yapıyor.

İFRAT
Bir sıfatı aşırı ölçüde şiddetlendirmektir. Mübalağa (abartma) sanatının bir türüdür.

İGARE
Bir şairin şirinin bir başka şair tarafından benimsenmesi anlamındaki sirkat’ın türü. Benimsenin şiirde bazı değişiklikler yapılır veya sadece bazı sözcükler alınırsa sirkat, igare (nesh olarak da adlandırılır) olur. Şiirin sözcükleri değil anlamı benimsenmişse ilmâd ya da selh adı verilir. Örnek:

Rıza Tevfik’in 1925’te yazdığı Cüniye başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
O gece ne kadar güzeldi kâinat
Havvâda bir safâ cereyânı vardı
Dağlardan taşlardan taşıyordu hayat
Guyibâr-I aşkın fezeyânı vardı

Nihal Atsız’ın 1933’te yazdığı Dün Gece başlıklı şiirin ilk dörtlüğü:
Dün gece ne kadar güzeldi âlem
Göklerin şanlı bir mehtâbı vardı
Sevdânın topraktan taştığı bu dem
Günâh-I aşkın da sevabı vardı

İHAM
Anlamla ilgili edebi sanat. İki ya da daha fazla anlamı olan sözcüğün en uzak anlamıyla kullanılması. Eğer sözcügün iki anlamının da konuyla ilisi olursa "ilham", sözcüğün özellikle gerçekten çok mecaz anlamı kastedilirse "kinaye" yapılmış olur. Örnek:

Sahn-ı çemende durma saalınsun sabâ ile
Azâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bakî

("Fidan bugün yaprak ve bardan kurtulup serbet kaldı, artık bahçenin ortasında rüzgarla salınsın." Bâr sözcüğü hem meyve hem yük anlamındadır. Bâr’dan kurtulmakla ağaçlar hem meyveden hem de yükten kurtulurlar. Şair burada bâr’ın bu iki anlamını kastederek iham yapıyor.

İHTİRA
Daha önce hiçbir şairin kullanmadığı sözcük, deyim ve üslupları tanımlar.

İHTİSAR
Bir düşüncenin az sözle anlatılmasıdır. Geniş açıklamalara, tanımlamalara girilmeden konu yalın ve doğal bir şekilde anlatılır. Bu bakımdan icaz’a benzer.

İKMAL
Bir cümledeki anlamı, ardından gelen cümleyle tamamlamak. Her iki cümlenin öznesi de çoğunlukla ortaktır ve ilk cümlede yer alır. Örnek:

Merd olan kizbe tenezzül etmez
Zillet-i kizbe tahammül etmez
Nabî

İKSAR
Kusur sayılan sanatlardandır. Bir düşünceyi gereksiz şekilde uzatılan ve tekrarlanan sözcüklerle anlatmaktır. Örneğin "Ali gitti mi?" sorusuna karşılık "evet" ya da "hayır" yerine "Ali gitti, gelmedi" yanıtı vermek gibi.

İKTİBAS
Anlamı güçlendirmek için söze ayet ve hadisler katılmasıyla yapılan sanat. Ayet ve hadisler aynen kullanılabilir ya da çevirisinin bir bölümü tercih edilebilir.

Örnek:
Zalimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevlâ
"Tallahi lekad âsereke’llahü aleyna"
Ziya Paşa
(Yusuf Suresi ayet 91: Tanrı hakkı için Allah seni bize üstün kıldı.)

İLMAM
Bir şairin, başka bir şairin şiirini biraz değiştirerek sahiplenmesi. Örnek:

Şâdî-i vuslat niçin tahammîl-i nâz eyler bana
Rind-i şâdî-düşmenim ben gam niyâz eyler bana
Nâil-î Kadîm

Tiğ-ı istisnâ çekip gamzen ne nâr eyler bana
Afet-i aşkın kazâ arz-ı niyâz eyler bana
Namık Kemal

İLTİFAT
Sözü konuyla ilgili bir başka yöne çevirme şeklindeki edebi sanat. Bir yeri, olayı, duyguyu, düşünceyi anlatırken birden söz yine konuyla ilgili başka bir yere, olaya, düşünceye, duyguya çevrilir.

İLTİZAM
Şiirde kafiyeyi sağlayan ya da düzyazıda "seci" olarak kullanılan sözcükten önce gelen ve kafiye ile aynı sayıda harf içeren benzer sözcükler kullanarak yapılan sanattır.Örnek: Merasim-i tevkîr-i tevfirinde ihmal-ü taksîr olunmayup hıl-i fâhire ve in’âmât-ı zâhire ve ziyâfât-ı vâfire ile Zülkadiroğlu tâifesi muğtenem oldular.

İNSİCAM
Sözün düzgün, tutarlı ve birbirine bağlanak söylenmesi. Sözcükler titizlikle seçilir, art arda gelen cümlelerde anlamlı bir diziliş aranır.

İNŞA
Divan edebiyatında edebi sanatlarla yüklü, süslü düzyazılara verilen isim. İnşa yazanlara "münşi" denir. Günümüzdeki anlamı kompozisyon.

İNTİHAL
Başkasına ait eserlerden parçalar alıp kendisininmiş gibi gösterme. Aşırma veya ahz u sirkat tabirleri de aynı anlama gelir. İntihal şiirde olursa şirkat-ı şi’r bu işi yapan da düzd-i sühan (söz hırsızı) diye anılır. Sünbülzâde Vehbi, Sirkat-ı şi’r (şiir çalma) olayı için şu beyti söylemiştir:

Sirkat-ı şi’r edene kat’i zeban lâzımdır
Böyledir şer-i belâgatle fetâvâ-yı sühan.

İRSAL-I MESEL
Anlamla ilgili sanatlardandır. Söylenen fikri kuvvetlendirmek için araya atasözü veya atasözü değerinde örnekler katmaya denir. İleri sürülen düşünce, kendisiyle ortak nokta bulunmayan başka bir düşünceyle birlikte kullanılır. İrad-ı mesel de denir. Örnekler genellikle herkes tarafından bilinen, söylenen, kabul edilen atasözleri, vecizeler ve hikmetli sözlerden seçilir.

Örnek: Tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın
Sırtı pek kimseye ahvâl-i şita yaz görülür

Samî

İSTİDRAD
Uygun bir yerde konu dışında bir şey anlatmak. Konuya açıklık getirmek, okuyucunun veya dinleyicinin istifadesini sağlamak için bu yola başvurulur. Bu tür ara girişler "İstidrad" başlığı ile yazılır, bitiş yeri ayrıca belirtilirdi. Sonra bu yöntem bırakıldı, başlık koymadan açıklama yapıp "Sadede gelelim" sözüyle asıl konuya dönülmeye başlandı. Zamanımızda istidradlar kısa olmak kaydıyla parantez veya iki çizgi arasında yapılır.

İSTİDRÂK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Över gibi görünerek yerme ve yerer gibi görünerek övmek.
1. Övme yoluyla yerme: Eskiler te’küdü’z-zemm bi-mâ yüşebbihü’l medh derlerdir. Kişi övmeye benzer sözlerle, kuvvetle yerilir.
Ali Paşa’nın Girit’teki başarısızlığını dile getiren Ziya Paşa’nın Zafernâme’sinden alınan şu beyitler bu sanatın en güzel örneklerinden.

Bârek-Allah zehî kevkebe-i âlel’al
Levhaş-Allah, aceb nusret-i feyz ü ikbâl!

Hak bu kim görmedi ağaz edeli devre elek
Böyle bir tefh ü zafer böyle şükûh ü iclâl...

Lerze saldı feleğe nâre-i "Hayyâk Allah"
Râşe verdi küre’yi gulgule-i "Ya Müteâl"

Kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar
Ne Skender ne Hülâgâ ne Sezar ü Anibal.

Âferin himmetine âsaf-ı âli-kadrin,
Oldu şâyeste-I tevfik-i Cenâb-I Müteâl

Girid’I aldı geri himmet-i seyf ü kalemi
Hakkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl

Devleti eyledi bir öyle belâdan âzâd
Yoksa pek müşkil olurdu şu zamânda ahvâl...

İhtiyar eyledi bu kışda şu müşkil seferi,
Yoksa kim etmiş idi kendisini istiskâl!

2. Yerme yoluyla övme: Eskiler te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşebbıhü’z-zemm derlerdi. Kişi yermeye benzer sözlerle kuvvetle övülür. Örnek:

Dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
Tama’u buğz u nifak u hased u gadr u sitem
Nabî

İSTİFHAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. Cevap alma gayesi gütmeksizin art arda sorulan sorularla yapılır. Sevgi, nefret, teessür, üzüntü, öfke, kin, kıskançlık, ümitsizlik, acz, şaşkınlık, hayret ve hayranlık gibi heyecan verici duygular bu yolla ifade edilir. Şair duyguya bağlı olarak kendi kendisine, herkese veya her şeye soru yöneltebilir. Düşünce ve kavram üzerine dikkati çekmek için bu sanata başvurulur. Aşırı heyecan ve gerilim istifham’ı alelâde soru cümlelerinden ayrılır. Örnek:

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Cahit Sıtkı Tarancı

İSTİHDAM
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki anlamı olan bir kelimeyi, bu iki anlama gelecek şekilde kullanmak. Birinde gerçek, diğerinde mecazlı anlam kasdedilir. Örnek:

Bahar erdi açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey hem gül
Bir sahn-i gülistandan biri fasl-ı gülistanda.
Muallim Naci
Bu beyitte açıldı fiili birinci mısrada fasl-ı dey (kış mevsimi)nin uzaklaşması, sona ermesi; ikinci mısrada ise, çiçeğin açılması anl***** geliyor.

İSTİHLAF
Türkçedeki sesli harfleri bazı durumlarda uzatmak. Örnek:

Verseydi âh-ı mecnûn feryadumun sedâsın
Kuş mı karâr iderdi bâşımdaki yuvâda

Fuzûlî
"başındaki" ve "yuvadaki" kelimelerinde "a"lar uzun okunur.

İŞTİKRAR
Sözle ilgili sanatlardandır. Aynı kökten türeyen veya aynı köke bağlı harflerin benzerliğinden dolayı aynı kökten türemiş gibi görünen seslerin birarada kullanılmasına denir. Örnek:
Kılmagıl muhkem gönül dünyaya akd-i irtibât
Sen bir avâre müsafirsen bu vîrân ribât

Fuzûlî
Ribât ve irtibât aynı kökten gelir.

ÎTİLÂF
Uygunluk. Kelimenin anlamla uygunluğu, kelimelerin vezinle uygunluğu, kelimelerin diğer kelimelerle uygunluğu, anlamının vezinle uygunluğu ve anlamın anlamla uygunluğu.

İTNAB
Sözü, gerektiğinden fazla kelime veya cümle ile uzatma. İcaz’ın karşıtı. İkiye ayrılır:
1. İtnab-ı makbul: Makbul sayılan söz katmadır. Bu çeşitte anlam pekiştirilir, anlatılacak şey abartılır, kastedilen husus fazla tasvir edilir ve üçü birden sağlanır. Örnek:
"Yalıların en tabii ve en lüzumlu gezinti vasıtası sandallar! Sade yalıların mı? Boğaziçi’nde herkesin her an, en çok, onlar işine yarıyor. Mehtapla gezginci, sâzende köşkü onlar, saz dinleyicilerin mevkibi onlar, yerine göre madrabazların balık deposu onlar, sebze dükkanı, dondurmacı dükkanı, onlar; yörük manav sergisi onlar, tatlı su damacanalarının ambarı onlar, hasta sedyesi onlar..."
Ruşen Eşref Ünaydın

2. İtnâb-ı mümel: Makbul sayılmayan söz katmadır. İtnab-ı mühil de denir. Haşv-ı kabih’ler ve tekrarlar makbul sayılmayan söz katmanlarıdır. Örnek:
Duâ ile sözü hatmedelim, zîrâ hakikatte
Sözün gevher olursa yeğdir itnâbından îcâze
Nef’î

KALB
Sözle ilgili sanatlardandır. Arap harflerine göre bir kelimenin harflerinin yerleri değiştirilerek yapılır. Cinas sanatının bir çeşididir. Cinas-ı kalb, tecnis-i kalb ve maklûb adlarıyla da bilinir. İkiye ayrılır:
1. Kalb-i kül: Tersinden okunduğu zaman da anlamlı olan kelime çıkan sanattır. Buna kalb-i muntazam veya aks-i müfred de denir. Örnek:

Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm olupdur nitekim Mûsâ’ya ey şeh şihr-i mâr
Sururî Kadim
Mûr: Karınca, Rûm: Anadolu, Râm: İtaat etme, Mâr: Yılan anl***** gelir.

2. Kalb-i ba’z: Bir kelimenin harfleri değiştirilerek kelime yazma sanatıdır. Buna maklûb muavvec de denir. Örnek:

Tahlîsine yok mu duâcı
Câniler içinde kaldı Nâcî
Muallim Naci
Câni: Katil, Nâci: Şairin adı.

KARAVELLİ
Asıl hikaye arasına katılan küçük, müstakil hikayeler. Hikayelerin içinde manzum parça bulunmaz. İbret verici veya güldürücü niteliktedirler. Genellikle uzun hikayelerin anlatıldığı toplantılarda zaman zaman dikkatleri başka noktaya çevirmek ve sahneyi değiştirmek için söylenirler.

KAT’
Anlamla ilgili sanatlardandır. Susmanın söylemekten etkili olacağı yerde sözü kesmeye denir. Heyecanın doruğa ulaştığı noktada bu yola başvurulur. Genellikle nesirde kullanılan bir sanattır. Örnek:

Bu dağın çilesi dolmaz,
Bu dağın çilesi solmaz,
Bu dağ bir...
Sus şair,
Hepsini demek olmaz!

Halide Nusret Zorlutuna

KATAR
Halk edebiyatında alt alta sıralanan dörtlüklerin hepsine birden katar denir.

KAYABAŞI
Halk edebiyatımızda bir koşma türü. Özel ezgiyle okunur. Türkülerin ezgilerine göre bölümlenmesinde usulsüz okunan türküler bölümüne girer. Konuları kır ve köy hayatıyla ilgilidir. Çobantürküsü olarak da bilinir.

KELAM-I KİBAR
Ulu söz demektir. Velilerin, büyük kişilerin, ahlakçıların özlü sözlerini tanımlamak için kullanılır.

KEREM HAVALARI
Saz, bağlama, bozuk düzenler eşliğinde özel bir ezgiyle söylenen türkülerdir. Adını öykü kahramanı Kerem’den aldığı sanılıyor. Akıcılığından dolayı çok tutulan bir üsluptur. Anadolu’nun hemen bütün bölgelerinde söylenir. Kerem, yanık Kerem, kesik Kerem, kandilli Kerem gibi bölümlere ayrılır.

KESİK
Halk edebiyatımızda hece sayısı 7 ve 8 olan şiirlerin genel adı.

LÂEDRİ
Arapça sözcük anlamı "bilmiyorum" demek. Yazarı bilinmeyen eserler için kullanılır.

LEBDEĞMEZ
İçinde "dudak sessiz harfleri" (yani b, f, m, p, v) diye tanımlanan harfler bulunmayan sözcüklerle yazılmış şiirlerdir. "Dudakdeğmez" adı da verilir. Divan edebiyatında az başvurulan bir yöntemdir. Asıl halk edebiyatımızda kullanılır. Bu türde şiirler söylemek bir ustalık işareti sayılır. Örnek:

Tarik-i aşka gir ehl-i Hüdâ ol
Gönül gel layık-i her itilâ ol

Dilersen dehrde âzâde serlik
Gurur-i câhı terk eyle gedâ ol

Cidâl-i kîl ukale yok nihâyet
Ricalû’llah ile hâl-âşina ol

Çekil izzetle uzlet gûşesine
Azîz ol derd-î şöhretten cûda ol

Dokunmaz leb lebe Remzi okurken
Dehân-i dil-bere nükte nümâ ol
Ahmet Remzi Dede
(Sadece son beyitte dudak sessiz harfleri var)

LİRİK ŞİİR
Din, doğa, aşk, özlem, gurbet, vatan, ölüm gibi konularda kişisel duygulanımların dile getirildiği, çoşkulu bir anlatımın kullanıldığı şiirlerdir. Eski Yunan edebiyatında şairler şiirlerini genellikle lir eşliğinde söylediği için isim buradan kaynaklanır. Türk edebiyatında bir dönem bir tür telli saz olan rebab ile şiir söylendiği için lirik şiire "rebabi" denildi. Divan edebiyatında gazel, murabba, şarkı, halk edebiyatımızda koşma ve semailer lirik şiire örnek verilebilir.

MAKLUB
Harfleri tersten sıralandığında yine aynı sözcük çıkan sözcükler. Örneğin mum, bab, aba gibi.

MAZMUN
Bir dizenin bir ifadenin taşıdığı ve onlardan herkesin anladığı gerçek ya da mecaz anlama, asıl anlamı yanında taşıyan bir isme, bir atasözüne, âyete, hâdise, olaya, bir şeyi onun özelliklerini çağrıştıracak sözcük ya da sözcük gruplarının veya dizelerin içine yerleştirmeye mazmun denir. Örnek:

Çıhma yârim giceler ağyar te’nından sakın
Sen meh-i evc-i melâhatsin bu noksândır sana

Fuzulî
(Sevgilim, gece yarıları dışarı çıkma, yabancıların ayıplarından sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın, gece çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.)
Fuzuli’nin bu beytinde sevgili, güzelliğin doruğundaki aya benzetiliyor. Ayın en güzel hali dolunaydır. Dolunay güneşin batmasından önce doğar. Dolunayın gece yarısı çıkması ay tutulmasıyla olabilir. Ay tutulduğunda noksandır, kusurludur, güzelliğini kaybeder. Fuzulî, bu beytinde "noksan" ve "ta’n" sözcükleriyle bir ay tutulması mazmunu yapıyor.

MEKTUP
Birbirinden uzakta bulunanların haberleşmesini sağlayan bir yazı türü. En eski haberleşme araçlarından biri. Sözcük anlamı Arapça "yazılmış şey." Farsçası name, eski Türk dillerindeki karşılığı bitig, betik ya da bittidir. Tarihte rol oynamış ünlü kişilerin, yazar, bilimadamı ve sanatçıların mektuplarıyla birlikte bir edebi eserler türü olarak kimi zaman ele alınmıştır. Sadece mektuplardan oluşan kitaplar da vardır.

MELHAME
Divan edebiyatında gelecek olayları anlatan nazım ya da nesir eserlerin ortak adı.

MENKUT
Divan edebiyatında sözcüklerinin tümü noktalı harflerden oluşan şiirler.

MENSURE (Mensur şiir)
Duygu, düşünce, yaşam ya da hayalleri şiir inceliğinde anlatan düzyazı türü. İç uyuma önem verildiği için dilbilgisi kurallarına uygunluk aranmaz. 19. Yüzyılda Fransız edebiyatında ilk örnekleri görüldü. Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.

MESEL
Atasözleri, öğretici, ahlaki özellikleri bulunan küçük hikayelerdir.

MEŞTÜR
Divan edebiyatında dört cüzlü (yani 4 mefâ’ilün 4 müstef’ilün) ile yazılmış vezinleri ikişer cüze indirerek yazılmış şiirlerdir.

MONOGRAFİ
Bir kişi ya da bir konu ile ilgili özel bir görüşle yazılmış incelemeler. Ele alınan konu ya da kişiyi her yönüyle açıklamaya çalışır.

MONOLOG
Tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı. Tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı verilir.

MUAMMA
Başta Esmâ’yı Hüsnâ (Allah’ın doksan dokuz güzel ismi) olmak üzere konusu insan ismi olan manzum bilmeceler. Kelime "gizli, örtülü, anlaşılması güç veya işaret remiz yoluyla söylenmiş söz" anlamlarına gelir. Muammalar lügazlardan farklıdır. Muammalar Allah’ın isimlerinden biri veya insan ismi için düzenlenirken lügazlar her şey hakkında düzenlenirler. Yalnız muammaların bazen lügaz, hatta âşık edebiyatında bir çeşit bilmece (âşkı -muamma) karşılığı olarak da kullanıldığı görülür. Muamma alanında en çok eser veren şairimiz Emri (Edirneli Emrullah Çelebi) olmuştur. Muammanın düzenlenmesinde ebced hesabı kullanılır. Örnek:

Bende yok sab-ü sükun sende vefadan zerre
İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre
Nâbi

MUAŞŞER
Onar mısralık bendlerle kurulan musammatlar. Divan edebiyatı nazım şeklidir.

MUCEM
Arap alfabesindeki noktalı harfler. Alfabetik olarak düzenlenmiş sözlük, hâl tercümesi, ansiklopediler böyle adlandırılır. Mucem tarih, ebced hesabı ile sadece noktalı harflerin hesap edilmesine dayanılarak düşülen tarihlerdir.

MUHAMMES
Beş mısralık bendlerden oluşan divan edebiyatı nazım şekli. Kelime "beşlik" anlamındadır. En az 4, en çok 8 bend arasında yazılmıştır.

MUKABELE
Aralarında tezat ve karşıtlık bulunan kelime, tamlama ve sözleri birarada kullanmak.

Örnek:
Safa-yı aşkın dide gamınla pürnem
Bir evde ayş u şâdî bir evde ye’s ü mâtem

(Safa ile gam, ayş u şâdi ile ye’s u mâtem arasında karşıtlık bulunmasına rağmen birarada kullanılmıştır.)

MUKATTA
Arap alfabesinde kendisinden sonra gelen harfle bitişmeyen harfler (elif, dal, zel, rı, ze, vav) kullanılarak söylenen söz.

MUKTEZA-YI HÂL
Uslûpta zamana, yere, duruma ve hitâp edilen kişilere göre dili ayarlama, sözün söylendiği yerin, zamanın gerçek ve gereklerine uygun olması. Mukteza-yı makam, itibar-ı münasib sözleri de aynı anlamda kullanılır.

MURAFAKAT
Üslûbun, ele alınan konuya göre düzenlenmesi, dile getirilen düşünce, duygu ve hayallare uygun düşmesine, üslûp ile içerik arasında bir ilişki kurulması. Anlatılan konuya uygun kelime, kelime grubu ve isimler seçilir.

MURASSA
Nesirde iki ibarenin, nazımda ise iki mısranın kelimelerinin sayıca denk, karşılıklarıyla vezin ve kafiye bakımından birlik olması. Örnek:

Şâh melekût arş-pâye
Mâh-ı ceberût perş-sâye
Şeyh Gâlib

MUSARRA
Mısraları birbiri ile kafiyeli olan beyitler. Beyt-i musarra, gazellerin ilk beyitleri (matla’) musarra’dır. Her mısrası aynı kafiyede olan şiirlere de musarra denir. (Musarra tuyuğ gibi) Bu şekilde düzenlenen şiirlerin bir başka adı müselseldir.

MUTABAKAT
Anlatım içinde kullanılan kelime ve deyimlerin içeriğe uygun seçilmesi. Karşıtı mübayenet’tir (aykırılık, zıtlık).

MUVAFAKAT
Kelimenin anlamla, kelimenin vezinle, kelimenin kelimeyle, anlamın vezinle, anlamın anlamla uygunluğu.

MUVAZENE
Nesirde seci, nazımda kafiye yerindeki sözcüğü yalnız vezin bakımından eşit olması. Örnek:

Münderic nüsha-i zâtında kemâlat-i vücûd
Mündemic tıynet-i pâkinde havass-i icâd
Nâdî
(Münderic ve mündemic kelimeleri arasında muvazene vardır.)

MÜLEMMA
Bir şiirin bazı mısraları, bölümleri veya bir mısranın bazı sözcüklerin değişik dillerde yazılması. Divan edebiyatında Arapça, Farsça, Yunanca’nın Türkçe ile birlikte kullanıldığı şiirler yazılmıştır. Tanzimat’tdan sonra bu dillere Fransızca da eklenmiştir.
Örnek:
Eyyüha’r-rağibûne fi’l-evkat!
Edrikûhâ fe-mâ madâ kad fât.

Fevt-i fursat me-kün çü vakt-i safâst,
Ki besî hestder-cihân âfât.

İrdi bir dem ki behcetinden anın
Sekiz Uçmâğ’a döndü Altı Cihât.

İş ke-mâ âşe âşikun va’lem!
Tâvet in-nefsü tâbet il-evkat.

MÜNAKKAHİYET
Gereksiz sözlerden arındırılmış özlü ifade, konuyu gerektiği kadar işleme; anlamlı sözcükler arasında eşitlik bulunması.

MÜNŞEÂT
Mensur yazı veya mektupların bir araya getirdiği dergiler. Divan edebiyatında edebi değeri olan yazılar bir defterde toplanır ve meraklıları okurdu. Münşeatlardaki nesirlerde konu birliği aranmaz. Bu eserlerde çeşitli tarih belgeleri yanında edebi metinler ve özel mektupların biraraya getirildiği görülür. Münşeât-ı Feridun Bey, Nergisi ve Veysi’nin münşeatları ünlüdür. Son münşeât örnekleri arasında Münşeât-ı Akif Paşa önemlidir.

MÜNŞÎ
Sanatlı düzyazı yazan kişiler. Münşilerin yazılarını toplayan dergiler münşeat’tır.

MÜNTEHABÂT
Seçilmiş şeyler. Çokluk aynı türde kaleme alınmış, bir veya daha fazla yazarlara ait yazılar arasından yapılan seçmelerle meydana getirilmiş eser; seçmeler, antoloji.

MÜSTEŞRİK
Doğulu milletlerin tarih, din, dil, edebiyat ve kültürlerini araştırıp inceleyen Batılı bilginler. Şarkiyatçı, oryantalist, doğubilimci kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.

MÜŞAARE
Karşılıklı şiir söyleme. Edebiyat araştırmacıları müşaareyi üçe ayırır:
1. Bir divan şairinin manzum eserine diğer bir şairin aynı vezin ve kafiyede nazire yazması.
2. Âşıklar arasında karşılıklı şiir söyleme. Bir âşığın okuduğu beyit veya kıtaya diğer bir şair aynı vezin ve kafiyede şiir söyleyerek cevap verir.
3. Edebiyat meraklılarının şiir okumaları, herhangi bir mazmunu ihtiva eden beyitler okunur veya birinin okuduğu beyte karşılık onun son kelimesiyle başlayan bir beyti başkası okur.

MÜŞAKELE
Birden fazla anlamı olan sözcüklerin art arda gelecek şekilde, iki anlamı ile kullanılması, birinin söylediği bir sözü bir başkasının değişik anlama gelmek üzere tekrarlaması. Karşılıklı konuşan iki kişiden birinin gerçek veya mecazi anlamda söylediği bir sözü, diğeri başka bir düşünceye yanıt olacak şekilde tekrarlar. Birinci anlamı gerçek olursa çoklukla ikinci kullanıştaki anlamı mecazidir. Örnek:

"Tezer
Yine mi kanmıyorsunuz sözüme
Ne için bakmıyorsunuz yüzüme
Beni bir kere okşasanız ne çıkar?
Melik
Sen çıkarsın... Demek ki fitne çıkar!"
Abdülhak Hâmid Tarhan

MÜTAKARRİN
Kafiyeleri birbirinin peşinden gelen ve iki kafiyeli olan şiir. Örnek:
Hangi âkıl der ki ancak râh-i gülşenden geçin
Bir de gafiller şu nâilgâh-i şîvenden geçin
Muallim Naci

MÜTEKERRİR
Murabba, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinde bendlerin sonlarında tekrarlanan mısra veya beyitler.

MÜTELEVVİN
Divan edebiyatında bir beytin okunuşu sırasında küçük bir değişiklikle veznin bir başka vezne çevrilmesi.

MÜZDEVİC
Murabba, muhammes, müreddes benzeri nazım şekillerinde bendlerin sonundaki mısraların birinci bend ile kafiyeli olması

NAKARAT
Şiirlerde bendlerin sonunda tekrarlanan mısra veya mısralar. Bu bölüm, anlam bakımından her bendi şiirin ana duygusuna bağlar. Şiirin, nakarat bölümlerinde ifade olunan duygu ve düşünce etrafında gelişmesini sağlar. Nakarat, halk şiirinde bağlama veya kavuştak diye bilinir. Sözlü musiki eserlerinde aynı söz ve ezgi ile tekrar edilen bölüm de nakarattır.

NÂME
Mektup, kitap, risâle, ferman gibi anlamlar taşıyan Farsça bir kelime. Eskiden kitap türü olarak çok kullanılmıştır. Kıyafetnâme, kâbnâme, Hamzanâme gibi. Resmi nitelikteki kağıt ve mektuplar da nâme diye bilinirdi.

NÂT
Hazreti Muhammed’i övmek için yazılan şiirler.

NAZIM
Dizelerden oluşan vezinli ve kafiyeli anlatım şekli. Kelime, "dizmek, ipliğe inci dizmek" anlamlarını taşır. Nazımda sadece anlam değil, seslerin musikisi de önemlidir. Akılda kolay kaldığı için ezberlenmesi istenen bilgilerin çoğu bu yolla ifade edilir. En küçük birim dizedir (mısra). Ayrıca beyit, kıta, bend gibi nazım birimleri de vardır. Şiirler de nazım şeklinde yazılır, ancak her nazım, şiir değildir.

NAZİRE
Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. Divan edebiyatı nazım türüdür. Kelime Arapça "eş, değer" anlamlarındaki nazir’den gelir. Nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler nazireye cevâb adını verirler. Alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezl denir. Örnek:

Fuzûlî’nin gazeli
Hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler meni
Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni

Mihr salmazsın mana rahm eylemezsin munca kim
Sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler meni

Za’fı tâli mân-i tevfik olur her nice kim
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni

Men gedâ şahâ yâr olmak yok ammâ neyleyem
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni

Tir-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler meni

Dehr vakf etmiş meni nev-res civanlar aşkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni

Ey Fuzûlî kılmazsam terk-i tarîk-i aşk kim
Bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni
Fuzûlî

Nedim’in Fuzuli’nin bu gazeline yazdığı nazire:

Bûs-ı la’lin şöyle sîr-âb-ı zulâl eyler beni
Kim gören âb-ı hâyât içmiş hayâl eyler beni

Şâire söz bulmağa minnet yok amma neyleyim
Âh kim hâyret seni gördükçe lâl eyler beni

Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
Bir şeker handeyle mest-i bî mecât eyler beni

Bağda zülf ü ruhun andıkça bu kimdür deyü
Sünbül ü gül birbirinden sûal eyler beni

Nükhet-î zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bâhar
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni

Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasetinden kim gehî
Sâye-i müjgân-ı âhü pây-mâl eyler beni

Gerdişin gördükçe sâkî-mülâyım meşrebin
Arzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni

Hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni

Güldürür ya ağlatır ya lütf eder yâhud itâb
Hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni

Arz-ı hâlim çok efendim hak-i pây devlete
Lütfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni

Ben kulun lâyık değildir aslına ammâ yine
İltifâtın ârzü mend-i visâl eyler beni

Gûyyâ bilmez efendim bende-i dîrinesin
Kim Nedîmâ bu mudur deyü suâl eyler beni
Nedîm

NESİR
Duygu, düşünce ve hayallerin dilgilgisi kurallarına uygun cümleler içinde anlatılması şeklindeki edebi eser. Edebiyatın iki anlatım yolundan biridir. Diğeri nazımdır. Nesirde aklın kontrolü altında duygu, düşünce ve hayallere yer verilir. Nazımdan daha geç doğmuştur. Düşüncelerin fadesi için nazımdan çok daha zengin imkanlara sahiptir. Hikaye, roman, tiyatro, masal, hatırat, makale, sohbet, deneme, gezi yazısı, biyografi gibi edebiyat türlerinde hep nesir kullanılır. Nesrin en küçük birimi tek başına bir anlam ifade eden cümledir. Nesir, kullanılan üslûba göre sade nesir, orta nesir ve süslü nesir olmak üzere çeşitlere ayrılır.

NİDA
Divan edebiyatımızda bir sanat türü. Şairin korku, sevinç, şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi. Çokluk "ey!, hey!, vay!" gibi ünlemlerle seslenilir. Tekrîr ve teşhis sanatlarıyla birlikte kullanılır. Örnek:

Ey mi’delerin zehr-i tekazası önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâf kadide;
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ve âkim
Her ni’meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-ı tevekkül ki...

OTOBİYOGRAFİ
Bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. Biçim ve içeriğiyle bir edebi değer taşımalıdır.

OTOGRAF
Yazarın kendi el yazısı. Eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi kullanılırdı.

OTTOVA RİMA
Sekiz mısralı bir nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra Fransız edebiyatında, buradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Batı edebiyatında kafiye şeması, abababcc’dir. Bu şema bizde değişikliğe uğrayarak ababcccb şeklini almıştır. Aabbccdc şekli de görülür. Bu nazım şekli lirik tür için elverişlidir. Ottova Rima’yı edebiyatımızda daha çok Abdülhak Hamid kullanmıştır. Örnek:
(MAKBER’den)
Bu makberdir o bâba makdem,
Bilmem ne duyar girince, adem?
Sûzişlerimin budur esâsı
Hep şüphelerin bu en fenâsı
Benlik acebâ kalır mı ol dem?
Sönmüş erimekte o nûr-i dîdem.
Ben gözler idim bu hâli ey yâr
Senden daha çok zaman akdem...
Abdülhak Hâmid

OZAN
Kopuzla türkü söyleyen en eski Türk şairleri. Osmanlı döneminde halkı şairleri için kullanılırdı. Âşık sözünün karşılığı olduğu gibi meddah anlamını da taşıyordu. Ozanların toplumda önemli yerleri vardı. Beylerin huzurunda, dini törenlerde, elindeki kopuzunu çalarak kahramanlık destanları okurlar, halk arasında kıssa söylerlerdi. Memluk ordusunun mızıka takımında ozan denilen çalgıcılar olduğu tarihi kaynaklarda yazar. Selçuklular’da da benzer durum görülür.

ÖNSÖZ
Eserin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın başına eklenen yazı. Bu bölümde yazar ya kitabın özetini verir veya hangi nedenle yazdığını açıklar. Eskiden, "sebeb-i telif-i kitab" (Kitabın yazılışının sebebi) sözü kullanılırdı. Tanzimat’tan sonra edebiyatçılar, mukaddeme başlığı altında yazdıkları önsözlerde edebiyat anlayışlarını belirleyici açıklamalar yaptı. Namık Kemal’in Celaleddin Harzemşah, Recaizade Mahmud Ekrem’in Zemzeme, Abdülhak Hamid Tarhan’ın Makber mukaddemeleri bunlardandır.

PARAGRAF
Bir fikrin işlendiği yazı bölümü. Bir veya birkaç cümleden meydana gelebilir. Satırbaşı yapılmış her bölüm bir paragraftır.

PASTORAL
Çoban ve kır hayatını, köylerdeki yaşayış şeklini anlatan şiir. Grekler’in bukolik dedikleri bu türü Edebiyat-ı Cedide’ciler eş’ar-ırâiyâne (Çoban şiirleri) diye adlandırmışlardır. Pastoral şiir, süsten, kelime oyunlarından, yapmacılıktan uzak sade bir dille yazılır. Eski Yunan edebiyatında Theokrites ile Latin edebiyatında Vergillius, pastoral şiirin ilk ve en güzel örneklerini verdi.

PELTEKNÂME
Kekeleme şiiri. Lisan-i pepeği adı da verilir. Halk edebiyatı nazım şeklidir. Âşık, kelimelerin ilk hecelerini, bazen de kelimelerin çoğunluğunu kekeleyerek söyler. Bu tekrarlar ölçüye dahildir. Örnek:
Bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ
Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanımı
Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana
Abdi İmam

PLOT
Roman, hikaye, tiyatro gibi eserlerde, baştan sona devam eden hareketlerin yapısı. Bir bakıma eserin planıdır. Kahramanların ve olayların meydana getirdiği devamlılığı ifade eder. İkinci, üçüncü derecedeki kişi ve olaylar, görünüp kaybolan bir başka zaman, mekan ve olayla ortaya çıkan kişiler, duygusal davranışlar plotu tamamlar ve zenginleştirir. Plot, yapısına göre çeşitlere ayrılır. Bazı plotlar trajik olayları, bazıları komedi, masal ve hiciv gibi konuları göstermek için kurulur. Eser, bu plota göre kimlik kazanır.

POETİKA
Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü. Bu kelime eskiden Fransızca’da yalnız şiirin değil, güzel sanatların teorisini güzelliğin feslefesini, bir bakıma estetiği ifade ederken, bugün şiir sanatı anl***** gelen bir terim olmuştur. Batı dillerinde poetika konusuna giren birçok eser var. Türkçe’de ise, bazı şiirlerin ve grupların bildiri niteliğindeki, genellikle savunmaya dayalı birkaç önsözü görülür. Necip Fazıl Kısakürek’in de bir Poetika’sı var.

PROZODİ
Kelimelerin taşıdıkları seslerin değerlerine ve hecelerin taşıması gereken seslere göre söylenmesi. Tonlamaya, hecelerin vuruşuna kelimelerin uzunluk ve kısalıklarına dikkat edilerek söylenir.

RAKTA
Arap harflerine göre bir harfi noktalı, bir harfi noktasız kelimeleri kullanarak şiir yazma.

REKÂKET
Kelime veya cümlelerin düzensiz sıralanmasından ileri gelen okumayı zorlaştırıcı durum. Divan edebiyatında yazıda kusur sayılırdı.

RİKKAT
Anlatımda söylenişleri kulakta ince, hafif, hoş etki bırakan sözcüklerin kullanılması. Sanatçı sevgi, şefkat, muhabbet, güzellik gibi konuları anlatırkenn sözcükleri de uygun düşecek şekilde ince sesle kurulanlardan seçer. Bu sözcükler kelimâ-ı rahika, taşıdıkları özellik de rikkatdiye adlandırılır.

RİSALE
Küçük kitap, broşür. İlim veya sanata dair yazılar. Önceleri çokluk dini konuları ele alan küçük hacimli kitaplar bu adla anılırlardı.

RİTM
Şiirde, hecelerdeki vurgu, uzunluk, kısalık, kalınlık, incelik, yükseklik gibi ses özelliklerinin ve duraklarının düzenli bir şekilde tekrarlanmasından doğan uyum.

RONDELET
Yedi mısralı ek bendden meydana gelen Fransız nazım şekli.

RÜCÛ
Divan edebiyatı sanatlarından. Bir düşünceyi daha güçlü hale getirmek için, söylenen sözden vazgeçer gibi davranılır. Espri, üzüntü, sevinç, dehşet, hayret durumlarında ifadeyi daha güçlü ve canlı kılmak için kullanılır. Vazgeçme döngü halinde de yapılabilir.

Örnek:
Eder isyanıma gönlümde nedâmegalebe
Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile afvime talebe
Ne dedim? Tövbeler olsun, bu dafi’i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat beterdir
Nûr-i rahmet niye güldürmeye rûy-i siyehim
Tanrı’nın mağfiretinden de büyük mü günehim?
Şinasi

SADR
Bir beyitte birinci mısranın ilk parçası ile nesirde cümlenin ilk parçası.

SAGU
İslamiyet öncesi Türk edebiyatında ölen kimselerin arkasından söylenen şiirler. Sevilen, sayılan özellikle gösterdiği kahramanlıklarla tanınmış kimselerin ölümü üzerine ozanlar tarafından, yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur, ölen kişinin yiğitliği, iyiliği, cömertliği, faziletleri dile getirilirdi.

SAKİNAME
Sakiye (içki sunana) seslenmek yoluyla içkiyi (çokluk şarabı) ve içki meclislerini, adetlerini, içkiyle alakalı bütün düşünce, duygu ve kavramı bazan tasavvufi, bazan da dünyevi işleyen şiirler. Mesnevi şeklinde yazılır. Terkib-i bend, terc-i bend veya kaside şeklinde de görülür.

SALİYE
Divan edebiyatımızda yeni yılı kutlamak için yazılan şiirler. Bu şiirlerde daima girilen yılın tarihini tespit eden bir beyit de bulunur.

SARMA KAFİYE
Dört mısralık bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlükte birinci ile dördüncü, ikinci ile üçüncü mısralar kendi aralarında kafiyelidir. Kafiye şeması şöyledir: Abba, cddc, effe. Örnek:

Rûhumu bu çarmıha kendi ellerimle gerdim:
Bir nebi ızdırabı kaynıyor her yerimde.
Ölüm, siyah bir tütsü yakıyor gözlerimde
Aldığım her nefesi son nefes gibi verdim!
Yusuf Ziya Ortaç

SATRANÇ
Saz şairleri tarafından aruzun müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün kalıbıyla ve musammat gazel şeklinde yazılan şiirler. Musammat beyitlerden oluştuğu için, her mısra kafiyeli iki eşit parçaya bölünür. Bu parçalar alt alta yazıldıklarında dörtlüklerden meydana gelen yeni bir şekil ortaya çıkar. Bu şeklin kafiye şeması şöyledir: abab cccb dddb... Örnek:

Sevdi gönül bir püsteri / Sanatı terzi güzeli
Hüsnünü bir muhtasarı / Şerh ederek söylemeli

Matlanın fâikını / Sohbetinin lâyıkını
Ben gibi bir âşıkını / Eylemiş aşkıyle deli

Düştü gönül çâresine / Kaşlarının karesine
Çehre-i menâresine / Yandı derûnum göreli

Vardı ellerim eline / Tutuldu dilim diline
Kâkülünün bir teline / Bağladı bu cân ü dili
Emrahî

SAYA
Aşık edebiyatında nesir. Mensur karşılığı olarak da sayalı kullanılır. Secili (müsecca) nesre ise ayaklı saya adı verilir.

SEBK-İ HİNDÎ
Divan edebiyatında kullanılan bir üslup. Terim, "Hint tarzı, Hint üslûbu" anl***** gelir. Türk edebiyatına XVII. İran şairlerinin etkisiyle girdi. Bu nedenle sebk-i İsfahâni diye de bilinir. İran edebiyatına ise Hindistan’dan geçmiştir.

SECİ
Cümlelerin veya bir cümle içinde birden çok kelimenin sonlarındaki ses benzerliği. Nesirde kullanılan bir çeşit kafiyedir. Secili nesre müsecca adı verilir. Edebiyatımıza Arap edebiyatından geçmiştir.

SEHL-İ MÜMTENİ
Söylenmesi kolay görülen ama benzeri yapılmak istendiğinde güçlüğü ortaya çıkan söz. Bu tür sözler sade ve derin anlamlıdırlar. En güzel örneklerini Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Mehmed Akif Ersoy vermişlerdir. Örnek:

Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm
Yunus Emre

SELÂMET
Cümlelerin doğru ve sağlam olması. İfadenin düşük, eksik olmaması gerekir.

SELÂSET
Bir yazıda cümle ve kelimelerin akıcı, âhenkli, kolay ve anlaşılır olması. Selâset, sözüklerin birbirine uygun seçilmesiyle sağlanır.

SELH
Başkasına ait bir şiirin anlamını alıp kelimelerini değiştirerek yeniden yazmak. Selh intikal’in bir çeşidi sayılır.

SELİS
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün kalıbıyla gazel şeklinde yazılır. Murabba, muhammes, müseddes şeklinde yazılmış selislere de rastlanır. Kafiye düzeni divan, semai ve kalenderi nazım şekilleri ile aynıdır. Örnek:

Benden özge sana yok âşık-ı âvâre güzel
Sûziş-ı firkat ile yakma beni nâre güzel

Dün gece dîde-i hunkâr ile ettikte nigâh
Ciğerim başına açtın yine bir yâre güzel
Nûrî

SERBEST NAZIM
Bend, vezin ve kafiye kurallarına bağlı olmayan nazım şekli. Bendlerin, mısraların ve hecelerin sayıları belli düzene bağlı değildir. Şair isterse kafiyeli yazar. Bendleri sınırlayabilir veya sınırlamaz. Önce Fransız sembolistleri arasında yayıldı. Türk edebiyatına Servet-i Fünûn döneminde Batı edebiyatından girdi. Serbest nazmın uygulanışı üç aşama geçirdi:
1. Vezinli-kafiyeli serbest nazım: Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âti döneminde görülür. Mısralar bir kelimeye kadar kısaldı, kafiye belli bir kurala göre sıraland. Aruz veznine yer verildi, bir şiirde birkaç aruz kalıbı veya bu kalıpların çeşitli cüzleri kullanıldı.
2. Vezinsiz-kafiyeli serbest nazım: 1925-1930 yıllarında görülmüş, 1930’dan sonra yaygınlık kazanmıştır. Vezin bırakılmış, bir heceye kadar küçülen dizeler kurulmuştur. Bu dizeler hiçbir dış düzene bağlı değildir. Şair belirtmek istediği fikri taşıyan kelimeyi öne çıkarır. Büyük harfler sadece cümle başlarında kullanılabilir. Kafiyeli mısraların arası açılarak kafiye örgüsü gevşetilir.
3. Vezinsiz-kafiyesiz serbest nazım: 1940 yılından sonra yaygınlaşan bu anlayışta vezin ve kafiye tamamen bırakıldı şiirde iç uyum önem kazandı. Örnek:

Yolcu Yolunda Gerek

Hastalar,
Kar isterler
Kafdağının ardından
Ve buluttan döşek,
Onlar,
Yaramaz çocuklardır,
Sallar durur,
Dünyanın balkonundan,
Düştü düşecek!
Gölgen kaçıyorsa senden,
Düşmüşse gökte yıldızın,
Kavga başlar canla ten arasında
Ne bilelim;
Hangi pınarın suyu,
Ya da çiçeğin özünde derman,
Büyük yerden geldi ferman
Yolcu yolunda gerek
Ali Akbaş

SONE
İlk iki bendi dörtlük, son iki bendi üçlük on dört mısradan oluşan nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra Fransız edebiyatına, oradan da diğer Avrupa edebiyatlarına geçmiştir. Edebiyatımızda ilk Cenab Şahabeddin’in sone şeklinde şiir yazdığını görüyoruz. Servet-i Fünûn şairlerinin hemen hepsi bu nazım şeklini benimser. Sone kafiye sistemi üçe ayrılır.
1. İtalyan tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, ede
2. Fransız tipi: Kafiye şeması abba, abba, ccd, eed
(İtalyan ve Fransız tipi sone arasındaki tek fark son üçlüğün düzenindedir.)
3. İngiliz tipi: Mısra sayısı değişmemekle beraber ilk on iki mısra tek bir bend, son iki mısra da ayrı bir bend halinde yazılırlar. Kafiye şeması: a b a b c d c d e f e f g g. Örnek:

Yüksük

Yüksüğün ince şeklini yazmak
Bana pek güç gelir kadınlardan
Sorunuz belki bir güzel parmak
onu tersim için bulur imkan

Bunu bir çekmenin içinde gören
Mu’teber bir refik-i hane sanır;
Kadrini pek bilirler elde iken,
Düştüğü anda mutlaka alınır.

O da layık nezâketin eline:
Tenine saplanır iken iğne,
Yine pekçok sever iş işlemeyi;

Bin letâfetle çırpınır her ân...
Sanki bir nahl-i nev-hayâta konan
Küçücük bir kuşun küçük yüreği!
Ali Ekrem (Bolayır)

SÖZLÜK
Bir dilin veya dillerin kelime haznesini (sözvarlığını), söyleyiş ve yazılış şekilleriyle veren, kelimenin kökünü esas alarak, bunların başka unsurlarla kurdukları sözleri ve anlamlarını, değişik kullanışlarını gösteren eser. Sözlükler tek dilli veya çok dilli olabilir. Madde başlarını a-be-ce sırası takip eder. Genel veya özel alanlarla ilgili sözlükler hazırlanabilir. Arap harfli eski sözlüklerde madde başı Arapça kelimenin üç harfli kökünün son harfi esas alınarak sıralanırdı. XIV.-XV.yüzyıllar arasında yaşamış olan el-Kamûsü-ı-Muhît (Okyanus Sözlüğü) adlı eseri Türkçeye çeviren Mütercim Asım bu sistemi kullandı. İlk sözlük olarak İskenderiye Müzesi kütüphanecisi Bizanslı Aristophanes’in hazırladığı eser kabul edilir. İslam dünyasında en önemli sözlük X. yüzyılda yaşayan Fârâblı İsmail Cevheri’nin Sihâh adlı Arapça eseri. Vankulu Lügatı diye bilinen Müteferrika’nın bastığı ilk kitap da bir Sihâh çevirisidir. Türk kültüründe ilk sözlük ise Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’den Arapça’ya Divanü Lügati’t-Türk’üdür.

ŞAHESER
Nesilden nesile geçen, benzeri yazılamayan yüksek değerdeki edebi eser. Şaheserlerin başlıca özellikleri şöyle sıralanır: Zengin bir kültür birikimi sonucu yazılır, her devrin okuyucusu tarafından aranır, okunur ve takdir edilir, zamanla yayılır, ulusal ve uluslararası unsurlar içerir, pekçok yabancı dile çevrilir, türünde yazılan yeni eserlere örnek olur.

ŞİVEYE MUGAYERET
Şivesizlik. Dili kuralları dışında kullanmak. Türk dilini iyi bilmemekten, dilimizin özelliklerini gözönüne almaksızın yabancı dillerdeki bazı kullanış şekillerini tercüme edip uygulamaktan doğar. "Meşrubat içmek" yerine "meşrubat almak", "banyo yapmak" yerine "banyo olmak" gibi.


TA’KİD
İfadeye açıklık getirememe, anlatamama halidir. İkiye ayrılır.
1. Lafzi ta’kid: Bir cümlede kelimelerin yerli yerine kullanılmamasından doğar. Örnek:
Ben fakîrî etme terk memnûn-i ebnâ-yı zaman
Hasıl etmezsen değil gam matlabım yâ Rab bana
Râgıp Paşa

2. Manevi ta’kid: Bir cümlede kelimeler yerli yerince kullanılmakla beraber bir anlam çıkmamasına denir.
Örnek: Âlemin cânı değilsin cân-ı âlemsin sen
Nef’î

TA’RİFAT
Mevki sahipleri ve bazı görevlileri tasvir eden şiirler. Divan edebiyatı nazım türüdür. Birkaç beyitlik bendler halinde yazılırlar. Sâfi Kasım Paşa’nın, Kalkandelenli Fikri’nin, Gelibolulu Mustafa Ali’nin, Yenişehirli Avni’nin ta’rifatı vardır.

Örnek:

Nedür bildüm mi defter-dâr efendi
Eğerçi bir iki üç var efendi
Kiminün işini altun iderler
Kimin ma’zül kimin mağbûn iderler
Olardur sâ’i-i genc ü hazînle
Olardur sâhib-i mâl u define
Kalkandelenli Fikri

TA’ŞİR
Bir gazelin her beytinin veya bir beytinin üzerine sekiz mısra eklenerek yapılan mu’aşşerdir. Divan edebiyatı nazım şeklidir. Edebiyatımızda örneği fazla görülmez. Yahya Bey’in Muhibbî’nin (Kanunu Sultan Süleyman) gazeline yaptığı ta’şiri örnek olarak verilebilir.

Haste olmak gûşmâl-i Hazret-i İzzet gibi
Her kişinün yalımın alçak ider gurbet gibi
Değme bir kimse göre gelmez refahiyyet gibi
Nâleler gûyâ derây-ı rıhlet-i râhat gibi
Dâr-ı dünya cây-ı fürkat menzil-imihnet gibi
Devleti bir âlet-i hengâme-i zahmet gibi
Sağlıgun bünyâdı yok âyinede sûret gibi
Matla’ı şâh-ı cihânun maşrık-ı hikmet gibi
Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Yahya Bey

TAŞTİR
Bir gazelde her beytin iki mısrasının arasına iki veya üç mısra ekleyerek manzume meydana getirmek. Divan edebiyatı nazım şeklidir. Kelime, Arapça "bir şeyin yarısı, iki cüzünden bir cüzü" anlamındaki şatr kökünden gelir. Taştirde, aynı vezin ve kafiyede, araya iki mısra girerse terb-i mutarraf, üç mısra girerse tahmis-i mutarraf olur. Edebiyatımızda XVIII. yüzyıldan sonra örnekleri görülen taştir çok az kullanılan bir şekildir. En çok Halveti şeyhlerinden Aydi Baba yazmıştır.

TAZMİN
Bir şairin, bir mısra veya bir beytin bir başka şairce kullanılması. Divan edebiyatı nazım türüdür. Tazmin edilen mısra veya beytin sahibinin zikri şarttır. Tazmin eden şair, şiiri herhangi bir nazım şekline tamamlar ve aldığı sahibini belirtir. Örnek: Recaizade Ekrem’in şiirini tanzim:

Sanırım ismini kuşlar heceler
Seni söyler bana dağlar dereler
Su çağıldar kuzular kırda meler
Seni söyler bana dağlar dereler

Hep seni aşkın eserken serde
Hüsn ü ânın görünür her yerde
Gezdiğim duygulu vâdilerde
Seni söyler bana dağlar dereler
Yahya Kemal Beyatlı

TECÂHÜL-İ ARİF
Anlamla ilgili sanatlardandır. Bilinen bir gerçeği, bilmez görünerek söylemek yöntemiyle yapılır. Bilinen şey, bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir espriye dayandırılır. Bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatından da yararlanılır. Örnek:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Fuzulî

(Bilmiyorum, dönen kubbe mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır.) Fuzuli, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyor gibi görünüyor. Aslında gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok ağladığını belirtmek için bu yola başvurmuştur.

TEFRİK
Anlamla ilgili sanatlardandır. Aynı çeşide giren iki şey arasına, birbirine aykırı taraflar (tebâyün) sokularak bir farklılık meydana getirilmesidir. Örnek:

Budur farkı gönül mahşer rûz-ı hicrândan
Kim ol cânım verir cisme bu cismi ayırır cândan
Ortak çeşit gün, aykırı taraflar ise cisme can verme, cisimden canı ayırmadır.

TEHZİL
Alay ve şaka yollu yazılmış nazire. Hezl diye de bilinir. Çokluk tanınmış şairlerin şiirlerine vezin ve kafiye taklit edilerek yazılır. Tehzil, ciddi şiirleri bayağılıktan uzak ciddi bir duruma soktuğu için edebiyatın güzel ve eğlenceli örnekleri arasında kabul edilir. XVII. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanan bu tür şiirin örneklerini daha çok Sürûri, Havâyi, Sünbülzade Vehbi, Hüseyin Kâmi (Dehri mahlasıyla), Fazıl Ahmet Aykaç, Halil Nihat Boztepe vermişlerdir.

TEKRAR
Bir ifadede aynı sözcük ya da söyleyişi, estetik kaygı gütmeden birkaç kez tekrar etmek. Aşırı tekrar sözkonusu ise buna kesret-i tekrar denir.

TELMİH
Divan edebiyatı sanatlarından. Söz sırasında bilinen bir olaya, bir kişiye, kıssaya ya da atasözüne işaret etmektir. Ama bu kişi ya da şey uzun uzadıya değil bir iki sözcükle anlatılır. Örnek:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hüdhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin
Nabî
(Şair beytinde Süleyman-Belkıs kıssasını hatırlatıyor.)

TENÂFÜR
Bir ifadede birbirleriyle uyuşmayan harf, hece, sözcük ya da tamlamaların kulağa hoş gelmeyen etki yapmasıdır. İkiye ayrılır:
Harflerle tenâfür: Çıkış noktaları aynı ya da birbirine yakın harflerin aynı sözcükte toplanması. Örneğin: Yaptırttık
Sözcüklerle tenâfür: Söylenişleri zor olan, dinlenmesinden zevk alınmayan ağır vurgulu sözcüklerin art arda sıralanması: Örnek:
Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi

TENASÜB
Divan edebiyatında anlamları arasında bağlantı bulunan sözcüklerin aynı ifadede kullanılmasıyla yapılan edebi sanat. Örnek:

Asîb rûzigârı gülistân-ı dehre
Sen serv-i gül-izârı hevâdar olan bilür
Bakî

Tenasüb, ilham ve tezat sanatlarıyla da birlikte kullanılır. Bu yönüyle de ikiye ayrılır: İlham-ı tenasüb: İlham ve tenasüb sanatlarının birlikte kullanılmasıyla yapılır. İki anlamı olan bir sözcüğün, dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla diğer bazı sözcüklerin arasında anlam bakımından bağlantı kurularak yapılır. Örnek:

Ne güzel vâkıadır bu ki asup can gözünü
Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm
Zatî
(Can gözünü açıp gaflet uykusunda geçen ömrümün bir rüya olduğunu görüp anlamam ne güzel bir olaydır. Rüya, düş kelimelerinin kastedilmeyen ikinci anlamının hâb ve rüya sözcükleriyle ilişkisi vardır.)

İlham-ı tezad: İlham ve tezat sanatları birlikte kullanılır. İki anlamı olan bir sözcüğün dize ya da beyit içinde belirtilmemiş anlamıyla anlamlı bir sözcük arasında ilişki kurmak şeklinde yapılır. Belirtilmeyen anlam cinas yoluyla sağlanır. Örnek:

Serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
Fuzulî
(Burada ayak önce kadeh sonra gerçek ayak anlamlarıyla kastediliyor. Fuzulî beyitte sözcüğün vurgulamadığı ayak anlamı ile baş sözcüğü arasında tezat yapıyor.)

TERDİD
Bir anlatımda sözü dinleyici ya da okuyucunun ilgisini yoğunlaştırdıktan sonra konuyu hiç beklenmedik bir sonuca götürme yoluyla yapılan edebi sanat. Sözün ciddi bir sonuca varması haline terdid-i sâdık, varmamasına terdid-i mutâyip denir. Örnek:

Dizilirler ayakta
Ana baba ve kardeş
Hayal ırak... Irakta
Eder fiillerle güreş

Başından kayar yastık
Nura döner karanlık
Sırlar çözülür artık
Kırka çıkınca ateş
Necip Fazıl Kısakürek


TERZA RİMA
Üçer mısralık bentlerle kurulur. Bend sayısı belirsizdir. Tek bir mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: Aba bcb cdc ded e.
İlk olarak İtalyan edebiyatında görüldü. Dante İlahi Komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı. Edebiyatımızda terza rima’yı Tevfik Fikret, Şehrâyîn adlı tek şiirinde denemiştir. 1908’den sonra pek kullanılmamıştır. Bu biçimde yazılmış kısa şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.

TESBİ
Bir gazelin beyitleri önünü beş mısra eklenerek yapılan müsebba’dır. Müsebba musammatlardan bir nazım şeklidir. Kafiye şeması şöyledir: Aaaaa (aa) bbbbb (ba) ccccc (ca). Tesbi, Türk edebiyatında çok az görülür. İzzet Molla’nın Fuzuli’nin bir beytini, Leyla Hanım’ın da İzzet Molla’nın bir beytini tazmin yoluyla oluşturduğu tesbi’ler de vardır.

TETABU-I İZÂFÂT
İkiden fazla ismin meydana getirdiği zincirleme tamlama. Edebiyatımızda Türkçe, Farsça, Arapça kaidelere göre kurulmuş üç çeşit tetâbu’ı izâfâta rastlanır. Türkçe kurala göre iki, Farsça kurala göre üç kelimeden meydana gelen tamlamalar anlatımı bozmaz. Türkçe tetâbu’-ı izâfât’a örnek:

"Ahmet’in söylediklerinin doğruluk derecesinin araştırılması..."
Farsça tetâbu’-ı izâfât’a örnek:

Ey vucûd-ı kâmilün âyin eclâr-ı feyz-I Hak
Âsitânım kıble-ı hâcât-ı erbâb-ı yakîn
Fuzulî

TEVÂRÜD
İki şairin birbirinden habersiz aynı mısrayı veya beyti tesadüfen yazması.

TEVKİYE
Anlamla ilgili sanatlardandır. İki veya ikiden fazla anlamı olan bir kelimenin yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kasdetmek. Birçok edebiyatçı bu sanatı iham sanatıyla aynı kabul etmiştir. Fakat ihamda, ikiden fazla anlamı olan kelimenin bir mısra veya beyitte bütün anlamları kasdedilirken, tevriyede uzak anl***** işaret edilir. Örnek:

Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
Bir namedir Hicaz’da uşşakdan kopar
Nâili-Kadim

TRİYOLE
On mısralı bir nazım şeklidir. Önce iki mısralı kısım, sonra dörder mısralı iki kısım gelir. Birinci kısmın ilk mısrası birinci dörtlüğün sonunda, yine birinci kısmın ikinci mısrası ikinci dörtlüğün sonunda tekrarlanır. Dört mısralı kısımlarda, eklenen mısraların ilk üç mısra ile anlam bütünlüğü sağlaması gerekir. Kafiye şeması şöyledir: Ab aaaa bbbb. Örnek:

Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlet var,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-seher?

Sabâh-ı feyz-i bahâride mübtesem ezhâr
Çemen çemen mütemevvic nesîm-i anber-bâr:

Niçin? Ben anlamadım kimden etsem istifsâr?
Yüzünde hasta-i sevdâ gibi melâlat var!

Dem-i seherde yanında şu parlayan ahter
Hazan içinde solan bir çiçek gibi dil-ber

Sürûr fec ile şâdân iken bütün yerler,
Nedir bu hâl-i perişanın ey hilâl-i seher?
Tahsin Nuhid

VECİZE
Söyleyeni belli, kısa, anlamlı söz. Özdeyiş diye de bilinir. Bireysem ya da toplumsal bir ilke, bir görüş, bir kanıyı en kısa yoldan anlatır. Yaşam deneyimine ve gözleme dayanır. Vecizeler bağımsız yazıldığı gibi, bir eserin içinde dağınık da bulunabilir. İslam büyüklerinin bu tür sözlerine kelam-ı-kibar denir. Vecize önce eski Yunan edebiyatında yazılmıştır. Klasizm edebiyatı döneminde, Larochefoacauld’ın Maximes (Vecizeler) adlı eseriyle Avrupa’ya gelmiştir.

VEZN-İ ÂHAR
Halk şiiri nazım şekli. Aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla murabba şeklinde yazılır. Her mısra bir müstef’ilâtün cüzüne sığacak şekilde dört kelime veya kelime grubuna bölünür. Birinci mısranın 2. Cüzü ikinci mısranın başına, ikinci mısranın 2. Cüzü üçüncü mısranın başına, üçüncü mısranın 2. Cüzü dördüncü mısranın başına getirilir ve bu cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler. Örnek:

Ey vaslı cennet/kıl câna minnet/vay, serv-ı kamet/cân içre cansın
Kıl câna minnet/vay serv-ı kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın
Vay serv-kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın/suh-ı cihansın
Cân içre cansın/nev-res gidansın/şûh-ı cihansın/gözden nihansın.
Tokatlı Nurî

 

KOMPOZİSYON NEDİR?


Kompozisyonun Tanımı Batı dillerinden dilimize geçen “kompozisyon” sözcüğü, günlük hayatımızda ve edebiyat, resim, müzik, mimari gibi pek çok sanat dalında kullanılmaktadır. “Renk Kompozisyonu”, “Müzik Kompozisyonu”, “Kompozisyon Güzelliği”, Kompozisyonu Bozuk”, “Kompoze Etmek”, gibi deyişler, bu sözcüğün kullanım alanının ne kadar geniş olduğunu gösterir. Kompozisyon; Resim, müzik, heykel, mimari, edebiyat gibi değişik alanlarda malzemenin belirli bir düzen içerisinde bir araya getirilmesidir. Kompozisyon oluşturmak için gerekli olan malzemeler, üzerinde çalışılan sanat dalına göre değişir. Resim sanatının malzemesi renkler, müziğin malzemesi sesler, mimarinin malzemesi taş, toprak, mermer; edebiyatın malzemesi ise dildir. Her sanat dalının, kompozisyon oluşturma biçimi ve malzemeyi kullanma şekli birbirinden farklıdır. Ancak hepsinde ortak olan temel nokta, değişik ve dağınık malzemenin duygularımıza hoş gelecek, bizde güzellik ve beğeni duyguları uyandıracak şekilde bir araya getirilmesidir. Birikim nedir ? Birikim kazanma yolları Küçük yaşlardan itibaren çevremize karşı merak ve ilgi duyarız. Sorar, araştırır, dinler, gözlem yapar, çeşitli yayınları okur, böylece duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştirir ; bilgimizi, görgümüzü, kültürümüzü artırırız. Sosyal bir varlık olmanın gereği ve sonucu olan bu etkinlikler, birikimimizi oluşturur. Her insanın yetiştiği aileye ve içinde bulunduğu çevre koşullarına göre birikim başka başka olur. Bu başkalık hayata bakış tarzımıza, olaylar karşısındaki tavrımıza, kişiliğimize yansır. Birikim sahibi, kültürlü bir insan olmak, kendimizi geliştirmek için eğitim, sanat ve kültür etkinliklerine zaman ayırmalıyız. Zaman alıcı, oyalayıcı, bize hiçbir şey kazandırmayan eğlencelerden uzak durmamız gerekir. Dinleme Çevremizdeki birçok şeyi işitiriz ama dinlemeyiz. Birtakım sesleri, gürültüleri istemesek de duyarız fakat bir süre sonra o seslere alışarak günlük hayatımıza devam ederiz. Ancak dinlemede bir seçme söz konusudur. Bizden yaş, bilgi, kültür ve deneyim olarak daha donanımlı olan büyüklerimizin, öğretmenlerimizin anlattıklarını veya konusunda uzman kişilerin vereceği konferansları dinleriz. Yalnız dinlerken bütün dikkatimizi konu üzerinde yoğunlaştırmalı, en gereksiz gördüğümüz bilgilerin bile bir gün işimize yarayabileceğini düşünmeliyiz. Açık oturum, panel, konferans gibi etkinlikleri dinleyerek takip ederiz. Günlük hayatımızda insanlarla iletişim kurmak, bilgi edinmek için de dinleme etkinliğinde bulunuruz. Arkadaşlarımızın anlattıklarını dinleyerek onların deneyimlerinden yararlanırız. Okuma Kitap, insanın bilgi ve kültürünü artıran, kelime hazinesini zenginleştiren, dili kullanma becerisini güçlendiren, düşünce ve yaşam ufkunu genişleten en etkili araçtır. Okuduğumuz her kitap, bizi belki de hayatımız boyunca hiç gidemeyeceğimiz yerlere götürür. Çok çeşitli karakterlerde insanlarla tanıştırır. Yasayarak edinemeyeceğimiz tecrübelere okuyarak ulaşırız.
İnsan olarak duygularımızı, düşüncelerimizi, taslarımızı, görüşlerimizi karşımızdakilere anlatmak; kendimizden söz etmek, toplumsal sorunları dile getirmek bir ihtiyaçtır. Çevremizdekilerle ilişkiler kurar, onların sorunlarını dinler ya da kendi sorunlarımızı onlara anlatırız. Bu ilişkiden düşünce alışverişi doğar. Düşündüğünü ve duyduğunu karşısındakilere başarı ile anlatabilmek her vatandaşın başarı ile yapması gereken ve yapabileceği bir şeydir. Herkes düşündüğünü duyduğunu, tasarladığını karşısındakine başarı ile anlatabilir.
Kimi öğrenciler için kompozisyon yazmak son derece sıkıcı bir iştir; bu çalışmayı kağıt doldurma olarak algılayanlar oldukça çoktur. Fakat kompozisyonda amaç kağıdın doldurulması değil, düşüncelerin derli-toplu bir şekilde karşımızdakilere ifade edilmesidir.
Aldığınız yiyecekleri Pazar çantasına gelişigüzel mi koyuyorsunuz? Yumurtalarınız altta kalırsa kırılmaz mı? Domatesin ya da karpuzun üzerine karpuz doldurur musunuz? Elbette hayır. Pazar çantasını aldığınız yiyeceklerin özelliklerine göre doldurursunuz. Eşyaları yerli yerinde olmayan bir odada aradığınız şeyi kolayca bulamazsınız. Koltuk takımlarınızın yeri mutfak değildir. Yemek masasını yatak odasına koymak biraz tuhaf olur. Her şey hizmet edebileceği bir yere yerleştirilmelidir. İşte bu kompozisyondur.
Çevrenize bakın; bazı binalar ne kadar güzel yapılmıştır, özenirsiniz. Bazıları ise insanın içini karartırlar. Bu da bir kompozisyondur. Mimari bir tür bina kompozisyonu değil midir? Kullanılan malzemeler genelde aynı, ama ortaya çıkan binalar farklı farklıdır.
Yapılan planın iyi uygulandığı, hazırlanan malzemenin iyi yerleştirildiği bina güzel, uyumlu ve rahat. Öteki bina ise çirkindir. Çünkü orada mimari yok; yığma, doldurma ve uyumsuzluk var.
Bu örneklerden yararlanmanızı ve iyi kompozisyon yazmak için heveslenmenizi çok istiyorum.
Bol bol okuyun ve bol bol yazın. Yazdıklarınız hoşunuza gitmiyorsa yırtın atın ama asla yazmaktan vazgeçmeyin.
Unutmayın ki yazmak yazarak öğrenilir. Çalışma, alışkanlık ve sabır işidir. Herkesten bir şair, romancı olmasını bekleyemeyiz ama herkes düşüncelerini başarıyla anlatabilir.
Kompozisyon, “Bir konu üzerinde duygu, bilgi ve görüşlerimizden yararlanarak planlı, etkili bir yazı yazmak ya da konuşma yapmak” demektir. İyi kompozisyon yazmanın yolu bol bol okumaktan geçer.
İYİ BİR KOMPOZİSYONUN ÖĞELERİ
* Konu
* Amaç
* Plan

1.KONU
Üzerinde düşündüğümüz, yazı yazma, söz söyleme gereğini duyduğumuz her şey konudur. Bu bir olay, varlık, bir düşünce, gözlem ya da bir sorun olabilir. Konular niteliklerine göre bazı türlere ayrılır:
TOPLUMSAL KONULAR
Toplumun tümünü ya da bir kesimini ilgilendiren konulardır: Köyden kente göç, nüfus artışı, çevre kirlenmesi gibi.
BİREYSEL KONULAR
Kişilerin özel sorunlarına dayanan konulardır: Bir kişinin süslenme şekli, tertipli ya da dağınık oluşu gibi konular özel niteliklidir.
Konular; soyut ya da somut konular, yerel ve verensel konular şeklinde de ayrılabilir: Düşünsel bir konudaki yazı soyuttur. Sevgi, barış, ölüm gibi konular evrensel nitelik taşır. Şehrimizin çöp sorunu ise yerel bir konudur.
Yaşantılarımız, anılarımız, ümitlerimiz, düşlerimiz, sevgilerimiz, gözlediklerimiz, okuduklarımız bizler için birer konu alanıdır.
KONU SEÇİMİ
Okuma-yazma çalışmalarında kompozisyon konusunu genelde öğretmen belirler.
Örnekler:
* Atatürk’ün “Gelecek çalışkan olanlarındır.” Sözünü açıklayınız.
* “Elleriyle çalışan adam amale, elleriyle birlikte zihni de çalışan adam usta, zihni ve kalbiyle çalışan adam sanatçıdır.” Sözünden ne anladığınızı belirten bir kompozisyon yazınız.
* Davranışlarını çok beğendiğiniz bir kişiyi tanıtınız.
* “Söz var, iş bitirir; söz var baş yitirir.” Atasözünü açıklayınız.
İYİ BİR KONUNUN ÖZELLİKLERİ
* Konu ilginç olmalıdır: ilgi duymadığımız bir konuda yaratıcı olamayız.
* Konu açık ve inandırıcı olmalıdır. Doğruluğuna inanmadığımız bir konuda başarılı bir yazı yazamayız.
* Konunun macı iyi saptanmalıdır.
* Okurumuzun kim ya da kimler olduğu hesaba katılmalıdır.
* Anlatım ve anlatım tekniği belirlenmelidir.

2.AMAÇ
Her yazının bir amacı vardır. Amaç, bizi yazmaya iten, vermek istediğimiz temel düşüncedir. Konu, bu düşüncelerin aktarılmasında bir araç görevindedir.
AMACI BELİRLEYEN CÜMLE (ANA DÜŞÜNCE)
Yazıda amacımızı belirleyen cümleye ana düşünce denir. Ana düşüncenin, yazmaya başlamadan önce belirlenmesi gerekir. Yazının düşünce yapısı ana düşünce üzerine kurulur. Söyleyeceklerimize bu düşünce yön verir.
Ana düşünce cümlesinin yazıda belli bir yeri yoktur. Yazını başında, ortasında verilebileceği gibi tümüne de yansıtılmış olabilir.
Amaç ya da ana düşünce, konuya bakış açımızla yakında ilgilidir. Aynı konuyu ele alan iki öğrenci, farklı yorumlarda bulunabilirler. Aynı konu üzerinde ayrı ana düşüncelerle karşımıza çıkarlar. Kuşkulanmayı bir zekâ belirtisi sayanlar olduğu gibi, hastalık şeklinde değerlendirenler de vardır.
AMACI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN GÖZLEM YAPMALIYIZ (Bakmasını Bilmeliyiz)
Bir konuda söyleyeceklerimizin olabilmesi, o konu üzerinde gözlem ve yaşantılarımızın bulunmasına bağlıdır. Bir nesneye uzun süre bakmak, o nesnenin ayrıntılarını daha iyi görmemizi sağlar. Gözlem ve yaşantılarımızın olmadığı bir konuda başarılı bir yazı yazamayız. Hayatında hiç deniz görmemiş olan bir öğrenci, denizdeki fırtınayı anlatamaz. E. Hemingway’in dediği gibi “Yaşanmadan yazılmaz.”
OKUMALI VE ARAŞTIRMALIYIZ
Yeryüzündeki olaylara ve sorunlara ilk bakan biz değiliz. Bizden önce nice kişiler birçok sorunlara eğilmişler; bunlarla ilgili düşüncelerini yazılaştırmışlardır. Bu kültürel kaynaklardan yararlanmalıyız.
Okuma ve araştırmalarımızı, gözlem ve düşüncelerimizle pekiştirmemiz gerekir. Söyleyeceklerimiz inandırıcı olmalıdır. “Yalnız gözleri olmak yetmez, onlardan yararlanmayı da öğrenmeli insan.”

3.PLÂN VE PLÂNIN YARARLARI “Plansız bir yazı üzerine adres yazılmamış mektuba benzer.”
Söyleyeceklerimiz, gözlem ve yaşantılarımızı, bir plana uygun şekilde sıralamamız gerekir. Neyi, nerede, niçin kullanacağımızı bilmek zorundayız. Söylediklerimizi böyle bir düşünsel düzene (plâna) dayandırmazsak yazımız bütünlüğe kavuşmaz, yönünü yitirir. Söylemeyi düşündüklerimiz arasında bağlantı kopar; denge bozulur. Bir yazıda birlik, denge ve canlılık şarttır.
Plân söyleyeceklerimiz denetimden geçirme, aralarındaki bağlantıya göre sıralama ve biçimlendirmedir. Bir mektup yazmadan tutun da bir fıkra, bir roman yazmaya kadar tüm anlatım biçimlerinde plân uygulamak zorundayız.
Roman, öykü gibi uzun bir yazı yazacaksak zihnimizde beliren plânı bir kağıda geçirmek yararlı olur.
Yaptığımız plâna her zaman sıkı sıkıya bağlı kalamayız. Yazma sırasında bazı değişiklikler yapmamız doğaldır. Bu durum plânın gereksizliği anlamına gelmez. Plân yazımız için bir amaç değil, araçtır. Onu dilediğimiz şekilde kullanabiliriz.
* Plân, düşünce ve duygularımızın en etkili şekilde anlatılmasına katkıda bulunur.
* Konuda birlik ve dengeyi sağlar.
* Konuda, gereksiz duygu ve düşüncelerin ayıklanmasını sağlar.
* Plânlı yazı yazan kişi, kararsızlık ve dağınıklıktan kurtulur.
PLÂNIN BÖLÜMLERİ
1.GİRİŞ BÖLÜMÜ
Konunu tanıtıldığı bölümdür. Açık, sade ve ilgi çekici olmalıdır; çok uzun tutulmamalıdır.
2.GELİŞME BÖLÜMÜ
Konuyla ilgili gözlemlerin, betimlemelerin, kanıtların bulunduğu bölümdür. Merak ve kuşku en üst düzeye çıkmıştır. Yazar, amacını bu bölümde gerçekleştirir.
3.SONUÇ BÖLÜMÜ
Ele alınan konunun bitirildiği bölümdür. İleri sürülen düşünceler ve anlatılan olaylar özlü ve kesin bir şekilde sonuçlanır. Sonuç bölümü de giriş bölümü gibi ilgi çekici olmalıdır. Sonuç bölümü bir atasözü,
Bir özdeyiş ya da şiirle bitirilebilir.

KOMPOZİSYONUMUZU (YAZIMIZI) DÜZELTME VE GELİŞTİRME YOLLARI
Buraya kadar anlattığımız kuralları çok iyi bellesek bile, hemen başarılı bir yazı yazacağımızı söyleyemeyiz. İyi, doğru ve etkili yazmaya giden yol denemelerden geçer. Çıraklıktan ustalığa geçiş yaza yaza olur. Anton Çehov, yazmaya yeni başlayanlara şunları söylüyor:
“Dünyada her şey gibi yetenek de çalışmayla elde edilir. Olabildiğince çok yazın. Yaza yaza daha iyiye varacaksınız. Önemli olan alışkanlığınızı yitirmemektir. Dolambaçlı cümlelerden kaçının, sade, yalın yazın. Okuyucu, sizin yorumunuz olmadan da öykünüzü anlayabilmelidir. Gereksizi silip atın.”

KOMPOZİSYON YAZARKEN DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR
1.BİÇİMSEL YÖNDEN
* Kompozisyon yazdığınız kağıdın kenarlarında uygun boşlukları bırakınız.
* Adınızı, sınıfınızı, şubenizi, numaranızı ve günün tarihini yazınız.
* Gerekli malzemelerinizi hazırlayınız.
* Amacınızı, ana düşüncenizi iyi tespit ediniz.
* Hitap edeceğiniz insanların seviyesini göz ardı etmeyiniz.
* Kompozisyonunuzu düzgün ve okunaklı bir el yazısıyla yazınız.
* Paragraf başlarını biraz içeriden (1–2 cm.) başlatınız.
* Satırları fazla sıkıştırmayınız.
2.İÇERİKSEL YÖNDEN
* Kompozisyon konusunu oluşturan temel kavramlar üzerinde durunuz.
* Düşüncelerinizi ilgi ve önem derecesine göre sıraya koyunuz.
* Yazınıza konuya uygun bir başlık koyunuz; Başlıksız yazı olmaz. Başlık ilgi çekici ve kısa olmalıdır.
* Öne sürdüğünüz ana düşünceyi iyi vurgulayınız.
* Düşünceyi geliştirme yollarından (örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme) yararlanınız.
* Cümlelerinizi kısa tutunuz, tek yargı bildiren basit cümleler kurunuz.
* Yazınızda gereksiz bölümler ve tekrarlar varsa atınız.
* Okuyucunun kafasında resim yaratacak sözcükler kullanmaya çalışınız.
* Noktalama işaretlerini doğru kullanınız.

Kompozisyonla İlgili Genel Bilgiler

Tanım

Kompozisyon kelime anlamıyla; herhangi bir konu veya alanla ilgili ayrı ayrı malzemeyi en uygun şekliyle bir araya getirmek, birleştirmek, düzenlemek demektir. Kompozisyon her ne kadar, öğrencilere yazı yazma alışkanlığı kazandırmak amacıyla verilen yazma ödevi, veya daha geniş anlamıyla; duyguların, düşüncelerin, olayların sözle veya yazıyla ifadesi olarak kullanılsa da sadece edebiyata ait bir terim değildir ve kullanım alanı da edebiyatla sınırlı değildir.

Yukarıdaki tanımın kapsamına giren her alanda ve hayatın her anında kompozisyon vardır ve olmalıdır. Çünkü “kompozisyonda, düzen esastır. Aslında dünya da bir düzen içerisindedir. Geceleri gündüzler, mevsimleri mevsimler takip eder. Nitekim büyük sanatkârların pek çoğu kendilerine tabiatı örnek almışlardır. Tabiattaki herhangi bir varlık, manzara, düzen, ahenk ve bunun sonucu olan güzelliği ile insanı kendine çeker, büyüler. Düzen ve tertip dünyanın ve hayatın esasıdır. Her sabah, doğu diye adlandırdığımız bir taraftan doğan güneş, doğma yerini ve zamanını değiştirse her şey alt üst olur”[1]

Malzemesi dil olan, dille yapılan kompozisyonlara geçmeden önce kompozisyonun kullanıldığı diğer bazı alanlardan örnekler vererek sağladığı kolaylıklardan bahsedelim: Bugün, değeri milyarlarca dolarla ifade edilen, meşhur bir resmin, boyaların tuvale gelişigüzel sürülmesiyle yapılmadığı muhakkaktır. Buradaki ustalık, boyaların en uygun biçimde seçilmesinde ve bunların bir düzen içinde, ressamın da kendinden bir şeyler katarak, yeteneğiyle tuvale uygulamasındadır.

Bir piyanonun tuşlarına rast gele basarak kulağa hoş gelecek bir müzik eserinin terennüm edilmesi mümkün değildir. Besteci (kompozitör) bu alana ait deneyimiyle notaları en uygun şekliyle sıraya kor, düzenler ve ortaya güzel bir eser çıkar.

Birbirinden farklı ve dağınık hâlde bulunan tuğla, demir, kum, çimento vb. gibi malzemenin hayranlık duyulan mimarî bir esere dönüşmesi terkibin usulüne göre yapılmasıyla mümkündür.
Bir marketteki ürünlerin raflara gelişigüzel konduğunu; evinizdeki eşyanın şuraya buraya öylesine bırakıldığını; saçlarınıza tarağın, fırçanın hiç değmediğini; yemeğinizi yaparken elinize ne geçerse tencereye attığınızı; herkesin, arabasını istediği şekilde sürdüğünü; toplu taşıma araçlarının rast gele saatlerde kalktığını; ...vs. düşününüz. Düzenin bozulacağını, huzurun kalmayacağını, çevrenin birden bire, yaşanılamayacak bir hâle dönüşeceğini fark edeceksiniz. Çevrenizde sizi rahatsız eden her ne varsa, dikkat ediniz bunların pek çoğu plânsızlıktan ve düzensizlikten kaynaklanmaktadır. Bununla ilgili örneklerin sayısını dilediğiniz kadar artırmanız mümkündür. Demek ki kompozisyonun özünü oluşturan tertip, düzen ve plân her alanda bir kolaylık sağlıyor, insana huzur veriyor ve bu anlamda hayatın vazgeçilmez bir unsuru oluyor. Dikkat edilirse maddî malzeme belli ölçülerle bir araya getirilirken onu birleştiren kişi malzemeye kendinden bir şeyler katıyor. Aynı malzemeyi kullanan ressamlar, mimarlar, müzisyenler, dekoratörler, sanatçılar birbirinden az çok farklı eserler, projeler ortaya koyuyorlar. Demek ki kompozisyon, sadece maddî unsurların birleştirilmesi değil, madde ile mananın ahengidir.

[1] Kemal Yavuz, Orya; Üniversite Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri, İstanbul, 1996, s. 223.Kompozisyon Türleri



Kompozisyonu ve önemini böyle kısaca belirttikten sonra dil ile yapılan kompozisyonlara geçebiliriz: İsteğin, haberin, duygunun, düşüncenin, anlayışın... diğer insanlara en kolay, tam ve etkili bir şekilde anlatılması sözle veya yazıyla olur. Buna göre dille yapılan iki türlü kompozisyon vardır:

a) Sözlü kompozisyon: Anlatılmak istenene konuşma yoluyla bir bütünlük ve düzen vermektir.

b) Yazılı kompozisyon: Duyguyu, düşünceyi, isteği yazı yoluyla düzenlemek ve bütünlük kazandırmaktır.
Temel ilkeler bakımından diğer alanlardaki kompozisyonlarla dille yapılan kompozisyonlar arasında fazla farklılıklar yoktur. Bir makinenin çalışır duruma gelmesi, mühendisin alanıyla ilgili iyi bir eğitim almasına; proje üreterek bunu plânlamasına; parçaları en uygun biçimde bir araya getirmesine bağlı ise başarılı bir (sözlü veya yazılı) kompozisyonun ortaya konması da bilgi birikimine sahip olmaya; işlenmeye uygun bir konu tespit ederek bunun plânını çıkarmaya; en uygun kelimeleri seçerek bunları bir düzen içinde sıralayıp cümleler, paragraflar oluşturmaya bağlıdır. Makinede olması gereken fakat takılmayan bir parça veya yanlış takılan bir parça makinenin çalışmasını nasıl engelliyorsa eksik veya yanlış kullanılan bir kelime de yazının güzelliğini ve düzenini bozacaktır.
__________________

Kompozisyon Yazmada Kullanılacak Plan ve Uygulaması

Kompozisyon Nasıl Yazılır? başlığı altında kısaca özetlendiği gibi iyi bir konuşmanın, güzel bir yazının ortaya çıkmasında bilgi birikimi, konu seçimi ve plânlama birinci derecede etkili olmaktadır. Yazılı veya sözlü kompozisyon için yapılacak plânlamada, hareket noktası konu olacağı için önce bunun incelenmesinde yarar vardır.Başarılı bir kompozisyon yazabilmek için aşağıda sıralanan hususların iyice öğrenilmesi gerekmektedir:

Konu

Plân-Konu

Konu, bir konuşmada, bir yazıda, bir eserde ele alınan düşünce, olay veya durumdur. Üzerinde söz söylenebilecek veya yazı yazılabilecek bir duygu, bir düşünce, bir haber, bir sorun, bir eşya, bir olay... kompozisyon için konu olabilir.

Yazmaya başlamadan önce konunun tespiti ve sınırlaması yapılmalıdır. Hakkında yazı yazmaya değer, ilginç, yazanın yeteneklerine ve geliştirilmeye uygun, bol kaynaklı konuların seçilmesinde yarar vardır.

Plânlamanın daha kolay ve doğru yapılması, konunun iyi anlaşılmasına, sınırlarının iyi tespit edilmesine, anlatım şeklinin belirlenmesine bağlı olduğu için konunun üç yönü iyi bilinmelidir.
Konunun üç yönü:

a) Konunun maddesi: Konunun özünü oluşturan temel kavram veya problemdir, konunun incelenecek yönüdür. Seçilen konuda “açıklanacak olan nedir?” sorusunun karşılığıdır.

“Hangi tür şiirlerden hoşlanırsınız?” şeklinde verilen bir konunun (sorunun) maddesi, şiirlerdir.

b) Konunun görüş noktası: Konunun rast gele işlenmesini önleyen, konunun maddesini de içine alan, onun hangi yönlerden işleneceğini belirleyen, sınırlayan yönüdür. Sınırları iyi çizilmeyen bir yazıyı plânlamak, dağınıklıktan kurtarmak mümkün olmaz. Bu sebeple konular belirlenirken genel konulardan ziyade özel konular seçilmelidir. “Konya’da tarım ve hayvancılık” şeklinde verilen bir konu, “Ilgın’da şeker pancarı tarımı” konusuna göre çok geniş ve genel bir konudur.

“Antalya’nın coğrafî konumu hakkında bilgi veriniz.” şeklinde verilen konunun maddesi Antalya; görüş noktası coğrafî konumdur. Yazıda Antalya’dan bahsedilecek ama turizmi, nüfusu, tabiî güzellikleri... değil sadece coğrafî konumu anlatılacaktır.

Konuların değişik bakış açılarıyla işlenmesi mümkündür.

c) Konunun şekli: Kompozisyonda konuyu işlemeye, geliştirmeye uygun anlatım türüne konunun şekli denir. Konunun maddesi belirlenip sınırları çizildikten sonra anlatımda; hikâye, roman, tiyatro, deneme, makale, fıkra, mektup... gibi türlerden hangisi kullanılacaksa o türün özellikleri iyi bilinmeli ve yazı buna göre kaleme alınmalıdır.
Buradaki konuyu, aynı zamanda, sınavlardaki soru olarak düşünmek de mümkündür. Sınav sorusunda neye cevap verileceğini, nereden başlanıp nerede bitirilmesi gerektiğini bilmeyen öğrenci, bazen konu (soru) dışına çıkmakta, vakit kaybetmekte ve soruyu anlamadığını belgelemektedir.

Plân



Plân, herhangi bir eserde veya yazıda işlenecek fikirlerin, duyguların, olayların... önceden tespit edilmesi ve bunların ana başlıklar hâlinde sıraya konmasıdır. Plânsız bir yazıda, anlatılmak istenenler önceden belirlenip sıraya konmadığı için önemli konuların unutulması, yazıda kopuklukların ve anlaşılması güç yerlerin olması her zaman mümkündür.

Yazının ve fikirlerin dağınıklıktan, boş sözlerden kurtarılması, konu dışına çıkılmaması, konuda birliğin sağlanması, neyin nasıl yazılacağının bilinmesi... plân sayesinde mümkündür. Kompozisyon bölümünde de bahsedildiği gibi, tek kelimeyle söylemek gerekirse plân, her zaman kolaylık sağlar.

Esas itibariyle bir inşaat mühendisinin yaptığı plân ile bir yazarın yaptığı plân arasında pek fark yoktur: Mühendis, yapacağı inşaatın ne olduğunu belirledikten sonra taslak plân çizer. Bu plân üzerinde çalışarak eksiklerini tamamlar, fazlalıkları çıkarır, en ekonomik ve kullanışlı şekliyle (bir anlamda) binayı kâğıt üzerinde yapar, sonra uygulamaya geçer. Yazar da konusunu ve görüş açısını belirledikten sonra neleri yazabileceğini başlıklar hâlinde ortaya kor. Bu taslakta eksikleri tamamlar, fazlalıkları çıkarır; fikirleri veya olayları bir sıraya koyar; sonra bunların her birini ayrı bölümlerde (ayrı paragraflarda) geliştirir, işler. Kitapların içindekiler bölümü o eserin bir plânı olarak değerlendirilebilir.


PLÂN YAPMA

Kısa bir yazının plânı yapılırken konunun maddesi, görüş noktası ve şekli belirlendikten sonra, her biri ayrı paragrafta işlenecek temel cümleler (ana düşünceler) belirlenir ve bunlar kısa ifadeler (cümle değil) hâlinde Arap rakamları kullanılarak yazılır; bu ana fikirleri geliştirmede, açmada kullanılacak yardımcı düşünceler, (kısa ibareler şeklinde) küçük harflerle şıklar hâlinde belirtilir. Hazırlanan taslak üzerinde görülen fazlalıklar çıkarılır, eksikler tamamlanır ve işlenecek fikirler düzenlenir. Yazar, eserini bu plâna göre kaleme alır.

Plân örneği

Konu: Uzaktan eğitimin yararları
Konunun maddesi: Uzaktan eğitim
Konunun görüş noktası: Yararları
Konunun şekli: Makale

PLÂN

1. Uzaktan eğitim

a) Tanımı

b) Özellikleri

2. Uygulama şekilleri

a) İnternet aracılığıyla

b) Televizyonla

c) Kitapla

3. Yararları

a) Zaman ve mekân sınırlamasının olmayışı

b) Farklı seçeneklerin sunulması

c) Geniş kitlelere ulaşması

Uygulama: Örnek olarak Mehmet Kaplan’ın Hisar dergisinin, 1972 Mayıs sayısında yayınlanan Kompozisyon adlı yazısı aşağıda verilmiş ve bu yazının plânı çıkarılmıştır.

KOMPOZİSYON

Öğrencilerin imtihan kâğıtlarını okuyorum. Çoğunda bir yığın bilgi var, fakat konu ile ilgisi yok ve karma karışık. Kompozisyon işte bunların zıddıdır. Çeşitli konularda düzensiz bir yığın bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Öğrenci herhangi bir konuda lüzumlu ile lüzumsuzu seçebilmeli, fikirlerini bir sıraya koymasını öğrenmelidir.

Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir mimarî eser vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir düzendir. Her taş bir plânın içinde yerli yerine konulunca bina göklere yükselir ve bir saadetin şarkısını söyler.

Batı dillerinden alınan kompozisyon kelimesi, çeşitli şeylerin düzenli olarak bir araya getirilmesi manasını taşır ve çeşitli sahalarda musikide, resimde, mimarîde ve edebiyatta kullanılır. Kelimenin çeşitli sahalara tatbiki de gösteriyor ki, kompozisyon muhtevadan, yahut malzemeden ziyade, onların bir araya getirilişi ile ilgilidir ve bu çok mühim bir şeydir.

Tabiat ve hayat, insanoğluna şekil vererek güzel ve faydalı eserler vücuda getirilebileceği muazzam bir malzeme deposudur. Resim mi yapmak istiyorsunuz? Dünyada renkten boyadan çok ne vardır? Hakikî bir ressam konu bakımından da bir sıkıntı çekmez. Bütün tabiat ve hayat işlenecek konu ile doludur. Mühim olan, herhangi bir konu etrafında bir renk kompozisyonu vücuda getirmektir.

Sanatçının tabiata ilave ettiği şey, yeni bir düzendir.

Sesler, taşlar, kelimeler ve fikirler için de durum aynıdır. Dünyada bir yığın çalgı aleti ve ses çeşidi vardır. Bunları gelişi güzel bir araya getirirseniz, sadece gürültü çıkarmış olursunuz. Musiki çeşitli sesler arasında güzel bir düzen kurmaktır. Yahya Kemal, şiiri bir “kelimeler istifi” olarak tarif eder. Güzel bir mısrada, kelimenin yerlerini değiştirdiniz mi, derhal büyüsü kaybolur.

Öğrencilere çeşitli örnekler vererek dizi, sıra, istif veya düzenin emniyetini anlatmak lazımdır. Düşünce karşılığının önüne ancak böyle geçebiliriz.

Aslında her insan duyar, düşünür ve etrafında olanları fark eder. Fakat bunlar bizim içimize karma karışık olarak girer. Her insan bir duygu, düşünce ve intiba deposudur. Konuşur veya yazarken, içinde bulunulan duruma göre, bu depolanan bazı şeyleri seçer, cümle haline getiririz. Eğer onlar arasında bir bağ kuramazsak, yazılan veya konuşulan şeyler, başkalarına saçma gelir. Saçmak ile ilgili olan saçma kelimesi, düzenin zıddıdır. Nazım, nizam, tanzim ve muntazam kelimeleri de birbirinin akrabasıdır. Tanzim edilmiş her şeyde şiire yakın bir taraf vardır. Bir manav dükkanı veya vitrin tanzim edilince göze güzel görünür.

Nizam deyince akla asker veya ağaç dizisi gibi basit bir düzen gelmemelidir. Tabiatın yarattığı canlı varlıkları, nebat ve hayvanları yakından incelerseniz, teferruatına kadar işlenmiş bir nizam görürsünüz. Çiçek, kelebek, kuş, balık, hatta bazı madenlerdeki renk ve şekil ahengi hayret vericidir. Bütün varlık açık veya gizli bir nizama dayanır. “Güneş manzumesi”, “yıldızlar cümlesi” deyimleri bir gerçeğe tekabül eder. İlim kainatın nizamını keşfe çalışır. Öğrencilerde nizam fikrini uyandırabilmek için, ilimlerden de faydalanılabilir.

Sosyal hayatta nizamın ehemmiyetini gösteren aktüel bir konu vardır: Trafik! Vasıtalar düzenli bir şekilde hareket ederse, caddelerde hiçbir karışıklık olmaz. Hayat canlı bir şekilde akar gider. Düzene uymayanlar tarafından yol tıkanırsa, herkesin canı sıkılır. Fakat İnsan, kafasının içinde bir nizam tesis edemezse, dışarıda onu nasıl kurabilir? Kompozisyon derslerinin gayesi öğrencilere kendi duygu ve düşünce dünyalarına bir çeki düzen vermektir.

Mehmet KAPLAN

PLÂN

1. Sınav kâğıtlarındaki düzensizlik

2. Kompozisyon

a) Tanımı

b) Özellikleri

c) Nasıl yapılacağı

d) Kompozisyonda düzen

3. Sosyal hayatta kompozisyon
__________________

Kompozisyon Nasıl Yazılır?

Başarılı ve güzel bir yazı yazmak için bilinmesi gerekenleri, sırasıyla şöyle gösterebiliriz:

1. Bilgi birikimi
2. Konu seçme
3. Plân yapma
4. Başlık bulma
5. Paragraf bilgisi
6. Dilin kurallarını bilme
7. Yazma
8. Yazının okunması ve düzeltilmesi

Şimdi bunları sırasıyla anlatalım:
1. BİLGİ BİRİKİMİ

Üniversite eğitimiyle bir meslek için hazırlık yapılır, o mesleğin gerektirdiği birikim aktarılmaya çalışılır. Aydın insanın bilmesi gerekenler ise sadece kendi mesleğiyle, ilgi alanlarıyla, çevresiyle ve dönemiyle sınırlanamaz. Kendisine yöneltilen hemen her soru için az çok söyleyecek sözlerinin olması beklenir. “Ben inşaat mühendisiyim, ülke sorunlarından, sosyal çevreden, spor faaliyetlerinden, trafikten ... hiç anlamam” demek aydın insana yakışmaz. Kişinin çevresine karşı duyduğu sorumluluk; onu araştırmaya, incelemeye ve öğrenmeye yönlendirir. Böylece bilgi birikimi için ilk adımlar atılmış olur.

Herhangi bir bilim veya sanat dalıyla ilgili özel araştırmalar ve deneyimler sonunda elde edilecek uzmanlık bilgisini saymazsak genel bir kültür sahibi olmak ve (sözlü veya yazılı) kompozisyonlar meydana getirmek için aşağıda sayılan etkinliklerin yapılmasında yarar vardır:
a) Okuma

Yazılı veya sözlü anlatım yeteneğini geliştirmenin en etkili ve en güzel yollarından biri, çok okumaktır. İlgi duyulan alanlarla ilgili gazeteleri, dergileri, kitapları... okumak insanı hiç şüphesiz, başkalarından daha bilgili kılacaktır. Bilhassa, sanat değeri taşıyan, okumaya değer, klâsik kitapları, yazıları okumakla yazarının bilgi birikiminden, deneyimlerinden de yararlanmak mümkündür. Kişi ne kadar çok okursa dil ve anlatım yeteneği, düşünme yeteneği, bilgisi, duygu ve hayâl gücü... o derecede gelişir.

Okuyan insan doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden daha kolay ve isabetli ayırt eder; kendisini, çevresini, insanları, dünyayı ... daha iyi tanır.
b) Kütüphanelerden yararlanma

Herhangi bir konuda ayrıntılı bilgiye sahip olmak; konuyu araştırmak, incelemek, öğrenmek, kısacası kendimizi daha iyi yetiştirmek için gidilecek yerlerin başında kütüphaneler gelir. “Ulusların kalkınmasında iki önemli kaynak başta gelir: Bunlardan biri, bilgi birikimlerinin toplandığı yer olan kütüphanelerdir; diğeri de yeni bilgilerin yöntemlerin araştırıldığı yer olan lâboratuvarlardır. Kütüphanelerin sayısı ne kadar çoksa, içindeki kitapların sayısı duyulan gereksinmeyi tam olarak karşılayabiliyorsa, daha da önemlisi, oradan yararlananların sayısı ne kadar çok ise, o ülke o ölçüde kalkınmıştır.”[1]

Günümüzün imkânlarıyla kütüphanelerden değişik şekillerde yararlanmak mümkündür: Klâsik bir yol olarak, kitabı okur, işimiz bitince yerine koyarız veya kütüphaneye üye olarak kitapları ödünç alıp istediğimiz yerde okur, süresi içinde geri veririz. Yeni bir yol olarak internet aracılığıyla kütüphanelerin web sayfalarına girerek bilgisayar ortamına aktarılan kitapları inceleyebilir, yararlanılacak yerleri kendi bilgisayarımıza kopyalayabilir veya istediğimiz sayfaları yazdırabiliriz.

Okuyucuya daha kolay ve daha iyi hizmet verebilmek için kütüphanelerde -imkânlar ölçüsünde- bilgisayarlardan ve bilgisayar programlarından yararlanılmaktadır. Bugün kütüphanelerde yavaş yavaş ayrı bölümler açılarak CD kütüphaneleri oluşturulmaya başlanmıştır.
c) İnternetten yararlanma

Akla gelebilecek hemen her alandaki ve her konudaki bilgiye internet sayesinde kolaylıkla ulaşmak mümkündür. Sanal kütüphaneler, on-line araştırma dergileri, internet ortamındaki kitaplar, dergiler, antoloji sayfaları... meraklıları için sadece birkaçıdır.
d) Bilgisayar programları ve CD (VCD, DVD)’lerden yararlanma

Bilgisayar programları kullanılarak ciltlerlerce kitapta yer alan bilgi, harita, resim veya belgeseller, filmler CD veya DVD’lere aktarılabilmektedir. Etkileşimli (interaktif) olarak hazırlanan eğitim programlarıyla daha çok bilgiye, çok çabuk, çok ekonomik ve çok keyifli bir şekilde ulaşmak mümkündür.
e) Dinleme

Bir dersi, konferansı, açık oturumu, tartışmayı, sohbeti vb. dinlerken de çok şeyler öğrenmek mümkündür. Özellikle bir amaca yönelik yapılan dinleme; dinlemeye hazır durumda, dikkati konu üzerinde toplayıp, kavramaya çalışarak, duyguları kontrol edip not tutarak yapılacak olursa dinlemeden elde edilecek yarar daha da artacaktır.
f) Gözlem yapma

Başarılı bir kompozisyon oluşturmanın temel şartlarından biri de gözlemdir. Çevrede olup bitenleri, varlıkları, nesneleri, tabiatı duyular aracılığıyla (bir anlamda) fark etmek, bunlardan yararlı sonuçlar elde etmek ve deneyimler kazanmak iyi bir gözlemle mümkündür. Sanatçıları diğer insanlardan ayıran önemli özelliklerden biri, bunların iyi bir gözlem yeteneğine sahip olmalarıdır. Onlar, bizim göremediğimizi, önemsemediğimizi, fark etmediğimizi hemen görürler. Çünkü onlar bakma ile görmeyi birbirinden çok iyi ayırırlar.

Üzerinde iyi gözlem yapmadığımız konuları veya eşyayı başkalarına anlatmak oldukça güçtür. Ömründe deniz görmemiş birine denizin ne olduğunu anlatabilmek ancak iyi bir gözlem sonunda mümkündür.

Gözlem yoluyla hayattan dersler almak, deneyimler kazanmak da ihmal edilmemelidir. Meselâ, on dakika geciktiği için derse alınmayan arkadaşlarını gören öğrenciler, bundan kendileri için bir ders çıkarabilmelidirler.
g) Kesik (Kupür) biriktirme

Kesik (kupür); gazete, dergi vb. yerlerden kesilen yazılardır. Okunan gazetelerde, dergilerde ilgi çeken, daha sonra kaynak olarak kullanılabilecek türden haber, makale, fıkra vb. gibi yazılar kesilerek gereğinde konulara göre ayrı ayrı zarflarda veya dosyalarda biriktirilerek bir arşiv oluşturulabilir. “Ünlü bir yazara kendisini nasıl yetiştirdiğini sormuşlar, şöyle açıklamış: Okuduğum bir kitaptan beğendiğim sözleri not eder, bir zarfa koyarım; gazetelerden, dergilerden kestiğim yazıları bir başka dosyada saklarım. Zamanla bir hazine ortaya çıkar. Yazmaya oturduğum zaman benim için her şey artık hazırdır.”[2]
h) Şiir defteri tutma

Şiir kitaplarındaki şiirler güzeldir. Ancak bazı şiirler vardır ki bize göre daha güzeldir, en güzeldir. İşte bu şiirlerin bir defterde toplanmasıyla hem güzel yazılar yazarak yazma alıştırması yapılmış olacak hem de duyguları en güzel şekliyle ifade yolları konusunda birikim kazanılacaktır.
ı) Günlük yazma

Herhangi bir olay, haber veya yorumla ilgili kişisel düşüncelerin sıcağı sıcağına, günü gününe bir deftere veya ajandaya düzenli olarak yazılması anlatım yeteneğinin geliştirilmesinde etkili yollardan biridir.
i) Özlü sözleri derleme

Yazılı veya sözlü anlatımda sözü uzatmamak, etkiyi artırmak, örnek vermek... için özlü sözler başlığı altında topladığımız atasözleri ve özdeyişlerden yararlanılabilir. Bu sözlerde uzun yılların deneyimi ve birikimi en veciz şekliyle ifadesini bulmuştur. Özlü sözlerin derlendiği kitaplar okunup (istenirse konularına göre) seçme yapılarak bir deftere yazılabilir. Böylelikle hem düşünce ufku genişletilmiş hem de yazı veya konuşma için malzeme de toplanmış olur.
2. KONU SEÇME

Yukarıda sıralanan yollarla ve bunlara ilâve edilebilecek değişik etkinliklerle birikim kazandıktan sonra sıra, üzerinde söz söylenecek veya yazı yazılacak konuyu seçmeye gelir. Konunun araştırma yapmaya uygun, bol kaynağı olan ve kişinin ilgi alanına giren, sınırları belli olan bir konu olmasına özen gösterilir.
3. PLÂN YAPMA

Plânın olmadığı yerde düzensizlik, dağınıklık, zorluk, zevksizlik ve kabalık kendini nasıl gösteriyorsa plânlanmadan ortaya konan yazılı veya sözlü kompozisyonda da benzer aksaklıklar hemen kendini gösterecektir. Esasen iyi bir yazı veya konuşma plânsız olmaz.
4. BAŞLIK BULMA

Başlık, yazının veya konuşma konusunun adıdır. Tabiatta adı olmayan, ismi konmayan varlık olmadığına göre yazıya da bir isim konmalıdır.

İyi bir başlık;

· Kısa ve öz,

· Dikkat çekici ve merak uyandırıcı,

· Konuyla ilgili,

· Ana düşünceyi etkili bir biçimde anlatan,

· Kolay söylenebilen ve akılda kalıcı,

· Yazının içeriği hakkında fikir verici,

olmalıdır.

Film adlarına, kitap adlarına, makale başlıklarına, haber başlıklarına... dikkat edilirse bunların yukarıda sayılan nitelikleri taşıdığı görülür.

Düşünce yazıları için konu, konunun maddesi veya ana düşünce uygun başlıklar olarak seçilirken olay yazıları için daha geniş bir yelpazeden başlık seçmek mümkündür: Olayın geçtiği yer; olay kahramanı; olayın adı; olay kahramanı ve olayın yeri; olayın özü olan eylem gibi. Nelerin başlık olarak kullanılabileceği hakkında bir fikir vermek için başlıklardan bazı örnekler aşağıda sıralanmıştır:

Bilim ve Teknik, Yurt Duyguları, Edebiyatımızın İçinden,Türkçenin Sırları, Osmancık, Atatürk Şiirleri Antolojisi, Türk Dili, Çoban Çeşmesi, İstanbul’u Dinliyorum, Bizim Duvarlar, Çile, Suç ve Ceza, Silâhlara Veda, Cemile, Kılıbık, Otuz Beş Yaş, Duvar, Küçük Kız, Mihriban, Düşünmek, Üç Nasihat, Kurumuş Ağaçlar, Bayrak, Karadeniz, Memleket Türküsü, Güle Yel Değdi, Sinekli Bakkal, Acımak, Sarnıç, Yaprak Dökümü, Türkçe Bilen Aranıyor.

Bölüm başlıkları ve ana başlıklar satırı ortalayacak şekilde büyük harflerle yazılır ve (ünlem veya soru ifadesi yoksa) sonuna herhangi bir noktalama işareti konmaz. Alt bölümlere ait başlıklar ise küçük harflerle yazılır.

Önce başlık konup yazının buna göre geliştirilebileceği gibi, yazıyı tamamladıktan sonra da uygun bir başlık seçilebilir.
5. PARAGRAF BİLGİSİ

Herhangi bir yazının bir satır başından öteki satır başına kadar olan bölümüne paragraf denir. Paragraf, geniş bir konunun belli bir bölümünü ifade eden düşünce birimidir.

Paragraflar, bütün bir konunun ayrı ayrı bölümlerini ifade eden, kendi içinde de bütünlüğü olan birimlerdir. Bu bakımdan iyi düzenlenmiş bir paragrafta cümlelerin açık, etkili ve birbirine bağlı olması gereklidir.

Uzun bir yazının bölümlere ayrılmaması okuyucuyu yoracağı için yazıdaki çeşitli ana fikirlerin birbirinden ayrılması paragraflarla mümkün olur. Böylelikle yazının kolay okunması ve anlaşılması sağlanır. Yazıda ilk satırın biraz içeriden başlaması (paragraf şekli), bir düşüncenin veya konunun bir bölümünün tamamlanıp diğer bir bölümüne geçildiğini gösterir. Böylelikle okuyucunun ilgisi devam ettirilir, yazının daha kolay kavranması da sağlanır.

İyi bir paragrafın özellikleri

İyi bir paragrafta;

a) Temel cümle,

b) Yan cümleler (yardımcı fikirler),

c) Birlik,

d) Düzen,

e) Ölçü

bulunur.

a) Temel cümle

Paragrafta, işlenecek düşüncenin özünü oluşturan bir cümle (temel cümle) mutlaka bulunur. Bu cümle, üzerinde durulacak temel düşünceyi açıkça veya dolaylı yoldan ifade eden bir cümle olabilir. Bu cümle paragrafın özeti olarak değerlendirilebilir; ancak paragraftaki diğer cümlelerde bulunan düşüncelerin hepsini kapsamaz.

Temel cümle yazarın üslûbuna göre, paragrafta değişik yerlerde bulunabilir: Önce temel cümle yazılıp yardımcı fikirlerle geliştirilebileceği gibi, açıklamalar yapıldıktan sonra, “işte buradan çıkarılacak sonuç budur” dercesine paragrafın sonuna yazılabilir veya bir başka yol olarak temel cümle paragrafta doğrudan doğruya yer almaz, yazar bunu bizim bulmamızı ister.

b) Yan cümleler (Yardımcı fikirler)

Temel cümle, yardımcı fikirlerle uygun bir tarzda, değişik metotlarla açılarak geliştirilir. (Böyle olmasa, bütün paragrafların birer cümleden ibaret olması gerekirdi.) Paragrafta; ortaya atılan temel düşünceyi, aynı doğrultuda destekleyen yardımcı fikirlerle konu ve düşünce bütünlüğü sağlanır.

Paragrafta işlenen konunun, düşüncenin özelliğine göre ana düşünceyi açmak, geliştirmek için aşağıda sıralanan metotlar kullanılabilir. Bu metotlara düşünceyi geliştirme yolları da denir. Bir paragrafta bunlardan sadece biri kullanılabileceği gibi, birkaçı aynı anda kullanılabilir:

· Tanımlama: Bir kavramın veya nesnenin ne olduğunu, ne işe yaradığını; belirleyici özellikleriyle anlatmaktır. Makale gibi fikir yazılarında ve giriş paragraflarında daha çok kullanılır. Tanımlama, kimdir, nedir sorusunun cevabıdır.

“Yazıcılar, klavye veya daha değişik giriş aygıtlarıyla bilgisayara girilen bilgileri veya yazıları kâğıt üzerine aktarmaya yarayan aygıtlardır.” örneğindeki gibi.

· Örnekleme: Soyut niteliği olan düşünceyi (veya görüşü), okuyanın veya dinleyenin zihninde canlandırmak, onun kolay kavranmasını sağlamak için yapılan somutlaştırmadır.

· Karşılaştırma: Birbiri arasında benzer veya farklı yönler bulunan iki kavram veya nesnenin ortak ya da farklı yönlerini incelemeye karşılaştırma denir. Sık kullanılan metotlardan biridir.

Roman ve hikâye olay yazıları olduğu için benzer yönleri çoktur. Hikâyede olay, romanda olaylar vardır. Kahramanların ve çevrenin tanıtımına romanda çok yer verildiği hâlde hikâyede ayrıntıya girilmez...

· Tanık gösterme: Fikir yazılarında, ortaya atılan düşünceye okuyanı inandırmak için tanınmış kişilerin görüşlerinden yararlanmaya tanık gösterme denir. Okuyucuya veya dinleyiciye “ben bu konuda böyle düşünüyorum ama bu alanın uzmanı ve sizin de tanıdığınız, itimat ettiğiniz falanca da aynı kanaattedir” mesajı verilerek inandırıcılık artırılmaya çalışılır.

· Benzetme: Anlatıma güç kazandırmak için aralarında benzerlik ilgisi bulunan iki kavram veya nesneden zayıf olanı kuvvetliye benzetmedir.

“Şimdi, buz gibi soğuk su içmek istiyorum.” cümlesinde su soğukluğu yönüyle buza benzetilmiştir.

· Tasvir: Anlatılmak isteneni okuyucuların gözü önünde canlandırmak gerektiği zaman başvurulan yollardan biri tasvirdir.



“Bu balçıktan insanlar, aralarında hiç konuşmadan yürürler. Kiminin sırtında bir tutam çalı, kiminin bir çuval saman vardır. Kimi bir keçi yavrusunu kucağına almıştır; kimi bir mandayı dürtüşleyerek önüne katmıştır. Boz eşek, İsmail’in ardından, başını önüne eğmiş, küçücük küçücük adımlarla yürür.” ( Y. K. Karaosmanoğlu, Yaban)



Temel cümle, zıt fikirlerle de açılabilir. Bu metotta, önce karşıt düşünceler yazılır sonra bunların yanlışlığı belgelerle ortaya konur.

c) Birlik

Paragrafta üzerinde durulan temel düşünceden, işlenen konudan uzaklaşmamaya birlik denir.

Her paragrafta konunun sadece bir yönü ele alınmalı, diğer bir yönüne geçileceği zaman yeni bir paragrafa başlanmalıdır. Bağımsız olarak düşünüldüğünde, her biri işlediği konuyu mükemmel olarak ifade eden cümleler, arada ilgi olmadan bir paragrafta toplanırsa paragrafın konu bütünlüğü, birliği bozulmuş olur. Her cümlenin bir yönüyle temel cümleye bağlanmasıyla paragrafın birliği sağlanmış olur.

Meselâ bir yazıda sınıfın tanıtımı yapılacaksa; sınıfın konumu, ölçüleri, eşyası, öğrencileri... her biri ayrı paragraflarda işlenmelidir.

d) Düzen

Paragrafı oluşturan temel cümle ve yardımcı düşüncelerin, işlenen konunun özelliğine göre bir sıraya konması gereklidir. İlginç fikirlerin ve ayrıntıların mantıklı bir düzene göre sıralanması, okuyucunun paragrafı daha kolay kavramasını sağlar.

Konunun özelliğine göre; zaman, bakış açısı, görüş tarzı ve mantıkî düzen ölçü olarak kullanılabilir. Zamana göre yapılacak bir düzenlemede olaylar veya konu geçmişten bugüne veya bugünden geçmişe doğru bir sıra izlenerek yazılır. Zamana göre sıralama; hikâye, roman, hatıra, biyografi, öz geçmiş gibi yazılarda daha çok kullanılır. Görüş tarzına göre yapılacak düzenlemede; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya; sağdan sola, soldan sağa; içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye; uzaktan yakına, yakından uzağa gibi bir sıra izlenir. Tasvir bölümleri genelde görüş tarzına göre düzenlenir. Mantıkî düzenlemede ise genelden özele, özelden genele; parçadan bütüne veya bütünden parçaya doğru bir sıra izlenir. Düşünce yazılarında bu metot daha çok kullanılır.

e) Ölçü

İyi düzenlenmiş paragraflar arasında düşüncelerin önemine göre bir ölçü bulunur. Basit konunun işlendiği bir paragrafın uzunluğu ile önemli bir düşüncenin işlendiği paragrafın uzunluğu aynı olmaz. Paragraflar arasındaki bu dengeyi koruyabilmek için şunlar yapılabilir:

· Paragrafta işlenecek düşünceler, okuyucuya göre ayarlanmalıdır.

· Önemli düşünceleri içermeyen paragraflar kısa yazılmalıdır.

· Yazmaya başlamadan önce konunun tamamı hesaba katılmalıdır.

· Açıklama gerektiren, önemli düşüncelerin bulunduğu paragraflar, diğerlerine göre uzun olmalıdır.

· Paragrafların uzunluğu ile ilgili bir sınırlama olmadığı için bu ölçüyü, yazar ayarlamalıdır.

Paragrafların, birbirine uygun bir şekilde bağlanması gerektiği unutulmamalıdır.
Paragraf çeşitleri

Herhangi bir konunun farklı bölümlerini oluşturan paragrafları, yerine ve özelliğine göre başlangıç paragrafı, giriş paragrafı, geçiş paragrafı, gelişme paragrafı ve sonuç paragrafı gibi çeşitlere ayırmak mümkündür:

Başlangıç paragrafı: Uzun yazılarda konuya girmeden önce, o konuyla doğrudan ilgisi olmayan fakat yine de onu aydınlatmaya yarayacak düşüncelerin bulunduğu paragraftır. Başlangıç paragrafı, yazının ilk paragrafı demek değildir ve her yazıda olmaz.

Giriş paragrafı: Okuyucuyu konuya hazırlamak, düşünceleri (veya olay yazılarında yeri) tanıtmak, onu okumaya yönlendirmek amacıyla düzenlenen paragraftır. Bir anlamda yazının vitrini olan bu paragrafın dikkat çekici bir şekilde, iyi düzenlenmesi gerekir.

Geçiş paragrafı: Özellikle, uzun yazılarda paragraflar veya bölümler arasında ilgi kurmak için düzenlenen paragraftır. Bir paragraftan diğerine geçildiğinde bazen arada bir kopukluk hissedilir. İşte bunu gidermek için iki paragrafı birbirine bağlayan bir geçiş paragrafı düzenlenir.

Gelişme paragrafı: İşlenen konunun düşünceyi geliştirme yollarından istifadeyle, çeşitli yönleriyle açıklandığı, geliştirildiği paragraftır. Yazıda giriş bölümünden sonra yer alır.

Sonuç paragrafı: Giriş veya gelişme bölümündeki düşüncelerin kısaca özetlendiği, ana düşüncenin hatırlatıldığı paragraftır. Usta yazarların yazılarında genellikle bu paragraf bulunmaz. Çünkü yazar söyleyeceklerinin hepsini daha önceden tamamlamıştır. Ancak, değerlendirmeyi okuyucuya bırakmamak (onun yanılmasını önlemek) veya etkili bir biçimde yazıyı tamamlamak anlayışıyla sonuç paragrafı düzenlenebilir.

Paragraflar, (istenirse) konularına göre olay paragrafı, tasvir paragrafı, tahlil paragrafı ...gibi çeşitlere de ayrılabilir.

UYARI: Paragraf çeşitleriyle, yazının bölümleri birbirine karıştırılmamalıdır. Giriş bölümü sadece bir paragraftan ibaret olabileceği gibi birden fazla paragraftan da oluşabilir. Dolayısıyla giriş bölümüyle giriş paragrafı aynı anlamda kullanılamaz. Benzer şekilde, gelişme bölümü de tek paragraftan ibaret değildir. Bu bölümde gelişme paragrafları birden fazla olur. Sonuç bölümü ise bir paragraf olabileceği gibi birkaç paragraf şeklinde de düzenlenebilir. Düşünce yazılarındaki giriş, gelişme, sonuç bölümleri; olay yazılarında serim, düğüm, çözüm şeklinde adlandırılır.
6. DİLİN KURALLARINI BİLME

İyi bir yazı yazmak veya başarılı bir konuşma yapmak için dilin (ses bilgisinden cümleye kadar bütün) kuralları, söz varlığı çok iyi bilinmelidir. Kelimelerin anlamlarını, bunlar arasındaki anlam inceliklerini ve dilin ifade kabiliyetini iyi bilmek, yazana (veya konuşana) kolaylık sağlayacaktır. Bu konudaki birikimin bir anda oluşması elbette mümkün değildir. Kişi, öncelikle konunun önemine inanır, bol bol okur, araştırır, yazma alıştırmaları yapar, sabırlı olur ve bunu zamana yayarsa bu birikimi kazanabilir.
7. YAZMA

Bilgi birikimden yola çıkarak konuyu tespit edip plânladıktan sonra (paragrafların özellikleri dikkate alınarak) yazmaya başlanmalıdır. Ancak kişinin kendisini hazır hissetmesinin yazının güzelliği ile doğrudan ilgisi olduğunu belirtmekte yarar vardır.

Yazmaya önce, kısa yazılar yazarak başlamakta yarar vardır. Hatta başlangıçta yatkınlık kazanmak için şiirler, kısa hikâyeler... olduğu gibi yazılabilir. Sonra bir üslûp kazanıncaya kadar bol bol yazı denemeleri yapılmalıdır. Bu konuda Benjamin Franklin diyor ki “Güzel yazıları derleyen bir kitap elime geçti, satın aldım. Baştan aşağı okudum. Üslûbu çok hoşuma gitti. Bu üslûp yeteneğine erişme isteğini duydum. Taklitle işe başladım. Önce kitaptaki en güzel makaleleri seçtim. Her paragrafın önemli yerlerini özetledim. Kitabı bir kenara attım. Birkaç gün sonra bu makaleleri aslına uygun olarak, kitaba bakmadan yazmaya çalıştım. Gördüm ki, kelime stokum, kelimeleri kullanışım oldukça zayıf. Ara sıra çıkardığım özetleri birbirine karıştırdım; birkaç hafta sonra özetleri tekrar düzelterek metni meydana çıkarmaya çalıştım. Bu çalışmalar yazı yazma yeteneğimde büyük gelişmeler sağladı.”[3]
8. YAZININ OKUNMASI VE DÜZELTİLMESİ
Yazı tamamlandıktan birkaç gün sonra sanki bir başkasının yazısını okuyormuş gibi; sayfa düzenine, imlâya, noktalamaya, dil bilgisi kuralları ve iyi bir anlatımın niteliklerine uygunluk gibi ölçütlerle dikkatli bir şekilde yeniden okunmalı, varsa yanlışlar düzeltilmelidir. Yazı, herkesin doğru ve kolay anlayabileceği bir hâle getirilmelidir.

[1] S. Sarıca, M.Gündüz; Güzel Konuşma Yazma Kompozisyon, İstanbul, 1988, s.94.

[2] S. Sarıca, M. Gündüz, age. s. 99.

[3] Seyit Kemal Karaalioğlu, Sözlü-Yazılı Kompozisyon, Konuşmak ve Yazmak Sanatı, 12. basım, İstanbul, s. 169.
__________________

YAZILI ANLATIM TÜRLERİ

Roman

Eskiden beri roman, olmuş ya da olabilecek olayların tasarlanıp belli bir sanat düzeni içinde sunumudur, biçiminde tanımlanmaktadır.
Roman özde insanı hedef alır. İnsanın iç dünyası, çekişmeleri, ruhsal çelişkileri, ev içi hayatı, çevresi, ailesi, hatta hayalleri, gelecekle ilgili plânları hepsi romanın ilgi alanındadır.

Romanın her milletin durumuna göre aldığı kimlik farklı olduğu gibi, gelişme seyri ve aşamaları da farklıdır.

Başlangıçta insanüstü olan öykü kahramanları yavaş yavaş insanlar arasına inmiş ve Rönesans’tan sonra ise bütünüyle sıradan insanlardan seçilmiştir. Batının sınıflı toplum yapısında burjuvazinin etkinliği Rönesans ve Reform hareketlerinin doğal sonucu sayılabilecek Fransız devrimiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu devrimi hazırlayan iki önemli düşünürün de roman denemeleri yaptığını hatırlarsak (Voltaire ve J.J.Rousseau) romanı burjuvazi ile değilse bile romantik edebiyatla başlatmak hiç de yanlış olmayacaktır.

Edebiyâtımızda roman türünün ilk örnekleri Osmanlı Devleti’nin Batı medeniyeti ile bütünleşmeye çalıştığı Tanzimat döneminde görülür. Tanzimat dönemi siyâsi açıdan 1839'da başlasa da edebî açıdan yaygın görüş ilk özel gazete olan Tercümân-ı Ahvâl’in 1860’ta kurulmasıyla başladığı kabul edilir. Bu dönemde koşullar edebî ve sosyal açıdan eski ve yeninin mukayesesi veya çatışması şeklindedir.

Türk okuyucusunun roman ile tanışması Fransız romanlarının çevirisi yoluyla olur. Yusuf Kâmil Paşa 'nın Fransız yazar Fenelon 'dan yaptığı Telemak -ilk çeviri romanımız- isimli eseri 1862 yılında yayınlanmıştır. Türk romanının doğuşunda ve gelişiminde ve bir okur kitlesinin oluşturulmasında gazetelerin ve çevirilerin büyük katkısı olmuştur. Özellikle romantik eserlerin çevrilmesinde aynı dönemde Fransa'da romantizmin etkisini sürdürüyor olması ve okuyucuların bu tür eserlere ilgi göstermesi etkili olmuştur.

Türk Edebiyâtı’nda ilk roman Şemsettin Sâmi’nin 1872’de yayınladığı Ta’aşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseridir.

Roman Türleri

Serüven romanları
Polisiye romanlar
Tarihsel romanlar
Yaşamöyküsel roman
Politik romanlar
Belgesel romanlar
Romantik romanlar
Gerçekçi romanlar
Doğalcı-gerçekçi romanlar
Eleştirel-gerçekçi romanlar
Toplumcu-gerçekçi romanlar
Yeni romanlar
Post-modern romanlar

Öykü (Hikâye)

Öykü, gerçek ya da gerçekleşmesi mümkün olayların yere ve zamana bağlanarak anlatıldığı bir yazı türüdür. Önceleri öykü, büyük öykü ve roman birbirlerinin yerlerine kullanılıyordu. Nitekim, Halit Ziya. "Hikâye" adlı eserinde romandan söz ederken "hikaye" demiştir. Fakat roman ile aralarında ortak öğelerin bulunduğu öykü, birçok yazar için romancılığa geçişte bir basamak olmuştur.
Öykü türünde verilen ilk eser İtalyan yazar Boccacio 'nun Decameron öyküleridir.
Boccacio, İtalyan klasik nesrinin de ilk üstatlarından biri olarak kabul edilir. Romana konu olan her şeyin tek kahraman ve tek olay çevresinde dönmesiyle oluşan küçük romanlardır. Öykülerde olay kısa ancak sürükleyicidir. Daha kısa zamanda okunabildikleri için daha çok ilgi görürler.


Öykü Türleri

Türk ve Dünya Edebiyatında bilinen iki temel öykü türü vardır.
1.Olay Öyküsü (Klasik Öykü) 2. Durum Öyküsü ( Kesit Öyküsü)

1. Olay Öyküsü : Bu tür öykülerde belli bir zaman içinde işlenen bir ana olay varır. Bu olay serim, düğüm, çözüm ilkeleri içinde anlatılır. Bu öykülerin öncüsü Fransız yazar Guy de Maupassant'tır. Bu yüzden olay öykülerine, Maupassant tarzı öykü de denmektedir. Bizde bu tarz öyküyü tercih edenlerin başında Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay gelmektedir.

2. Durum Öyküsü : Daha çok içe dönük, ruhsal, psikolojik durumların anlatımıdır. Bu tür öykülerin görünüşte bir konusu yoktur. Bu öykülerde serim, düğüm, çözüm bölümleri de yoktur. Dünyadaki öncüsü Anton Çehov'dur. Bizim edebiyatımızda ise Sait Faik bu tarzı en iyi uygulayan öykücüdür.

Batılı tarzda öykü de biz de Tanzimat Edebiyatı ile başlar. Bu türün bu dönemdeki ilk örneklerini Letâif-i Rivâyât ve Kıssadan Hisse adlı eserleriyle Ahmet Mithat, Müsâmeretnâme adlı eseriyle Emin Nihat vermişlerdir.

Tiyatro :

Tiyatro sözcüğü Yunancada seyirlik yeri anlamına gelen teatron sözcüğünden türetilmiş ancak bu sözcük dilimize İtalyancadaki teatro sözcüğünden geçmiştir.
Olmuş ya da olabilecek olayların sahne üzerinde oyuncular tarafından oynanması için yazılmış ya da tasarlanmış edebi eserlere denir. Ayrıca bu seyirlik oyunların oynandığı yer de tiyatro ismini almaktadır. Başlangıçta insanları eğlendirme amacıyla ortaya çıkmış olan bu sanat daha sonra gelişerek sadece eğlendirme değil; insanları etkileme, yaşamdan kesitler sunarak onları düşündürme ve eğitme aracı olarak edebiyatta yerini almıştır. Tiyatro; müzik, dans, resim gibi sanat türlerinden de yararlanmaktadır

Tiyatronun Türleri

Tiyatro, Klasik çağdan başlayarak iki ana kol halinde gelişme göstermiştir. Diğer dramatik eserler bu ana başlıklardan doğmuş ve bu eserler günümüz çağdaş tiyatrosunun temelini oluşturmuştur.

1. Tragedya (Trajedi) : Seyircide heyecan, korku ve acıma hissi yaratarak seyircinin bu yolla ruhunu arındırmasına yardımcı olan tiyatro eserleridir. Trajedi üç birlik kuralına (yer, zaman ve olay) göre yazılır; yani tek bir olay yirmi dört saat içerisinde olup sonuçlandırılmalıdır.
Konularını tarihsel olaylardan ve mitolojiden alır. Ağırbaşlılık, ahlak ve erdem dersleri vermeye özen gösterir. Kişiler sıradan değildir; genellikle olağanüstü kahramanlardır. İlk örnekleri Antik Yunan'da i.Ö. V ve VI yüzyıllarda görülür. XII. asırda klasisizmin etkisiyle Fransa'da tekrar canlandığı görülmüştür.

2. Komedya (Komedi) : Toplumda ve insan ilişkilerinde görülen komik ve gülünç yanların ortaya konulduğu tiyatro eseridir. Komedyada da üç birlik kuralı uygulanır. Konuları günlük yaşamdan alır ve kişiler de yine günlük yaşamdan ve sıradan kişilerdir. Toplumda ve günlük yaşamda görülen eksik ve aksak yanların seyirciye komik yanlarıyla verilmesi hedeflenirken bu konularda seyircinin düşünmesini sağlar.

3. Dram : Tiyatronun tarihsel gelişimi sırasında yukarıda değindiğimiz iki ana türün dışında dram türü de ortaya çıkmıştır. Hem tragedyanın hem de komedyanın özelliklerini içeren ve daha çok toplumsal ve günlük yaşamdaki karşıtlardan yararlanarak konusunu oluşturur. Dramda üç birlik kuralı göz önünde bulundurulmamıştır.
Türk Tiyatrosu

Geleneksel Türk Tiyatrosunda yazılı kaynaklara pek rastlanmamaktadır. Yazılı ilk örnekler Tanzimat Edebiyatıyla birlikte görülmektedir. Geleneksel Türk tiyatrosu genellikle seyirlik geleneği üzerine kurulmuştur. Tarihi uzun yıllara dayanan bu tiyatro Sözlü Tiyatro ürünleri olarak değerlendirilmektedir (Karagöz-Hacivat, meddahlık…).

Çağdaş Türk Tiyatrosu

Türk tiyatrosunun ilk yazılı örneklerinin verildiği dönem batılılaşmanın ivme kazandığı Tanzimat dönemine rastlamaktadır. Geleneksel Türk tiyatrosunun temel oluşturduğu bu tiyatronun ilk örneği Şinasi tarafından yazılmış olan" Şair Evlenmesi" adlı eserdir.

Tanzimat’la birlikte atılan bu adım Çağdaş Türk tiyatrosunun da sistemi olarak doğuşuna neden olmuştur. Bundan sonra dünya tiyatrosundaki gelişimler ve değişimler Türk tiyatrosunu da etkilemiş ve Türk tiyatrosunda köklü değişimler yaşanmıştır.
Türk tiyatrosunun en önemli yazarları, Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Vefik Paşa, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner, Orhan Asena, Güngör Dilmen olarak sıralanabilir.

Şiir

Zengin sembollerle, ritimli sözler ve seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebi anlatım biçimi, şiirin yapılabilecek en kısa tanımıdır.

Edebiyatın en kısa olmasına rağmen en etkili türü şiirdir. Şiir diğer edebiyat türleri içinde özel bir yere sahiptir. Ortaya çıkışı neredeyse dilin doğuşuna kadar uzanan şiir, bilinen en eski edebi türüdür. Bütün uluslarda, kültürlerde ve insan topluluklarında sözlü gelenekle doğan bu tür pek çok dilin de ilk yazılı örneklerindendir. Şiir; insana insanı, evreni ve varlıkları tanıtır. Bu anlamda şiir, özel bir düşünme ve duygulanma biçimidir. Şiirin, temeli düşünce ve imgedir. İmgeler, duyularımızla aldığımız varlıkların, durumların zihnimizde oluşan yeni görüntüleridir. İmgelerin gücü şiirin başarısına doğrudan etki eder.

Şiir Türleri

Şiirler konularına ve biçimlerine göre beşe ayrılmaktadır. Bunlar:

Lirik Şiir : İçten gelen duyguların coşkulu bir dille anlatıldığı şiir türüdür.
Epik Şiir : Kahramanlık duygularını anlatan şiir türüdür.
Pastoral Şiir : Tabiatı anlatan şiir türüdür.
Didaktik Şiir : Öğretici, insanlara ders verici nitelikteki şiir türüdür.
Dramatik Şiir : Tiyatroda oynanmak için yazılan şiir türüdür.
Satirik Şiir : İnsanları yermek, hicvetmek için yazılan şiir türüdür.

Türk Edebiyatında Şiir

Bütün milletlerde olduğu gibi Türklerde de en eski edebiyat türü şiirdir. Daha çok destan özel1iği taşıyan bu eserler kuşaktan kuşağa geçerek günümüze kadar gelebilmişlerdir. Dede Korkut Hikâyeleri, Köktürk destanı, Saka destanı örnek gösterilebilir. İslamiyet sonrası Türk Şiiri iki kol halinde gelişme göstermiştir: Bunlardan ilki Divan şiiri, diğeri ise Halk Şiiridir.

Tanzimat Edebiyatına kadar bu gelenekle gelen Türk Şiiri bu edebiyatla değişiklikler göstermiştir. Tanzimat şiiri daha çok Batılılaşmanın hızlandığı dönemle eş zamanlı olarak gelişmiş ve bu nedenle içerik olarak köklü değişikliklere uğramıştır. Özellikle Fransız şiirinin örnek olarak alındığı bu şiirde konular toplumsal sorunlar ve hak, eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramlar üzerine kurulmuştur. Biçim olarak Divan şiirinin özelliklerini yansıtan bu şiirde genellikle aruz ölçüsü kullanılmakla birlikte hece vezniyle yazılan şiirlere de rastlanmaktadır. Yeni ve Batılı anlamda bir edebiyat kurmak isteyen Servet-i Fünûn şairleri toplumsal sorunlardan uzaklaşarak daha çok bireysel konulara yönelmişler ve Divan şiirinin tüm biçimsel özelliklerini şiirlerinde yansıtmışlardır. Millî Edebiyat şiiri ise; adından da anlaşılacağı gibi daha çok millîleşme hareketinin bir sonucudur. Millî konuların işlendiği bu şiirde hece ölçüsü ve sade bir Türkçe kullanılmaya özen gösterilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk şiiri yukarıda saydığımız tüm bu şiir geleneğinden ilham alarak günümüze değin büyük bir gelişme göstermiştir. Toplumcu Gerçekçi, Garip Hareketi, İkinci Yeni akımı başta olmak üzere pek çok anlayışla değişip gelişmiştir. "Modern şiir" diye adlandırılan günümüz şiirinin en önemli unsuru şiirde kullanılan dil olmuştur. Şiir dilinin günlük konuşma dilinden farklı olduğunu söyleyen ve şiirde kapalılığı seçen, anlama önem veren "imge"yi şiirin temeli sayan bir anlayış doğmuş ve şairin uyak konusunda kendisini tamamen özgür hissettiği bir ortam oluşturulmuştur.
Tüm bu gelişmelerle Türk şiiri bugün dünya şiirinde saygın bir yere sahip olmuştur.


Masal ve Bilim-Kurgu

Gelişen ve değişen dünyamızın dünü ve bugünü için farklı ufuklar açan türüdür. Olağanüstü olayların ve varlıkların yer aldığı sözlü anlatım çeşididir. Yazılı anlatım gücünün gelişmesiyle birlikte güçlenen masal, olmuş veya olması mümkün olan olayları değil, hayal dünyamızın ürünlerini yansıtır. Gerçeküstü olayları anlatan ve gerçek üstü kahramanları bulunan masal, günümüz çizgi film karakterleri ve bilim-kurgu sinemacılığının kaynağını da oluşturur.

Masal daracık dünyamızı genişleten, ferahlık veren, kimi zaman korku kapıları açan türlerin de öncülüğünü yapmıştır. Bir yerden bir yere hayal hızıyla çok zor can veren Tepegöz tipinde kahramanları; cinleri, perileri, büyücüleri bünyesinde barındıran masalın; masal başı, masal ve masal sonu şeklinde bölümlere ayrıldığını ve tekerlemelerle süslenerek oluşturulduğunu biliyoruz.

Fabl

Kişilere bir öğretiyi hayvanlarla ilgili temsilî öykücüklerle vermek, teşhis ve intak sanatları kullanılarak üretilen fabl türüyle hayvanlara ait bir olay veya olaylar zincirinden yola çıkılarak insanlara bu kısacık örgülerle ders çıkartması önerilir.

Fabl türü ders verme amacı taşıdığından özellikle eğitim ve öğretimde sıkça kullanılmıştır. Ahlaki değerleri, ibretli tavırları, hayvanları konuşturarak karşısındakine yansıtan dolaylı anlatımın ilginç türüdür.

Dünya edebiyatında bu türün ilk öncüsü Hint yazarı Beydaba’dır. Mevlana’nın, Mesnevi isimli eserinde fabl türünün en güzel örneklerini bulmak mümkündür. Şeyhî 'nin Harnâme adlı eseri de bu alanın benzersiz örneklerinden biridir.
Batı dünyası Ezop ve La Fontaine'i bu türün en yaygın kullanıcıları olarak kabul etmektedirler.

Deneme

Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kul1anırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.

Fıkra

Hayatın içinden herhangi bir konunun daha çok sosyal, siyasal ve kültürel olayların kişinin penceresinden görüldüğü şekliyle yazılan ve kanıt esasına dayanmayan kısa yazılara fıkra denir. Fıkralar yazanın bakış aşısı ve dünya görüşü doğrultusunda şekillenir. Dil olarak sade bir şekilde yazılmasına rağmen iddialı bir yapısı vardır. Bir kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bu yazılar, okuyanlarda etki yaratırlar. Kanıt esası taşımamasından dolayı kısadırlar. Gazete köşelerinde gördüğümüz yazıların hemen hepsi fıkra türünün içine girerler.
Alanla ilgili kaynakların çoğunda fıkra kelimesi iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi gazete fıkraları ikincisi ise küçük öykü niteliğindeki "kıssa'" da denilen nükteli ve güldürücü fıkralardır (Kantemir, 1991, Öner, Kavcar, 1999, Karaalioğlu, 1982)
Pek çok edebiyatçı başka türler yanında fıkra türündeki yazılarıyla da ün yapmışlardır. Ahmet Rasim, Refik Halit Karay, Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Falih Rıfkı, Yusuf Ziya, Hasan Ali Yücel, Yaşar Nabi, Burhan Felek, Haldun Taner, Ahmet Kabaklı, Oktay Akbal, Çetin Altan tanınmış fıkra yazarlarımız arasındandır.
Fıkraların başlıca özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:
Fıkrada ele alınan konu: Yazarın ilgisini çeken hemen her konu fıkranın, konusu olmakla beraber daha çok toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar fıkra konusu edilir.
Fıkra konusunun işlenişi: Fıkradaki asıl ustalık buradadır. Konu derinlemesine ele alınmaz, ancak konunun can alıcı noktasına parmak basılır. Konu kısa ve topluca yani yüzeysel ama ustalıkla ele alınıp okuyucuların düşünmeleri sağlanmalıdır. Fıkrada ele alınan konu hakkında bilgi vermek değil, o konu ile ilgili düşündürmek önemlidir. Bu nedenle fıkra okuyucuların belli konularda düşünmelerini sağlayan, tetikleyen bir ateşleyici rolündedir:
Konunun böyle ele alınması fıkra yazısının kültür birikimi ile yakından ilgilidir.
Fıkra konusuna bakış: Fıkrayı makaleden ayıran en önemli özellik fıkra yazarının konuyu görüş açısından ele almasıdır. Fıkrada esas olan kişisel görüş ve düşünüştür. Bu özelliğinden dolayı fıkra yazarı söylediklerini ispatlama gereği duymaz. "Fıkralarda kesinlikten çok güzel, hoş, dokunaklı bir sonuca varmak gayesi güdülür" (Karaalioğlu 1982:209),
Fıkra yazarı her ne kadar konuyu kendi bakış açısı ile ele alırsa alsın, konuyu tarafsızca ele almasını da bilmelidir. "Fıkralarda körü körüne taraf tutmak hoş karşılanmaz. Fıkracı gerçeği olduğu gibi yansıtabilmelidir. Fıkra yazarının taraf tutup tutmaması fıkranın en can alıcı noktasıdır. Bununla beraber gerçek taraf tutmayı gerektiriyorsa gerçeği olduğu gibi yazmalıdır (Karaalioğlu, 1982:210)
Fıkraların dili: Fıkra herkesin rahatça anlayabileceği şekilde yalın olmalı, gereksiz sözlerden uzak durulmalıdır. İnandırıcı, etkileyici bir anlatım kullanılmalıdır.
Fıkraların üslûbundaki bu rahatlık onu makalenin ciddi ve ağırbaşlı üslûbundan ayırır.
Fıkralarda plan: Fıkra da klasik makale planına göre yazılır. Giriş, gelişme ve sonuç. Ancak fıkralar kısa olduğu için bu bölümler makaleye göre daha az yer tutar. Gelişme bölümünde konu makaledeki gibi geniş işlenmez ve ispat1ama yoluna başvurulmaz. Sonuç bölümünde ise bir sonuca bağlamaktan ya da kesin yargıya ulaşmaktan çok dokunaklı bir sonla bitirmek esastır. Bu klasik fıkra türüne özellikle gazete fıkralarında her zaman uyulduğu söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre beş ayrı fıkra planı bulunmaktadır. (Kurudayıoğlu 2000: 12).
Fıkra ile Makale Arasındaki Benzerlikler:
Her ikisi de fikir yazısıdır.
Her ikisi de gazete ve dergilerde yayınlanır.
Her ikisinde de konu zenginliği vardır.
Özellikle gazete makalelerinin toplumu yakından ilgilendiren güncel konuları ele alması ve fıkranın da güncel konular üzerinde yoğunlaşması iki ortak noktalarındandır.
Her iki tür de aynı plana göre yazılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.

Makale

İlk olarak çıkışı ve gelişimi gazeteler ile olan makale, bugün varlığını sürdürmektedir. Yazı türlerinin çoğalması ve gelişmesi gazetelerde karşılaştığımız fıkra türüne girmekte, makaleler ise daha çok bilimsel içerikli dergilerde yayınlanmaktadır. Makale tam olarak; bilimsel bir konuya yeni bir açıdan bakan ve bunu kanıtlayan bilimsel yazılardır. İki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi konuya yeni bir açıdan bakıyor olması ikincisi ise ispat kaygısı taşımasıdır. Bu yüzden makalelerin dili akıcı ve ciddidir.
Öğretici metin türlerinin ve düşünce yazılarının en önemlisidir. Yapılan makale tanımlarında iki özellik üzerinde durulur. Birinci özellik herhangi bir konuda bilgi vermek, açıklamak, ikincisi, ise bir düşünceyi savunmak, bir savı kanıtlamaktır.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş bölümünde bilgi verilecek, açıklanacak konu veya savunulacak fikir açıklanır. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir.
Gelişme bölümünde ortaya konulan konu veya savunulacak düşüncenin ayrıntılarına girilir. Konu gerekli görülen yönlerden işlenir, açıklanır. İleri sürülen görüşlerle ilgili belgeler, istatistikler, tarihi gerçekler, özdeyişler, atasözleri, sosyal olaylar ve bilim, teknik alanındaki çalışmalar, buluşlar vb. ortaya konulur. Bu arada kişisel olan ve gerçekliği ispatlanmayan görüş ve iddialardan kaçınmak gerekir. Makalenin en uzun bölümüdür. Ele alınan konuya göre paragraf sayısı değişebilir.
Sonuç bölümünde gelişme bölümünde açıklığa kavuşturulan görüşler doğrultusunda bir sonuca ulaşılır. Ulaşılan sonuç kesin olmalı, hiçbir şüpheye verilmeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Bu bölümde giriş gibi kısadır.

Eleştiri (tenkid)

Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de "münekkit" denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır. Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler, tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar. Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve bilimseldir.
Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak görüşler belirtilir. Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği yenilikler, orijinaliteler incelenir, zamana göre açıklaması yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.
Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde durulur. Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara başvurulur.
Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk eleştiri örneğine Tanzimat Edebiyatında rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa bu türde eser1er vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında şiir Üzerine yapılan tartışmalar eleştiri türünün gelişmesine hizmet etmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde de eleştiri türünde eserler verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî Edebiyat döneminde milli bir edebiyat ve sade Türkçe üzerinde yoğunlaşan eleştiri yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.
Cumhuriyet döneminde ve sonrasında eleştiri türü diğer sanat dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar eleştiri türünde örnekler vermişlerdir.

Sohbet

Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikir yazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüyle fıkra türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır. Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı yapacak kişiye ihtiyaç duyar.

Sohbet Yazı Türünün Özellikleri:

Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez, ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir. Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir.

Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat olaylarını, genel konuları ele alır.

Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı:

Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında rahat ve samimidir.

Sohbet Yazı Türünün Plânı :

Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son karar bildirilir.
Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir.

Röportaj

Daha çok gazete ve dergilerde karşılaştığımız bu türün temel amacı ilgi çeken herhangi bir konuda okuyanları aydınlatmaktır. Bu amaçla iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Bu kişilerden biri mutlaka o konu ile ilgili bilgi sahibi ya da uzman olmalıdır. Ancak, bu türde röportaj yapılandan çok röportajı yapan önemlidir. Çünkü yazı onun denetiminde şekillenir ve sonuçlanır. Sorulacak soruların tarzı, içeriği yazının başarısını doğrudan etkiler. Bu amaçla röportajı yapan kişi doğru bir planlama yapmak ve yazıyı kendisi şekillendirmek zorundadır.

Röportaj yapılırken farklı yöntemler uygulanabilir: Sorular önceden röportaj yapılacak kişiye ulaştırılır ve kişi bunlara kendince bir yanıt metni hazırlar. Diğer yöntemde ise sorular doğrudan sorulur ve yanıtlar kaydedilerek sonradan yazıya geçirilir. Bu uygulamada bir kayıt cihazına ihtiyaç vardır. Ancak her iki yöntemde de röportajı yapan bir giriş ve sonuç bölümü hazırlamak zorundadır. Ancak, hiçbir şekilde verilen yanıtlar üzerinde tasarruf, hakkına sahip değildir. Onları kısaltamaz, ekleme yapamaz, özetleyemez ya da tümden çıkartamaz. Bu açılardan bakıldığında bir röportaj hazırlamak hiç de kolay değildir. Çünkü amaç bilgi vermek, aydınlatmak ve konuyu her yönüyle ortaya koymaktır. Bu yüzden taraflı olmak, soruları çeldirici sormak etik açıdan doğru olmadığı gibi okuyanları da etkileyecektir.
Röportaj da gerektiğinde resim ve fotoğraf da kullanılabilir.

Gezi Yazıları

Eskiden gezi yazılarına seyahatname, seyahat yazıları denirdi. Gezip gören insana da seyyah denirdi. Bugün gezen gören kimseye gezgin, onların gezip gördükleri yerleri anlattıkları yazılara da gezi yazıları denmektedir.

Gezi yazılarında verilen bilgiler doğru ve gerçek olmalıdır. Bu bakımdan gezi yazıları tarih, coğrafya, edebiyat, toplum bilimi vb. bakımından yararlı kaynaklardır.

En eski ve uzun bir geçmişi olan yazı türünün önemli ve tanınmış iki ismi Venedikli Gezgin Marco Polo ile Arap gezgin İbni Batuta' dır.

Bizim edebiyatımızda ilk gezi kitabı ünlü denizcilerimizden Seydi Ali Reis' in Miratül-Memalik (Ülkelerin Aynası) adlı eseridir.

Edebiyatımızın gezi türünde en önemli eseri ünlü gezginimiz Evliyâ Çelebi 'nin Seyahatnâme ( Tarih-i seyyah) adını taşıyan on ciltlik eseridir. Bu eser dünyada, bu türde yazılmış bütün eserlerle boy ölçüşebilecek mükemmelliğe sahiptir.

Gezi yazılarının yazılışlarına göre çeşitleri bu türün mektup, anı ve röportajla benzerliklerini de ortaya koyar. Gezi yazıları ister mektup, ister anı şeklinde yazılsın isterse gezilen yerlerdeki insanlarla röportaj yapılsın mutlaka, bütün gezi yazılarında edebi bir özellik, ilginç bir yaklaşım, farklı bir gözlem gücü bulunmalıdır. Gezi yazılarında her zaman, her yerlerde görülen şeylerden değil de farklı, özgün şeylerden bahsetmeli, karşılaştırmalardan faydalanmalı, örnekler vermelidir.

Gezi yazıları belli bir plan dâhilinde yazılır. Genellikle yazıya gezinin başlandığı günden başlanır ve dönüş gününe kadarki zamanı içine alan olaylar anlatılır. Ancak tersi bir sıralama yapmakta mümkündür veya gezide görülen en önemli özellikler belirlenip önemsizden önemliye doğru bir sıralamaya gidilir.
Gezi yazısında görülenler genellikle birinci kişinin ağzından yani gezenin ağzından anlatılır. Gezi yazılarının dili sade ve yalın olmalıdır.



Anı (Hâtırat)

Herkes tarafından bilinen, tanınan kişilerin yaşamlarında merak edilen tarafların ilerleyen zamanlarda kendisi ya da yakınları tarafından anlatıldığı yazılara anı denir. Anının en önemli koşulu, anıya konu olan olay ya da olayların önem derecesidir. Anı yazısına konu olacak olay, anımsanmaya değer olmalıdır. Ayrıca bu olay ilgi çekici olmalıdır.

Anılarda olay kadar olayın anlatış biçimi de önemlidir. Dil sanatlı olmalı, yazar sanat kaygısını da ön planda tutmalıdır.

Anılar tarihi değer taşımalarına rağmen, taraflı olduklarından dolayı tarih belgesi sayılmazlar. Ancak, gizli kalmış bazı olayları açığa çıkarmaları bakımından da ilgi çekici yazılardır. Anılar edebiyatımızda genellikle devlet adamları, siyasetçiler ve askerler tarafından kaleme alınırlar. Sanatçılara ait anılar, sanat değeri taşımaları nedeniyle ayrıca ilgi çekicidirler. Bizde Tanzimat'tan sonra gelişme göstermiştir.

Biyografi-Otobiyografi

En kısa tanımıyla biyografi, bir kimsenin hayatını anlatan yazı türüdür.

Biyografi yazılmadan önce çok geniş bir araştırma yapılması gereklidir. Yazı yazılacak kişinin yaşamı ile ilgili her türlü bilgi, belge, haber, yazı ve fotoğraflar araştırılmalı ve tüm ayrıntılara ulaşılmalıdır. Hayâtı konu edinilen kişinin tanıdıkları ve kendisiyle kısa da olsa bir ilişkisi olan insanlarla görüşülmeli ve tam bir tarafsızlıkla bir araya getirilmelidir. Biyografi yazılırken şunlara dikkat edilmelidir :

Tarafsız olunmalıdır

Gerçekçi olunmalıdır

Ulaşılan her türlü belge, bilgi ve kanıtlar ortaya konulmalı ve yorumlar buna uygun yapılmalıdır. Kronolojik sıra takip edilmeli ancak ilgi çekici olmasına dikkat edilmelidir. Gereksiz ayrıntılar ayıklanmalı, bilgi verme amacı ön planda tutulmamalıdır. Yazıya konu olan kişinin farklı yönleri ve değeri doğru olarak verilmelidir. Abartılardan kaçınmalı, dedikodu ve asılsız bilgiler esere konulmamalıdır.

İki şekilde ele alınıp yazılırlar:
1. Ansiklopedik Tarz: Kronolojik sıra takibi ile sadece bilgi vermeye yönelik yazılardır. Sanat yönleri çok kuvvetli değildir.
2. Sanatsal Tarz: Yazının sanatsal değerini ön plana çıkaran roman ya da öyküsel bir üslupla yazılan biyografilerdir. Daha yaygın olanı bu tarzdır.

Otobiyografiler ise bir kimsenin kendi yaşamını kendi kaleminden anlattığı eserlerdir. Değişik amaçlar için yazılabilirler.


Dilekçe

Bir bireyin herhangi bir konu hakkında dileğini, isteğini ya da şikâyetini resmi ya da özel kurumlara, özel ya da tüzel kişilere iletmek amacıyla yazdığı resmi bir mektuptur. Tanımını bu şekilde yaptığımız dilekçenin çok önemli kuralları vardır. Şimdi bunlara kısaca ele alalım.
1. Anayasal bir haktır: Doğru yazılmış ve doğru kuruma verilmiş her dilekçe kabul edilmek zorundadır. Hiçbir kişi ya da kurum yazılmış bir dilekçeyi reddetme hakkına sahip değildir.
2. Yasal bir süresi vardır: Kabul edilen her dilekçe, kabul edilen kurum tarafından olumlu ya da olumsuz on beş gün içinde yanıtlanmak zorundadır.
3. İmza Şarttır: Dilekçenin olmazsa olmazlarından biri imzadır. İmza atılımmış dilekçenin geçerliliği yoktur.

Esas itibariyle dilekçe üç bölümden oluşmaktadır: Tespit, İstek, Arz.
Tespit: Dilekçeye sebep olan durum tam olarak belirtilmelidir. Ancak mümkün olduğu kadar kısa tutulmalı, mektup gibi uzun ve ayrıntılı olmamalıdır.
İstek: Dilekçenin en önemli bölümlerinden biridir. Açıkça belirtilmemiş bir istek yoruma açık demektir. Dolayısıyla dilekçeden beklenen sonuç alınamaz. Bu da dilekçenin amacına ulaşmaması anlamına gelir.
Arz: Dilekçenin kalıplaşmış son ifade bölümüdür. Her dilekçe aynı kalıp ifade ile biter. " Gereğini arz ederim." Bu ifadede yer alan "gereğini" sözcüğü yapılması gereken iş için gerekli olan her şeyi ifade eder. Arz ederken makam sırası gözetilmek zorundadır.
Resmi kurumlar arası yazışmalarda üst makamlar alt makamlara rica ederler. Bu yazışmalarda rica kibarlık ifadesi değildir. Rica yarı emir niteliği, taşır. Alt makam Üst makama arz eder, makamlar eşit ise arz/rica birlikte kullanılır. Birey olarak yazılan her yazı "gereğini arz ederim" kalıp ifadesi ile bitirilmek zorundadır.
Dilekçe tarih ile başlar: Yasal süreden dolayı tarihin ilk önce fark edilmesi amacıyla tarih üst sağ köşeye atılır.
Makamın tamamı büyük harfle yazılır ve noktalama işareti kullanılmaz: makam dilekçe metnine dâhil olmadığından noktalama işareti kullanılamaz.
Dilekçede siyah ve mavi mürekkep dışında renk kullanılmaz: Özellikle kırmızı hiç kullanılmaz. Devlet işleyişinde kırmızı renk olumsuzluk anlamı taşır. O yüzden kesinlikle kullanılmamalıdır.
İmza ismin Üzerine atılır. Eğer dilekçeye eklenecek başka bir belge varsa :"Ek:" yazılarak tek tek sıralanır. Ekler isim ile adres arasına yazılır. Yani adres daha aşağıya yazılır.
Adres yazılırken imzanın altına taşırılmaz. Kâğıdın o bölümü mutlaka boş kalmalıdır.

Özgeçmiş / CV

Herhangi bir kuruma sunulmak üzere kişinin kendi hayat Öyküsünü çok kısa olarak kaleme aldığı yazılara özgeçmiş denir. Bu yazıların en büyük özelliği; amacının tanıtım oluşudur. Genellikle iş başvurularında istenen özgeçmiş, cv ile birlikte sunulur. Çoğunlukla özgeçmiş, cv ile karıştırılır. Ancak cv ler iş deneyim listeleridir. Alanında yaptığı çalışma ve hizmetleri karşı tarafa tanıtmak için hazırlanan cv 'ler, teslim edilen kişilerde bir yargı oluştururlar. Bu anlamda özgeçmiş ve cv' ler modern yaşamın vazgeçilmez belgelerindendirler.

Mektup

Birbirinden uzakta bulunan kişi ya da kurumların arasında haberleşmeyi sağlayan yazı türünün adıdır. Türlerine bağlı olarak içerik ve üslupları değişir. Temelde iki çeşit mektup türü vardır: Özel mektuplar,Resmî mektuplar.

Özel mektuplar
Bu tür mektuplar sadece yazan ve kendisine yazılanı ilgilendiren özel mektuplardır. Üslup olarak daha samimi ve içten yazılardır. Kendi içinde:Edebi mektuplar , Asker mektupları, Öğrenci mektupları, Genel mektuplar şeklinde ayrılabilir. Günümüzde teknolojik gelişmelerle birlikte bu tür mektuplar yok olmaya başlamıştır. Artık cep telefonları ve internet yolu ile çok hızlı ve güvenli haberleşmek mümkün olduğundan daha az mektup yazılmaktadır.
Mektupların posta yolu ile ulaştırılmaları uzun zaman aldığından mektup yoluyla istenen bilgilerin de güncelliği kalmamaktadır. Ancak mektup nostaljik ve duygusal yönüyle sahip olduğu özel durumunu korumakta ve mektuba her zaman olduğu gibi günümüzde de Özel bir tür olarak bakılmaktadır.
Resmi Mektuplar Bu tarz mektuplar daha çok iş ve işleyiş amaçlı farklı mektuplardır. Günümüzde bu tarz mektuplar daha çok ekonomik alanlarda varlığını sürdürmektedir. Bunu da kendi içinde: Resmi mektuplar, İş mektupları, Teminat mektubu, Referans mektubu ,Açık mektup olarak ayırmak mümkündür. Bugün resmî kurumların kendi içindeki yazışmaları ve vatandaşların isteklerine verilen yanıtlar resmi mektuplara girer. Bunların mektup türüne girmeleri daha çok kişiye özel oluşlarından kaynaklanmaktadır.
İş mektupları da şirketlerin ya da çalışanların birbirleriyle yaptıkları yazışmalardır ve tamamen ticari amaçlıdır. Bunlardan başka bir teminat mektubu vardır ki sadece bankalar tarafından verilebilir. Para yerine geçen bu mektuplar şirketlerin talebi karşısında bankanın alanına giren ve belli şartlara bağ1ı olarak verilen bir çeşit yazıdır.
Referans mektupları ise yine ticari amaçlı iş değişikliklerinde kullanılmaktadır.
Açık mektuplar ise, herhangi bir konuyla ilgili olarak bir fikri kamuoyuna duyurmak ya da yetkililere genel amaçlı iletmek için gazete veya dergilerde yayınlanan mektuplardır.

SMS (kısa mesaj), e-mail ( elmek, elektronik mektup)
Bu yazılar teknoloji ile ortaya çıkan yeni türlerdir. Bunları tek tek ele alıp. İncelemek yerinde olacaktır. Ancak teknolojiye yakınlık açısından bu tür mektupları gençlerin daha çok kullandığını söylemek yanlış olmaz.

SMS (Short Message Service) Kısa Mesaj
Bu tür için kısa küçük akıl notu, hatırlatma bilgisi demek doğru olur. Cep telefonlarının 160 karakterlik kapasitelerinden dolayı bu yazılar oldukça kısadır. Uzun yazmak isteyenler bu yüzden sözcükleri kısaltmayı tercih etmekte bu da dilde bozulma ve kirlenmeye yol açmaktadır.

E-mail (elmek / elektronik mektup)
Hizmet veren servisin kapasitesine bağlı olarak 2 MB 'tan 3 CB 'ye kadar, kayıt hafızası olan bu sistemde insanlar kısa mesajdan daha fazla belge ya da, bilgiyi aktarma hakkına sahiptirler. Bir çeşit mektup sayılabilen bu türde her türlü dosya ya da belge eklemek karşı tarafa ulaştırma şansına da sahip olunmaktadır. Bu gün ticari olarak tanıtım ve reklam amaçlı da kullanılan bu sistem insanlara çok hızlı hizmet vermektedir

 

PARAGRAF NEDİR

      

       Paragraf, herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki satırbaşına kadar olan bölümüne denir. Daha geniş bir ifadeyle paragraf "bir duyguyu,bir düşünceyi bir isteği,bir durumu,bir öneriyi,olayın bir yönünü,yalnızca bir yönüyle anlatım tekniklerin­den ve düşünceyi geliştirme yollarından yararlanarak anlatan yazı türüdür.Kelimeler cümleleri,cümleler paragrafları,paragraflar da yazıları oluşturur.Paragraf bir yazının küçültülmüş bir örneğidir.Bu yönüyle yapı bakımından bir yazıya benzer.Nasıl yazıda giriş,gelişme,sonuç bölümleri varsa paragrafta da aynı bölümler vardır.

      Her paragrafta bir düşünce savunulur.Paragrafın bir bütün oluşturabilmesi için cümlelerin de yapı ve anlam yönüyle bütünlük oluşturması gerekir. Paragraftaki düşünceler hem kendi aralarında birbirine bağlı hem de ana düşünceye bağlıdır.

     Paragraf kendi içinde bir bütünlük oluşturduğu gibi yazı içinde de yazıyla bir bütünlük oluşturur. ÖSS’de seçilen paragraflar böyle kendi içinde bütünlüğü olan ve dışına çıkılmayı gerektirmeyen paragraflardır.

 

PARAGRAFLARDA SIKÇA KULLANILAN BAZI KELİMELERİN ANLAMLARI:

       Sevgili  öğrenciler, aşağıda  sözcükte anlam, cümlede anlam ve paragraf sorularında sıkça karşınıza çıkan sözcükler ve bunların anlamları verilmiştir.Bu sözcüklerin anlamlarını bilmeniz şüphesiz ki söz konusu sorularla ilgili karşınıza çıkacak soruları daha çabuk ve daha kolay anlamanızı sağlayacaktır,bunun sonucunda ise bu soruları hem daha kolay anlayacaksınız hem de soruyu doğru cevaplama şansınız artacaktır.Umarım,birkaç saatinizi ayırıp bu sözcük-lerin anlamlarını öğrenirsiniz

 

Adaptasyon:Uyarlama                                                      Adapte:Uyarlanmış

Ağdalı:Anlaşılması güç, karmaşık                                       Ahenk:Uyum, düzen

Akıcılık:Sürükleyici olma,okuyanı sıkmama                        Aktüel:Güncel ,edimsel

Alaturka:Türk geleneklerine uygun                                    Alafranga:Batı tarzında,Türk geleneklerine uygun olmayan

Anlatı:Hikaye etme                                                           Bağdaşmak:Uyuşmak

Banal:Bayağı, sıradan                                                       Betik, bitik:Kitap, mektup…

Burjuva:İmtiyazlı,seçkin,soylu                                           Biçem:Üslup,tarz,anlatım biçimi

Çağrışım:Hatırlatma                                                         Çeşni:Çeşit,tat, hoşa giden özellikler

Çağdaş:Aynı çağda yaşayan,uygar                                     Dejenere:Yozlaşmış, aslını koruyamamış

Devinim:Hareket,eylem                                                    Diksiyon:Duru,kurallara uygun güzel konuşma

Duyarlılık:Hassasiyet                                                        Dikte etmek:Bir düşünceyi zorla kabul ettirmek

Dingin:Durgun,hareketsiz,sakin                                         Dinleti:Bir topluluğa bir şeyler anlatmak,konser

Diyalog:Karşılıklı konuşma                                               Doğaçlama:İrticalen,metne bağlı kalmadan içinden geldiği gibi konuşma   

Doğallık:Yapmacıksız, gösterişsiz                                      Dramatik: Acıklı

Edimsel:Hareketli,fiili                                                       Ego:Ben

Eğreti:Geçici,sınırlı                                                           Empoze:Zorla kabul ettirme

Erek:Amaç,maksat                                                          Etik:Ahlaki,ahlakla ilgili

Fantezi:Sonsuz hayal                                                        Fenomen:  Olay,olgu

Fonetik:Ses bilgisi                                                            Görece:Kişiden kişiye değişebilme durumu

Güdüm:İrade,                                                                  İçerik:Bir şeyin içerisinde bulunanların tümü,muhteva

İkilem:Çatışma,iki durumdan birini seçme                         İlinti:İlgi, ilişki

zorunluluğu

İma:Dolaylı, üstü kapalı anlatma                                      İmge:Hayal,hülya

İnan:İnanma işi                                                               İndirgeme:Bir işi daha kolay kısa ve yalın hale getirme

İşlev:Görev, fonksiyon                                                    İrdelemek:Detaylı olarak incelemek

İroni:Alaylı söyleyiş,acıklı ve komik                                  İvedi:Acele,

Jest:El, kol veya baş ile yapılan uyumlu hareket                 Kriter:Ölçüt,kıstas

Kitle:İnsan topluluğu                                                       Kuram:Kanıtlanmamış,teori,soyut bilgi

Mistik:Aklın erişemediği  şey                                            Nicelik:Sayılabilen ölçülebilen,azlık,çokluk…

Nükte:İnce anlamlı, düşündürücü                                     Ödün:Taviz

ve şakalı söz,espri          

Özlülük:Az sözle çok anlam ifade etme                            Özgün:Yalnız kendine has bir nitelik taşıyan,farklı,orijinal

Özveri:Fedakarlık                                                           Payanda:Dayanak

Polemik:Ağız kavgası,sert tartışma                                    Realite:Gerçeklik

Salt:Yalnız,tek                                                                Sav:İddia, tez

Simge:Sembol                                                                 Süreğen:Sürüp giden

Tasarı:Proje, plan                                                            Tem:Tema

Tinsel:Ruhi,manevi                                                          Tutarlılık:Çelişen fikirlerin olmaması

Yadsımak:İnkar etmek, yabancı kalmak                            Yaratı:Eser, yapıt

Yazın:Edebiyat                                                                Yazınsal:Edebi

Yetke:Otorite                                                                  Yetkin:Olgun, mükemmel

Yoğunluk:Yazıda birçok anlamın bir arada olması              Yazınsal yaratı:Edebi eser

Salık vermek:Öğüt vermek, tavsiye etmek                   Kanıksamak:Alışmak

 

 

PARAGRAF SORULARINDA ÇOK ÖNEMLİ HUSUSLAR

 

1. Paragraf sorularının çözümüne mutlaka so­ruyu okuyarak başlayın. İşe doğrudan paragraf oku­narak başlanırsa paragrafta ne arandığı,paragrafın niçin okunduğu bilinmediğinden,paragraf,boş yere okunmuş olur. Bu durumda paragrafı iki defa okumak zorunda kalırız ki bu da bizim için büyük zaman kaybı olur.

2.Paragraf  sorularında“soru kökü” çok dikkatli okunmalıdır.Değinilmemiştir, vurgulanmamaktadır, çıkarılamaz tarzındaki soruları" değinilmiştir,vur­gulanmaktadır,çıkarılır" diye okursak soruları yanlış cevaplarız.

3. Paragraf soruları diğer sorulardan daha kolaydır. Çünkü paragraf sorularının hem cevabı paragrafın bütünlüğü içindedir,hem de bu sorularda gramer ya da edebiyat bilgisine gerek yoktur.Okuma alışkanlığı olan, az çok kitap okuyan öğrenciler bu soruları çok rahat çözer.

4.Paragrafta  anlatılan şeyler mutlaka paragrafın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir.Paragrafta inanmadığımız ve bize göre doğru olmayan şeyler anlatılsa bile bunlar doğrudur.Çünkü sorular mutlaka "parçaya göre" cevap­landırılmak zorundadır. Bu yüzden paragraf soru­larında kesinlikle paragrafın dışına çıkılmamalı.

5.Paragraf soruları uzun göründüğü için birçok öğrenci zaman kaybetmemek için paragraf sorularını çözmeden geçer.Oysa bizim ÖSS’de her bir soruya çok fazla ihtiyacımız vardır. Paragraf dışındaki kısa sorulardan zaman ta­sarrufu yaparak, paragraf sorularında ise sorudan başlayarak paragraf sorularını yeterli zamanda ra­hatlıkla çözebiliriz.Zaten paragraf sorularının büyük çoğunluğunun uzun metinler olmasına rağmen çok basit sorular olduğunu göreceksiniz.

6.Paragraf sorularındaki metinlerde anlamını bilmediğimiz,daha önce duymadığımız ya da duyup, okuyup sık kullanmadığımız bazı özel kelime ve kavramlar karşımıza çıkabilir. Bu kelime ve kavramla- rın bilinmesi metni daha iyi anlamamızı sağlar.

7.Paragraf sorularında genel bir insan tipinden söz edilir.Bu insan tipi ÖSS sorularını hazırlayan kişilerin  yetiştirmek istedikleri (ya da üniversitede okumasını istedikleri)insan tipidir.Bu insan tipinin özelliklerinin bilinmesi bence paragrafların çözümünü çok kolay- laştıracaktır.Bu genel insan tipinin özelli şunlardır:           

a) Savaşlara, teröre, sömürüye karşıdır.

b)Hızlı sanayileşme sonucu doğanın tahrip edilmesini onaylamaz.

c)Doğayı fazlasıyla sever.Yeşile ve yeşilliğe tutkundur. Beton yığınları arasında yaşamaktan sıkılır. Doğaya yönelmek,doğayla iç içe olmak onu rahatlatır.İnsanlardaki doğa sevgisi azaldıkça birbirlerine olan sevgilerinin de azaldığına inanır.

d)  Saygılı, hoşgörülü ve sevecendir. İnsanları

düşüncelerinden dolayı kınamaz.

e)  Düşünce özgürlüğünden yanadır.Herkesin düşüncelerini açıkça ve rahatça söyleyebilmesi taraf­ındır.

f)Akla ve bilime çok önem verir.Bâtıl düşüncelere, hurafelere ve geçerliliği kanıtlanmamış (ispatlanmamış) düşüncelere karşıdır.

g)Yenilikçidir.Yeniliklere açıktır.Sürekli yenilenmeyi ve değişimi savunur.Kendini yenilemeye,değişimlere karşı duran insanları onaylamaz.

h)Sanata tutkundur.Sanatın her dalını sever.Sanata ve sanatçıya büyük önem verir.Sanatın in­sanı yücelttiğine inanır.

ı)Eğitimi her şeyin üstünde görür.Eğitimin ol­madığı yerde hiçbir gelişmenin olmayacağına inanır.

i)Okuma tutkunudur.Okumanın insan düşüncesini ve evrenini genişlettiğine inanır.En büyük ıstırabı insan- ların okumamaları,okumaya gayret etmemeleridir.

j)Sanat ve edebiyatta ulusallığı (millî olmayı) savunur. Sanatçılar ve edebiyatçıların önce yerli olanı iyice tanıyıp incelemeden evrensel olanı

yakalayamayacaklarına inanır.

k)Sanatın ve müziğin evrensel olduğuna inanır.Bir insanın Yunus Emre'yi sevdiği gibi Hugo'yu da sevebileceğini savunur.

I)Geçmişini iyi bilmeyen toplumların gelecekler­inin karanlık olacağına inanır.

m) Dürüst, yardımsever ye nazik bir insandır.

n)İnsana çok fazla önem verir.Evrendeki her şeyin temelinde insan vardır.İnsanın olmadığı yerde hiçbir şey-

den söz edilemez.

o)Çocukluğuna ve çocukluk günlerine büyük bir özlem duyar.Sık sık çocukluğuna,anılarına döner.

ö)Aydınların ve sanatçıların görevlerinin toplu­mun sorunlarına sahip çıkmak ve toplumu yüceltmek olduğunu düşünür.

p)İyimser ve mutludur.En küçük olaylardan ve durumlardan bile kendisine mutluluk adına bir pay çıkarır.

r)Mücadeleci,kararlı ve iradeli bir insandır.Umutsuzluğa kapılmaz.Her şeyin üstesinden geli­nebileceğine inanır

s)Dilini ve edebiyatını çok sever.O dili konuşan herkesin(dilci olsun olmasın)konuştuğu dili çok iyi bilmesini ve konuşmasını ister.

ş)Kabalığa, her türlü yalan dolana ve haksızlığa karşıdır.

 

 

                  PARAGRAF TÜRLERİ

 

    a)Olay Paragrafı:

 Bu tür paragraflarda bir olay anlatılır.Bu olay,yazarın savunduğu düşünceyi açıklamak ve onu inandırmak için bir araçtır.Eğer olayda bir bütünlük varsa yani olayın başı,sonu belliyse,ana düşünceyi buldurmaya yönelik sorular için kullanılır.

 

    b)Durum Paragrafı:

 Bu tür paragraflarda bir doğanın,şehrin ya da bir insanın betimlemesi yapılır.Bu tür paragraflar genellikle anlatım biçimleri ve gözlemle ilgili sorularda kullanılır.

 

    c)Duygu (Çözümleme) Paragrafı:

 Bu paragraflarda roman veya hikaye kahramanlarının iç dünyaları anlatılır.Yazar,kahramanların psikolojik yapılarını,hayallerini bazen yorum katarak anlatır.Bu paragraflar insan karakterini bulmaya ve yoruma dayalı sorularda kullanılır.

 

    d)Düşünce Paragrafı:

 Belirli bir düşüncenin anlatıldığı,savunulduğu paragraflardır.Makale,deneme,fıkra,eleştiri gibi türlerden seçilir.Konuyu,yardımcı düşünceleri veya ana düşünceyi buldurmaya yönelik sorularda genellikle bu tür paragraflar kullanılır.

 

                      PARAGRAFIN ÖĞELERİ

     Konu:

 Paragrafta işlenen düşünce,olay ya da durumdur.Her şey paragrafın konusu olabilir. “Yazar,bu paragrafta ne anlatıyor?”sorusunun cevabı bize konuyu verir.Konu en fazla bir iki cümleyle verilir.

 

     Yardımcı Düşünceler:

 İkiden fazla cümleden meydana gelir.Yardımcı düşünceler,paragrafta ana düşünceyi destekleyici niteliktedir.Yazar burada konuyla ilgili açıklamalar yapar ve düşüncelerinin haklı gerekçelerini sıralar.

 

      Ana Düşünce:

 Paragrafta üzerinde durulan konuya bağlı olarak yazarın asıl anlatmak istediği düşüncedir.Kesin bir yargı niteliği taşır,genellikle bir cümleden oluşur.

 *Bütün yardımcı düşünceler,ana düşünceyi haklı çıkarmaya hizmet eder.

 

     Başlık:

 Paragrafta üzerinde durulan düşünceyi bir ya da iki sözcükle özetleyebileceğimiz ifade paragrafın başlığı olur.Başlık,konu ve ana düşünceyle bağlantılı olmalıdır.

 

                      PARAGRAFIN YAPISI

     Giriş:

 *Genel bir yargı niteliğindedir.Bu bölüm bir ya da iki cümleden oluşur.

 *Paragrafın konusu genellikle bu cümlelerdir.

 *Giriş bölümü paragrafın bir çeşit özet olduğundan ana düşünce hakkında ipuçları verir.

 *Asla bağlaçla başlamaz.

 *Giriş cümlesinde kendisinden önce bir cümle daha olduğunu düşündürecek bazı zamir,sıfat ya da edatlar bulunmaz.

 

     Gelişme:

 *İkiden fazla cümleden meydana gelir.

 *Girişte belirtilen konu,bu bölümde örnekleme,tanık gösterme,açıklama,karşılaştırma gibi düşünceyi geliştirme yollarına başvurularak açıklanır.

 *Bu bölümde yer alan düşünceler paragrafın konusuyla ilgili olmalıdır,yoksa anlatımın akışı bozulur.

 

      Sonuç:

 *Genellikle bir cümleden ibarettir.

 *Anlatılmak istenen düşünceyle ilgili son sözün söylendiği bölümdür.

 *Yazar paragrafta asıl anlatmak,vurgulamak istediği düşüncesini (ana düşünce) genellikle bu bölümde verir.

 *Sözlerin toparlanması niteliğinde olduğundan kapsamlı bir yargıdır.Bu yönüyle de giriş cümlesine benzer.

 *Toparlayıcı,özetleyici olması nedeniyle “demek ki,sonuç olarak,öyleyse,özetle…”gibi sözlerle başlayabilir.

 

       Uyarı:

 Ana düşünce,genellikle paragrafın sonuç bölümünde olmakla birlikte,bazen metnin başında ya da tümüne yayılmış olabilir.

 

PARAGRAF KONU ANLATIMI

 

      Paragraf herhangi bir yazının bir satırbaşından öteki satırbaşına kadar olan bölümüne denir. Paragraf bir olayın, bir durumun, bir duygunun sadece bir yönünü ele alır. Paragraf uzun bir yazıya yapı olarak benzer. Paragrafta da uzun yazılarda olduğu gibi giriş, gelişme, sonuç bölümleri vardır.

     Her paragrafta bir düşünce savunulur. Paragrafı oluşturan cümlelerin anlam ve yapı yönünden bir uyum içerisinde olması gerekir.

 

              A)PARAGRAFIN ANLAM YÖNÜ

 

  1)Paragrafın Konusu:

    Her paragrafta yazar bir şeylerden söz ederek okura mesaj ulaştırmak ister.Paragrafta üzerinde durulan,hakkında söz söylenen düşünce,olay ya da duruma “konu” denir.

    Bir paragrafı çözümlerken yapılacak ilk iş konuyu doğru olarak saptamaktır.Konusu bilinmeyen paragrafın anlaşılması güçtür.

    Konuyu bulmak için “Parçada neden söz ediliyor?” , “Üzerinde durulan nedir?” , “Hakkında söz söylenen nedir?” sorularını paragrafa yöneltiriz, aldığımız cevap bize paragrafın konusunu verir.

 

NOT:

 

Konunun belirlenmesi ana düşüncenin belirlenmesi için ilk aşamadır.Konu,genellikle paragrafın ilk cümlesinde yer alır.Kimi zaman da ikinci cümlede yer alır.

 

ÖRNEK:

 

Sabun köpüklerinde gökkuşağının renklerini, lapa lapa yağan karda uçuşan serçeleri görebildiğimiz için Tanrı’ya şükredelim. Eğer bize verilen nimetleri ve bütün güzellikleri göremeyecek kadar kör isek utanalım. Elimizdeki nimetleri sayalım. Ufak tefek çabalarla ortadan kaldırılabilecek sıkıntıları değil.

 

Şimdi bu paragrafı dikkatlice okuyup anladıktan sonra paragrafa şu soruyu soralım: “Parçada neden söz ediliyor?” Bu sorunun cevabı “Mutlu olabilmek için hayatın kötü yönlerini değil güzel yönlerini görmeye çalışmak gerekir” cevabını alıyoruz.

 

 

Örnek:

 

Herkes mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçmeye mecburdur. Ancak bu yolları elinde bir ışık olmadan geçmeye çalışmaktansa, başkalarının tecrübe meşalelerinden faydalanarak yürümek daha kolay ve karlı değil midir?

 

Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden bahsedilmektedir?

 

A)  Gelecekte başarılı olmak için genç yaşta bir mesleğe atılmak gerekir.

B)  Hayat, uzun ve zor bir yoldur.

C)  Hayatı daha kolay bir hale getirmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak gerekir

D) Herkes, mesleğinde ve hayatında birçok karanlık yoldan geçer.

 

Çözüm:

 

Paragrafın bütününü dikkatlice okuduktan sonra “paragrafta neden söz ediliyor?” sorusunu paragrafa yönelttiğimizde “hayatı kolay  bir hale getirmek için başkalarının tecrübelerinden yararlanmak gerekir .” cevabını alırız.

 

 Cevap: C

 

 

  2)Paragrafın Başlığı:

 

Bir paragrafın başlığı konu ve ana düşünceyle doğrudan ilgilidir. Başlık,konu ve ana düşüncenin bir çeşit özetidir.Başlık paragrafın tamamını kapsar.

      Paragrafın başlığını bulurken paragraf okunduktan sonra ilk ve son cümle tekrar okunmalıdır.Bu cümleler genellikle konuyu ve ana düşünceyi verir.Başlık ana düşünceyle özellikle de konuyla ilgilidir.

 

ÖRNEK:

 

Sözü uzatmak, büyütmek, dallandırmak, gereksiz kelimelerle doldurmak yoktur onda. Ne diyecekse en açık, en doğru biçimde söyler. Ama bu sözler bir araya geldi mi bir derinlik, bir anlam çoğalması, üzerinde uzun uzun durmak, incelemek, düşünmek gerekliliği yaratır.

 

  Bu paragrafın ana düşüncesi, “Söyleyeceği sözü uzatmadan açıkça söylemek .” olduğuna göre, başlık da düşüncenin özeti olan “özlü anlatım” olmalıdır.

 

 

Örnek:

 

Para, gerçek zenginlik değildir. O, sadece ihtiyaçların giderilmesine vasıta olduğu için değerlidir. Bir çölün ortasında, hararetten yanan bir insan için birkaç damla soğuk su, bir torba altından çok daha değerlidir.

 

 

Bu paragrafın başlığı aşağıdakilerden hangisi olabilir?

 

A)  Gerçek Zenginlik

B)  Çöl ve Su

C)  Soğuk Su

D)  İhtiyaçların Giderilmesi

 

Çözüm:

 

Paragrafın ana düşüncesi “Para gerçek zenginlik değildir.” Bu ana düşünceyi kapsayan başlık  “Gerçek Zenginlik” olmalıdır.

 

 Cevap: A

 

 

 

   3)Paragrafın Ana Düşüncesi:

 

    Yazarken veya konuşurken karşımızdakine bir şeyler aktarmak isteriz. İster bir olay aktaralım, isterse bir konudaki düşüncemizi aktaralım,bunların hepsini bir amaç için ortaya koyarız.Bu amaca,aktarmak istenilen bu mesaja “ana düşünce” denir.

   “ Bu parçada anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir? Bu parçada vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?” sorularına cevap verir.

Ana düşünce paragrafın başında, ortasında, sonunda olabileceği gibi paragrafın geneline sindirilmiş de olabilir.

 

ÖRNEK:

 

“Kışın beyaz güzelliğinin de yazın sıcak ve nemli günlerinin de zevkine var. Her mevsim, her gün, her an gelir geçer ve hiçbiri asla birbirinin aynı ya da tekrarı değildir. Kış soğuğunun ortasında yazı, yazın bunaltıcı sıcağında kışı özlemek yerine, her mevsimi kendi güzelliğiyle kabul et.”

 

 

Parçada, her mevsimin, her anın kendine göre bir güzelliğinin olduğu, bir mevsimi yaşarken bir başka mevsimin hayalini kurarak yaşamamak  ve içinde bulunduğumuz mevsimin tadını çıkararak yaşamak gerektiği anlatılıyor. Öyleyse bu paragrafın ana düşüncesi: “ Hayatın her mevsiminin tadını çıkarmak gerekir.” olmalıdır.

 

 

4)Paragrafın Yardımcı Düşünceleri:

 

    Ana düşünceyi inandırıcı bir duruma getirmek,desteklemek amacıyla çeşitli düşüncelere,görüşlere de yer verilir,bunlara “yardımcı düşünce” denir.

    Bir paragrafta ana düşünce bir tane iken yardımcı düşünce sayısı birden fazla olabilir.Yardımcı düşünceler ana düşünceyle bağlantıları ölçüsünde önem kazanır.

    Yardımcı düşünceyle ilgili sorular çoğu zaman “olumsuz” biçimdedir.

 “………….  hangisine değinilmemiştir?”

 “………….  hangisi çıkarılamaz?

 “………….  hangisi söylenemez?

 “………….. hangisine yer verilmez?